Ekonomimizde temel risk: Dışa bağımlı yapı

Öncelikle iyi bilinen şu gerçeği detaylıca bir kere daha saptayalım: Türkiye dış sermayeye ihtiyaç duyan bir ülkedir. Bunun anlamı şudur: ekonomik büyümemiz ülkemize yabancı kaynak girişinin yükseldiği dönemlerde artmakta, düştüğü dönemlerde ise azalmaktadır. Böyle bir dış kaynak büyüme uyumuna Türkiye haricinde, dış kaynak ihtiyacı olan başkaca ülkelerde de rastlanmaktadır. Son yıllarda Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) bazı iktisatçılar bu durum üzerine şu soruyu sormuşlardır: Acaba dış sermaye çeken ülkeler dış sermaye çektikleri için mi büyümektedirler, yoksa büyüdükleri için mi dış sermaye çekmektedirler? Söz konusu iktisatçıların çalışmaları bize ülkelerin dış kaynak çektikleri için büyüdüklerini ama tersi ilişkinin geçerli olmadığını göstermektedir. Kısacası Türkiye dış sermaye çektiği için büyümektedir. Tersi değil. Dahası Türkiye dış kaynak giriş çıkışını kendi politikaları ile fazlaca etkileyebilen bir ülke değildir. Dış kaynağın bollaşması ya da kuruması daha ziyade küresel likidite miktarının bir sonucudur ve küresel likidite koşulları ise ABD’li ve Avrupa’lı yetkililerin para politikası kararlarının sonucunda oluşmaktadır.

BÜYÜMEDE İNİŞ ÇIKIŞ

Özetle, Türkiye’nin büyüme temposu Türkiye’nin kendisinin doğrudan kontrol edemediği bir değişkene bağlıdır. İkinci olarak, yapılan bazı çalışmalarda Türkiye’de dış kaynak girişlerinden büyümeye doğru ortaya çıkan oynaklık geçişleri saptanmıştır. Bunun açık tarifi şudur: dış kaynak giriş çıkışları sadece büyümemizin ortalama oranını değil, büyümemizde görülen iniş çıkışları da belirlemektedir. Yani Türkiye’de büyüme ve dış kaynak ilişkisi üç özelliğe sahiptir. Birincisi, dış kaynak Türkiye’nin ortalamada ne kadar büyüyeceğini etkilemektedir. İkincisi, dış kaynak giriş çıkışındaki dalgalanmalar büyümemizde de oynaklıklara neden olmaktadır. Üçüncüsü, dış kaynak giriş çıkışları, orta ve uzun vadede Türkiye’nin faiz artırıp indirmesinden bağımsız olarak küresel likidite koşullarınca belirlenen bu nedenle de Türkiye’nin doğrudan kontrol edemediği bir değişkendir.

İşte bu dış kaynak bağımlılığı Türkiye’nin küresel politik riskler yanında taşıdığı kendine özel ekstra riskliliğinin nedenidir.

O halde ne yapılmalı? Türkiye’de üretim faktörlerinin verimliliğini artırmalıyız. Bunun için de eğitime ve arge’ye daha çok değer vermeliyiz. İnovatif, katma değeri yüksek ürünler üretip ihraç eder hale gelmeliyiz. Kısacası ekonomimizi daha rekabetçi ve üretken olacak biçime dönüştürmeliyiz. Türk ekonomisinin asıl riski bu dönüşümü konuşmamamız ve günü kurtarma hevesi ile Merkez Bankası’ndan hep parasal cambazlıklar yapmasını beklememizdir.

KAYNAK:

.Doç. Dr. Arif Orçun Söylemez, 12.9.2013 tarihli çalışmasıdan kısmen alınmıştır.

Yargı Bağımsızlığı ve Ekonomik Gelişme

“Kontroller ve dengeler” kavramı, yasama, yürütme ve yargı gibi her bir hükümet kolunun sorumluluk alanı üzerinde özel kontrol sahibi olmasını ve böylece herhangi birisinde gücün yoğunlaşmasının engellenerek, paylaşılması sistemidir. Çağdaş politika araştırmacıları, “güçler ayrılığı” varlığının, demokrasinin pekiştirilmesinin kilit faktörlerinden biri olduğunu düşünüyor. Böyle bir sistemde yargı, yasaları ve uygulanmalarını adli ve anayasal yönlerden inceleyerek, kontrol ve dengeleri artırır.

Yargı bağımsızlığı.

Kurucular, yasayı özgürce ve adil bir şekilde uygulayabilen hakimlerin, hukukun üstünlüğü için gerekli olduğunu anlamışlardır. Anayasa, kağıt üzerindeki hakları güvence altına alıyor, ancak bu, onları koruyan bağımsız mahkemeler olmadan bir anlam ifade etmiyor. Bu nedenle yargı, değişken popüler görüşlerin yanı sıra diğer bölümlerin etkisinden de korunmalıdır. Bu izolasyon, yargı bağımsızlığı olarak adlandırılır ve onlara, kararlarının politik (yeniden seçilmemeleri, yerlerinin değiştirilmeleri) veya kişisel (kavuşturulmaları, maaşlarını düşürmeleri ) sonuçları ile karşılaşmadan, kanun kapsamında neyin doğru olduğuna karar vermelerini sağlar. Anayasalar, yargıçlara işlerini yapma yetkisi veriyor, ancak aynı zamanda güçlerini kötüye kullanmalarını önlemenin yollarını da ortaya koyuyor.

Güçlerin ayrılığı teorisine dayalı modern anayasa devletinde, bağımsız bir yargı ilkesi, özgür bir toplumun zararına olacak gücün kötüye kullanılmasının önlenmesini amaçlamak üzere karşılıklı kontroller ve dengeler sistemi olan üç ayrı hükümet kolundan birini oluşturur. Bu bağımsızlık, hem yargı kurumunun hem de belirli davalara karar veren bireysel hakimlerin, Yürütme, Yasama veya diğer uygun olmayan kaynaklardan etkilenmeden mesleki sorumluluklarını yerine getirebilmesi gerektiği anlamına gelir. Sadece bağımsız bir yargı, hukuk temelinde tarafsız bir şekilde adaleti sağlayarak, bireyin insan haklarını ve temel özgürlüklerini koruyabilir. Bu temel görevin verimli bir şekilde yerine getirilmesi için halk, yargının işlevlerini bağımsız ve tarafsız bir şekilde yerine getirebildiği konusunda tam güven duymalıdır. Ne zamanki bu güven aşınmaya başlar, ne bir kurum olarak yargı ne de bireysel hakimler bu önemli görevi yerine getiremeyecekler veya en azından böyle davrandıkları kolayca görünmeyecektir.

Sonuç olarak, hakimlerin bağımsızlığı ilkesi, hakimlerin kişisel çıkarları için icat edilmedi, ancak insanları gücün su istimallerine karşı korumak için yaratıldı. Yargıçlar, davaları hiçbir şekilde kendi kişisel tercihlerine göre keyfi olarak karara bağlayamazlar, onlara görev olarak kalan kanunları uygulamaktır. Bireyin korunması alanında, bu aynı zamanda hakimlerin, gerektiğinde, konu ile ilgili yerel ve uluslararası insan hakları hukukunu uygulama sorumluluğu olduğu anlamına gelir.

Yargı bağımsızlığı ve Ekonomik Kalkınma

Mülkiyet haklarının açık bir şekilde tanımlanması ve uygulanmasının ekonomik kalkınmada önemli bir unsur olduğu konusunda uzun zamandır süregelen bir fikir birliği vardır. Bu fikir birliği, akademik ilginin daha ötesindedir; reformcu sosyalist ekonomilerdeki deneyim, güvenli mülkiyet haklarının piyasa ekonomilerinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Ancak iyi tasarlanmış yasalar ve yönetmelikler, bu hakları uygulayacak ve anlaşmazlıkları çözecek bir kurum olmadan mülkiyet haklarını garanti edemez ve hemen hemen tüm ülkelerde mülkiyet hakları anlaşmazlıklarının çözümüne yönelik nihai forum, mahkeme sistemidir. Dolayısıyla, iyi işleyen bir mahkeme sistemi ekonomik büyüme için çok önemlidir.

Bununla birlikte, yargı teşvikleri kusursuz bir şekilde tasarlanmış olsalar bile, mahkeme sistemi düzenlenmesinin ve faaliyet gösterdiği kuralların, ekonomik bir kurum olarak arzulanan neticeyi sağlamada çarpıcı bir etkisi olabilmektedir. Hakimlerin, kararlarını etkileyebilecek dış etkenlerden korunmaları gerektiği doğru iken, tarafsız kararları da kanunları doğru şekilde yorumlamalıdır. Yanlış veya iyi anlamlı, ancak kendine özgü görünen kararlar, yasal sisteme olan güveni azaltacak ve ekonomik faaliyetteki belirsizliği artıracaktır. Yüksek kaliteli mahkeme sistemi için tek başına doğruluk, yeterli değildir. Yatırımcılara, yatırımları teşvik etmek için gerekli güvenlik ve kesinliği sağlayacaksa anlaşmazlıklar çözülmeli ve kararlar zamanında verilmelidir. Dolayısıyla, bir yargı sistemi sadece tarafsız olmamalı, aynı zamanda doğru ve verimli olmalıdır.

Yargı bağımsızlığı ve etkili mahkemeler genellikle ekonomik büyümeye yol açan faktörler olarak kabul edilir, ancak bunun etkisini ölçmek oldukça zordur. Genel olarak, ekonomik teori, bağımsız yargının ekonomik büyümeyi kolaylaştırdığı fikrini desteklemektedir. Bağımsız mahkemeler sözleşmeleri uygular, mülkiyet haklarını korur ve bunu yaparak ekonomik kalkınma için çok önemli olan yatırımları teşvik ederler. Bununla birlikte, yatırım için her zaman Yargı bağımsızlığı gerekli değildir. Muhtemelen, mahkemeler kadar olmasa da sözleşmeleri uygulayabilen ve mülkiyeti koruyabilen başka mekanizmalar da vardır. Örneğin, sözleşmeler, mahkemelere başvurmadan, “itibar – şeref” ile uygulanabilir. Benzer şekilde, hükümet, anayasal korumalar zayıf ve özel dava açma etkili olmasa bile, yürütme kısıtlamaları ve polisiye tedbirler yoluyla mülkiyet haklarını koruyabilir. Bu bakımdan bazı çalışmalarda, ekonomik büyümenin çoğu kez güçlü bir mahkeme sistemi olmadan başladığı ve yargının kalitesini geliştirme çabaları, ekonomik kalkınmanın sebebinden ziyade, sonucu olarak ortaya çıktığı görüşlerine de yer verilmektedir. Bununla birlikte, deneysel literatür çoğunluğu, mahkemeler ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi araştırdığı ölçüde, adli bağımsızlığa odaklanmış ve bu çalışmalarda; yargı bağımsızlığının derecesinin, ekonomik büyüme ile ilişkili olduğu, daha gelişmiş kredi piyasalarına yol açtığı, küçük firmaların yanı sıra ekonomideki büyük firmaların da daha hızlı büyüdüğü, iş yapan firmaların krediye daha fazla erişebildiği, firmaların sahip olduğu riskleri azalttığı ve böylece firmaların daha fazla yatırım yapma isteklerini arttırdığı, gösterilmiştir.

Yargıçların ve yargı mensuplarının atanmaları

  • Amerika Standartları

ABD’deki federal yargıç ve yargı mensuplarının atanmaları, ilk bakışta çok politik bir süreç gibi görünüyor. Tüm federal yargıçlar seçilmezler, atanırlar. Başkan tarafından aday gösterilirler ve çoğunluk oyuyla ABD Senatosu tarafından onaylanmaları gerekir. Onayın ardından, Başkan son olarak yargıcı, ömrü boyu sürecek görevine atamaya karar verir.

ABD’de yargı pozisyonlara aday seçimi için resmi bir yöntem yoktur. Ancak uygulamada, nitelikli hakimlerin ve adli mensupların atanmasını teşvik etmek için çok çeşitli güvenlik önlemleri vardır. Uygulamada, Senato üyeleri, seçim komiteleri oluşturarak bölge mahkemeleri ve kendi yetki alanı dahilinde bölgenin farklı yerlerinde davalara bakan gezici mahkemeler için aday seçiminde önemli bir rol oynamaktadır. Tanınmış avukatlar, devlet veya federal hakimler veya hukuk profesörleri seçilir. Adalet Bakanlığı daha sonra adayların yasal niteliklerini gözden geçirir. Amerikan Barolar Birliği (ABA), adayların nitelikleri hakkında tavsiyelerde bulunur.

Senato Adli Komitesi, adayların niteliklerini ve geçmişini kapsamlı bir şekilde inceler. Dolayısıyla, ABD’de federal yargıçların atanması prosedürü ABD Anayasasına uygun olarak politikacıların elinde görünse de, uygulamada prosedür tamamen politik etkilerden uzaktır.

ABD’deki adli sisteme ilişkin Avrupa Konseyi çalışma grubu GRECO (Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu) tarafından 2017’de hazırlanan raporda, “Federal yargıçlar ve yargıya atananların tümünün, en yüksek dürüstlük, olağanüstü hukuki yetenek ve her konuda adli ofis için tam nitelikli adaylar olduğunu düşünmek için her neden olduğu” vurgulanmaktadır. GRECO ayrıca, “Yaşam süresi ve diğer sağlam garantiler gibi yargı bağımsızlığı için ek güçlü önlemler bulunduğunu” belirtmektedir.

Her ne kadar kararları politikacılar alsalar da, kontroller ve dengeler, bu atama sürecinin önemli bir özelliğini oluşturur. Senato, adaylığı engelleyebilir. Ve en yüksek niteliklere sahip yargıçların atanmasını sağlamak için iyi bir seçim süreci var. Bu süreçte son derece önemli olan, tarafsız ölçütlere göre seçim yapma geleneği veya yasal kültürdür.

  • Avrupa Standartları

Avrupa’da, hakimlerin atanması için tipik veya standart bir prosedür yoktur. Aslında, bu prosedür için gerçek bir Avrupa standardı yoktur. Yargı atama yöntemleri, farklı yasal geleneklere ve yasal sistemlere göre değişir. Ayrıca yasal bir sistem içinde de farklı olabilirler. Örneğin, alt mahkemeler için adli atamalar, Yüksek Mahkeme ya da Anayasa Mahkemesi’ne yapılan atamalardan oldukça farklı olabilir.

Önemli sayıda Avrupa ülkesinde yürütme veya yasama organları, hâkimlerin atanmasında önemli ve belirleyici bir rol oynamaktadır. Bunlar, çoğunlukla hükümetin (veya Başkanın), bazen Parlamento ile birlikte hakimlerin atanmasına karar verdikleri Avrupa’daki eski demokrasilerdir. Ancak, bu ülkelerde, siyasi kriterlere göre değil, objektif kriterlere göre atama yapmaya yönelik bir gelenek veya yasal kültür var. Sık sık bu ülkelerdeki mahkemeler veya diğer yargı organları, yargı atamaları için belirleyici önerilerde bulunur. Bu günlerde, birçok Avrupa Ülkesinde yargı kurulu, hâkimlerin seçiminde ve atanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Avrupa’da, (çoğunlukla alt mahkemelerin) hakimlerinin mahkemelerin kendileri tarafından atandığı çok az sayıda ülke (İsviçre gibi) vardır.

  • Bazı Avrupa ülkelerinde atama usulleri

Almanya’da Yargı Konseyi yok. Almanya’daki Federal hakimler, seçildikten sonra Federal Cumhurbaşkanı (Bundesprasident) tarafından atanır. Hakimler, yaşam süresi boyunca, 16 federal devlet bakanı (Lander) ve Alman Parlamentosu (Bundestag) tarafından seçilen 16 üyeden oluşan Hakimler Seçim Komitesi (Richterwahlausschuss) tarafından seçilir. Komite, adayların niteliklerini inceler ve atanmaları için öneride bulunur. Cumhurbaşkanı resmen hakimi atar, ancak karardan federal bir bakan sorumludur. Alman atama süreci, olası politik etkiyi dışlamaz. Ve bu durum, geçmişte eleştirildi. Bununla birlikte, karar alma sürecinin objektif kriterlere dayanmasını sağlamak için önemli garantiler vardır. Hakimler Seçim Komitesi’nin (federal devlet bakanları) kompozisyonunda kontroller ve dengeler var, adli atamalarla ilgili etkin bir adli kontrol var (temyiz prosedürü). Ve belki de en önemlisi, Almanya’da hakimlerin bağımsızlığına saygı duyan yasal bir kültür var.

Son olarak, Federal Anayasa Mahkemesi hakimlerinin yarısı Alman Parlamentosu (Bundestag) ve yarısı Federal Konsey (Bundesrat) tarafından seçilirler.

İngiltere’de hakimler göreve atanırlar. Adli nitelikler için yasal kriterler vardır. Adayların seçiminden, 15 üyeden oluşan adli atamalar komitesi sorumludur. Adalet Bakanlığı tarafından 12 üye, yargı konseyinden üç üye seçilir. Hükümetin bir üyesi olan, kıdemli bir devlet veya yasal görevli (the Lord Chancellor), hakimi tayin etme yetkisine sahiptir. Seçilen adayı kabul edebilir veya görev için uygun değilse, reddedebilir. Bazı kıdemli atamalar Kraliçe tarafından, Lord Şansölye veya Başbakanın tavsiyesi üzerine yapılır.

Fransa’da, hakimler rekabet yoluyla veya özel nitelikler temelinde (Hukuk Doktoru) seçilirler. Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar. Yüksek Hakimler Konseyi (Conseil Superieur de la Magistrature), teklifleri hazırlar ve tavsiyelerde bulunur. Konsey, Yargıtay Başkanı, on iki yargı üyesi ve ikisi Cumhurbaşkanı, ikisi Ulusal Meclis Başkanı (Assemblee Nationale), ikisi Senato Başkanı, biri baro birliği ve bir de Danıştay (Conseil d’Etat) tarafından atanan, sekiz üyeden oluşur. Bu komisyonun, alt mahkeme hakimlerinin atanmasına ilişkin tavsiyeleri bağlayıcıdır.

Belçika’da, hakimler adli bir eğitim programının ardından veya doğrudan bir kariyer yerine atanır. Yüksek Adalet Konseyi tarafından motive edilmiş bir talep temelinde, emekli oluncaya kadar belirsiz bir süre için Taç (Kral ve bakanları) tarafından atanırlar. Bu adalet konseyinin dört yıllığına atanan 44 üyesi var ve Belçika için tipik olarak 22 üyeden oluşan iki bölümden oluşuyor: bir Fransızca konuşan bölüm ve bir Hollandaca konuşan bölüm. Her bölümde, Parlamentoda Senato tarafından üçte iki çoğunluk oyuyla atanan 11 hakim veya savcı ve 11 görevli bulunuyor.

Belçika’daki adli sistem konusundaki değerlendirme raporunda GRECO’ya göre(2014), ilk işe alım dışında, adli sorumluluk pozisyonlarına atama, esas olarak liyakat sonucundan ziyade, ağları ve doğru temasları geliştirme becerisinin bir sonucu olarak yapılmaktadır. Bu nedenle, atama sürecine dahil adli bir konsey bulunan bu sistemde, atamalarla ilgili politik düşüncelerin etkili olmayacağının garantisi yoktur

  • Anayasal ilkeler

Anayasal bakış açısıyla, adli atama sürecinde üç ilkenin önemli olduğu görülür.

Birincisi adli bağımsızlıktır. Mahkemeler, siyasi kurumlar değil. Mahkeme hakimleri, tarafsız, bağımsız ve adil olmalıdır. Sadakatleri, bir siyasi partiye değil hukuka olmalıdır. Bunun anlamı, öncelikle siyasi motivasyonlara bağlı olan hakimlerin atanması söz konusu olmamalıdır.

Hakimler, adli makam için belirli nitelikler esas alınarak atanmak zorundadır. Bu bağlamda, mahkemelerin, adli konseylerin veya adli danışma kurullarının atama sürecinde önemli bir rol oynaması gerekmektedir.

Yargı bağımsızlığını korumak için, atama şekli önemli olmakla birlikte, hakimlerin yasal statüsü ile ilgili diğer garantiler de mevcuttur. Yargı bağımsızlığını korumada özellikle önem taşıyan, hakimler için yaşam boyu veya emekliliğe kadar olan süre ile görevlenmeleri olduğu kadar, hükümet veya parlamentonun, hakimleri askıya alma, görevden alma veya disiplin cezası gibi yaptırımların uygulama yetkisinin olmamasıdır.

İkincisi, demokrasi ilkesidir. Birçok ülkede yürütme ve yasama organları adli atamalara katılmaktadır. Bu nedenle, Parlamentoda adli atamalarla ilgili bir miktar demokratik kontrol veya denetim yapılması gerekiyor. Herhangi bir demokratik kontrolü olmayan, devlet içindeki bir devlet olan bir yargı kabul edilemez. Dolayısıyla, bu bakımdan yürütme veya yasama organlarının atama sürecine dahil edilmesi gerektiği açıktır.

Üçüncüsü, kontroller ve dengelerdir. Hakimlerin atanmasına ilişkin yönetim yetkilerinin yoğunlaşmasını önlemek için, bu yetkilerin yürütme, yasama ve yargı organları arasında bölünmesi, önemlidir. Paylaşılan bir güç sistemi, hükümet kollarından biri tarafından güç istismarının engellenmesini teşvik eder.

Çoğu Avrupa ülkesinde, adli atamalar üzerindeki siyasi etkiye karşı anayasal güvenceler nispeten zayıftır. En önemlisi, yargı bağımsızlığına saygı duyan yasal bir kültürün geliştirilmesidir. Ayrıca, hakimlerin yasal statüsüne ilişkin özel önlemler (ömür boyu görev süresi, yürütme veya yasama organları tarafından hakimlerin görevden alınmaması) ve adalet yönetiminde dış baskıya karşı özel önlemler, belki de yargı bağımsızlığı için daha önemlidir.

Venedik Komisyonu, hakimlerin bağımsızlığı konusundaki raporunda (2010), eski demokrasilerin yürütme organının adli atamalar üzerinde belirleyici etkisinin olduğu sistemlerinin de uygulamada iyi çalışabileceği ve bağımsız bir yargıya izin verebileceğini, zira bu yetkilerin, yasal kültür ve gelenekler tarafından korunduğunu belirtti.

Bu yasal geleneklere sahip olmayan yeni demokrasilerde, adli atamalara kesin etkisi olan bir yargı konseyinin kurulması gerekliliği, Venedik Komisyonu tarafından ileri sürüldü. Bu konsey üyelerinin çoğunluğunun, yargının kendisi tarafından seçilmesi gerekir. Avrupa Komisyonu raporlarında, böyle bir yargı konseyinin, Avrupa Hukuk Kurallarına uyduğunu belirtmektedir. Ancak, böyle bir “Avrupa standartları” pratikte mevcut değildir. Yargı konseyinin, yargıyı etkilemek isteyen politikacıların elinde tehlikeli bir araç olabileceği de açıktır. Belki de atamaları merkezi düzeyde tutmak yerine, atama sürecini mahkemelere dağıtmak daha güvenli olacaktır.

KAYNAK

Paul Bovend’Eert

Prof. mr. P.P.T. Bovend’Eert is a professor of constitutional law at the Radboud University Nijmegen. Kenneth W. Dam, The Judiciary and Economic Development, University of Chicago L

Katma değerli ihracat

Katma Değerli Ticaret (TiVA) göstergeleri ekonomiler arasındaki ticari ilişkilere yeni bakış açıları sunar ve küresel değer zincirlerinin (GVC’ler) her aşamasında değerin nerede yaratıldığına dair geniş bir görüş sağlar. Yalnızca brüt ticaret önlemlerinden daha eksiksiz bir tablo çizen TiVA yaklaşımı, KDZ’lerde hizmetlerin sağladığı katkıyı, ihracat performansında ithalatın rolünü ve ekonomik bağımlılıkların gerçek doğasını daha iyi yansıtıyor. TiVA veritabanının 2018 versiyonu, 2005-2015 yılları için 64 ekonomiyi ve 36 sanayi sektörünü kapsıyor ve ihracat, ithalat ve nihai talebin katma değer kökenlerine (hem ülke hem de sanayi) dayanan göstergeleri bir araya getiriyor. Bu yazı, ticaret, inovasyon ve yatırım da dahil olmak üzere bir dizi alan için politika yapmayı bilgilendirme amacıyla, katma değer terimleri ile Türkiye için ticaret modellerini vurgulamaktadır.

Önemli bulgular

Küresel eğilimlere paralel olarak, Türkiye ihracatının dış mal ve hizmet içeriği de son yıllarda istikrarlı bir şekilde düşerek 2011-2016 yılları arasında %19,4’ten % 16,5’a gerileyerek  % 2,9 puan düşmüştür. Ancak bu, %15,4 olan 2005 seviyelerine göre 1,1 puanlık bir artıştır (Şekil 1). 2015 yılında ihracatta yabancı katma değeri en yüksek olan sektör Elektrik ekipmanları (Şekil 3a) iken, Türkiye’nin brüt ihracatında yabancı içeriğin en fazla payını oluşturan Ana metaller ve Motorlu taşıtlar olmuştur (Şekil 3b).

Türkiye son on yılda ihracat yönelimini artırmış, çoğu sektörde dış nihai talepten kaynaklanan yurtiçi katma değerli içerik artmıştır. İhracat yönelimi yüksek olan sektörler arasında Motorlu taşıtlar, Ana metaller ve Diğer ulaşım ekipmanları bulunmaktadır. Hala oldukça yüksek olmasına rağmen (kabaca %40), BİT ve elektronik, 2005 seviyelerinden %70’in üzerinde önemli bir düşüş gördü (Şekil 2).

Türkiye’nin 2015 yılında ihracatı içinde olan %29,1 ara malı ve hizmet ithalatının toplam değeri, 2005 yılındaki  % 25,2 olan değere göre  artmış olmasına ragmen , OECD ortalaması olan % 45,5’un oldukça altında yer almıştır. Bir kez daha önde gelen sektör olan motorlu taşıtlarda (% 46.5) olan ithal mal ve hizmet ithalatı oranında, 2005 seviyeleri üzerinde artış görüldü (Şekil 4). Bu göstergeler, birlikte ele alındığında, Türkiye’deki Motorlu Taşıtlar sektörünün KDZ’lere (küresel değer zincirleri) daha entegre hale geldiğini göstermektedir.

Türkiye’nin brüt ihracatının hizmet içeriği 2015 yılında % 51,2 oranı ile aşağı yukarı 2005 seviyeleri ile değişmemiş ve %54 olan OECD ortalamasının biraz altında kalmıştır (Şekil 7).

Çin, Türkiye’nin en büyük ithalat kaynağı (katma değer ve brüt terimlaeri ile) olmasına rağmen, katma değer ve brüt olarak Türkiye’nin sadece yedinci büyük ihracat pazarıdır (Şekil 5). Türkiye, Almanya, İtalya, Bulgaristan ve İspanya da dahil olmak üzere Avrupa ülkeleriyle yüksek düzeyde entegrasyona sahiptir (Şekil 6).

Küresel düzeyde, yeni TiVA göstergeleri, mali krizi takiben kısa bir artışın ardından genel olarak Küresel Değer Zincirleri’ne entegrasyonun son yıllarda istikrarlı bir şekilde azaldığını göstermektedir (Şekil 1).

Bu eğilim Türkiye için de geçerlidir ve Türkiye ihracatının 2011-2016 yılları arasındaki dış içeriği %19,4’ten %16,5’a düşerek yüzde 2,9 puan azalmıştır. Bu değer, %25.3 olan OECD ortalamasının altında, ancak G20 ortalamasına benzemektedir.

Yerli üretimde dış nihai talebin rolü

Genel olarak, 2015 yılında Türkiye’nin yurtiçi katma değerinin %20’si, on yıl önceki %18,2’den artışla, yurtdışındaki tüketimden kaynaklandı (Şekil 2). Endüstrilere göre payları,  Motorlu Taşıtlar (%55,9), Ana metaller (%52,8) ve diğer uçtaki Diğer nakliye ekipmanları (% 52,8) ile alt uçtaki Bilgi ve iletişim (%13) arasında değişmektedir.

İhracat için ithalatın önemi

İhracatlarında en fazla yabancı katma değer içeriğine sahip sektörler (Şekil 3a), Elektrikli teçhizat (%33,6), Kok ve rafine edilmiş petrol ürünleri (%32,8) ve Motorlu taşıtlardır (% 27,4). Toptan ve perakende ticaret, 2015 yılında en büyük yurt içi katma değerli içerik kaynağı yaratmış, brüt ihracatın %10,7’sini (Şekil 3b), ardından Tekstil ve konfeksiyon (% 9,8) ve Nakliye ve depolama (% 8,8) oluşturmuştur. Toplam ihracattaki en yüksek yabancı içerik, Ana metaller ve Motorlu taşıtlardan (her ikisi de %2.4) geldi.

Türkiye’nin 2015 yılındaki ara mal ve hizmet ithalatının toplam değerinin (Şekil 4) %29,1’i ihracatta kullanılmıştır. Bu değer, OECD ortalaması olan %45,5’in oldukça altında, ancak 2005’teki payın (% 25,2) üzerindedir. Türkiye ihracatının, ara mal ithalatı kullanımı en yüksek orana sahip sektörler Motorlu taşıtlar (% 46.5), Tekstil ve hazır giyim (%35.9) ve Ana metaller (%34) olmuştur.

Türkiye: uluslararası mal ve hizmet akışları, ana oyuncular

Brüt olarak, Almanya (% 11,4), Birleşik Krallık (% 7,3) ve ABD (% 6,8), 2015 yılında Türkiye’nin en önemli üç ihracat pazarı olmuştur. Katma değer açısından ele alındığında, Almanya, Türkiye’nin katma değeri % 10,7 ile onu takiben ABD (% 8,5) ve İngiltere (% 7,3) olmuştur.

Brüt anlamda ithalat için Türkiye’nin 2015 yılında ilk üç ortağı Çin (% 14.7), Almanya (% 10) ve İtalya (% 5.9) ve katma değer açısından Çin (% 14.8), Almanya (% 10.1) ) ve Amerika Birleşik Devletleri (% 7,5), bir kez daha listenin başında yer aldılar.

Uluslararası ticarette hizmetlerin önemi

Hizmetler, Türkiye ekonomisine önemli bir katkı sağlıyor ve 2015 yılında Türkiye’nin brüt ihracatının %51,2’sini oluşturuyor (Şekil 7) -% 54 OECD ortalamasının altında. Yurtdışı hizmetler toplam brüt ihracatın değerine %6,7 oranında katkıda bulunmuştur. Hizmet sektörleri sadece Türkiye ekonomisi için kendi başlarına önemli olmakla kalmaz, aynı zamanda üretimin rekabet edebilirliği için de gereklidir. 2015 yılında hizmet katma değeri içeriği, brüt üreticilerin % 33,2’sine katkıda bulunmuş olup, Kahve ve rafine edilmiş petrol ürünlerinde (% 38,5), Elektrikli ekipmanda (% 38,5) ve Motorlu taşıtlarda (% 38,2) en yüksek paya sahiptir.

KAYNAK:

OECD ORG, TIVO 2018 Country Notes. www.oecd.org/sti/ind/tiva-2018-guide-to-country-notes.pdf

Sanayi Üretiminde İthal Girdi Kullanımı

Türkiye’nin karşılaştığı ve yıllardır çözülemeyen iki ana makroekonomik sorun; yüksek cari açık ve işsizlik oranıdır. Nitekim, son on yılda büyümeye, GSYİH’nın yüzde 5-10’u civarında yüksek cari işlemler açığının eşlik ettiği, görülmüştür (GSYİH büyüme oranının negatif olduğu 2009 hariç). Benzer şekilde, işsizlik oranı, 2018 ekonomik gelişmelerine kadar nispeten istikrarlı bir büyüme dönemi olarak nitelendirilen bu yıllarda dahi %12’nin üzerine çıkmıştır. Bu durumun düzeltilmesi ile ilgili olarak ithal edilen mallar dikkate alındığında, sanayide kullanılan ara malların son yıllarda büyük artış gösterdiği ve ithalatın büyük bir kısmını oluşturduğu görülmektedir. Bu nedenle, sanayi politikalarının, cari açık ve işsizlik sorunlarını çözebilmekte kullanılabilecek politik araçlardan biri olabileceği fikri, tartışılmaya başlanmıştır.

Sanayi mamulleri ihracatı

Türkiye’nin ihraç ürünlerinin büyük çoğunluğu, imal edilmiş (makine kullanılarak yapılmış) mallardır. Payı düşmekle birlikte, mesela 2011 yılında toplam ihracatın %79’unu oluşturmaktadır. Bu kadar büyük bir ihracat payı ile imalat sanayinin özellikleri, Türkiye ihracat performansının önemli bir belirleyicisidir. îmalat sanayinin en önemli özelliklerinden biri, ithal ara mallara bağımlılığıdır. Ekonomi Bakanlığı tarafından hazırlanan Türkiye İthalat Haritasına göre, Türk imalat sanayinin ithal edilen bileşeni 2011 yılı için %43’tür (2010’da %40). En bağımlı sektörler gübreler (% 72), demir çelik (% 69), kimyasal maddeler (% 56), diğer metaller ve ürünler (% 51) ve motorlu taşıtlardır (% 51). Ayrıca, 2010 yılında imalat için ithalatın büyümesi, imalat sanayinin ithalata bağımlılığının arttığına işaret eden, üretimin kendisinin büyüme oranını aştı. Türkiye’nin ortalama sanayi büyümesinin üzerinde büyüyen sektörler, tipik olarak daha büyük ithalat bileşenine sahiptir. Son olarak, 2011 yılı GSYİH’da 1 milyar TL’nin üzerinde katma değer yaratan bu sektörlerin yerli katma değeri %5,5 olmuştur.

Son on yılda, Türkiye’nin imalat sanayii, uluslararası pazarlara göre iç pazara daha fazla yönelmiştir. Sanayi mallarının yurt içi satışındaki bir birim artış için, ithalat artışı 0,38 birimdir. Bu da iç talebi, sanayi üretimi için ara mal ithalatında ana itici güç haline getirmektedir. Bu rakamlar, ihracatın ithal edilen ara mallara daha az bağımlı olduğuna işaret ediyor. Ancak bu rakamlar, Türkiye’deki toplam ithalatın neredeyse %21’i olan ve 54 milyar dolara mal olan enerji ithalatını içermemektedir. Toplamda, Türkiye’nin ihracatının 2011 yılında ithal ettiği ara mal içeriği takriben %28’dir.

İhracatın ara mallara olan yüksek bağımlılığı ve ihracatın düşük iç piyasa katma değeri, ihracatını artırırken Türkiye’nin “pazar ekonomisi” haline geldiğinin bir göstergesidir (Sinn 2006). İhracatın, ithal edilen ara girdilere olan yüksek bağımlılığı, döviz kuru hareketlerinin dış ticaret açığı üzerinde eskiye göre daha az etkisi olacağı anlamına geliyor çünkü değer düşüklüğü aynı zamanda ithal edilen ara girdilerin maliyetini de artıracaktır.

Aynı olgunun bir başka gösterimi, ara mal girişleri hem ihracattan hem de ithalattan basitçe çıkarılarak bulunur. Eğer ihracatın ithalat içeriği %40 ise, ihracattaki katma değerin sadece 130 milyar doların( 2011 yılı) 0,6 katı veya 78 milyar dolar (52 milyar dolarlık ithal ara girdiyle) olduğu anlamına gelir. Gerçekte. Türkiye içinde tüketilen ithalat, 240 milyar dolar – 52 milyar dolar veya 188 milyar dolara eşit olacaktır. Bu, katma değer açısından ithalatın kapsadığının sadece 78/188 yada yaklaşık %42 olduğu ve brüt rakamlarla olan 130/240 yada yaklaşık %54 olan değerden çok daha düşük olduğunu gösterir.

Sanayi üretiminin “ithalat bağımlılığı” nedenleri

Daha öncede belirtildiği gibi, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu başlıca makroekonomik sorunlardan biri, büyük cari işlemler açığıdır. Büyük cari işlemler açığının, kısmen endüstriyel üretimin ithal edilen ara girdilere ve makinelere aşırı bağımlılığı ile ilgili olduğu yönünde yaygın bir algı var. Türkiye’de sanayinin ithalat bağımlılığı, Merkez Bankası tarafından yayınlanmış, Saygılı ve ark.(2010) tarafından yapılan araştırmada incelenmiştir. Buna göre, Türkiye’nin ara mal ithalatı, ülkenin toplam ihracatı içindeki ürün paylarının ağırlığı olarak, 1994-2008 arasında üretim çıktısındaki artıştan, 2,5 kez daha fazla artmıştır. Bu durum, üretimin yapısal değişimini kısmen yansıtmaktadır.Tekstil ve konfeksiyon gibi geleneksel endüstrilerin payı azalmıştır ve motorlu araçların, temel metallerin ve fabrikasyon metal ürünlerini üretim payları artmıştır. Genişleyen endüstriler, ara girdilerinin ve ham maddelerinin daha büyük bir kısmını ithal etmeye başlamışlardır. Sonuç olarak, araştırmaya göre, ithal girdi ve hammaddelerin toplam girdi ve hammadde içindeki payı 2002 yılında yüzde 56’dan 2007’de yüzde 62’ye yükselmiştir.

Çalışma, firmaların makine ve teçhizatın yanı sıra ithal girdileri tercihlerinin arkasındaki nedenlerini araştırmak için sektörlerinde katma değerinin yüzde 50’sini (tekstil, giyim eşyası, motorlu taşıtlar, beyaz eşya, makine, temel metaller, metalik olmayan mineraller dahil) temsil eden 145 büyük firma ile yapılan görüşmelere dayanıyor. Firmalara, neden iç piyasadan tedarik etmek yerine, ara malları ve makineleri ithal etmeyi tercih ettikleri sorulmuştur.

Ara mallar durumunda, ankete katılan firmaların yaklaşık yüzde 97’si “yerli üretimin olmamasını”, yüzde 75’i ise “kalite ve kesintisiz tedarik” ve “düşük maliyet” olarak ithalat nedenlerini belirtmişlerdir. Sadece yüzde 24’ü “yabancı mal sahiplerini” (dikey olarak entegre olunan tedarik zincirlerinin yukarı akış unsurlarından tedarik etme arzusu olan) ithalat piyasalarından ara girdi temin etmenin nedenleri olarak belirtti.

Makine durumunda, “yerli üretimin yokluğu” yüzde 96, “kalite ve kesintisiz tedarik” yüzde 72, “düşük maliyet” ise yüzde 45 oranlarında firmalarca seçildi. Genel olarak, firmaların yüzde 65’i, makine ithal etmenin en önemli nedeni olarak “yerli üretimin olmadığını”, yüzde 19’u “kalite ve kesintisiz tedarik” ve yüzde 8’i daha düşük maliyetini gösteriyor. Ham maddeler ve ara girdiler için oranlar sırasıyla yüzde 53,19 ve 2O’dir.

İthal girdilerin kullanımının değerlendirilmesi

İthal edilen girdilerin kullanımının sadece rakamlara bakarak veya ülkeler arası karşılaştırmalar yaparak optimum düzeyde olup olmadığına karar vermek zor görünüyor. Ancak, ithal girdilerin sektörler bazında ve zaman içindeki değişimleri ışığında kullanımını değerlendirirsek, bazı yapısal sorunların varlığı açıkça görülebilir. Küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişme, ülkeler arasında kaynak tahsisinde ve özellikle gelişmekte olan ekonomilerin üretim yapılarında belirgin değişikliklere yol açmaktadır. Sınırların görünmezliği, ithal girdilere erişimi kolaylaştırmakta ve aynı zamanda girdi ihracatçıları arasındaki rekabeti artırmaktır. Sonuç olarak, yüksek kaliteli ve ucuz girdilere hızlı ve sürekli erişime sahip olmak isteyen ülkeler dış kaynakları tercih ediyor. Büyük resme baktığımızda, uluslararası üretim süreçlerinin iç içe geçtiğini ve ürüne dayalı değer zincirlerinin çok uluslu hale geldiğini görüyoruz. Türkiye’de de benzer bir eğilim var. Ancak, bu eğilimden bu yana, döviz kuru dalgalanmaları ve dolarizasyon ile etkileşime girme, enflasyon ve cari işlemler dengesi gibi ana makro ekonomik göstergeleri etkilemektedir. Bu, Türkiye örneğinde “ithal girdilere bağımlılık” durumuna dönüşmüştür.

İthal girdilerin yüksek kullanımı, tamamen olumsuz bir şey değil. Aslında, bu konudaki akademik çalışmalar, ithal girdilere erişimin toplam üretkenliği artırabileceğini bildiriyor. Özellikle ithal edilen ara girdiler daha düşük maliyet ve daha yüksek kalitede elde edilebilir ve kısa vadede iç piyasadaki alternatif ürünler ile ikame edilemeyebilir.. Bu iki gerçek, verimlilikteki artışın altında yatan temel ekonomik mekanizmalar olarak durmaktadır. Ayrıca, yurt dışından gelen kritik öneme sahip bazı ucuz ve kaliteli girdilerin mevcudiyeti, ülke ekonomisinin karşılaştırmalı bir üstünlüğe sahip üretim süreçlerinde uzmanlaşma yolunu açabilir. Başka bir deyişle, ithal edilen girdilerin kullanımı bir gereklilik yerine stratejik bir seçenek olabilir.

Gelişmekte olan diğer ülkelerin de uluslararası ticaret pazarındaki paylarını artırmak için ihracata güvenmesi gibi, Türkiye de, üretimde katma değeri diğer sektörlerden nispeten daha yüksek olan imalat sanayi sektörlerine ağırlık vermektedir. Bu sektörlerin, ucuz ve kaliteli ithal girdilere sürdürülebilir erişime sahip olmaları, üretim ve ihracat kapasitelerini arttırmaktadır.

Ancak, bu seçim, fiyatlarda değişimin çok sık olduğu bir ekonomide, belirli maliyetleri de beraberinde getirebilir. İthal sermaye ve ara mal piyasalarındaki gelişmeler, döviz kurundaki gelişmeler ile birleştiğinde, ihracat performansını, ekonomik faaliyetin seyrini ve enflasyon oluşumunu önemli derecede etkileyebilir. İthal edilen girdilerin üretim faaliyetindeki yoğunluğu ve sektörel dağılımları, bu etkilerin özelliklerini belirler. Öte yandan, ithal girdilerin yüksek miktarlarda kullanımı, ihracatın döviz kuru gelişmelerine karşı duyarlılığını azaltır. Yurt içi para biriminin değer kaybetmesi durumunda, ithal girdilerin maliyeti artarak döviz kuru avantajının ihracat üzerindeki etkisini sınırlandırır, yerel para birimi değer kazandığında maliyet azalır, bu durum döviz kurlarından kaynaklanan ihracat zararlarını önler. Diğer bir deyişle, diğer tüm şeylerin eşit olması durumunda, ihracatçı sektörlerde döviz kuru şoklarının yarattığı dalgalanmaların ciddiyeti, ithal edilen girdilerin payı arttıkça azalmaktadır. Bu mekanizma hemen hemen tüm gelişmekte olan açık ekonomilerde bu şekilde çalışır.

İthal edilen girdilerin kullanımının Türkiye’deki genel eğilimleri üzerine yapılan gözlemler ışığında maliyet ve faydaları çeşitli çalışmalarda analiz edilmektedir. Ayrıca bu çalışmalar, sektörlere ve yıllara göre değişikliklerin yanı sıra ülkeler arası karşılaştırmaları da içermektedir. En kritik nokta “ithal girdilere bağımlılık” kavramını tanımlamak ve bu bağımlılıktan kaynaklanan maliyetleri azaltacak politikaları tasarlamaktır. Bu noktaya odaklanarak, ithal girdilerin kullanımından elde edilen verimlilikten ödün vermeden, yerli girdilerin payının artırılmasının önemini tartışmak gerekir.

Bağımlılık mı Verimlilik mi?

İthal girdilerin kullanımına ilişkin iki ana bakış açısı vardır. Birincisi, kapalı ekonomilerde ithalat-ikame büyümesi ihtiyacının bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bu bakış açısı, ithal edilen ara maddelerin kullanımının, üretimi dış şoklara maruz bırakacağını, böylece onun dengesini bozacağını ve gelişmeyi engelleyeceğini savunuyor. Buna göre, üretimin altında yatan şartlar, dahili dış ticaret önlemleri ve çeşitli teşvikler yoluyla (bazen devletin kendisi tarafından) sağlanmalıdır.

İkinci bakış açısı, geçerli malları en verimli şekilde üreten ülkeyle ticaret yapmanın, mevcut şartlar altında doğrudan bir verimlilik kazanımına yol açacağını öne sürüyor. Modern dış ticaret teorileri de bu görüşü desteklemektedir. Böylece, ithalatçı şirketler yurtdışından daha ucuz ve daha etkin bir girdi sağlayarak üretkenliklerini artırırken, ekonomideki toplam kaynak dağılımı da aynı girdiyi verimsiz üreten şirketlerin ekonomiden uzaklaştırılmasıyla gelişecektir. Bu konuda yapılan son çalışmalar, ağırlıklı olarak kaynak kullanımında dış girdileri tercih eden şirketlerin ve ekonomilerin performansında bir iyileşme olduğunu göstermektedir. Ancak, girdilerin serbest kullanımının ekonomi üzerindeki toplam etkisi hala belirsizdir.

İlk bakış açısı kapalı ekonomiler için daha makul bir alternatif gibi gözükse de, ekonomilerin açılmasının kaçınılmaz olduğu günümüz dünyasında, ikinci bakış açısı uygulamada daha yaygındır. Bununla birlikte, optimal çözümün bu iki bakış açısı arasında bir yerde olduğu açıktır. İthal edilen girdilerin kullanılması, açık bir ekonominin sunduğu bazı verimlilik kazanımlarını beraberinde getirmektedir, ancak ekonomilerin dış şoklara karşı duyarlılığını azaltmak için ithal edilen girdi oranını kontrol altında tutmak akıllıca olacaktır.

Türkiye’de ithal girdi kullanım oranları dünya ortalamalarından çok farklı değildir. Ancak, ithal girdilerin daha yoğun kullanıldığı bazı sektörler var. Ayrıca, bu sektörlerde ithal girdi kullanım oranları zamanla artmıştır. Bu sektörler tarafından ithal edilen girdileri iki grupta sınıf landırabiliriz. İlk grup, petrol ve diğer hammaddeleri içerir. Bunlar doğal kaynaklardan elde edilen girdilerdir ve kısa vadede alternatifleri yoktur. Günümüzde ve gelecekte atılan adımlar – özellikle enerji sektöründe – bu alanda orta vadede önemli kazanımlara yol açabilir. Ancak, bu girdilerin kısa vadede ikame edilmesi için basit bir politika alternatifi yoktur.

İkinci grup, petrol ürünlerinden ve ana metal ve diğer imalat sanayi sektörlerinde kullanılan işlenmiş veya yarı işlenmiş ithal ürünlerden oluşmaktadır. Bu girdileri kısa vadede ithal etmek çekici olsa da, ülkemizin mevcut teknolojisini ve kaynaklarını belli bir yatırım planında yönlendirerek yerli üretime geçmek de mümkündür. İşlenmiş petrokimya ürünlerinin yerli üretimi için yatırım planları, bu konuda örnek olarak kabul edilebilir. Benzer şekilde, özellikle otomotiv ve ilgili sektörlerde olduğu kadar makine ve ekipmanlarda da bazı girdiler için yerli üretim yapmak mümkündür. Bu değişimin en kritik konusu üretim maliyetleridir. Bir girdinin yerli üretimi, ona tekabül eden ithal girdiyi almaktan daha pahalıysa, bu ek maliyetin kamu tarafından ya da doğrudan enflasyon kanalı yoluyla tüketiciler tarafından karşılanması gerekebilir. Her iki durumda da, bu sürdürülebilirlikle ilgili endişeleri artırabilir. İdeal olarak, ilk aşamalarında, yerli üretime geçiş, uygun araçlar yoluyla devlet tarafından teşvik edilmeli ve teşvikler orta ve uzun vadeli maliyet avantajları yaratmayı amaçlamalıdır. Yerli bir ürünün kalitesinin, yerini alacağı ithal edilen girdilerin kalitesine ayak uydurmasını sağlamak da, ana politika hedefleri arasında olmalıdır.

Sonuç olarak, ithal edilen girdi kullanımının sadece rakamlara bakarak ya da ülkeler arası karşılaştırmalar yaparak optimum düzeyde olup olmadığına karar vermek zor görünmektedir. Ancak, ithal girdilerin sektörler bazında ve zaman içindeki değişimleri ışığında kullanımını değerlendirirsek, bazı yapısal sorunların varlığı açıkça görülebilir. Belirli sektörlerde ve ürün gruplarında yerli üretimi teşvik eden politikalar, orta ve uzun vadede maliyet avantajı yaratacak üretim yapılarını hedeflemelidir. Dahası, bu konuyu cari işlemler açığı ile ilişkilendirirken, sadece ithal edilmiş bir girdi perspektifinden incelemek yerine, katma değeri ve rekabet edebilirlik faktörlerini de hesaba katmak faydalı olacaktır. Eşit derecede önemli bir nokta, ithal girdilerin kullanımının Türkiye ekonomisi için kendi başına mı yoksa diğer faktörlerle birleştiğinde bir kırılganlık faktörü oluşturup oluşturmadığını açıklığa kavuşturmak için bazı ek soruları cevaplamaktır. Özellikle, ithal girdilerin kullanımındaki (kırılganlığın bir nedeni olarak kabul edilir) yoğunluk ile ekonomik performans arasında ilişkinin olup olmadığını anlamanın yanı sıra, ithal girdi yoğunluğunun fiyat istikrarına doğrudan tehdidinin derecesinin belirlenmesi, ithal edilen girdilerin yerli üretimi için olası politikaların şekillendirilmesine yardımcı olacaktır.

KAYNAK:

İzak Atiyas and Ozan Bakis, Structural Change and Industrial Policy in Turkey

Elif Özcan Tok, Orhun Sevinç Semih Tümen, CBRT BLOG TCMB yayını

Forthcoming, Emerging Markets Finance and Trade, 2014

Daniel Gros and Can Selçuki Centre for European Policy Studies (CEPS) The Changing Structure of Turkey’s Trade and Industrial Competitiveness

Gelişmiş ülkeler nasıl gelişti?

Bu, üzerinde birçok analizin yapıldığı ve çok sayıda kitap ve makalenin yazıldığı büyük bir konudur ve burada yeterince özetlemek neredeyse imkansızdır. Ancak bunlardan biri, “Ülkeler Niçin Başarısız Olur?: Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri, Daron Acemoğlu ve James A. Robinson” tarafından yapılmış çalışmadır. Okunduğunda, tamamen ikna etmese bile, düşünecek çok şey verir.

Parlak ve ilgi çekici bir şekilde yazılmış, Ülkeler Niçin Başarısız Olur? yüzyıllardır uzmanları şaşırtmış olan soruyu yanıtlıyor: Neden bazı ülkeler, zenginlik ve yoksulluk da, sağlık ve hastalık da, yiyecek ve kıtlık da farklılaşarak, zenginler ve fakirler olarak bölünüyor?

Kültür, iklim, coğrafya mı? Belki de doğru politikaların ne olduğunun bilgisizliği mi?

Sadece hayır. Bu faktörlerin hiçbiri kesin ya da kader değildir.

Baron Acemoglu ve James Robinson, ekonomik başarının (ya da eksikliğinin) altında yatanın, insan yapımı politik ve ekonomik kurumlar olduğunu sonuç olarak göstermektedirler.

Temel olarak, Acemoğlu ve Robinson, gelişmenin- Batı Avrupa’da başlayan ve daha sonra diğer bölgelere yayılan- ekonomik büyümeye ve demokrasinin ortaya çıkmasına daha elverişli olduğu kanıtlanan, bir ana temel kurum dizisinden diğerine ülkelerin kademeli dönüşümünü içerdiğini savunuyorlar. Başlangıçta, kaydedilen tarihin başlangıcından bu yana, aslında dünyadaki herkes, ekonomik ve politik kuralların bir elit veya elitler tarafından az ya da çok özel çıkarlarıyla belirlendiği, “dışlayıcı kurumların” bir versiyonu altında yaşadılar. Ekonomik fırsatlar, bu tekellerin / oligopollerin rekabetten korunması karşılığında siyasi liderleri destekleyen az sayıda firmaca kontrol edildi. Buna karşılık, siyasi liderler iktidarı elinde tutmak için ekonomik elitlerin kendilerine sağladıkları maddi desteği kullandılar. Elitin dışındaki herkes, egemen elit tarafından vergiler, feodal düzenlemeler, kölelik, vb. yoluyla istismar edildi. Özellikle, elit olmayanların uygulanabilir mülkiyet hakları ve elitlere ait olanlarla rekabet eden işletme kurma hakları yoktu. Bu tür toplumların doğası, modern teknolojileri benimsemelerini zorlaştırdı.

Daha sonra, yavaş yavaş ve çoğu kez şans eseri, Batı Avrupa’daki bazı ülkeler, özellikle de İngiltere ve Hollanda, elitlerin sahip oldukları ekonomik fırsatları engellemeye başlayan yeni kurumlar geliştirmeye başladılar. Acemoğlu ve Robinson, Marx’ın aksine, bu süreci ilerleten genel bir tarih yasalarının olmadığını iddia ediyorlar; daha doğrusu, çok şey şans eseriydi- diğerine gidemediği için, başka bir yöne giden şeyler gibi.

Sonunda, bu “kapsayıcı kurumlar” kök saldıkları ülkelerde, istisnalardan ziyade norm haline geldiler. Uygulanabilir mülkiyet hakları ve kanun önünde eşitlik normu oluştu. Kapsayıcı kurumlar altında, ekonomik ve politik rekabet de normlaşarak, karşılıklı olarak birbirlerini güçlendirmeye başladılar. Bu yeni düzenlemeler ekonomik büyümeye açık bir katkı yaptı, Britanya’daki Sanayi devrimi’nin ortaya çıkmasına yardımcı oldu.

İngiltere’nin ekonomisini inşa etmedeki başarısı, diğer Batı Avrupa ülkelerinin de dikkatini çekti. Bazı yeni kurumlan -özellikle de ekonomik alandakileri- benimsediler ki bu da onların büyümeye başlamasına yardımcı oldu. Aynısı, 1930’larda en endüstrileşmiş Batı dışı ülke olan Japonya için de geçerlidir.

Tabii ki, hikayenin geri kalanı I960’lı yıllardan bu yana modern teknolojinin ve endüstrinin kademeli olarak dünyanın diğer bölgelerine yayılmasıdır. Bu yayılmada, kapsayıcı siyasi kurumların ortaya çıkması çoğu zaman gecikmiş olsa da, ekonomik açıdan bazı kapsayıcı kurumların benimsenmesi söz konusudur.

Günümüz dünyasında, ülkeler arasındaki ciddi gelir farklılıklarını açıklamaya çalışan Acemoğlu ve Robinson’un temel argümanı, politik ve ekonomik kurumların günümüz dünyasındaki gelişmişliğin ve gelir farklılıklarının ana belirleyicisi olduğudur. “Ülkeler Niçin Başarısız Olur”, modern politikaları şekillendiren tarihsel akımlara ve kritik kavşaklara odaklanıyor: Politik ve ekonomik kurumları üreten kurumsallaşma sürecindeki eğilim, ya kapsayıcı – güç paylaşımı, verimlilik, eğitim, teknolojik gelişmeler ve ulusun bütünü olarak refahı üzerine odaklanma; ya da dışlayıcı – zenginlik yakalamaya eğilimli ve kaynakları toplumun bir kesiminden diğer kesimin menfaatine uzaklaştırma, şeklinde olabiliyor. Kapsayıcı politik ve ekonomik kurumlar, ekonomik refahı desteklerken, dışlayıcı kurumlar ülkelerin geri kalmasını açıklamaktadır. Yazarlar, dışlayıcı politik kurumlar tarafından desteklenen, dışlayıcı ekonomik kurumlara sahip olunduğunda, bu durumun ekonomik büyümeyi engellediğini, hatta tıkadığını” belirtiyorlar.

Onların argümanı, modern refah düzeyinin politik temellere dayanmasıdır. Yaklaşık olarak refah, yatırım ve yenilik tarafından üretilir, ancak bunlar inanç eylemleridir: yatırımcılar ve yenilikçiler, eğer başarılı olursa, güçlü tarafından soyulmayacaklarını düşünmek için güvenilir nedenlere sahip olmalıdır. Söz konusu güvenceyi sağlamak için, şu iki şartın var olması gerekiyor: iktidarın merkezileştirilmesi ve iktidar kurumlarının kapsayıcı olması. Merkezi güç yoksa, karışıklık vardır ki bu, yatırımın nefret ettiği bir şeydir.

Yazarlara göre, kapsayıcı kurumlan içermeyen düzenin, bir ekonominin yoksulluktan kurtulmasına (Çin gibi) olanak sağlayabileceği, ancak modern refahın tam yükselişine izin vermeyeceği yönündedir. Eğer iktidar kurumlan, elitin, kendi çıkarına hizmet etmesini sağlarsa- “dışlayıcı kurumlar” olarak adlandırılan bir yapı-, elitin çıkarları, nüfus kitlesininkiyle ters düşer ve ona üstün gelir.

Kitap, kurumların ülke kalkınmasında nasıl rol oynadığını derinlemesine tartışmaktadır.

NETİCE:

Acemoğlu ve Robinson, benzer görünümlü ülkelerin ekonomik ve politik gelişmelerinde neden bu kadar büyük farklılıklara sahip oldukları konusundaki tartışmalara önemli katkılarda bulundular.

Tarihsel örneklerle dolu bu önemli kitap, kapsayıcı ekonomik kurumların desteğiyle kapsayıcı politik kurumların, sürdürülebilir refahın anahtarı olduğunu savunuyor. Yazarlar ikna edici olarak, ülkelerin yoksulluktan ancak uygun ekonomik kurumlara, özellikle de özel mülkiyete ve rekabete sahip olduklarında, kurtulduklarını göstermektedir. Başlangıcından itibaren ülkeler, politik partilerin, yaygın seçmenlerin ve yeni siyasi liderlere açık rekabetin oluşturduğu serbest bir çoğulcu siyasi sisteme sahip olduklarında, doğru kurumları geliştirmelerinin daha olası olduğunu savunuyorlar.

Vergi afları

Hükümetlerin çoğu mali programlarının bir parçası olarak sık sık vergi affına başvururlar. Af genellikle bireyler ya da firmaların önceden ödenmemiş vergilerini, ortaya çıkması durumunda getireceği mali ve adli cezaların bir kısmına veya tamamına tabi olmadan, ödemelerine izin verir. Vergi afları tartışmalı bir gelir aracıdır. Bir vergi affının bariz amacı kısa vadede hükümet gelirlerini artırmaktır. Bu çalışır veya çalışmayabilir ve aftan sonra, mükellef uyumunu azaltan gelecek af beklentilerini getirebilir.

Bir vergi affı istisnai koşullarda kullanıldığında, yararlı bir vergi politikası aracı olabilir. Aflar, yalnızca eğer hükümetin vergi kanunlarını uygulayacağına(ve hatta zorlayacağına) olan taahhüdü inandırıcı ise, vergi sisteminin verimini ve hatta öz kaynağını geliştiren ayrımcı bir mekanizma yöntemi olarak kullanılabilir. Böyle bir güvenilirlik eksik ise af, vergi mükellefleri ile devlet arasında örtük psikolojik sözleşmeyi kırar, böylece vergi mükelleflerinin uyum içsel güdülerini azaltarak, gelecekteki vergi gelirini baltalar. Ayrıca affın önemli siyasi etkileri vardır zira onlar hükümetlerin karar almalarında dönemler arası uyumsuzluğun işaretini verebilir ve politik konjonktüre bağlanabilir. Vergi ve icra politikalarından kaynaklanan devletler veya hükümet katmanları arasında dışsalIığa yanıt veren aflar ve bu alandaki ağ etkileri, af dalgalarını tetikleyebilir.

Genellikle sık vergi affı verilen ülkelerde(İtalya, İrlanda, Hindistan, Filipinler ve Türkiye dahil), bir af, vergi toplama sisteminin uygulama kapasitesinin güçlendirilmesini ve sistemin toplam verimliliğinin artırılmasını amaçlayan bir politika ile birlikte teklif edildiğinde, en iyi sonuçlara ulaşılmış görünüyor(Baer ve Le Borgne 2008).

Bir affın yürürlüğe girmesi ile ilgili herhangi bir nihai karardan önce yetkililerin, vergi uygulamasının mevcut kalitesi ve bu uygulamada olası değişiklikler dahil olmak üzere, vergiye gönüllü uyum genel düzeyini değerlendirmeleri gerekir. Af göz önüne alındığında, özellikle bir hükümet ilk olarak vergi sistemini geçerli duruma hangi sorunların getirdiğini kesin olarak tespit etmelidir. Bu sorunlara çözüm bulunmadığı taktirde, bir affın yararından çok zararı olasıdır. Mükellefler, vergi sisteminin sorunlarının çözülmediğini ve bu sorunların bir kez daha afla sonuçlanacağını, hükümetlerin bunu tekrar yapmalarının muhtemel olduğunu fark edecektir.

VERGİ AFFI FAYDALARI

Hükümetler, öncelikle vergi gelirlerinde ani, kısa vadede artış yararına af çıkarırlar. Ek bir yararı, bir vergi affı vergi otoritesinin ödenmesi gecikmiş borçları ve dolayısıyla evrak yükünü azaltarak idari maliyetlerde bazı tasarruflara olanak vermesidir.

Bir affın diğer olası yararları da vardır. Affı savunanlar, gönüllü vergi uyumunun gerçekte bir af sonrasında artabileceğini savunuyorlar. Onlar, özellikle önceden bir veya daha çok yıl vergi ödemeyen mükelleflerin yeniden vergi sisteminin içine alınmasıyla bireylerin artan uyumunun önemine işaret etmektedirler. Bu bireyler daha önceki yasa dışı eylemlerini düzeltmek isteyebilirler ancak normal olarak vergi ödenmediği tespit edildiğinde ona eşlik eden kovuşturma ve cezadan korkuyorlar olabilir. Onlara, önceki ödenmemiş vergilerini düzeltmek ve sisteme ilk defa veya yeniden girmeleri için fırsat verecek bir vergi affı, gönüllü uyumun artırılması olacaktır: bu bireylerin artık vergi kaçırdıklarını gizlemeye ihtiyaçları yok, suçlulukları azaldı ve vergi otoritesi artık onların faaliyetlerinin bir kaydına sahip.

Eğer affı, daha fazla uygulama çabaları ve güçlü hukuki ve adli cezalar takip ederse uyum da artacaktır. Ayrıca affa daha geniş mükellef hizmetleri ve mükellef sorumlulukları üzerinde daha iyi eğitim eşlik ediyorsa ki her ikisi de vergilerini ödemek için vergi mükelleflerini daha istekli hale getirir, uyum da artabilir.

VERGİ AFFI MAHZURLARI

Vergi affının bazı ciddi potansiyel maliyetleri de vardır. Eleştirmenler en üretken aftan elde edilen gelirlerin bile nispeten küçük olduğunu ve hatta bu küçük rakamların, eğer bilinen vergi ödemeyenlerin katılmalarına izin verilmesi ve affın idari maliyetlerinin doğru olarak dikkate alınmaması halinde, af ilave gelirini abartacağını ileri sürmektedirler.

Daha da önemlisi, eleştirmenler bir affın uzun vadede gelir üzerindeki etkisinin negatif olmasının muhtemel olduğunu savunuyorlar. Bu olumsuz etki çeşitli nedenlerle oluşabilir. îlk olarak, dürüst mükellefler vergi affını, vergi hileleri için hükümetin verdiği haksız avantaj olarak görebilirler ve yanıt olarak gönüllü uyumları azalacaktır. İkincisi, bazı bireyler büyük ölçüde suçluluk duygusu dışında vergilerini ödeyebilir. Af motive edici bir faktör olarak suçluluğu azaltırsa, af sonrası uyum zarar görecektir. Üçüncü olarak, af duyurusu mükelleflerin daha önceden bilmedikleri uygunsuzluğun yaygın varlığını, onların öğrenmelerini sağlayabilir. Dördüncü olarak, af ilanı vergi ödememenin kolaylığını mükelleflerin fark etmesini sağlayabilir: yani, mükellefler vergi ödememenin hızlı bir şekilde tespit ve cezalandırılacağını hissetmiş olabilirler, ama af, vergi otoritesinin vergi yasalarını uygulamaya muktedir olmadığı ile ilgili bir sinyal gönderir. Beşinci olarak, bireyler ileride verilecek başka affı bekleyebilir, ve tekrar gelecekte bir noktada affedilir olacağı beklentisiyle gönüllü olarak daha az vergi ödemek için karar verirler. Eğer hükümete güven bu konuda düşükse, affın tekrar edilmeyeceği ile ilgili ifadeleri inandırıcı olmayabilir. Kısacası, af sonrası uyum azalması olasıdır.

NETİCE

Kimse vergi affının doğrudan gelir artışı getirerek, devlet bütçe yazarlarının her yıl dengeli bir mali defter ile kendi anayasal sorumluluklarını yerine getirmede son derece yararlı bulmalarına itiraz etmemektedir. Ama kanıtlar uzun ya da orta vadede bir devletin ekonomik sağlığını geliştirmek için vergi affının hiçbir şey yapmadığını, muhtemelen ve hatta net mali negatif olarak sonuçlandırdığını göstermektedir. Zaten kazanılmış olan toplanan hemen hemen her şeyin, uzun vadede hiçbir gelir üretmeyeceği olasıdır.

Vergi affını en mantıklı eleştirenlerden biri, bu işin sorumlusu olan bir kişi, eski Louisiana Gelir Yönetmeni, şimdi devlet saymanı John Kennedy, “Eğer her 20 yılda bir yaparsanız, bazı hesapları temizleyebilir. Ama biz çok sık yapıyoruz. Artık her perşembe yeni biri yapılır gibi görünüyor. Bu, vergilerini zamanında ödeyen insanlar için vazgeçirici bir etmendir.” diyor.

Onlar para aklamayı meşrulaştırarak, kendi vergilerini ödememiş olanları ödüllendirmekte, sadakatle ve genellikle daha yüksek oranlarda, önceki yıllarda vergilerini ödemiş dürüst mükellefleri cezalandırmaktadır. Bu hemen hemen her türlü yasal af, sadece vergi uyumu ile ilgili değildir. Bu özel durumda, son günde ödemeyi reddeden kişilere af dönemi veya kredi ile devletin tesis ettiği şartlarda bir indirim ile ödeme imkanı getirilir. Mikesell ve Ross’un işaret ettiği gibi, “Af anlaşılır biçimde ödemeyenler için özel bir anlaşma olarak halkı vurur ve bu nedenle tartışmasız genel adalet ilkelerini ihlal eder.”

Ama bundan daha fazlası var. Uzun vadedeki hasar hesaplanamaz niteliktedir. Uzun vadede, af zamanında ödemenin hevesini kırar. Vergisini ödemeyen mükelleflere, cezalandırılmadan korkmalarına gerek olmadığı, zira her zaman ikinci bir şans olacağını anlatarak havayı kirletir. Eğer üç ya da dört yıl boyunca parayı tutup ve herhangi bir cezaya maruz kalmadan düşük faizle ödeme imkanım var ise neden zamanında faturanın tamamını ödeyeyim?

Geçmiş vergi aflarının çok sayıda genel kanıtları aşağıdakileri önerir:

  • Vergi afları genellikle ek vergi gelirlerinin sadece küçük bir miktarını oluştururlar.

Bir vergi affından elde edilen gelirler genellikle küçüktür ve her halükarda af gelirleri genellikle abartılır, çünkü onlar, bilinen zamanında ödeme yapmayanlardan herhangi bir şekilde zaten toplanacaktı. Bu, vergi affının her türlü mali derde deva olarak görülmemesi gerektiğini düşündürmektedir. Hatta çoklu aflar, ek gelir elde etmede daha az başarılılardır ve onlar mükelleflerin gönüllü uyumu üzerinde ters etkiler yaratabilirler. Ayrıca, bir afla toplanan gelirlerin çoğu, genellikle daha önce bildirilmemiş vergileri nispeten küçük miktarlarda olan bireylerden geliyor. Kararlı olarak vergi ödemeyenler ya da ödenmeyen vergileri büyük miktarlarda olanlar, tipik olarak çok yüksek bir oranda katılmıyorlar. Bu nedenle, bu çetin ceviz vergi ödemeyenlerden vergi almada affın yeteneği zayıf görünüyor ki bu da affın nadiren önemli miktarda ek gelir üretmesinin nedenlerinin bir parçasıdır.

  • Eğer vergi affına vergi sisteminde önemli bir değişiklik eşlik ediyorsa, bireyler ya da firmaların katılma olasılığı daha yüksektir.

Ampirik kanıtlar gelir elde etmede en etkili af programlarının, afta bildirilen öğeler üzerinde vergi, faiz ve cezaları azaltan ki bu bilinen vergi ödemeyenlerin katılımını sağlar, ve özellikle af sonrası uygulamaları artıranların olduğunu gösterir. Bireyler bir vergi affında affı takiben vergi uygulamalarının artacağına inanmadıkça, gönüllü olarak vergi ödemeyi kabul etmeyeceklerdir. Ödenmemiş vergi yükümlülükleri olan bir birey için, vergi ödememenin faydaları(örneğin, düşük vergiler), maliyetlerini aşarsa (örneğin fark edilme ve ceza riski) ona göre karar alır. Geçmişte vergi ödememek bir birey için rasyonel idi ise, bir vergi affı yürürlüğe girdiğinde bile, değişmeyen bir ortamda, vergi ödememeye devam etmek onun için hala rasyonel olabilir. Bir birey yalnızca denetim ve ceza oranlarının artacağına inanır ise, bir affa katılır ve ödemediği vergileri otoritelere bildirir. Gönüllü uyum genellikle, daha yüksek denetim oranları, ceza oranları ve vergi mükellefi eğitim programlarının eşlik etmediği bir af sonrası bir miktar azalır.

  • Vatandaşların affın bir kerelik bir fırsat olduğuna inanmaları gerekir- Hükümet güvenilirliğe sahip olmalıdır.

Vatandaşlar affın bir kerelik bir fırsat olduğuna inandıkları ölçüde af süresince ve sonrasında gelirleri artıracak ölçüde bir af başarılı olur. Af, bir acil durum-gelir sağlama önlemi olarak kullanılmamalıdır. Buna ek olarak, vatandaşların affa gelişmiş vergi uygulamalarının eşlik ettiğine inanmaları ve sonuçta görmeleri gerekir.

En azından af, vergi sisteminde büyük bir değişimin ve vergi idaresinin yeniden yapılanmasının bir parçası olmalıdır. Aslında, eğer artan uygulama(vergi denetimi) ve yeniden yapılanma önceden vergi otoriteleri tarafından planlanmışsa, o zaman bir vergi affı, yeni, sert vergi rejimine geçişin hafifletilmesi için etkili bir araçtır. Bu tür bir af çeşitli avantajlar sunar. Bununla beraber, bireylerin geliştirilmiş vergi uygulamalarının ortaya çıkacağına inanmaları esastır ve bu konuda hükümet, güvenilirliğe sahip olmalıdır.

KAYNAKÇA:

International Studies program, James Alm, Georgia State University, Working Paper 986,

Tax Amnesties, Carla Marchese, IEL Paper in Comparative Analysis of Institutions, Economic and Law No: 17.

Vergiden kaçınma

Hükümetlerin toplam gelirleri içindeki vergi geliri payı, genellikle pek çok ülkede diğer gelir türlerinden daha fazladır ve mükelleflerin yükümlülüklerini yerine getirmeleri, hükümetler için çok önemlidir. Vergi salma üstünlüğü sayesinde hükümetler, özel sektördeki likiditenin önemli bir bölümünü ve asgari süre ve asgari gayretle azami kâr elde etmek isteyen sermayenin bir bölümünü emmektedir. Vergi üstünlüğü sayesinde hükümetler ayrıca, ticaret ve dağıtım sektörü gelirlerini, üretim sektörünü tekrar ön plana getirecek şekilde, azaltabilmektedirler.

Kapasiteden daha fazla vergilendirme ekonomik büyümeyi engellerken, öte yandan, kapasitenin altındaki vergilendirme devlet harcamalarının daha yüksek devam etmesi durumunda hükümetlerin aradaki farkı, diğer gelir kaynaklarından telafi etmeleri gereksinimini yaratacak, ve bu da ekonomik sektörlerin dağılmasına yol açacaktır. Vergi manivelasının doğru kullanılması ve vergi kapasitesiyle orantılı vergilendirme(her bir sosyal grubun GSYİH içindeki payıyla ifade edilir) hükümete, vergi dışında bir gelir sağlama ihtiyacı gerektirmez.

Vergiden kaçınma olgusunu ortadan kaldırmak için pek çok hükümetin ilgisizliği, vergilendirme yasasının eksik bir şekilde uygulanmasına yol açıyor. Vergi vermekten kaçınmanın, ekonomik gelişme seviyesi, vergilendirme yapısı, ideolojik değerler ve mükelleflerin davranışı ile ilişkili olması beklenebilir. Bu arada şu hususu belirtmek gerekir ki, herhangi bir düzeydeki ekonomik gelişim ve diğer faktörler için hükümet, vergi kanunun farklı uygulama düzeylerini seçebilir. O zaman soru şu “Vergiden kaçınmanın neden sürdürülmesine izin veriliyor?

Sanayileşmiş ülkelerde vergiden kaçınma ve pratik sonuçları ile ilgili teorik literatür, cezaların uygulanması ve makul bir vergilendirme yapısı karışımı ile bunun çok düşük bir seviyeye indirilebileceğini göstermektedir. Vergi gelirinin, bir ülke ekonomisini istikrarlı hale getirici rolü ve vergi geliri oranı ile istikrarı öngören vergi davranışları arasındaki ilişki nasıl tanımlanır. Bunun için, vergilerin hükümetin gelirleri üzerindeki etkisini ve vergi geliri ile hükümet harcamaları ve GSYÎH, ve ekonomik istikrar üzerindeki vergi maliyetinin üretim maliyetine etkisini incelemek gerekir.

Vergi ödenmemesi konusu, hükümetler için büyük bir sorun haline gelmiştir. Günümüzde hükümetler, bireyler taraf ından geliri yanlış beyan etme olasılığını azaltmaya çalışmaktadırlar. Vergiden kaçınma, insanların vergi ödememek için yasadışı yollarla yaptığı tüm hareketleri ifade eder. Gelirleri, kârları eksik bildirme veya vergi indirim tutarlarını aşırı bildirme, vergi yükümlülüklerini yanlış beyan etmenin bilinen bazı yollarıdır.

Hükümetlerin bu sorunun üstesinden gelebilmesine ilişkin görüşlere karşıt görüşler de vardır. Klasik görüş, vergi oranlarındaki artışın yeraltı ekonomisinin boyutunu artıracağı yönündedir. Vergiden kaçınmanın boyutu ve etkisini ilk kez Guttmann (1977) incelemişti. Yeraltı ekonomisinin büyüklüğünün ABD’de, GSMÎH’sının yüzde 9,4’ü kadar olduğunu tahmin ediyor ve vergiden kaçınma konusuna değiniyordu. Ayrıca, yeraltı ekonomisinin, hükümet düzenlemeleri ve politikalarının bir ürünü olduğuna ve rapor edilmemiş faaliyetleri motive etmemek için, onların revize edilmesi gerektiğine dikkat çekiyordu. Feige (1979) ise, düzensiz ekonominin Guttmann’ın bulduğundan çok daha büyük olduğunu tahmin ederek, yasadışı ekonomi büyüklüğünün GSMİH’nın 1976’da yüzde 22’si, 1978‘de yüzde 33’ü olduğunu ifade ediyordu. Önerisi, yasal sektördeki vergi oranlarını azaltmak, yasadışı faaliyetlere katılım cezalarını artırmak ve kumar oynamak gibi benzer bazı yasadışı faaliyetleri yasalaştırmak idi. Clotfelter (1983) ise, marjinal vergi oranlarının vergi kaçak miktarını önemli ölçüde etkilediğini bulmuştu.

Alternatif bir görüş ise, vergi oranları ile vergi kaçağı arasında olumlu ilişkiye dair hiçbir kanıt bulamamıştı (Friedman ve ark., 2000). Kişilerin haklarını korumakla yükümlü olan kurumların zayıflığı nedeniyle, işletmelerin ve kişilerin yeraltı ekonomisini türetebileceğim’ iddia ediyorlardı. Bu görüşe göre, insanları yer altına ve rapor edilmemiş ekonomiye götüren başlıca nedenler, zayıf yargı sistemi, bürokrasi ve yolsuzluklardır. Veriler, vergiden kaçınmak için vergi mükelleflerinin vergi dairelerine yolsuzluk ve rüşvet yolu ile müdahil olmalarının başlıca sorun olduğunu ve bu durumun önlenmesinde en iyi yolun gelir idaresi görevlilerini sürekli eğitmek olacağını gösteriyordu.

Sözün kısası, araştırma sonuçları, vergi kaçağının ekonomik istikrarsızlığa neden olduğunu ve vergi gelirlerindeki büyümenin, daha iyi ekonomik ve sosyal şartların yaratılmasına faydalı olacağını göstermektedir. Yeraltı faaliyetlerinin büyüklüğündeki artış, vergilendirilebilir gelirlerin daha düşük olarak rapor edildiği ve bunun da hükümetin bir bütçe eksikliğiyle yüzleşebileceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, vergi vermekten kaçınmanın, ekonominin istikrarsızlaşmasına neden olması, ve vergiden kaçınmadaki artışın, ekonomiyi daha istikrarsız hale getirmesi beklenir.

NETİCE

Yüksek gelir vergisi oranlarının, vergi kaçağındaki artışa işaret eden para birimi varlıklarının oranını artırdığı gösterilmiştir. Bu, yüksek vergilendirmenin, vergi yükümlülüklerini düşürme girişiminde bulunan kişilerin kazancını yanlış beyan etmesi için bir teşvik oluşturduğu klasik görüşle uyumludur. Yeraltı ekonomisinin boyutu ve vergi kaçağının değeri önemli bir seviyeye ulaştığında, bu daha da sorunlu olacaktır. Bu durum, gelirleri harcamaları ile orantılı artmadığı için hükümetleri, bütçe yetersizliği ile yüz yüze getirebilir. Yüksek vergi gelirlerinin ekonomik istikrarı olumlu yönde etkilediği ve yüksek vergi kaçağının, ekonomik istikrarı olumsuz etkilediği de bulunmuştur. Bu nokta, daha yüksek vergi toplama düzeyine sahip ülkelerin daha istikrarlı bir ekonomi yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle, bu ülkelerde vergi temelli bir bütçe sistemi olduğu için hükümetler, ekonomik durgunluğun olumsuz etkilerini telafi etmek için durgunluk dönemlerinde vergi muafiyetleri, vergi kredileri ve vergi kesintileri gibi vergi politikalarını ekonomik teşvik edici unsurlar haline getirebililiyorlar.

OECD ülkelerinde vergi kaçağı ne kadar büyük?

îlk defa, 38 OECD ülkesi için vergiden kaçınma tahminlerinin bir zaman dizisi geliştirildi. Schneider ve Buehn’in (2012) MIMIC model tahmin sonuçlarını temel alarak, bu 38 ülkedeki vergiden kaçınmanın 1999 ile 2010 yılları arasında ne kadar büyük olduğu gösterildi. Bu çalışmada, vergiden kaçınmanın makroekonomik tahminlerine alternatif sunulmaktadır. Tabii ki bunların, bir takım sorunları olan kaba önlemler olduğunu farkedilmelidir, örneğin, vergiden kaçınmaya iten faktörlerin tamamı, özellikle caydırıcılık, cezalandırma, devlet kuramlarının rolü ve yönetişim vs. gibi unsurlar, bu çalışmada dikkate alınmadı. Bununla birlikte, aşağıda çok kısa olarak özetlenecek bu çalışma, vergiden kaçınmaya ilişkin daha fazla ve ampirik bilgi edinmek için ilk girişim olarak görülmelidir.

Yöntem

Schneider ve Buehn’in (2012) çalışması(bu çalışma Site’mizin “Gölge Ekonomisi” bölümünde işlenmiştir.) ve sonuçları, ilk kez, OECD ülkeleri arasındaki vergi kaçağının potansiyel düzeyini gösteren makroekonomik zaman serisi kanıtlarını sunmamıza imkan vermiştir. Ayrıca, Feld ve Schneider (2010) tarafından sunulan Almanya gölge ekonomisi üzerine yapılan mükemmel anketlerden elde edilen bilgilerde bu çalışmada kullanılmıştır. Feld ve Schneider, anketler kullanılarak tahmin edilen gölge ekonomisinin boyutunu (mikro ekonomik yaklaşım), makroekonomik MIMIC modeli ve / veya para talebi yaklaşımlarıyla türetilmiş ve en yaygın şekilde yayınlanan tahminlerle karşılaştırıyorlar. Anket yönteminden kaynaklanan oldukça büyük farklılıkların, genellikle toplam katma değeri değil, ancak sadece beyan edilmeyen işin katma değerini kaydetmelerinden kaynaklandığını savunuyorlar (Feld and Schneider, 2010). Bir kişi eğer kullanılan malzemeyi hesaba katarsa, anket tahminlerine diğer % 3-4 eklenebilir. Dahası, inşaat sektöründeki yasadışı firmalar gibi yasadışı faaliyetler, resmi ekonomi GSYİH’sının % 4-5T kadar gölge ekonomisinin büyüklüğüne katkıda bulunmaktadır. Son olarak, OECD ülkelerindeki istatistik büroları, resmi olarak yayınlanan GSYİH ölçümlerine genellikle resmi olmayan faaliyetleri de yüklerler; dolayısıyla bazı gölge faaliyetler ‘resmi’ GSYİH’ya zaten dahil edilmiştir. Resmi GSYİH ölçümleri içinde olan siyah faaliyetler için, anket formlarına GSYİH’nın % 1-2’si eklenebilir.

Feld ve Schneider’in bu analizi, iki sonuca varılmasına izin verir: îlk olarak, MIMIC ve / veya para talebi yaklaşımları, ve anket yaklaşımları ile türetilen gölge ekonomisi tahminleri, birbiriyle uzlaştırılabilir. İkinci ve daha da önemlisi, gölge ekonomisi farklı yasal ve yasadışı faaliyetler olarak toplanabilir.

Feld ve Schneider’in (2010) yaklaşımını uygulayarak, yasal bildiri dışı işler için veya – tanımlamak istediğimiz gibi – serbest meslekten rapor edilmemiş gelir gibi açık gölge ekonomik faaliyetleri; ücretler, maaşlar, hukuk hizmeti ve mallarla ilgili rapor edilmemiş işlerden elde edilen varlıklar; ve vergi kaçağı için tahminler çıkarılabilir. Schneider ve Buehn (2012) tarafından 2010 yılında % 15 olarak hesaplanan Alman gölge ekonomisinin bu boyutunu kullanarak, yasal veya açık gölge ekonomisinin ortalama boyutu, aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, resmi GSYİH’nın yaklaşık üçte bir oranında hesap edilmiştir.

Almanya’da yasal ve açık gölge ekonomik faaliyetlerin oranı

Gölge ekonomisi faaliyet çeşitleriResmi GSYİH’nın yüzdesiGenel gölge ekonomisinin payı
Toplam gölge ekonomisi( MIMIC metodu ile hesaplanmış ve para talebi prosedürleri ile kalibre (1) edilmiştir)15100
(2) M alzeme(kullanılan)3.0-4,020-25
Yasa dışı faaliyetler(mal ve (3) hizmetler)4.0-5.025-33
Halen resmi GSYİH içinde yer alan (4)yasa dışı aktiviteler1.0-2.07-13
(5) (2)’den (4)’e toplam8.0-11.053-71
Yasal, gölge ekonomik faaliyetler (6)(pozisyon (1)eksi pozisyon (6))4.0-7.029-47
Vergi kaçağı(gölge ekonomisinin (7)yaklaşık dörtte biri)1.0-1.77-11

Kaynak: Feld ve Schneider’den uyarlanmıştır (2010)

Feld ve Schneider (2010) ile Schneider ve Buehn (2012) sonuçlarına dayanarak OECD ülkelerinde vergi kaçağı tahminlerini hesaplamak için iki varsayım yapılmıştır. Birincisi, OECD ülkeleri arasındaki davranış kalıplarının makul derecede kıyaslanabilir olmasıdır. Bu varsayım, Schneider ve Buehn’in (2012) MIMIC model gölge ekonomisi tahminlerini, yukarıdaki tabloda Almanya için gösterildiği gibi, tüm OECD ülkeleri için benzer şekilde parçalamamıza olanak tanır. İkinci varsayım – belki biraz tartışılabilir – vergi kaçağı dinamiklerinin, dolaylı vergi yükü ve serbest çalışmanın etkisiyle ilişkilendirilebileceğidir. Bu varsayım, vatandaşların çoğunluğu için olduğu gibi haklı olabilir; doğrudan vergiler, örneğin kişisel gelir vergisi otomatik olarak düşülür ve kaçınma için yer bırakmaz. Schneider ve Buehn (2012) tarafından gölge ekonomisinin itici güçleri olarak tanımlanan diğer tüm belirleyiciler (serbest meslek dışında), vergi kaçağından çok, beyan edilmeyen çalışmayla çokça bağlantılıdır. Dolayısıyla, dolaylı vergi yükünün ve serbest meslek faaliyetinin görece etkisi, vergi kaçağına bağlı yasal gölge ekonomik faaliyetlerin oranını açıklayabilir.

Almanya için dolaylı vergi yükünün gölge ekonomisi dinamiklerine ortalama katkısı, yaklaşık dörtte birdir. Akıl yürütme çizgimizi takip ederek bu durum, gölge ekonomisinin ve dinamiklerinin dörtte biri, vergi kaçağından kaynaklanıyor demektir.

Vergi Kaçak Rakamlarının Ampirik Sonuçları

1999 ve 2010 yılları arasında OECD ülkeleri için hesaplanan vergi kaçağı tahminleri, yukarıda çok kısa özetlenen yöntemi kullanarak elde edilmiş ve aşağıda sunulmaktadır. Bu çalışmada, OECD genelindeki davranış kalıplarının makul derecede karşılaştırılabilir olduğu kabul ediliyor. Bu varsayım, açık gölge ekonomisinin oranını, Almanya için hesaplanan toplam gölge ekonomisinin yüzdesi olarak tüm OECD ülkeleri arasında uygulamayı mümkün kılar.

Yukarıdaki tabloda, sadece dolaylı vergilendirme, vergi kaçağının itici gücü olarak hesaba alınmıştır, ve OECD ülkelerinde vergi kaçağının boyutunun ne olduğu (% GSYİH olarak) gösterilmektedir.

Önce, OECD ülkelerinin ortalama değerlerine bakıldığında görülen-tek ülkeler için de geçerlidir- negatif bir eğilim. Bu vergi kaçağının 1999-2010 döneminde azaldığı anlamına geliyor. 38 OECD ülkesinin tamamında vergi kaçağının ortalama boyutu, 1999 yılında GSYİH’nın %2,0’sı idi ve 2009- 2010 yıllarında resmi GSYİH’nın az ya da çok, %1,4’üne veya %1,5’una istikrarlı şekilde düşmüştür. Tek ülkeyi düşünürsek, vergi kaçağının en yüksek değeri (GSYİH’nın %’si olarak ölçülür), 1999’dan 2010’a kadar olan dönemde Bulgaristan’da ortalama %3,9’luk bir değere sahiptir. Meksika bu dönemde vergi kaçağının ikinci en yüksek %3,8 ortalamasına sahipken, onu % 3,2, % 3,0 ve % 2,9 ortalama değerleri ile sırasıyla Malta, Kıbrıs ve Türkiye takip etmiştir. En düşük vergi kaçağı seviyesi, 1999’dan 2010’a kadar olan dönemde %0,1’lik bir ortalama değer ile Amerika Birleşik Devletleri olmuştur, ve onu % 0,8’lik ortalama bir değere sahip olan İsviçre izlemektedir (Avusturya ve Kanada için de geçerlidir). Bu değerlerin, sadece dolaylı vergiler dikkate alınarak hesaplandığı unutulmamalıdır.

Çoğunlukla serbest çalışanların, gölge ekonomisinde kalmaları veya vergilerden kaçınmak için en çok fırsata sahip oldukları ileri sürülmektedir. Kendi hesabına çalışmanın gölge ekonomisine etkisi, hükümet tarafından daha az veya kısmen kontrol edilebilir ve refah bakış açısı yönünden iki anlamlı olabilir. Bir hükümet, ekonomiyi kuralsızlaştırabilir ya da “kendi girişimci olmayı” teşvik edebilir; bu da serbest çalışmayı daha kolay hale getirir, potansiyel olarak işsizliği azaltır ve gölge ekonomisinin boyutunu kontrol etme çabalarına olumlu katkıda bulunur. Bununla birlikte, bu gibi eylemlere, serbest çalışanların ekonomik faaliyetlerinin makul oranlarda gölge ekonomisine kayması veya vergilerden büyük ölçüde kaçınma ihtimallerini azaltmak için, kurumlanın güçlendirilmesi ve vergi moralinin eşlik ettirilmesi gereklidir.

Schneider ve Buehn (2012) gerçekten, serbest mesleğin gölge ekonomisinin çok önemli bir belirleyicisi olduğunu ve değişimin yaklaşık 7o 17’sini açıkladığını göstermektedir. Serbest çalışmanın, toplam gölge ekonomisinin önemli bir belirleyicisi olduğuna bakarak, şüphesiz, “yasal” gölge ekonomik faaliyetleri ve vergiden kaçınmayı belirlediği iddia edilebilir. Bu da, vergi kaçağının zaman serisi tahminlerini hesaplarken, serbest çalışmanın göreceli etkisini hesaba katmak gerektiğini göstermektedir.

Yukarıdaki tablo, yalnızca ‘dolaylı vergi’ yükü değil, ‘serbest çalışma’ etkisi de hesaba katılarak 1999’dan 2010’a kadar olan dönemde, OECD ülkeleri için vergiden kaçınma tahminlerini göstermektedir. Bu tablo da, önceki tabloya benzer bir model göstermektedir. İlk olarak, ülkelerin ortalama değerlerine baktığımızda, 1999 ile 2010 yılları arasında resmi GSYİH’nın % 3.2′ si oranında ortalama vergi kaçağı olduğu, ve vergiden kaçınmanın boyutunun, 1999-2010 döneminde azaldığı görülmektedir. 1999 yılında OECD ülkelerinde vergiden kaçınmanın ortalama boyutu, GSYİH’nın % 3,6’sı kadardı ve bu değer, 2009 ve 2010 yıllarında resmi GSYİH’nın %2,5’una ve %2,8‘ine kademeli olarak indirgendi. Ülkeleri tek tek göz önüne alırsak, vergi kaçağının en yüksek değeri (GSYİH’nın yüzdesi cinsinden), 1999 ile 2010 döneminde %6,8 ortalama oranı ile Meksika’da görülmektedir. Aynı dönemde % 6,7 bir ortalama ile ikinci en yüksek değere sahip ülke Türkiye. %6,0 ve %5,7’lik ortalamalarla, onu Romanya ve Bulgaristan, takip etmektedir. En düşük vergiden kaçınma seviyesi, aynı dönemde, %0,5’lik ortalama oranla Amerika Birleşik Devleri’nde. Ardından, Lüksemburg %1,3 ve Avusturya %1,4’lük oranlarla onu takip ediyorlar.

NETİCE

İlk defa, 38 OECD ülkesi için, gölge ekonomisinin boyutu ve gelişimi ile ilgili MIMIC tahmini yaklaşımından türetilmiş, vergi kaçağı üzerine zaman serileri sunulmaktadır. Genel olarak sonuçlar, açıkça GSYİH’nın yüzdesi cinsinden zaman serilerinin hesaplanmasının mümkün olduğunu göstermektedir. 1999 ile 2010 yılları arası göz önüne alındığında, azalan bir eğilim görülüyor, ancak 38 OECD ülkesinin çoğunda büyükçe rakamlar da bulunuyor. Özellikle, bu çalışmadan aşağıdaki ampirik sonuçlar elde edilmiştir:

  • 1999’dan 2010’a kadar olan dönemde vergi kaçağının boyutu ve gelişimi için azalan bir eğilim görünüyor.
  • Vergi kaçağının ortalama boyutu, Meksika için % 6,8 (en yüksek değer) ve Amerika Birleşik Devletleri için %0,5 (en düşük değer), arasında değişmektedir.
  • Çoğu ülke için, 2009’dan 2010’a hafif bir artış gözlemleniyor.

Bu rakamlardan ne tür bir politika çıkarımı yapılabilir?

  1. Vergi kaçağı zaman serisi rakamları geliştirilebilir, bu da her hükümete belirli bir ülkedeki vergi kaçağının ne kadar büyük olduğunu ve ona karşı ne yapılabileceğini görmek için bazı yardımlar sağlayabilir.
  2. Elbette bunlar ilk tahminlerdir. Bunlar büyük bir dikkatle kullanılmalıdır. Bununla birlikte, bu, vergi kaçağına alternatif önlemler sunmak ve 38 gelişmiş OECD ülkesi için deneysel olarak yönlendirilmiş zaman serileri oluşturmak için ilk girişimdir.
  3. Bu çalışmada dikkate alınanlar, daha öncede belirtildiği gibi “açık ve yasal, ancak rapor edilmemiş faaliyetler”dir. Yasal olmayan faaliyetler, bu çalışmanın konusu değildir.

KAYNAK

Andreas Buehn, Friedrich Schneider

Size and Development of Tax Evasion in 38 OECD Countries, What do we (not) know? CESIFO Working Paper NO. 4004, November 2012

Yap, İşlet, Devret (YİD) Projeleri

Genel

Karayolları, demiryolları, elektrik santralleri, barajlar, köprüler ve tüneller gibi büyük kamu altyapı projeleri bir ülkenin ekonomik kalkınması için büyük öneme sahiptir ve tipik olarak çok büyük miktarda insan, fiziksel ve finansal kaynak gerektirirler. Bu tür projeler öncelikle hükümetler tarafından finanse edildi. Bununla birlikte, günümüzde hükümetler giderek artan sayıda yeni altyapı faaliyetlerini finanse etmekte ya isteksizler ya da gereken inansmanı sağlayamıyorlar. Bunun yerine, özel şirketler genellikle YİD (inşa, işlet ve devret) programları kapsamında birçok büyük projeyi inşa etmek ve işletmek için hükümetler tarafından yetkilendiriliyorlar. YİD projelerinin ilk iki örneği Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı’dır. Walker ve Smith (1995, s. 27-30), 1995 başlarında 31’in üzerinde ülke ve bölgede başlatılan 111 büyük YÎD projesini listeledi. YÎD uygulaması 1950’lerden bu yana popüler hale gelmiştir ve YİD projelerinin sayısının önümüzdeki on yılda, özellikle Doğu Asya’da çarpıcı bir şekilde artması beklenmektedir.

YİD yaklaşımı dünya çapında gelişmiş ülkelerde özellikle ulaşım altyapısı projelerinde büyük talep görmektedir. Mesela Birleşik Krallık’ta 1992 ile 2006 yılları arasında imzalanan 48,3 milyar liralık YİD projelerinin yarısı taşımacılıktaydı (bkz. Barrie 2006). 6 Mayıs 1994 (başlangıcıl987 yılı) yılında açılan ve Manş denizi altından Fransa ve İngiltere’yi bağlayan tünel inşaatı da bir YİD projesi idi. YİD tekniğini altyapı projeleri için kullanan ülkelerden biri de, 1984 yılında elektrik santrallerinin yapımında Türkiye idi; YİD, 1984 yılında Türkiye Başbakanı Turgut Özal tarafından tanıtıldı (Tiong, 1990; Walker ve Smith, 1995; Wahdan, 1995).

Kavram

YİD, yasal bir terim olarak değil, ekonomik ve f inansal bir kavram olarak düşünülmelidir. Tiong (1995a) tarafından tanımlandığı gibi: “Hükümet tarafından, imtiyaz sahibi olarak bilinen ve faaliyet gösteren tesisi tam işler durumda devlete ücretsiz olarak devretmeden önce, imtiyaz süresi içinde finansman, inşaat, işletme ve bakımından sorumlu olacak özel bir girişimciye imtiyaz verilmesidir.”

Herhangi bir YİD planında imtiyaz sahibi belirli bir projeyi veya tesisi kararlaştırılmış bir süre için finanse eder, tasarlar, inşa eder, işletir ve bakımını yapar. Bu süre, tüm borçlarını ödeyecek ve sermaye yatırımcılarına makul bir kar sağlayacak kadar uzun olmalıdır. Belirtilen süreden sonra, tesis ücretsiz olarak kamu otoritesine veya hükümete geçer.

Son yıllarda özel sektör, kamu altyapısının sağlanmasında dünya çapında artan bir şekilde yer almaktadır. Bu, özellikle gelişmekte olan ülkelerde doğrudur. Kamu mâliyesindeki azalmanın bir sonucu olarak, hükümetler, altyapılarını iyileştirmek ve geliştirmek için özel sektöre daha fazla güvenmektedir, çünkü İkincisi, çoğu zaman aşağıdaki konularda daha iyi donanımlıdır: : kaynakların mobilizasyonu; teknik ve yönetsel uzmanlık sağlanması; gelişmiş işletme verimliliği; büyük ölçekli sermaye enjeksiyonu potansiyeli; sermayenin kullanılmasında daha fazla verimlilik; hizmetler için rasyonelleştirme / maliyet tabanı tarifelerinin kullanılması; ve müşteri ihtiyaçlarının daha iyi anlaşılması.

Bununla birlikte, bazı Hükümetler, özel sektörün çıkarlarının bazı konularda kamu yararı ile çatışabileceği endişelerini dile getirmektedirler. Kamu çıkarlarını korurken ve özel yatırımların yararlarını toplarken, özel katılımın yapılandırılması, prensip olarak hükümetin sorumluluğundadır. Büyük sermaye harcamaları ve yatırımcılar için getiri elde etmek için gereken uzun zaman ölçeğinin bir sonucu olarak, YİD altyapı projeleri doğal bir risk taşımaktadır. Bu kadar uzun zaman ölçekleri söz konusu olduğunda, sorunların ortaya çıkma olasılığı artmaktadır. Gerekli olan çok büyük harcamalar göz önüne alındığında, göreceli zarar miktarı potansiyel olarak büyük olabilir. Bu nedenle YİD projelerine yatırım yapma kararı, tartışılan risk algısından büyük ölçüde etkilenir (Walker ve Smith 1995).

YİD altyapı projesi risk yönetiminin farklı yönlerini göz önünde bulundurmak için altyapı projelerinin detaylı bir incelemesinin ve derinlemesine bir risk analizinin yapılması yararlı olacaktır. Sorulması gereken soru türleri şunlardır: YİD projesine dahil olan risk düzeyi nedir? Risk faktörlerinin YİD projeleri üzerindeki etkilerinden nasıl kaçınılabilir veya azaltılabilir?

YİD altyapı projelerinin risk yönetimi ve karşılaştığı zorlukların mevcut durumu ile ilgili araştırmaların eksik yapıldığı gözlemlenmektedir. Bunlar, şöyle özetlenebilir:

  1. 1.           YİD sistemlerini kontrol etmek için yasal bir çerçeve mevcut mu?
  2. 2.          YİD altyapısı alanında uzman eksikliği var mı?
  3. 3.         Hükümetin kamu tesisleri için kamu özel ortaklıklarını kullanma planı yeteri kadar açık mı?
  4. 4.          YİD altyapı projelerindeki riskler tanımlanmış mı?
  5. 5.          YİD altyapı risk yönetimi bugüne kadar değerlendirilmiş mi?

Bununla birlikte, devlet altyapıyı sağlasada, özel sermaye yatırımcıları yeterli kar etmek istediklerinden, çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır.

YİD Projesini Başlatma

YİD projelerinin optimal proje ömrünü ve imtiyaz süresini belirlemek için önce bir model oluşturulur. Bu modelleme süreci, refah ekonomisinden elde edilen genel kamu sektörü Fayda / Maliyet Analizi (BCA) ile başlar; ve YİD tipi altyapı projeleri finansmanı için tipik özel sektör kurumsal finansman sermayesi yatırım değerlendirme (CIE) modeli ile devam eder. Bunlar, inşaat, işletme ve bakım maliyetleri, net sosyal faydalar ve ücret geliri ile toplam yatırım dahil, proje ömrü boyunca meydana gelen nakit akışlarının değerlendirilmesini sağlar. Daha sonra, hem hükümet hem de imtiyaz sahibi için net bugünkü değer (NPV) hesaplanır. Son olarak, imtiyaz süresi aralığını belirleme ilkeleri tanıtılır.

BCA ve CIE modelleri için teşvik yapıları temelde farklıdır; bu da fizibiliteyi, faydaların ve maliyetlerin dağıtım şeklini etkiler ve sonuçta ortaya çıkan nakit akışlarını ve her sektör tarafından proje değerlendirmesini çerçeveler. Hükümet, BCA’yı sonuçlandırdıktan sonra, özel sektör katılımı ile devam etmeye karar verirse, katılımını cazip kılmak için özel sektöre hangi proje yararlarını sağlayacağını göz önünde bulundurmalıdır. Diğer taraftan, indirgenmiş nakit akışının kullanılması, BCA ve CIE modellerinde yaygındır.

Kamu sektörü kurumlan, ideal olarak, ilk önce YİD tipi projeleri veya özel sektör katılımını içerebilecek diğer tedarik mekanizmalarını dikkate almadan önce, “belirli bir ekonomik faaliyet için sosyal getiri oranına dayanan BCA’nın gerçekleştirilmesiyle bir (herhangi bir) projenin faydalı olup olmadığını belirler. Proje faydalarının ve maliyetlerinin ne kadar net bir şekilde tanımlandığı, fiyatlandırıldığı ve çeşitli taraflar arasında dağıtıldığı ve bu nedenle, potansiyel olarak dağıtılabilir nakit akışlarına nasıl dönüştüğü, YİD’lerde kritik öneme sahiptir. YİD işlemlerinde özel sektör menfaatine sıkça verilen ek teşvikler (asgari gelir garantisi, vergi teşvikleri ve benzeri gibi), özellikle önemlidir çünkü bunlar devlet için masrafsız ya da kaynak açısından nötr olmadığı gibi, çoğu zaman bilanço dışı olarak saklanırlar.

Ek olarak, imtiyaz döneminde bir sosyal maliyet ortaya çıkarsa, bu durum imtiyaz süresi boyunca tarafların çıkar profilini etkileyebilir ve özel sektöre, maliyetleri sosyalleştirmesine ya da kendi başına yüklenmesine imkan verir. Özel sektöre, amaçlanmamış ancak sonuçta ortaya çıkmış bir aşırı fayda oluşmuşsa, bu faydayı ancak sözleşmeye bağlı olarak zorunlu olduğu ölçüde paylaşması beklenebilir. Bununla birlikte, elbette, sosyal fayda ve maliyetlerin tahmininde zorluklar vardır,

YÎD Projelerinin Önemli Elemanları

Proje sahibi hükümet:

Normalde hükümet, altyapı projesinin başlatıcısıdır ve YİD modelinin ihtiyaçlarını karşılamak için uygun olup olmadığına karar verir. Ayrıca, siyasi ve ekonomik koşullar bu karar için ana faktörlerdir. Hükümet normalde projeye bir şekilde destek verir (arazi tahsisi / yasa değişiklikleri, garantiler, vs.).

İmtiyaz sahibi: İmtiyaz sahibi olarak hareket eden proje sponsorları, maddi katkıları yoluyla aktifleşen özel amaçlı bir şirket yaratırlar.

Borç veren bankalar:

YİD projelerinin çoğu büyük ölçüde ticari borçlarla finanse edilmektedir. Bankanın, projeyi “sadece projenin geliri ile güvence altına alınmış (non-recourse)” bazda finanse etmesi beklenir- yani sadece özel amaçlı işletmeye ve varlıklarına borcun geri ödenmesi için başvuruda bulunabilmesi.

Diğer borç verenler: Özel amaçlı işletme, ulusal veya bölgesel kalkınma bankaları gibi başka borç verenlere sahip olabilir.

İmtiyaz Süresi

İmtiyaz süresi, devlet tarafından bir YİD projesinin finansmanından, inşaatından ve işletilmesinden sorumlu olan özel sektöre verilen zaman aralığıdır.

Uygulamada, YİD projelerinde hükümetin imtiyaz süresinin uzunluğunu belirlemesi yaygındır. Hükümet sadece, özel sektör için cazip bir yatırım getirisini garanti altına almakla kalmayan, aynı zamanda altyapı hükümete devredildikten sonra makul bir sosyal refah getirisini garanti edecek bir imtiyaz süresi belirleme yetkisine sahiptir.

Daha uzun süreli bir imtiyaz süresi özel yatırımcı için daha faydalı olurken, uzun süreli bir imtiyaz süresi devlet yatırımları için kayba neden olabilir. Öte yandan, imtiyaz süresi çok kısa ise, yatırımcı sözleşme teklifini reddeder ya da yatırım maliyetlerini geri kazanmak ve belirli bir düzeyde kar elde etmek için işletme ücretlerini arttırmak zorunda kalır. Sonuç olarak, kısa imtiyaz süresi nedeniyle oluşan risk yükü, tesisleri kullananlara kaydırılacaktır

Geçiş Ücreti

Geçiş ücretlerinden elde edilen proje gelirleri, ilk yatırımın yanı sıra işletme ve bakım maliyetlerinin geri kazanılmasında kullanılır. Seçiş ücretinin değeri, birkaç parametreye bağlıdır. Geçiş ücreti, piyasa değişikliklerine veya politika değişikliklerine göre değişebilir. Proje sahibi hükümet, proje ömrü boyunca farklı yıllar için ücret fiyatını belirtir. Geçiş ücretini yüksek olması durumunda, kullanıcı sayısı düşebilir. Benzer şekilde, geçiş ücretinin düşük olduğu durumlarda, geri ödeme süresi artabilir.

Trafik Hacmi Tahmini

Ulaştırma YİD projelerinde, gelir riski, trafik hacmi riskiyle yakından ilişkilidir; bu, fiili trafik hacminin, mali durum incelemesinde dikkate alınan öngörülen değerden daha düşük olma riskidir. Taşımacılık gelir riskini azaltmak için bir olasılık, bir hükümetin bir projenin işletme dönemi boyunca sponsor için belirli bir gelir seviyesini garanti etmesidir. Dolayısıyla, projenin ürettiği gerçek gelir garanti edilen tutarın altına düşerse, hükümet bu farkı finanse edecektir. MCA ise, gerçek trafik hacmi öngörülen trafikten sapıyorsa, trafik talebi riskini azaltmak için imtiyaz süresinin uzunluğunu önceden hazırlanmış bir formülle değiştirmeyi önerir. Aşırı kar elde etmekten veya trafik talebinin beklentiden sapması durumunda beklenen karı elde edememek için Song ve ark., ücret oranları ve imtiyaz süresi üzerindeki tekli ayar ve bağlantı ayarını tartıştılar. Bu çalışmalar ağırlıklı olarak trafik riskinin diğer faktörler üzerindeki nicel etki analizine odaklanmıştır. Aslında etkileşimli olmalarına rağmen, diğer faktörlerin trafik hacmi riski üzerindeki etkisini tartışan çok az literatür vardır.

Net Bugünkü Değer yönteminin uygulanması, tipik inşa, işletme ve transfer (YİD) geçişli yol projelerini finansal olarak mümkün kılan ilk işletmeydi için genel asgari trafik seviyelerinin tahminine olanak verir. Duyarlılık analizi sonuçları, eşik trafik seviyelerinin temel geçiş ücretlerine ve inşaat maliyetlerine karşı çok hassas olduğunu göstermektedir. Yapılan çalışmalar, ücretli yolun talebinin trafiğe açılmasından sonra hızlanmasının sürdüğü geçici bir dönem olduğunu göstermektedir. Genellikle, iki ila sekiz yıl süren bu hızlanma aşaması, ortalama beş yıldır (Wibowo, 2005). Gözlenebilir ve ölçülebilir bir istikrarlı trafik eğiliminin oluşturulması, tahmin belirsizliğini azaltmada makul bir yol olduğunu göstermektedir.

Yıllık îskonto Oranı: (r)

Yıllık iskonto oranı, bir projenin gelecekteki giderlerinin ve gelirlerinin şimdiki değerlerini belirlemek için kullanılır. Bu nedenle, bir projenin Net Bugünkü Değeri (NPV) hesaplanabilir. Genel olarak, iskonto oranının proje yaşam döngüsü boyunca sabit olduğu varsayılır. Farklı girdi parametrelerinin değerlerini belirledikten sonra, NPV değeri, risklerin ve belirsizliklerin etkileri de dikkate alınarak hesaplanır. NPV değerlerini belirledikten sonra, imtiyaz süresi hesaplanabilir. Farklı yaklaşımlara göre, imtiyaz süresinin değeri farklı güven seviyelerinde belirlenebilir.

YİD Optimum îmtiyaz Süresi Hesaplama Yöntemleri

Projenin tarife ve imtiyaz süresi dahil olmak üzere imtiyaz sözleşmesi şartları, müzakereler sırasında sıklıkla yoğun bir şekilde tartışılmaktadır.

İmtiyaz süresi, YİD tipi bir sözleşme düzenlemede en önemli karar değişkenlerinden biridir ancak, bu değişkenin değerini belirlemeye yardımcı olacak çok az metodoloji vardır. Birçok araştırmacı, ağırlıklı olarak bir YİD sözleşmesinin uygulanmasında finansman, fiyatlandırma, yönetim ve mühendislik konularına odaklanan çeşitli yöntemler ve modeller geliştirmiştir (Miller, 1997; Malini, 1999; Yang ve Meng, 2002). Bununla birlikte, az sayıda araştırma optimum imtiyaz süresi kararını ele almaktadır, örneğin, Shen ve ark. (2002), ilgili hükümetin ve özel yatırımcının çıkarlarını koruyabilecek bir imtiyaz süresi formüle etmek için bir YİD imtiyaz modeli geliştirmiştir. Ye ve Tiong (2003), Monte Carlo simülasyonu ile ortalama imtiyazlı dönem yapılarının ortalama net bugünkü değeri (NPV), varyansı ve risk altındaki NPV’yi Monte Carlo simülasyonu ile değerlendiriyor, böylece hem hükümet hem de imtiyaz sahipleri risklerini ve ödüllerini anlayabiliyorlar.

İmtiyaz süresini belirlemek için çeşitli araştırmalar yapılmıştır; Ancak, hepsinin bazı büyük kusurları vardır. Çoğunda, YİD projesini etkileyen riskler genellikle göz önüne alınmamıştır. Risklerin hesaba katıldığı az sayıdaki araştırmada, belirsizlikleri modellemek için olasılık teorisi uygulanmıştır. Ancak, olasılık teorisi, tarihsel veriler normalde inşaat projelerinde bulunmadığından, risklerin etkilerini göz önünde bulundurmak için uygun bir seçenek olmayabilir. Dahası, inşaat projeleri benzersizdir ve normalde yinelemeli süreçler değildir. Aslında, bir inşaat projesinin çeşitli özellikleri iki farklı proje arasında aynı olamaz ve YİD inşaat projeleri her projeyi diğerlerinden farklı kılan ek özellikler sunar.

Shen ve diğ., hem devletin hem de özel yatırımcıların çıkarlarını güvenle koruyabilecek uygun bir imtiyaz süresi belirlemek için alternatif bir model önerdi. Yatırımcının YİD sözleşmesindeki düşünceleri, genellikle yatırımın geri dönüşünü veya net bugünkü değeri içerir. Sonuç olarak, imtiyaz süresi yatırımcıya belirli bir yatırım getirisi veya NPV getirmelidir (Shen ve diğ., 2002). Bununla birlikte, modelin kullanımında büyük bir sınırlama vardır, yani, model çeşitli ekonomik değişkenlerin tahmini üzerindeki risklerin etkilerini dikkate almamaktadır (Shen ve ark. 2005). YİD projesinin başarısı, “git ya da gitme” kararının gerekçesini sağlayan potansiyel imtiyaz sahibi tarafından uygun başlangıç risk değerlendirmesinde yatmaktadır. Bu araştırmada, bir projenin yaşam döngüsünde her yıl için NPV değerini belirlemek için Monte Carlo simülasyonu ve Crystal Ball yazılım paketi kullanılmıştır.

Thomas ve diğ. YİD projeleri için en tatmin edici imtiyaz seçeneğini değerlendirmek ve kurmak için belirsiz(fuzzy) çok amaçlı bir karar modeli önerdi. Risklerin karmaşık etkisi göz önünde bulundurulur ve ilişkili üç imtiyaz kalemini (maks. İç karlılık oranı, min imtiyaz süresi ve asgari tarife rejimi) dengeleyen belirsiz çok amaçlı karar modeli ile, uygun bir imtiyaz süresi çıkarılabilir (Thomas ve ark. 2007).

Optimum İmtiyaz Süresi İçin Nümerik Bir Çalışma

Nümerik bir model çalışması için, Fan Ruizheng ve Wan Li (Huazhong University of Science and Technology, China) tarafından “2010 Uluslararası e-Ticaret ve e-Devlet Yönetimi” konferansında sunulan “Yap-İşlet-Devret Projesinde Optimal İmtiyaz Dönemi” başlıklı çalışmaları esas alınacaktır.

Bu çalışma YİD projesinde imtiyaz süresini, net bugünkü değeri (NPV) kullanarak optimize etmeyi amaçlamaktadır. Uzun vadeli belirsizlikleri tahmin etmedeki zorluklardan dolayı, ilave olarak belirsizliklerle imtiyaz süresi arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak için bir Monte Carlo simülasyon modeli de geliştirilmiştir. İttifak edilen NPV yöntemlerini kullanarak, YİD, yatırımın net nakit akışının iskonto edilmesi ile hesaplanır ve NPV sıfıra eşit olduğunda yatırım geri ödenmiş olur. Nakit akışı tahmininde herhangi bir belirsizliğin bulunmaması durumunda, geri ödeme süresi, imtiyaz sahibi istenen f inansal geliri elde edebileceğinden, proje için ideal imtiyaz süresidir.

Analiz sonucunda, YİD projesinin toplam net bugünkü değeri aşağıdaki bilindik formülle ifade edilmektedir:

Burada:

T: imtiyaz dönemi, ve indeksi t=l al; T dönem olarak;

Tı: inşaat dönemi;

Tg : işletme dönemi;

I: YÎD projesinin toplam yatırım maliyeti;

It: inşaat sırasında yatırım maliyeti, t döneminde;

r: iskonto oranı;

IRR : iç karlılık;

Mt: işletme ve bakım maliyeti, t döneminde ;

Rt: gelir, t döneminde.

Ve en uygun imtiyaz süresi

T = arg min {T: TNPV > 0} olarak bulunur.

MONTE CARLO Simülasyonu

YİD projeleriyle ilgili çeşitli risklerin bir şekilde ortaya çıkmasını sağlayan simülasyon modelidir. Bu modelde, imtiyaz modeli bir girdi parametresi yerine bir çıktıdır.

Adım 1: Ti inşaat dönemi süresi için rastgele rakam oluşturulur ve inşaat döneminde yatırımın net bugünkü değeri hesaplanır.

Adım 2: t güncellenir ve optimal imtiyaz süresi T belirlenir.

T= Tı +1 için t işletme dönemi için NPVt net bugünkü değeri hesaplanır.

(Tı, T) süresinde, TNPVt toplam net bugünkü değeri hesaplanır.

Eğer TNPVt< 0 ise, t= t+1 ikinci adım tekrarlanır, aksi halde durulur; t=Tdir.

Yukarıda anlatılan metot ile, Osman Gazi Asma Köprüsü Optimum İmtiyaz Süresi Hesabı:

15 Mart 2013 tarihinde yürürlüğe giren sözleşme ile ihale edilen Osman Gazi köprüsü, 30 Haziran 2016 tarihinde açıldı. 2035 yılına kadar imtiyaz süreli köprü, 1.550 metre orta açıklıkta ve toplam 2.682 metre uzunluğunda olup, orta açıklık olarak dünya köprüleri arasında dördüncü büyüklüktedir. Köprü, İstanbul-îzmir otoyol projesinin bir elemanı olarak ihale edilmiştir ve bu projenin toplam maliyet bir açıklamaya göre 6,5 milyar dolar, diğer bir açıklamaya göre 10,5 milyar dolardır. Ancak, köprü ve oto yol bölümleri için ayrı ayrı araç geçiş garantileri söz konusu olduğundan, köprüyü ayrı bir birim olarak düşünmek mümkündür. Bu bakımdan, aşağıdaki kabul ve hesaplamalarda sadece köprü dikkate alınacaktır.

Kabuller:

  • Köprü yatırım maliyeti: Bu konuda yazılı ve görsel medyada çeşitli maliyet rakamları telaffuz edilmektedir. Genel olarak dünyada, böyle asma köprülerin yatırım maliyeti olarak 8.000 – 9.000 Dolar/metrekare fiyatları kabul edilmektedir. Bu rakamları Osman Gazi köprüsüne uygularsak, 2.682 metre toplam uzunluğu, ve 36 metre tabiiye genişliği ile kaba maliyet, 2.682 x 36 x 9.000~870.000.000 $ bulunur. Türkiye şartlarını düşünerek köprü yatırım değeri bu hesaplamada 1.200.000.000 $ olarak alınacaktır. Köprü yapımı üç sene kabul edilerek, bu yatırımın ilk yıl için %20’sinin (240.000 $), ikinci yıl için %50’sinin (600.000 $), üçüncü yıl için %30’unun (360.000 $) kullanıldığı var sayılacaktır.
  • Garanti edilen günlük köprüyü kullanan vasıta sayısı 40.000 adet ve otomobiller için geçiş ücreti 35 $ + KDV’dir(Otobüs, kamyon, Tır, vs. araçlar için farklı ücretler geçerli). yrıca bu ücret her yıl Amerika’daki enflasyon oranı kadar artırılacaktır. Hesabı basitleştirmek için geçiş ücreti sabit olarak 35 $ ve garanti edilen 40.000 araç sayısının otomobil bazında olacağı kabul edilecektir. Buna göre yıllık gelir 40.000 x 365 x 35 = 511.000.000 $ olacaktır.
  • İşletme ve bakım gideri olarak gelirin 0,10 – 0,12’sini almak mümkündür. Bu değer, 511.000.000 x 0,11 = 56.000.000 $/yıl olarak alınacaktır.
  • Iskonto oranı, ilk alternatif de Dolar bazında %15 alınacaktır. Toplam net bugünkü değeri sıfır veya sıfıra yakın getiren iskonto oranı, IRR olarak kabul edilecektir.

Bu kabuller altında ve daha önce anlatılmış yönteme göre yapılan hesaplamalar aşağıdaki tabloda toplanmıştır.

Yıl-lt / (1+IRR)1(Rt – Mt)/(1+IRR)1TNPV
1-210.500.0000-210.500.000
2-461.700.0000-672.200.000
3-243.000.0000-915.200.000
4 269.400.000-645.800.000
5 236.300.000-409.800.000
6 207.300.000-202.500.000
7 181.800.000-20.700.000
8 159.500.000138.800.000
9 140.000.000278.800.000
10 122.700.000401.500.000
11 107.700.000509.200.000
12 94.500.000603.700.000
13 82.800.000686.500.000
14 72.700.000759.200.000
15 63.700.000822.900.000
16 56.000.000878.900.000
17 49.000.000927.900.000
18 43.000.000970.900.000
19 37.800.0001.008.700.000
20 33.000.0001.014.700.000
21 29.000.0001.070.700.000
22 25.500.0001.096.200.000
23 22.400.0001.118.600.000
24 19.600.0001.138.200.000
25 17.200.0001.155.400.000
26 15.100.0001.170.500.000
27 13.200.0001.183.700.000

Yapılan çeşitli denemelerde, %14 iskonto oranının, TNPV için en yaklaşık değeri verdği görülmüş ve bu değere göre indirgenmiş nakit akışları tabloda gösterilmiştir. Bu nakit akışları ile hesaplanan İç Karlılık (IRR) değeri de iskonto oranı olan %14 civarında çıkmaktadır. Ayrıca TNPV hesaplanarak bu oranın onu sıfır değerine en fazla yaklaştıranı olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yukarıdaki kabullere göre, inşaat süresi dahil, 27 yıllık bir imtiyaz süresinde proje dolar bazında %14 bir iç karlılık oranı vermektedir. Bunun nakit karşılığı, yatırılan miktarın ödenmesinden sonra, 1,2 milyar dolar civarında bir getiri olarak görünmektedir. Proje gelirlerinde herhangi bir belirsizlik olmadğı için, Monte Carlo analizinin yapılmasına gerek yoktur.

İkinci alternatif olarak, iskonto oranı dolar bazında %10 alınarak yatırım değerlendirilecektir.

Yıl-lt / (l+IRR)4(Rt – Mt)/ (l+IRR)*TNPV
1-218.200.0000-218.200.000
2-495.800.0000-714.000.000
3-270.500.0000-984.500.000
4 310.000.000-674.500.000
5 282.000.000-392.500.000
6 257.000.000-135.500.000
7 233.500.00098.000.000
8 193.000.000291.000.000
9 175.400.000466.400.000

Yukarıdaki tabloda toplanan %10 ıskonto oranına göre hesaplanmış nakit akışları, iskonto oranına eşit bir %10 iç karlılık değeri vermektedir. Bu değerin, Toplam Şimdiki Zaman Değerini sıfıra en fazla yaklaştıran değer olduğu da tahkik edilmiştir. Bu iç karlılıkla, Optimum İmtiyaz Süresi yatırım için 9 yıl görünmekte ve imtiyaz sahibine, yatırımın bedeli ödendikten sonra, 466 milyon Dolar bir ilave getiri sağlamaktadır.

Aşırı Değerlenmiş Para Birimi Sorunları

Bir ülke para biriminin değerli olmasının, ona çeşitli avantajlar sunacağı doğrudur. Böyle bir durumda ithalat ucuzlar. Tüketiciler ve firmalar daha düşük ithal mal fiyatlarından yararlanabilirler. İthal hammaddelere dayanan bazı firmalar, maliyetlerde bu nedenle bir düşüş görürler, vs.

Ancak, aşırı değerli bir para kuru aynı zamanda, ülke para biriminin ekonominin durumu için çok yüksek olduğu anlamına gelir. Zira, aşırı değerlenmiş bir para kuru, ülke ihracatının nispeten pahalı ve buna karşın ithalatın daha ucuz olması demektir. Bu durum, ülke içerisinde üretilenler yerine, ithal ürünlere olan harcamaları teşvik etmeye meyillidir.

Aşırı değerlenmiş döviz kuru:

  • •    Rekabetçi olmayan ihracat,
  • •    Ucuz ithalat,
  • •    Düşük ekonomik büyüme,
  • •    Yüksek işsizlik,
  • •    Cari hesap açığı, ve
  • •    Açığı finanse etmek için sermaye akışı gerekliliğini, yaratır.

Paranın Denge Değeri Analiz Metotları

Paranın, reel döviz kuru denge değerinden sapması (misalignment), “sağlam olmayan” ekonomik politikalar nedeniyle nispi fiyatlardaki bozulmalara işaret edebilir. Kalıcı ise, makroekonomik krizlere yol açabilecek makroekonomik dengesizliklerin varlığını ve özellikle belirli eşik değerleri aştığında yıkıcı döviz kuru ayarlamaları olabileceğini gösterir (Kubota, 2009). Bu nedenle, döviz kurundaki yanlış değerlenmeleri doğru bir şekilde belirlemek, döviz krizlerini öngörmede yardımcı olabilir (Holtemöller ve ark., 2013). Bir para biriminin dengeden sapmasının analizi, aşırı ve düşük değerlenme olaylarını belirlemeye yardımcı olarak politika yapıcıların elinde çok önemli bir araç haline gelebilir.

Reel denge döviz kurlarını (REER) türetmek için kullanılan çeşitli yöntemler vardır. Mevcut fikir birliği olmamasına rağmen, iki ana yaklaşım korunabilir: temel denge döviz kuru (FEER) ve davranışsal denge döviz kuru (BEER).

• Williamson’nın FEER (1994) yaklaşımı, dengeyi ekonominin aynı anda hem iç hem de dış dengeye ulaşmasını sağlayan para değeri olarak görmektedir. FEER’i hesaplamanın en popüler yöntemi, cari hesabın sermaye hesabı bakiyesiyle eşitlenmesini içeren harici bakiye denkleminin belirlenmesi ile başlar. Cari hesap, net ticaret dengesi ve net yabancı varlıkların getirisi toplamı ile verilmektedir. İlki, iç ve dış ekonomilerin tam istihdam çıktısı ve reel efektif döviz kuru işlevidir, İkincisi, diğerleri arasında, gerçek döviz kuru hareketinin bir işlevidir. FEER, makroekonomik iç ve dış dengelere ulaşılmasını sağlayan dış denge denklemi çözülerek hesaplanır.

  • •   MacDonald (1997) ve Clark ve MacDonald (1998) tarafından önerilen BEER, döviz kuru davranışını açıklayan bazı ekonomik temel değişkenlere dayanan deneysel bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, döviz kuru ile esaslar arasındaki uzun vadeli eş bütünleşme ilişkisinin tahminine dayanmaktadır. BEER’in iki ölçümü tahmin edilebilir. Birincisi, REER’i hesaplamak için gözlenen temel değişkenleri kullanır ve İkincisi, örneğin Hodrick-Prescot (HP) filtresi kullanılarak elde edilen esasların kalıcı bileşenini kullanır. Benassy-Quere ve diğ. (2009), birincisini orta vadeli BEER ve İkincisini uzun vadeli BEER veya Daimi Denge Döviz Kuru (PEER) yaklaşımı olarak tanımlamaktadır.
  • Bu iki yaklaşım arasında var olan benzerlikler var. Salto ve Turrini (2010) bu yöntemlerin orta vadeli kalkınma ile ilgili olabileceğini göstermektedir. Benzerliklere rağmen, bu yaklaşımlar farklı sonuçlar oluşturabilir. REER, ağırlıklar kullanılarak hesaplandığı için, farklı ağırlıklar farklı REER ölçümlemelerine yol açabilir ve bu nedenle, belirli bir denge yaklaşımı kullanırken bile farklı sapmalar ölçümlenebilir. Bununla birlikte, Benassy-Quere ve ark. (2008), denge döviz kurlarının iki hesaplama yönteminin, bazen farkların ihmal edilemez mertebede olmasına rağmen, dengenin tamamlayıcı görüşleri olarak göründüğü için, tutarlı değerlendirmeler sunabileceğini belirtiyorlar. FEER’in, varlık fiyatlarına duyarlı olduğunu ve BEER’nin ise, daha güçlü olmasına rağmen, portföy tahsisi bakımından geçmiş davranışlara aşırı güvene dayandığını savunuyorlar.

Dünyada Değerli Para Sorunları

2011 yılında, hem İsviçre hem de Japonya para birimlerinde değerlenme görüldü. Bu değerlenme, ekonomik belirsizlik döneminde güvenli bir yatırım alanı bulma konusunda yatırımcıların endişelenmelerinden meydana geldi. Bununla birlikte, küresel ekonominin bunalımda olduğu bir dönemde (yavaş büyüme, yüksek işsizlik), bu istenmeyen bir durumdu. Zira, ürün ihraç etmeyi zorlaştıracak ve daha düşük büyümeye yol açacaktı. Güçlü bir ihracat sektörüne dayanan Japonya gibi bir ekonomi için, rekabet edebilirliğindeki bu düşüş ekonomisine zarar verebilecekti.

Bu nedenle hem İsviçre hem de Japonya, para birimlerinin değerini düşürmek için müdahale etmeye çalıştılar.

Aşırı Değerli Euro Sorunları

2010’da Portekiz ve Yunanistan gibi ülkeler %10’a yakın cari işlemler açığı verdi. Bunun nedeni, değerini düşürmek için kendi döviz kurlarına sahip olmamalarıdır. Euro olarak, aşırı değerli bir döviz kuruyla karşı karşıya kaldılar.

Diğer Euro Bölgesi ekonomilerinden nispeten daha yüksek enflasyon oranlarına sahip olmaları nedeniyle, Yunanistan ve Portekiz onlarla rekabet edemedi. Örneğin, artan işgücü maliyetleri, verimlilik artışı ile karşılanmadı.

Bu yüksek fiyatlar ve düşük üretkenlik kombinasyonu, mallarını daha az çekici hale getirerek, daha fazla ithalata ve daha az ihracata yol açtı; dolayısıyla çok büyük cari işlemler açığına.

Eğer kendi paralarına sahip olsalardı, onların değer kaybetmesi ile, ihracatın daha rekabetçi olması ve ithalatın daha pahalı olması sağlanacaktı. Bu, cari açığın boyutunu azaltmaya yardımcı olacaktı.

Örneğin, İngiltere’de kalıcı bir cari işlemler açığı var, ancak bağımsız bir döviz kuruyla cari açığın büyüklüğünü azaltmak için kurun değeri düşürülebilir.

Sorun, değişken döviz kurunun olmaması durumunda cari işlemler açığını çözmenin daha acı verici hale gelmesidir. Rekabet gücünü yeniden kazanmaları için enflasyona karşı önlemler alınmalıdır. Örneğin, ithalat üzerindeki tüketici harcamalarını azaltmak için yüksek vergi. Ayrıca enflasyonu azaltarak ihracatı daha ucuz hale getirmek gibi.

Sorun, rekabetçiliği yeniden kazanmak için uzun bir deflasyon süresi gerektirmesidir. Ayrıca, deflasyon düşük büyüme, yüksek işsizlik gibi diğer sorunları da getirecektir.

Türk Lirası Denge Değeri ve Aşırı Değerlenme Sorunları

2001 yılında Türkiye, tarihinin en ciddi finansal çöküşünü yaşadı. Bu çöküşe öncülük eden, Aralık 1999’da başlatılan enflasyon karşıtı, sabit döviz kuru bazlı bir istikrar programı oldu. Nominal çapa ve mali kemer sıkma olarak bir döviz kuru sepetine dayanan bu IMF destekli

Ülkelerin FEER Sapmaları_____

YıllarBrezilyaÇinHindistanRusyaTürkiyeAfrika
 0.245.752.05-7.35-1S47-1.97
1996-0.553.011.703.02-2.82-1.31
1997-1.066.160.242 il-2.55-1.85
1998-1166.341.353.73-2.93-2.55
19992.53-3730.38S. 70-1.91-1.59
2000000-7-161.366.98-2.711.80
20013.48-3.380.323.568.170.46
200212.53-1.33-0.182.712.466.36
200314.580.234İM71.880.20-0.39
200415.04-0020.510.370.17-0.9 J
20050 13-0.320.62-1.47-0.96-1.00
2006-3.490.6?0.21-3.380.0J-0.56
2007-2.983.05-2.02-5.40-0 10-Û.77
2008-1.990 Jl2.394.630.301.15
2009-22510.09-0.620.30-0.95-1.12
2010-2.464)06-1.40-0.12-0.88-0.36
2011-2.49-0.66-0.020.35-0.381.27
2012-1.2?0.180.82-0.191.03-0.06
2013-0.6?1.170.810.580.431.99
20140.451.01-0.310.651.5Î1.55
20155.550.34-1.512.922.691.75

program, ulusal para biriminin keskin bir devalüasyonuyla Şubat 2001’de sona ermiştir. Sonuç olarak, Türkiye’deki bankacılık ve bankacılık dışı sektörlerin bilançolarının aktif ve pasif taraflarındaki para birimi uyumsuzlukları ortaya çıkmış ve bu nedenle ülke ciddi bir ekonomik krize girmiştir (Yeldan ve Özlale 2002). Çöküşün ardından gelen eleştirilerin önemli bir kısmı döviz kurlarına odaklandı. Ana tartışma, programın uygulanması sırasında, Türk Lirası’nın aşırı değerlendiğini göz ardı ettiği yönündeydi (Civcir, 2003). Atasoy ve Saxena (2006), Türk Lirasının yalnızca 2001 krizinden önce değil, aynı zamanda Türkiye’nin yakın geçmişindeki bir başka kriz yılı olan 1994 krizinden önce de aşırı değerlendiğini tespit etmişlerdi. Yeldan ve Özlale (2002), 1990’lı yıllarda gelişmekte olan ekonomiler arasında tanık olunan ekonomik kriz safhaları, sürdürülebilir dış hesapların muhafazasına uygun olmayan döviz kurlarından kaçınma ihtiyacının altını çizdiğini vurgulamaktadır.

Son zamanlarda, Türk Lirasının aşırı değerlenmesine ilişkin tartışmalar yeniden başlatılmıştı. Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü, Mayıs 2012*de Türk Lirası’nın çok fazla değer kazandığını açıklamış ve büyük gazetelerdeki bazı köşe yazarları da sorun ile ilgili benzer yazılar kaleme almışlardı.

Döviz Kuru Yanlış Değeri: Tanımı ve Tahmini Yolları

Ülkelerin makroekonomik ve finansal parametrelerinin belirleyicilerinin (ticaret hacmi, sermaye hareketleri v.b.) başında şüphesiz ki nominal döviz kuru gelmektedir. Reel döviz kuru ise, yerel bir para biriminin reel satın alma gücüne karşılık gelmektedir. Sadece gerçekleşen reel döviz kuru ele alınarak yapılan makroekonomik değerlendirmelerin yeterli olmadığı ve iktisadi dinamiklerin de dikkate alındığı denge döviz kuru hesaplanması gerektiğine dair ortak bir kanı vardır.

Reel döviz kurundan sapmalar konusundaki iktisadi literatür incelendiğinde birçok çalışmada para biriminin aşırı değerlemesinin zararlı etkileri üzerinde durulmaktadır (Dolar, 1992; Razin ve Collins, 1997). Literatürde bu durum, REER’in aşırı değerlenmesinin ekonomik performans üzerinde (özellikle istikrarsız döviz kuru politikası ve küçük ekonomilerin performansı üzerine) olumsuz bir etki yaratmakta olduğu olgusuyla savunulmaktadır. Ülkelerin REER değerlerindeki oynaklık ise ülkelerin cari dengesinde bozulmalara sebep olabilmektedir. Bu yönüyle ekonomilerde önem kazanan denge seviyesinden sapma, sapmanın hesaplanma yöntemi ve sapmaların ekonomik açıdan makroekonomik parametreler üzerindeki etkisi literatürde geniş yer tutmaktadır.

Türkiye ile ilgili olarak çeşitli iç ve dış akademik çevrelerce ve finans kurum uzmanları tarafından, Türk Lirası denge kurunun ve bu değerden sapmaların tahmini ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmaktadır.

Kubilay Çağrı YILMAZ ve Volkan ALPTEKİN (2018) tarafından yapılan çalışmada, orta dönemli denge döviz kurunun hesaplanması amacıyla FEER modeline başvurulmuştur. Çalışmanın analiz bölümünde orta dönem denge döviz kurunu belirlemek -FEER modelini oluşturabilmek- için ihtiyaç duyulan ihracat ve ithalatın en iyi açıklayan katsayıları (gelir ve fiyat esneklikleri) ve cari açığın sürdürülebilir seviyesine ait seriyi hesaplayabilmek için panel veri analizi kapsamında Eviews, Gauss ve Stata programları kullanılarak 1995 ile 2015 dönemi arasında BRICS ülkeleri ve Türkiye’ye ait FEER değerleri ve bu değerlerin REER’den sapması hesaplanmıştır. Türkiye için FEER incelendiğinde, 2000 yılına kadar %-3 düzeyine kadar ulaşan denge seviyenin altında hareket eden REER, 2001 yılında yaşanan bankacılık krizi sonrası (2001 krizinde Liranın aşırı değerli olduğu görülüyor), 2006 yılına kadar pozitif sapmaya sahiptir. 2006-2011 döneminde tekrar denge seviyesinin altında hareket eden REER’in, 2012 yılından sonra pozitif bir sapmaya döndüğü ve yükselmeye başladığı görülüyor.

Bu konuda bir diğer çalışma, Arif Orçun Söylemez (2015) tarafından yapılmıştır. Bir para biriminin olası yanlış değerlenmesi ile ilgili sorunun, herhangi bir bağlamda önemli bir soru olduğunu, çünkü döviz kurlarının bir ülkenin dış dengesi (bu etki dış ticaret yoluyla gerçekleşir), finansal sistemin istikrarı (çünkü yabancı para birimlerine karşı yanlış hizalanmış para biriminin belirli bir zamanda keskin bir düzeltmeye ihtiyacı olabilir) ve iç fiyatlar (ithal edilen mallardan enflasyon geçişi yoluyla) için gösterge niteliğinde değişkenler olduğunu belirterek çalışmasında, Türk lirasının yanlış değerlenip değerlenmediğini ve eğer öyleyse ne kadar olduğunu araştırdı. Araştırmanın bulguları yukarıdaki grafikte toplandı.

Bu çalışma sonucunda Türkiye’deki 1994 ve 2001 krizlerinden önce Türk Lirasının aşırı değerlendiği tespit edildi. Ancak, 2001 krizi sonrası dönemde Türk Lirasının eklenerek artan değeri daha yüksek olmuştur. Buna rağmen, Türkiye kur dengesizliği nedeniyle 2001’den yakın zamanlara kadar geçen sürede ciddi bir kriz yaşamamıştı. Bu, 2001’deki çöküş sonrası gerçekleşen yüzer döviz kuru rejiminin başarısını yansıtıyor olabilir. İkinci olarak, 2001 krizine bir cevap olarak, Merkez Bankası’na özerklik verilmesi, bankalara zorunlu risk yönetimi uygulaması, bankaların denetlenmesi ve düzenlenmesi için Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu olarak adlandırılan yeni devlet kurumu oluşturulması gibi yapısal reformlar ile Türkiye ekonomisinin şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilmiş olmasıdır. Üçüncüsü, 2002 seçimlerinden bu yana Türkiye tek parti tarafından yönetilmektedir. Önceden, koalisyon hükümetleri Türkiye için normdu, bu nedenle bu tek partili yönetimin siyasi ve ekonomik istikrarı da arttırması gerekiyordu. Ayrıca, bu dönemde hükümetin sıkı şekilde uyguladığı mali disiplin, Türkiye ekonomisinin istikrarına ve gücüne olumlu katkıda bulunmuş olmalıydı. Bunlar, aşırı değerli Liranın yeni bir kriz yaratmasının süresini uzattı ve 2018 yılında Türk Lirası keskin bir düzeltme yaparak, Dolar ve Euro karşısında daha dengeli bir seviyeye döndü.

Christian K. Tipoy ve ark.(2016) tarafından yapılan bir diğer çalışmada, 1980’den 2013’e kadar, MacDonald (1997) ve Clark ve MacDonald (1998) tarafından savunulan (BEER) davranışsal denge döviz kuru yaklaşımı kullanılarak, gelişmekte olan 10 ülkenin döviz kurlarının uzun vadeli dengeden sapması analiz edilmiştir.

Brezilya, Çin, Mısır, Endonezya, Fas, Pakistan, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Tayland ve Türkiye’den oluşan gelişmekte olan ülkelerden bir örnek kullanılmıştır. Veriler yıllık olarak alınmış ve 1980- 2013 dönemini kapsamaktadır. 2008 ve 2013 yılları arasında incelenen farklı ülkeler için döviz kurlarındaki dengeden sapmaların ortalamaları, diğer ülkelerde aşırı değerlenme eğilimi varken tüm Asya ülkelerinin değer düşüklüğüne sahip olduğunu göstermiştir. Türkiye, bu ülkeler arasında parası en fazla değerli ülke konumunda.

Döviz kuru değer düşüklüğünün, gelişmekte olan birçok ülkenin, rekabetçi kalmak ve ekonomik büyümeyi teşvik etmek için takip ettiği bir strateji olduğuna inanılır. İşleme ticaretinde uzmanlaşmış Doğu Asya ülkeleri, rekabetçi kalabilmek için döviz kurlarını yapay olarak düşük seviyelerde tutmaktadır.

Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) genel müdürü ve baş ekonomisti Robin Brooks’a göre, 2018’in başında Türk Lirası %15 oranında aşırı değer kazanmıştı, ancak bugüne kadar yaşanan düşüşün ardından şu anda ucuz görünüyor. Ekibinin modelleri, şimdi USD / TRY 5-5,50 değerlerini makul olarak görüyor (önceki modellerde bu değer daha yüksek idi).

Diyor ki: “Modellerimizin değerlendirmesinin bu kadar değişmesinin birkaç nedeni var. Birincisi, reel para kuru büyük oranda düştü, bu nedenle tek başına yolun aşağısında anlamlı bir ihracat geri kazanımı üretmesi gerekiyor. Bir diğeri, geçen yılki gelişmeler için çok önemli olan kredi patlaması tersine döndü, banka kredi akışında keskin bir yavaşlama ve hatta – bazı ölçülerle – bir daralma var. Ekonomide ortaya çıkan yavaşlama, cari işlemler açığının ithalat daralması yoluyla önemli ölçüde azalmasına yardımcı olacaktır. Bu yavaşlama kesinlikle hoş olmayacak, ancak Türkiye’yi yabancı sermaye girişlerine daha az bağımlı hale getirerek, ödemeler dengesi dinamiklerini temelden değiştirme avantajı var.”

Denge Döviz Kurundan Sapma, Ekonomik Büyüme ve Cari Açık

Reel döviz kurundan sapmalar konusundaki iktisadi literatür incelendiğinde birçok çalışmada para biriminin aşırı değerlemesinin zararlı etkileri üzerinde durulmaktadır (Dolar, 1992; Razin ve Collins, 1997). Literatürde bu durum, REER’in aşırı değerlenmesinin ekonomik performans üzerinde (özellikle istikrarsız döviz kuru politikası ve küçük ekonomilerin performansı üzerine) olumsuz bir etki yaratmakta olduğu olgusuyla savunulmaktadır. Ülkelerin REER değerlerindeki oynaklık ise ülkelerin cari dengesinde bozulmalara sebep olabilmektedir. Bu yönüyle ekonomilerde önem kazanan denge seviyesinden sapma, sapmanın hesaplanma yöntemi ve sapmaların ekonomik açıdan makroekonomik parametreler üzerindeki etkisi literatürde geniş yer tutmaktadır.

Çeşitli teorik çerçeve çalışmaları, değer düşüklüğünü uzun vadeli ekonomik büyüme ile ilişkilendirme eğilimindedir. Gluzmann ve diğ. (2007) göre, reel döviz kuru değer düşüklüğü, yurt içi tasarrufu ve yatırımı artırarak gelirin yeniden dağıtılması yoluyla ekonomik büyümeyi desteklemektedir. Gala (2008), reel döviz kurlarının yatırım ve teknolojik değişim kanalları yoluyla uzun vadeli büyüme üzerinde etkili olduğunu belirtmektedir. Rekabetçi döviz kurları, yatırım ve tasarrufları artırabilir ve reel ücretler üzerindeki etkisiyle sermaye birikimini teşvik edebilir. Gala (2008), ticarete konu olan tüketim mallarının, özellikle de emtia fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle düşük değerli kurun, gerçek ücretlerde düşüşe neden olduğunu gösteriyor; ve verilen verimlilik seviyeleri için kar artışına. Bu mekanizma gelir, ihracat ve yatırımlarda artışa yol açmaktadır. Rodrik (2008), ticari ve ticari olmayanlar arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. îlki, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, kurumsal ve pazar başarısızlıklarının orantısız şekilde zararını görürler. Para birimi değer düşüklüğü, ticari işlemlere yatırım yapmanın karlılığını artırarak, distorsiyonların ekonomik maliyetlerini azaltır. Bu, ekonomik büyümeyi destekleyen yapısal değişikliklere yol açar.

Deniz Atasoy ve Sweta C. Saxena tarafından yapılan çalışma, bütçe açığının, aşırı değerlenmeye yol açan döviz kuru değerini artırdığını göstermektedir. Bu sonuç, mali düzenlemenin makroekonomik istikrarın yeniden sağlanmasındaki rolünü doğrulamaktadır- Agenor, McDermott ve Ucer (1997) ve Kale (2001) ile tutarlı bir sonuç. Geçmişte, Türk politika yapıcılar, Türkiye ihracatının rekabet gücünü korumak için ayrık nominal devalüasyonlar kullandılar. Ancak bu hızlı düzeltme politikası, mali disiplinin makroekonomik istikrardaki rolünü göz ardı etti. Devam eden bütçe açıkları, liranın çöküşlerine yol açan, yanlış değerlenmiş döviz kuruna yol açmıştır. Türk lirası, 2001’deki son krizden bu yana yüzerken, yine de değerin aşırıya kaçtığı iddia ediliyor, politika müdahalesi çağrıları yapılıyordu.

Sophie Bereau, Antonia Lopez Villavicencio ve Valerie Mignon tarafından yapılan bir diğer çalışma sonuçları, döviz kuru değer sapmasının ekonomik büyüme üzerindeki etkisinin işaretine bağlı olduğunu göstermektedir: para birimi değeri düşük ise, büyüme ile arasında pozitif ve önemli bir ilişki vardır, oysa aşırı değerlenme ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Bu sonuç, rekabetçi devalüasyonlara atfedilebilecek olan değer düşüklüklerinin, döviz kurunu ihracatı teşvik eden ve büyümeyi teşvik eden bir seviyeye taşıyabileceği anlamına gelecektir.

Bülent ULAŞAN (2018), çok sayıda ülke için 1990-2014 örnekleme dönemine ait güncellenmiş bir veri kullanarak gerçek döviz kuru sapması ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi ampirik olarak incelemiştir. Bulguları, reel döviz kuru yanlış sapmasının düşük ve orta gelirli ülkeler için ekonomik büyüme ile pozitif ilişkili olduğunu, zengin ülkeler için bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadığını göstermiştir. Bu durum, para biriminin uzun vadede daha fazla değerlenmesinin, gelişmekte olan ülkelerde, kişi başına düşen geliri, uzun vadede düşüreceği anlamına gelmektedir.

Bu bulgunun makul bir yorumu, finansal serbestleşmenin ardından, büyük sermaye girişleri ve borç verme patlamasının gelişmekte olan ülkelerin çoğunda reel döviz kurlarının değer kazanmasına yol açtığı yönündedir. Uzun süreli gerçek değerlenme, iki kanal nedeniyle uzun vadede daha düşük büyümeye neden olabilir: ilk olarak, ticari olmayan mallar sektörü lehine kaynak tahsisini değiştirerek, uzun vadeli büyüme beklentilerini azaltabilir; İkincisi, döviz cinsinden özel borcu teşvik ederek ekonomiyi dış şoklara karşı daha savunmasız kılar, Bunun nedeni, bilanço daralma etkileri nedeniyle, değer artışı dönemlerinde sıkça meydana gelen ani ve keskin bir gerçek değer kaybının, çıktı ve büyüme üzerine olumsuz etkisi olabilir.

Paranın aşırı değerlenmesinin bir nedenide, gelişmekte olan ülkelerin çoğunda ekonomik politika önceliğinin enflasyonla mücadeleye verilmesi ve döviz kuru kanalının enflasyonu kontrol etmek için kilit bir araç olarak kullanılmasıdır.

Kubilay Çağrı YILMAZ ve Volkan ALPTEKİN’in (2018) sapmanın ekonomik büyümeye etkisine yönelik çalışmalarında, REER’in FEER’den sapması ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki araştırılmış ve serilerin, ülkelerin GSYİH büyüme değerleri ile eş bütünleşik olduğu tespit edilmiştir. Daha sonra hesaplanan eş bütünleşme katsayıları, %10 anlamlılık düzeyi seviyesine göre, FEER’den 1 birimlik sapmanın GSYiH’de -0.209 birim azalmaya sebep olduğunu göstermektedir. Söz konusu negatif ilişki çalışmaya konu olan BRICS ve Türkiye’nin denge döviz kurundan daha değerli REER’e sahip olduklarında ihracatta ve dolayısıyla büyüme seviyesinde azalma meydana geldiğini tespit etmiştir. Buna temel sebep ise emtia, ucuz ikame mal, hizmet üretimine dayalı ihracat gerçekleştiren ve fiyat esnekliği yüksek gelir esnekliği düşük mal üreten BRICS ve Türkiye’nin kurdaki değerlenme sonrası üretime konu mal ve hizmetlerin fiyatlarının nispi olarak artması sonrası cazibesini oransal olarak kaybedecek olması ve buna engel olmak için REER’i düşük tutmayı hedeflemesidir.

NETİCE:

Paranın gerçekleşen değerinin uzun vadeli denge eğiliminden kalıcı bir ayrılık sergilemesi halinde yanlış değerlendiği söylenir. Bir para biriminin aşırı değerlenmesi, gerçekleşen değerlerin kalıcı olarak uzun vadeli denge eğiliminin üzerinde olduğu anlamına gelir.

Her ne kadar kusursuz olmasalar da, REER’ler, birçok finansal krize yaklaşılırken, aşırı değerli döviz kuru işaretini verebiliyorlar.

Literatür, kurun denge değerden sapmasını (yani aşırı değerlenmiş döviz kuru), kur krizinin önemli bir belirleyicisi olarak bulmuştur (bkz. Kaminsky, Lizondo ve Reinhart, 1998). Bu yanlış sapmaların döviz krizi şeklinde uyguladığı büyük maliyetler, politika yapıcıların, sorunu gözden kaçırmasını imkansız kılmaktadır. Türkiye’nin döviz krizleri, bu krizlerin neden olduğu yıkımın bir kanıtı.

Yanlış değerlenmiş döviz kurları durumunda, politika yapıcılar kendilerini sık sık bir ikilem içinde kalmış bulurlar- dış rekabetçilik veya iç istikrar (mali ve fiyat istikrarı). Türkiye örneğinde, politika yapıcılar ihracatı artırmak için devalüasyon ihtiyacına (döviz kurunun aşırı değerlenmiş olması durumunda) enflasyonu düşük tutmaya karşı, ağırlık vermeleri gerekir, çünkü ithal ham maddelerin ve sermaye mallarının toplam ithalat içindeki payı yüksek (Guncavdi ve Orbay, 2001). Eğer Hükümet enflasyonu, kur değerlerinin düşme oranını kontrol ederek denetlemek istiyorsa, reel döviz kurunun değerlenmesini ve dolayısıyla ticaret dengesinin bozulmasını kabul etmek zorundadır. Değer kazanan para, dış borç seviyesini düşük tutarken, devalüasyon yüksek faiz oranlarına (açık faiz oranı paritesi aracılığıyla) ve dolayısıyla borç seviyesinin yükselmesine neden olur.

Aşırı değerli para, yurt içinde üretilen malların yabancı mallara göre rekabet edemeyeceği şekilde ihracatın büyümesini sınırlama eğilimindedir. Keza, ithalata bağımlılıkta bir artışa neden olmakta ve ticaret açığını genişletmektedir.

Düşük değerde para birimi, bir ülkenin ihracatının, güçlü para birimleri cinsinden fiyatlandırılan mallarla karşılaştırıldığında malları daha az pahalı olduğundan, pazar payı kazanmasına yardımcı olabilir. Satışlardaki artış, dış pazarlarda iş yapan şirketler için karı artırırken, ekonomik büyümeyi ve istihdamı artırabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkenin aşırı değerli bir para birimine değil, kesinlikle değeri düşük bir para birimine ihtiyacı vardır. Aslında, gelişmekte olan bir ülkenin kaçınması gereken aşırı değerli para birimidir.

KAYNAK:

Arif Orçun Söylemez, Economics Faculty, Marmara University, Istanbul, Turkey, Exchange Rate Misalignment in Turkey: Overvalution of the Turkish Lira

Bülent ULAŞAN 2018 Working Paper No: 18/19, Real Exchange Rate Misalignment and Economic Growth: An Update

Mevlüt Tathyer, The New Turkey , Economy, Turkey, Column | April 5, 2018

Kubilay Çağrı YILMAZ Volkan ALPTEKIN, Denge Döviz Kurundan Sapma ve Sapmanın Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkisi: Feer Yaklaşımı

Deniz Atasoy and Sweta C. Saxena, University of Pittsburgh, Misaligned? Overvalued? The Untold Story of the Turkish Lira

Christian K. Tipoy, Marthinus C. Breitenbach & Mulatu F. Zerihunf 2016 Equilibrium Exchange Rates and Misalignments: The Case of Homogeneous Emerging Economies

Luis A.V. Catâo, Finance & Development, Why Real Exchange Rates?

Tüketim güdümlü büyüme

Tüketim, insanlar tarafından satın alınan tüm malların ve hizmetlerin değeri olarak tanımlanan ekonomik bir işlevdir. Lider ekonomistler, bir ülkenin performanslarını tüketim düzeyi ve tüketici dinamikleri açısından belirler. Tüketim temelli bir ekonominin altında yatan teori, giderek artan şekilde malların tüketiminin ekonomik olarak faydalı olmasıdır. Jobenomics (Amerika’da, sosyoekonomik piramidin temelinde olan vatandaşlara odaklananlar), bu teorinin sadece kısmen doğru olduğuna inanmaktadır. Üretim, bir piyasa ekonomisinde kullanım veya değişim için uygun olan mal ve hizmetleri yaratmak için kaynakları kullanır. Eğer sağlıklı bir ekonomi isteniyorsa, üreticilerin (hükümetlerin aksine işletmeler), gelecekteki üretimi tüketmek ve finanse etmek için başkaları için servet yaratma sürecini hızlandıracak koşulları yaratmaları gerekir.

Bu tüketiciler, harcayacakları parayı nereden alacaklar? Parayı harcamadan önce üretmek ve onu kazanmak zorundalar Ve maaş çeklerinin üretken davranışa akması gerekiyor- yani değer yaratma-, ya da değer basitçe aktarılıyor ve yok ediliyor. Bizim tüketici olarak çeşitli taleplerimiz, başkaları için, bizim işçi/üretici olarak onları sağlamamızla etkinleşir.

Özel tüketim, son yıllarda birçok ekonomide talep büyümesinin temel itici gücü olmuştur. Büyük gelişmiş ekonomilerde, 2015-16 döneminde tüketim, GSYİH büyümesine 1 puan kadar katkı sağlamıştır. Ve cari yılda da, küresel büyümenin kilit bir sürücüsü olarak kalması bekleniyor. Bu aynı zamanda bazı gelişmekte olan piyasa ekonomileri için de geçerlidir: örneğin, Çin’de tüketim büyüme hızı, son üç yıldaki GSYİH büyümesini aşmıştır.

Önceki genişlemelerdeki büyüme şablonları farklı idi. Son yıllardaki en çarpıcı özellik, yatırımın nispeten küçük bir rol oynamasıdır. Nitekim, 2013-14 yıllarında pozitife dönerken, yatırımın ortalama büyümeye katkısı 2015-16 döneminde sadece 0,3 puan olarak gerçekleşti.

Tüketim büyümesinin bugünkü rolü, sürücüleri ve makroekonomik etkileri ile ilgili birçok soruyu gündeme getirmektedir. Yatırım, devlet tüketimi veya net ihracattan ziyade özel tüketimin ön plana çıktığı büyüme dönemlerini hangi özellikler öne çıkarır? Sürekli büyüme için kurumlar ne kadar güvende?

Genel olarak, analizler, tüketim güdümlü büyüme süresinde yatırım ve net ihracatın zayıf olmasına karşın, genellikle GSYİH’nın tipik olarak daha yavaş büyüdüğünü ortaya koymaktadır. Üstelik, tüketim güdümlü genişlemeleri, bir dizi faktör tarafından kontrol edilirken bile, daha zayıf bir büyüme takip eğilimindedir. Bu bulgu, yatırımın yeniden canlanmasının sürdürülebilir bir büyüme için bir ön koşul olduğu görüşü ile tutarlıdır.

Tüketim kaynaklı büyüme, özel tüketimin nominal olarak GSYİH’den daha hızlı büyüdüğü dönemler olarak tanımlanmaktadır. Böylece, tüketim-GSYİH oranı zaman içinde artar, ya da reel olarak, yani gerçek tüketim büyümesi reel GSYİH büyümesini aşar.

Tüketici kaynaklı genişlemeyi yaşayan ülkelerin sayısı son yıllarda artmıştır. 18 gelişmiş ekonomiden oluşan bir örnekleme alırsak, bu tür büyümeyi sürdüren ülke sayısı, 2013-14 döneminde yedi iken, 2015-2016 döneminde ona yükseldi. Tüketim kaynaklı büyümenin etkileri

Tüketim kaynaklı genişlemelerin etkilerinin değerlendirilmesindeki temel soru nedensellik ile ilgilidir. Bu tür periyotlar, toplam GSYİH büyümesinin daha düşük olmasına neden oluyor mu, yoksa büyüme fırsatlarının eksikliğinin sonucu mu?

Günümüzde güçlü tüketim güdümlü büyüme, birtakım olası mekanizmalar yoluyla sonraki ekonomik zafiyete neden olabilir. İlk olarak, artan tüketim borç ile finanse edilirse, bu gelecekteki harcamaları sınırlayabilir. Yakın zamandaki araştırmalar (örneğin Jordâ ve arkadaşları (2015) ve Lombardi ve arkadaşları (2017)), geçmişteki kredi büyümesinin, ya bir finansal kriz olduğu için ya da basit olarak kredi kullananların geri ödeme yeteneklerine göre aşırı borçlanmaları ve daha az ödemeye ihtiyaç duymaları nedeniyle, gelecekteki büyümeyi engelleme eğiliminde olduğunu bulmuşlardır. Bu nedenle, borçlanma yoluyla finanse edilen tüketim güdümlü bir genişleme, gelecekteki talebe zarar vererek sonuçlanacaktır, zira hane halklarının gelirlerinin daha büyük bir kısmını borç ödemelerine ayırmaları gerekmektedir.

İkincisi, tüketim kaynaklı büyüme, özellikle konut gibi zenginlik etkilerinden kaynaklanabilir. Gerçek konut fiyatları yükseldiğinde, mülk sahipleri, sermaye kazançlarının bir kısmını tüketmeye karar verebilir ve bu da tüketimi ve dolayısıyla GSYİH’yi artırır. Ancak, gelirler konut fiyatlarına göre büyüyemezse ya da tersine konut fiyatları artarsa, hane halkı tüketimi azaltmak zorunda kalacak ve böylece GSYİH büyümesini azaltacaktır.

Tüketime dayalı büyüme, sadece kısa vadeli rahatlamadır

Ülkelerin, Ulusal İstatistik Daireleri her üç ayda bir GSYİH büyüme rakamlarını açıklar. Art arda yüksek büyüme rakamları genel olarak ekonomik gidişatın iyi olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Ancak, rahat bir nefes almadan ve bu durumun uzun vadede iyileşme göstereceği sonucuna varmadan önce, bu büyümenin aslında neye dayandığına bakılmalıdır.

Zira, ekonomideki büyümenin ne kadar dengeli ve sürdürülebilir olduğu konusunda büyük bir soru işareti mevcut. Uzun vadeli büyüme sadece yatırım ve ihracat büyümesi ile destekleniyorsa sürdürülebilir olabilir. Bugünün rakamları toparlanmaya işaret ederken, ekonominin bu alanlara doğru yeniden dengelendiğine dair çok az kanıt mevcuttur.

GSYİH büyüme rakamları sektörlere göre ayrıldığında, en fazla etkinin inşaat sektöründeki büyüme olduğu görülüyor. Bu durum, imalatıda içeren daha küçük olan üretim artışı ile karşılaştırıldığında, ekonominin arz tarafının zayıf seyrettiği ve GSYİH rakamlarının büyük ölçüde hane halkı talebindeki artıştan kaynaklandığını gösterir.

Bu nedenle, manşette verilen GSYİH rakamından alınacak en bariz sonuç, bu büyümenin, artan oranda konut piyasası ve krediye daha kolay erişim ile desteklenen tüketim malları ve hizmetleri için hane halkı talebi tarafından yönlendirilmesidir. Bu, küresel mali krizden önce en son duyulan alarm zillerinin bazılarına benziyor.

Hükümetlerin, ’Satın Alma ve Ödünç Verme Fonları için Yardımı’, başlangıçtaki faydasından sonra zorluklara yol açabilecek, alıcıların ilk kez mülk merdivenine tırmanmalarına yardım ederek ve işletmelerin finansmana daha kolay erişimlerini sağlayarak, ekonomiye enerji vermeyi amaçlıyor. Örneğin Satın Alma Yardımı, özellikle kısa vadede konut talebinin artması ve konut arzındaki artışın sınırlı kalması nedeniyle konut fiyatlarını daha da yükseltebilir.

Dolayısıyla, bu GSYİH büyümesinin, özellikle işçi verimliliği (çalışan başına üretilen miktar) artmazsa, hızla enflasyona yol açacağı yönünde gerçek bir risk vardır. Öte yandan, üretkenlik gelişirse, bu durum, daha fazla iş yaratılmasını tehlikeye atacaktır. Bu bakımdan, yatırım ve ihracatın desteklediği uzun vadeli büyüme, ekonominin üretken kapasitesini artırması ve üretilenlerin yurt dışına satılması yoluyla yeni iş sahaları yaratması, işsizlikle mücadelede sürdürülebilir tek yol olacaktır.

Büyümenin ülke çapında nasıl yayıldığına bakarsak, bir bütün olarak GSYÎH rakamları biraz yanıltıcı olabilir. Yapılan araştırmalar, çoğu zaman ekonomik iyileşmede önemli bir bölgesel eşitsizlik olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla, GSYIH’daki artış, bazı açılardan iyi haber olsada, tüketim konusundaki güvenin uzun vadede etkileri, bölgeler arasındaki ekonomik gelişme farklılıkları ve uzun vadeli arz yönlü büyümeden ziyade kısa vadeli talep uyarısı sunan pogramların uygulanması, akıllıca düşünülmelidir.

NETİCE:

Tüketim güdümlü ekonomik büyümede, insanların kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamak için daha çok mal satın almaları, onların daha yüksek bir yaşam standardına yol açar. Yatırım ve ihracat güdümlü büyüme ise, istihdamı ve daha uzun vadede yaşam standardını artırır, ödemeler dengesini ve cari hesabı iyileştirir.

Yatırım güdümlü büyümenin en olumlu olduğu söylenebilir, çünkü etkilerini göstermesi daha fazla zaman aldığından bu durum enflasyonun çok hızlı yükselmeyeceği anlamına gelir. Zira, tüketim hızlı enflasyona yol açar

Sonuç olarak, kanıtlar, büyüme kompozisyonunun orta vadeli büyüme beklentileri için önemli olduğunu göstermektedir. Özel tüketim paylarının GSYIH’ye oranının artması, özellikle, tüketim güdümlü büyüme, artan dengesizliklerin ve büyüyen borç yüklerinin sırtında geliyorsa, gelecekteki büyüme yavaşlamalarının öncü göstergesi olabilir. Yüksek hanehalkı borç ödeme oranları, ekonomik büyümede güçlü bir sürüklenme eğilimi göstermekte ve sıklıkla maliyetli kaldıraçsızlaşma süreçlerine (birinin varlığını hızla satarak borcunun seviyesini azaltmak, deleveraging), yol açmaktadır.

2012’den beri tüketim odaklı büyümenin artan yaygınlığı, bu nedenle birçok ekonomide politika yapıcılar için yeni zorluklar sunmaktadır. Dengesizliklerin oluşumunu önlemeye ve yatırımın güçlendirilmesine yönelik politikalar, sürdürülebilir büyümeyi desteklemede önde gelen konumdadır.

Bir kısım ekonomist, teknik olarak, “tüketici güdümlü ekonomiyi” ve “üretici güdümlü ekonomiyi” ayıran net bir çizginin olmadığını ileri sürmektedirler.

Bunlara göre: ” Eğer insanlar bir şeyleri alıp satarken sağduyuyu kullanmaya istekli değilse, bankaların veya devlet düzenlemelerinin (örneğin faiz oranları, tarifeler, kamu harcamaları) herhangi bir manipülasyonu, ülkenin uygun yatırımlar yapmasına yardımcı olamaz. Başka bir deyişle, sağlıklı bir ekonomi, iyi bilgilendirilmiş, rasyonel ekonomik kararlar almaya istekli olan bir topluma büyük ölçüde bağlıdır.

Günün sonunda, bireyler olarak hem kendimize hem de topluma ya değer yaratan bir şey için (yatırım), ya da hiçbir değer artışı yaratmayan bir şey için (tüketim) ödeme yapmaya karar veririz. Aradaki fark, yaptığımız ticaretin bizi daha fakir ya da varlıklı yapıp yapmadığıdır.

KAYNAK:

Jeff Shih, Political Economist, What is difference between consumer- vs an investment-driven economy? Updated Feb 27 2013 •

Enisse Kharroubi and Emanuel Kohlscheen, Consumption-led expansions, BIS Quarterly Review 06 March 2017