Öne çıkan

Ekonomik büyümenin istihdam üzerindeki etkisi

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Ekonomik büyüme, istihdam artışı ve verimlilik artışının uygun bir kombinasyonundan kaynaklanmalıdır.

Son zamanlarda, çoğu ülkede sürekli iş kıtlığı ve İşsizlik sorunu var. Ve görünüşe göre, ekonomi büyürken istihdam artmadığı için, bu fenomen ‘İşsiz Büyüme’ olarak adlandırılıyor. Çoğu ülkedeki kronik yüksek işsizlik nedeniyle, Ekonomi’de istihdam artışının Ekonomik büyümeden nasıl etkilendiği önemli ve eli kulağında bir soru haline geldi. Büyüme bir amaca yönelik bir araç değildir: insanlara hizmet etmek, kalkınmayı teşvik etmek ve yoksulluğu azaltmak için tasarlanır.

İş ve gelir yaratmak kalkınma için çok önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, yüksek işsizlik veya eksik istihdamla mücadele ediyor. Birçok insan kazandıkları ile zar zor geçiniyor. Bu nedenle yeni işler yaratmanın yanı sıra mevcut işler için gelirleri ve çalışma koşullarını iyileştirmek de büyük önem taşıyor.

Bu nedenlerle, son yıllarda, istihdamın önemi, kalkınma politikası tartışmalarının odağına haklı olarak daha yakından yansıtıldı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yıllık küresel istihdam raporuna göre, dünya önümüzdeki on yıl içinde sürdürülebilir büyüme sağlamak ve sosyal uyumu sürdürmek için 600 milyon üretken iş yaratmanın “acil zorunluluğu” ile karşı karşıya.

Ekonomik büyümenin türü (kapsayıcı veya yoğun), ekonomik büyümeyle bağlantılı olarak istihdam yaratma ritmini belirleyen önemli bir faktördür. Böylece, toplam talep artışına bir tepki olarak ekonomik büyüme (GSYİH büyümesi – toplam üretim), farklı şekillerde elde edilebilir: ya girdi miktarı (işgücü, sermaye, vb.) artar ve ardından kapsayıcı büyüme, veya üretim faktörlerinin üretkenliği artar (yoğun büyüme) veya iki olasılığın bir kombinasyonu ile oluşur.

Öte yandan, ekonomik büyüme sürecinin istihdam üzerindeki etkisinin boyutu ve evrimi, teknik gelişmelerin ortaya konma ritmine, işgücü piyasasına özgü kurumsal değişikliklere, ücret politikaları vb. diğer faktörlere göre de farklılık gösterir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Vurgu, ‘üretken’ ve ‘karşılığını veren’ istihdam üzerinde olmalıdır. Ayrıca, ekonomik büyüme tek başına tüm refahımızda sürdürülebilir bir artış sağlamak için yeterli değildir. Sosyal barış, temiz ve sağlıklı bir ortamın yanı sıra kendi belirlediği yaşam, ve sağlıklı bir çevre, maddi refahın yanı sıra kalkınmanın önemli faktörleridir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki bağlantı

Ampirik araştırmalar, ekonomik büyümenin istihdam yaratma ile pozitif bir şekilde ilişkili olma eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır.

• Khan (2007), gelişmekte olan ülkelerde GSYİH büyümesinin istihdam esnekliğinin 0,7 olduğunu bulmuştur.

• Küresel düzeyde Kapsos (2005), ek GSYİH büyümesinin her 1 yüzde puanı için, 1991 ile 2003 arasındaki üç dönem boyunca toplam istihdamı yüzde 0,3 ile 0,38 arasında arttırdığını bulmuştur.

Ekonomik büyüme istihdam yaratma için iyi olsa da, büyümenin büyük ölçekte emeği absorbe etme potansiyeline sahip sektörlerde gerçekleşmesi önemlidir. Bazı sektörler ve faaliyetler diğerlerinden daha fazla yoğunlukta istihdam yaratırlar.

  • Basnett ve Sen (2013) tarafından yapılan bir yazın incelemesi, imalat ve hizmetlerdeki büyümenin istihdam üzerinde özellikle olumlu bir etkiye sahip olduğunu gösteren kapsamlı bir kanıt yığını bulmuşlardır. GSYİH büyümesinin tarımdaki istihdam üzerindeki etkisinin genel olarak sınırlı olduğu, ancak tarım sektöründeki katma değerli büyümenin istihdam üzerinde nispeten büyük bir etkisinin olduğu görülmüştür. Tekstil için kanıtlar küçüktü, ancak araştırmalar büyümenin istihdam yaratılmasına olumlu katkıda bulunduğunu gösteriyor. Tarımsal işletmeler / gıda işleme için yazarlar, büyümenin istihdam üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu bulmuşlardır.
  • • Melamed, Hartwig ve Grant (2011) hizmetlerdeki büyümenin istihdamı yönlendirmede imalattan görece daha önemli hale geldiğini öne sürüyorlar. Yazarlar, farklı sektörlerde istihdamın etkisine dair kanıtların bulunduğu 1980’ler, 1990’lar ve 2000’lerden 24 büyüme dönemi üzerine araştırmalara baktılar. Bunlardan 18’inde yoksulluk düşmüştü. Bu vakaların 15’inde hizmetlerde istihdamda artış olmuş, onunda endüstriyel istihdamda artış olmuş ve altı vakada tarımda istihdamda artış olmuştur (altısı, üç sektörden ikisinde istihdamda artış gördü, ancak her üç sektörde birden istihdam artışı görülmedi). Benzer şekilde Kapsos (2005), ekonomik sektöre göre tarihsel küresel istihdam esnekliklerinin hizmetlerde en yüksek olduğunu (yüzde 0,61 ile) bulmuştur.

Arthur Okun’un ekonomik büyüme ile işsizliğin nasıl bağlantılı olduğuna dair bulguları

Ekonomiyi incelemeye gelince, büyüme ve iş yaratılması, ekonomistlerin dikkate aldıkları iki temel faktördür. İkisi arasında açık bir ilişki var ve birçok iktisatçı, ekonomik büyüme ile işsizlik seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışmışlardır. Ekonomist Arthur Okun, tartışmayı ilk olarak 1960’larda ele almaya başladı ve konuyla ilgili araştırması o zamandan beri Okun yasası olarak bilinmeye başladı. Aşağıda, Okun yasasının daha ayrıntılı bir özeti, neden önemli olduğu ve ilk yayınlanmasından bu yana nasıl zaman testinden geçtiği yer almaktadır.

• Okun yasası, 1960’ların başında Yale profesörü ve ekonomist Arthur Okun tarafından öne sürüldü.

• Okun yasası, bir ülkenin işsizliği ile ekonomik büyüme oranları arasındaki istatistiksel ilişkiye bakar.

• Okun yasası, bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) işsizlik oranında % 1’lik bir düşüş sağlamak için bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor.

Okun Yasası: Temel Bilgiler

Okun yasası, en temel şekliyle, bir ülkenin işsizlik oranı ile ekonomisinin büyüme hızı arasındaki istatistiksel ilişkiyi araştırır. St. Louis Federal Rezerv Bankası’nın ekonomi araştırma kolu, Okun yasasının “işsizlik oranı doğal oranının üzerinde olduğunda bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) ne kadarının kaybedilebileceğini bize söylemeyi amaçladığını” açıklıyor. “Okun yasasının arkasındaki mantık basittir. Çıktı, üretim sürecinde kullanılan emek miktarına bağlıdır, bu nedenle çıktı ve istihdam arasında pozitif bir ilişki vardır. Toplam istihdam eşittir işgücü eksi işsiz, dolayısıyla çıktı ve işsizlik arasında negatif bir ilişki vardır (işgücüne bağlı olarak). “

“Bu pratik kural, işsizlik oranındaki değişimler ile reel gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) büyüme oranı arasında gözlemlenen ilişkiyi tanımlar. Okun, işgücünün büyüklüğünde ve verimlilik seviyesinde devam eden artışlar nedeniyle, sadece işsizlik oranını sabit tutmak için normalde potansiyel büyüme oranına yakın reel GSYİH büyümesinin gerekli olduğunu kaydetti. İşsizlik oranını düşürmek için, bu nedenle, ekonominin potansiyelinin üzerinde bir hızda büyümesi gerekir.

Daha spesifik olarak, Okun yasasının halihazırda kabul edilen versiyonlarına göre, bir yıl içinde işsizlik oranında yüzde bir puan düşüş sağlamak için, gerçek GSYİH’nın o dönemdeki potansiyel GSYİH büyüme oranından yaklaşık yüzde iki puan daha hızlı büyümesi gerekir. . Dolayısıyla, örnek vermek gerekirse, potansiyel GSYİH büyüme oranı %2 ise, Okun yasası, işsizlik oranında yüzde bir puanlık bir düşüş elde etmek için GSYİH’nın bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor. “

Okun Yasasının Geçerliliği

İşsizlik, farklı boyut ve yönlerde olumsuz etkilediği için herhangi bir insan toplumunda olumsuz bir olgudur. Ek olarak, topluluk yapısını etkileyen ekonomik bir kusuru ifade eder. Bu nedenle, işsizliğin ekonomik ve sosyal boyutları karmaşıklığı arttırmakta, sonuç olarak, doğasını ve büyüme üzerindeki etkisini anlamak için bizi çeşitli analizler yapmaya yönlendirmektedir. Etkiler, ekonomik büyüme oranları ile ekonomide hüküm süren değişen işsizlik oranları arasındaki nedensel ilişkinin varlığı ile doğrulanır. Ancak teorik analiz, belirli bir ülkenin ekonomi politikalarındaki dengesizlikten kaynaklanan ekonomik bir fenomen olarak işsizliğe odaklandığı için bu ilişkiyi her zaman doğrulamamaktadır.

TÜRKİYE Örneği

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın tarafından 26 Haziran 2020 tarihli “Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation” adlı çalışmada, Türkiye için ekonomik büyüme ile işsizlik arasındaki ilişkide incelenmiştir. Aşağıda, çalışmadaki bu bölüm özetlenmektedir.

Bu bağlamda ekonomik büyümenin istihdam veya işsizlik oranı üzerindeki etkileri incelenmekte ve büyümenin istihdam yaratıp yaratmadığı hem dünya literatüründe hem de Türkiye’de araştırma konusu olmaktadır. Tarihsel olarak, ekonomik büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin son dönemlerde zayıfladığı veya bir başka deyişle daha karmaşık hale geldiği görülmektedir. Büyüme ve istihdam arasında ne bire bir ne de istikrarlı bir ilişkinin, ülke ekonomilerindeki gelişmelerle birlikte olduğu görülmektedir. Yapısal uyum politikasını destekleyen ekonomistler, ihracata dayalı büyüme stratejisinin temeli olan dış ticaretin serbestleşmesi ile istihdamın artacağını öngörmüşlerdir. Son yıllarda birçok gelişmekte olan ülkenin deneyimlediği şey, neoklasik teorinin bu iddialarını doğrulamaktan uzaktır. Çalışma çağındaki nüfusun hızla arttığı bir ortamda yeterli istihdamın sağlanması için yüksek büyüme hızlarının yanı sıra büyümenin de sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye’de 1990’lardan bu yana büyüme rakamlarının üç defa eksi yüzde 6’nın altında olması büyümenin son derece istikrarsız olduğunu gösteriyor. Bu, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine bağlı büyümenin kalıcı olmadığını ve sermaye hareketlerinin liberalleşmesi ile kırılganlığın yükseldiğini göstermektedir

Ekonomik büyümenin istihdamı artıracağı ve işsizliği azaltacağı görüşü literatürde Okun yasası olarak biliniyor. Arthur Okun, 1947-1960 dönemi için üç aylık verileri kullanan regresyon analizi ile Birleşik Devletler’deki işsizlik oranı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceledi. Geliştirilen regresyon denklemine göre, mevcut gelir ile tam istihdam geliri arasındaki fark, işsizlik oranıyla ters yönde değişmektedir.  Okun’un geliştirdiği yasa, büyüme oranının %2,25 olarak ölçülen eğilimi veya ortalama büyüme oranını aşması durumunda, işsizlik oranında düşüşe yol açacağını belirtiyor. Tam olarak, büyüme eğilimini aşan GSYİH büyümesinin her yüzde puanı işsizlik oranını ne kadar düşüreceği sorusu aranmaktadır. Okun yasası, benzer şekilde işsizlik oranını %1 düşürmek için gereken büyüme oranını tahmin etmek için kullanılabilir. Amerika Birleşik Devletleri için yukarıda belirtilen dönemi kapsayan çalışma, büyüme öncesi orana göre her %1 büyüme oranının işsizlik oranını %0,5 puan düşürdüğü sonucuna varmıştır. Ekonominin doğal oranın üzerinde büyüme gösterdiği yıllarda, işsizlik oranında gerçek ve doğal büyüme hızı arasındaki farkın k katına kadar bir değişim olacaktır.

Bu çalışma, Okun yasasının Türkiye için çok kötü çalıştığını göstermektedir. Bu çalışmada regresyon analizi kullanılarak elde edilen negatif yönlü regresyon doğrusu, işsizlik oranındaki değişim ile büyüme hızı arasında ters bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Ancak, büyüme, işsizlik üzerinde etkili olması için en az %4,3 olmalıdır. Diğer bir deyişle, büyüme hızı bu seviyeye ulaştıktan sonra her %1 puanlık artış, işsizlik oranında sadece %0,13 düşüşle sonuçlanmaktadır. Türkiye ile ilgili birçok farklı çalışmada da benzer sonuçlara ulaşıldığı görülmektedir. Bu hesaplamalar, özellikle konjonktürün genişleme dönemindeki büyümenin istihdam üzerinde çok düşük etkileri olduğunu ve dolayısıyla istihdam yaratmayan büyümenin varlığını göstermektedir. Bu çalışmalardan elde edilen bir diğer önemli bulgu da Okun’un Türkiye ekonomisindeki ilişkisinin asimetrik bir yapıya sahip olması, yani reel çıktının genişleme döneminde işsizliğin azaltılmasına etkisi ile daralma döneminde artan işsizliğe etkisinin aynı olmamasıdır.

Türkiye’de 1999–2019 döneminde büyüme oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişki incelendiğinde, özellikle kriz dönemlerinde büyüme ile işsizlik arasında ters bir ilişki olduğu görülmektedir. İşsizlik oranı 1999, 2001 ve 2009’da yüksek seviyelere ulaştı ve daha sonraki yıllarda (bazı dönemlerde) gecikmiş olsa da düşmeye başladı. Benzer şekilde 2018 yılında yaşanan döviz krizinin yarattığı olumsuz büyüme koşulları ile işsizlik artmaya başladı ve 2019 yılında %13,7 ile en yüksek değerine ulaştı. Öte yandan, ekonomide yaşanan döngüsel canlanmanın işsizlik üzerindeki etkisi görece zayıf kaldı. 2004 ve 2005 yıllarında %10’a yaklaşan büyüme hızına rağmen, işsizlik oranı yüksek seviyelerde sabit kaldı. İncelenen dönemde büyümenin en yüksek olduğu 2011 yılında işsizlik oranındaki düşüşün son derece sınırlı kaldığı söylenebilir. 2013 ve 2017 yıllarında yaşanan genişleme döneminde işsizlik azalmadı, aksine artmaya başladı.

Türkiye ekonomisinde yıllar içinde büyüme istatistikleri artmış olsa da işsizlik oranları Okun yasasının öngördüğü şekilde azalmadı. Genel kabul gören teoride, bir ülke ekonomisinin büyüme hızı arttığında, istihdamın artması ve işsizlik oranının düşmesi beklenir. Türkiye’de son yıllarda sağlanan yüksek ekonomik büyüme oranlarına rağmen, bu performans işsizlik oranlarına aynı ölçüde yansımamış ve tartışmalara yol açmıştır. İstihdam sağlamayan, tüketime ve yabancı sermaye hareketlerine dayalı bir ekonomik büyüme modeli sürdürülebilir değildir. Hızlı nüfus artışı ve genç nüfuslu bir demografik yapı göz önüne alındığında, üretime dayalı politikalarla, istihdam sağlayan, katma değeri yüksek ürünlere odaklanan ve dışa bağımlılığı azaltan bir ekonomik büyüme modeli geliştirmek büyük önem taşımaktadır.

Bu açıklamalara göre Türkiye ithalata bağımlı bir üretim yapısına sahip olduğundan ekonomiyi hızlandırmak için ithalatın artması gerekiyor. Bu durumda, kaçınılmaz olarak bir dış hesap açığı vardır. Dış tasarruf kullanımı anlamına gelen bu açık, Türkiye’deki dış borç stokunun tolere edilebilir seviyenin üzerine çıkmasına neden olmuştur. Artan dış borç ve bunun sonucunda döviz ihtiyacı, ekonominin daha kırılgan hale gelmesi ve makroekonomik dengelerin hızla bozulması anlamına gelir.

Cari açık vermeden büyümek için ekonominin üretim yapısındaki önemli değişikliklerin Türkiye’de bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Öncelikle ara malı üreten sektörlerin geliştirilmesi ve ithalata olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Ayrıca dış ticarette rekabetçi bir döviz kuru politikasının olumlu sonuçlar vermesi beklenmelidir.

İstihdam Açısından Zengin Ekonomik Büyüme

Sürekli, kapsayıcı ve sürdürülebilir, tam ve üretken istihdamı ve herkes için insana yakışır işi teşvik eden” ekonomik büyümenin ancak işler ve insana yakışır iş yaratması halinde kapsayıcı olacağı kabul edilir.. Büyüme, istihdam ve yoksulluğu azaltma faaliyetleri arasındaki güçlü bağlantı nedeniyle yoksulluk ve eşitlik hedeflerine ulaşılmasını da desteklemelidir.

Tek başına ekonomik büyüme, özellikle yoksullar, savunmasızlar ve geride kalma riskiyle karşı karşıya olanlar için daha fazla ve daha iyi işler anlamına gelmez. Ekonomik büyüme, üretken istihdamı artırmak için bir ön koşuldur; istihdamdaki artışlarla işgücü verimliliğindeki artışların birleşik sonucudur. Bu nedenle, ekonomik büyüme oranı, istihdamdaki büyümenin ve işgücü verimliliğindeki büyümenin gerçekleşebileceği mutlak tavanı belirler. Bununla birlikte, büyümenin şekli veya doğası da önemlidir. Ekonomik büyümenin üretken istihdam yaratma üzerindeki etkisi, yalnızca büyüme oranına değil, aynı zamanda büyümenin üretken işlere dönüşmesindeki verimliliğine de bağlıdır. İkincisi, büyümenin sektör kompozisyonuna ve bireysel sektörlerdeki büyümenin sermaye / emek yoğunluğu gibi bir dizi faktöre bağlıdır.

Genellikle hem yeni iş sayısını hem de üretkenliği ve ayrıca istihdamdan elde edilen gelirleri artırma ihtiyacı vardır. Bu nedenle, istihdam açısından ekonomik kalkınmanın incelenmesi, ekonomik büyümenin daha fazla iş ve daha yüksek verimlilik / gelir ihtiyacını ne ölçüde karşıladığının değerlendirilmesidir. Anlamlı iç görüler elde etmek için böyle bir değerlendirmenin ekonomik sektörlere göre ayrıştırılması gerekir. Ekonomik büyümenin üretken bir dönüşümle ne ölçüde ilişkilendirildiği ve bu dönüşüm tarafından yönlendirildiği, orta ve uzun vadede ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliği için büyük önem taşımaktadır.

Bir ekonominin nüfusu için yeterli istihdam fırsatları yaratma yeteneğini ölçen göstergeler, ekonominin genel kalkınma performansı hakkında değerli bilgiler sağlayabilir. Bu göstergeler arasında işsizlik oranları, istihdam – nüfus oranları, işgücüne katılım oranları ve çıktıya göre büyümenin istihdam yoğunluğu veya istihdamın esnekliği yer alır – bu son gösterge, istihdam artışının ne kadar ekonomik büyümenin yüzde 1 puanı ile ilişkili olduğunu ölçer. Büyümenin istihdam içeriğindeki düşüş, bir politika meselesidir. İstihdam ve insana yakışır işin ekonomik büyüme ve yoksulluğu azaltma politikalarına açıkça entegre edilmesi, insanlar için faydaların en üst düzeye çıkarılmasına ve büyümenin hem sürdürülebilir hem de kapsayıcı olmasını sağlamaya yardımcı olur.

“Çalışan yoksulların” durumu, özellikle kayıtlı ekonominin küçük olduğu ve birçok kadın ve erkeğin – çoğu zaman zor ve uzun saatler boyunca – çalıştığı, ancak kendilerini ve ailelerini yoksulluktan kurtaracak kadar para kazanamadığı ülkelerde özel bir ilgi konusu olmalıdır.

Geçtiğimiz on beş yıl boyunca ILO, UNDP, OECD, UN-DESA, Dünya Bankası ve diğerleri, büyüme-istihdam-yoksulluk bağına ilişkin önemli analitik çalışmalar yürüttüler Dünya Bankası’nın “İşler” başlıklı 2013 Dünya Kalkınma Raporu, artan yaşam standartları, daha fazla sosyal uyum ve geliştirilmiş üretkenlik açısından istihdamın dönüştürücü rolünü vurguladı. UNDP’nin “İnsani Gelişme İçin Yeniden Düşünmek” başlığı altında yayınlanan 2015 İnsani Gelişme Raporu, iş (daha geniş anlamıyla) ve insani gelişme arasındaki bağlantıyı kurmayı amaçlıyordu. Afrika Devlet Başkanları tarafından bu vesileyle kabul edilen Beyanname, “istihdam yaratmayı ulusal, bölgesel ve kıtasal düzeylerde ekonomik ve sosyal politikaların açık ve merkezi bir hedefi olarak, sürdürülebilir yoksulluğun azaltılması ve onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla yerleştirmektir.” denildi.

KAYNAK


Dr Ritika Srivastava

Dr Ritika Srivastava is the freelance writer with People Matters.

DCED, Link between employment and enterprise-development.org

Investopedia, ECONOMICS  MACROECONOMICS, By RYAN FURHMANN

 Reviewed By TOBY WALTERS  Updated Nov 3, 2020

ILO home Topics, Decent work for sustainable development (DW4SD) Resource Platform  October 2017

European Scientific Journal 13(28)

DOI: 10.19044/esj.2017.v13n28p470

Authors: Saleh Al-hosban,

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın, Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation and Current Account Balance: Theory and Case of Turkey

Haziran 26 2020, Gözden geçirme Ağustos 31, 2020

İŞSİZLİK

Dünyada, üç kategoriye sahibiz: istihdam edilenler, yetersiz çalışanlar ve işsiz. Bu şaşırtıcı durum, toplumların iyiliklerinden daha çok zararlarına neden olmaktadır. İşsizlik bugün toplumların önündeki en büyük sorunlardan biri haline geldi. Bu, toplumumuzun derinliklerini yiyen ve ilerlemelerini engelleyen bir kansere benziyor. Her gün bazıları  işlerini kaybederken, diğerleri ise masalarına yiyecek koyacak bir iş için caddelerde dolaşıyorlar.

İşsizlik, gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde yaşanan küresel bir sorundur. En büyük kanıt, gelişmiş ülkelerin bile işsizlik sorunlarıyla mücadele etmeleridir. Uluslararası İşgücü Örgütü, 2012’de hem istihdam edilenlerin hem de işsiz olanların istatistiklerini yayınladı. Orada, dünya nüfusunun yaklaşık % 6’sının işsiz olduğu ve bu rakam içinde genç işsizliğinin önde geldiği tespit edildi.

Yüksek işsizlik, daha düşük yaşam standartları ve yoksulluğun artması ile birlikte benlik saygısını kaybetme, boşanma oranının artması, şiddet suçlarının artması ve hatta intihar gibi sosyal patolojiler de dahil olmak üzere insani sefaletle ilişkilidir. Bu sosyal maliyetlere ek olarak işsizlik, ekonomik problemlerde doğurur. Makroekonomik düzeyde, yüksek işsizlik, ekonominin kaynaklarını kullanmadığını ve dolayısıyla potansiyelinin altında çalıştığını ifade eder. Yüksek işsizlik, sosyal sigorta programlarındaki harcamaların artması ve vergi tahsilatının azalması nedeniyle, hükümet parasına da mal oluyor. Bu bakımdan hükümet ve kişiler tarafından işsizlik probleminin üstesinden gelecek ve daha fazla istihdam yoluyla ülke ekonomisini geliştirecek  uygun çözüm adımları atılması önem kazanmaktadır.

İşsizlik ve işsizlik oranı

Genel olarak, insanların işsiz olarak sınıflandırılması için iki temel ölçüt dikkate alınmaktadır: (i) hiçbir işleri olmamalı, ve (ii) aktif bir şekilde iş arayışında olmalıdırlar.

İşi olmayan ve aktif olarak arama yapmayanların, işgücü dışında olduğu düşünülmektedir.

Daha hassas olarak, ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu(BLS), işsiz kişileri “referans haftasında işi olmayan, geçici hastalık dışında işe hazır olanlar, ve referans haftası ile biten dört haftalık süre içerisinde bir iş bulmak için özel çaba sarf etmiş olanlar” olarak tanımlıyor. Bu kuralın bir istisnası vardır:” çıkarıldığı bir işe yeniden çağrılmayı bekleyen kişiler, işsiz olarak sınıflandırılmaları için iş arıyor olmalarına gerek yok.”

İşgücü dışında sınıflandırılan grubun yalnızca istihdam edilmeyi istemeyen kişilerle sınırlı olmadığı unutulmamalıdır. Gerçekten de, işi olmayan ve iş bulmakla ilgilenen (geçmiş yıllarda iş aramış oldukları gerekçesiyle işaret edildiği gibi) insanları da içerir; ancak, işlerin mevcut olduğuna inanmadıkları için aramayı bırakmışlardır. Bu kişiler ankette cesareti kırılmış işçiler olarak sınıflandırılırlar. Cesareti kırılmış işçilerin, işsizlerle benzer bir durumda olduklarıiçin,  işsizlere benzer bir döngüsel model sergilemektedir. Bu nedenle, genişletilmiş bir işsizlik ölçüsünde, cesareti kırılmış işçiler de dahil edilmelidir.

İşgücü piyasası koşullarını değerlendirmek için ekonomistler, işsiz sayısı yerine, toplam iş gücünün yüzdesi olarak işsizlik oranını kullanmaktadır. Gerçek işsizlik oranının, “doğal” işsizlik oranı veya kısa dönemli döngüsel faktörlerin tam olarak ortaya çıktığı zamanki işsizlik oranı(yani, ekonomideki ücret oranlarının, toplam işgücü talep ve arzı dengede kalacak şekilde belirlendiği) ile mukayese edilmeleri de faydalıdır.

İşsizliğin doğal oranından sapması,” döngüsel işsizlik veya iş gücü talebindeki kısa dönemli değişimden kaynaklanan işsizlik” olarak adlandırılır. Gerçek işsizlik oranı, doğal orandan çok daha fazla oynaklık sergiler, çünkü tanımı itibarı ile doğal oran, iş gücü piyasasındaki kısa vadeli dalgalanmaların neden olduğu oynaklığı, ihmal etmektedir.

Gerçek işsizlik oranı tahmini doğal oranın altına düştüğünde, emek piyasaları tipik olarak “sıkı” olarak tanımlanmaktadır. Bunun tersi gerçekleştiğinde, “daha yumuşak” bir işgücü piyasası ya da “gevşek” bir iş piyasasından haberdar olmaya başlarız. Tabii ki, gerçek ve doğal işsizlik oranlarının karşılaştırılması, sonrakinin işsizliği açık bir şekilde ölçen bir sayı olmayıp, sadece teorik kavramın bir tahmini olması ve bu tahmini çevreleyen belirsizlikler nedeniyle, karmaşıktır.

Doğal İşsizlik Oranı

Doğal işsizlik oranı, bir ekonomide daima bir miktar işsizlik seviyesinin olacağını kabul eder. Doğal oranda, tüm işsizlik gönüllü olacaktır. Bu, ekonomi tam istihdamla çalışırken oluşan, istihdam oranıdır. Doğal oran, iş talebinin ve iş arzının etkileşimi ile belirlenir. Denge ücret oranında, iş isteyen herkes iş bulabilir.

Bununla birlikte, bu ücret oranında da, çalışmamayı seçen bazı insanlar olacaktır. Doğal işsizlik oranı şu şekilde belirlenir:

 • Sosyal yardımların değeri

• Sendikal güç

 • Vergilendirme sistemi

 • Emek göçü

 • Sosyal faktörler

Doğal işsizlik oranını azaltmak istiyen hükümetler, arz tarafı politikalarına konsantre olmaya ihtiyaç duyarlar. Bir ülkede sosyal yardımların nispeten yüksek olması, daha az insanın çalışmak istemesine sebep olabilir.

İşsizlik Çeşitleri Bir dizi işsizlik çeşidi vardır:

• Yapısal işsizlik

Yapısal işsizlik: ekonomi evrim geçirdikçe oluşur. Farklı sektörler diğer sektörlere dayanamadığında veya yaratılan yeni iş türleri, bazı işleri ortadan kaldırdığında gerçekleşir. Örneğin, mevcut işlere göre kalifiye işçilerin eksikliği veya bölgeler ya da sanayi genelinde işgücü talebindeki dengesiz büyümeden kaynaklanan emek arzı ve talebi arasındaki kalıcı uyumsuzluğa atıfta bulunmaktadır.

• Döngüsel işsizlik

Döngüsel işsizlik, reel GSYİH’daki dalgalanmalara eşlik eden işsizliktir. – İş döngüsü koşullarını yansıtır. – İş faaliyetlerinde genel bir düşüş olduğunda, döngüsel işsizlik artar.

• Geçici işsizlik

Geçici işsizlik, bir ekonominin normal çalışması sırasında doğal olarak ortaya çıkan işsizliktir. Bu, insanların doğru işleri ve işverenlerin de doğru kişileri bulmasının zaman alması nedeniyle oluşur.

Zira, bir kişinin beceri ve tercihlerine uyan bir iş varsa bile, kişinin o işi keşfetmesi biraz zaman alabilir – Eksik bilgi sebebiyle. – Çünkü:

• işverenler, mevcut tüm işçilerin ve onların niteliklerinin farkında değildirler ve

• mevcut işçiler, işverenlerin sunduğu tüm işlerin farkında değillerdir.

Politika yapıcılar, genellikle, geçici işsizliğin, yapısal işsizlikten daha az sorunlu olduğunu düşünürler; zira bu, işçilerin onlar için en iyi ve muhtemelen en üretken olacağı işleri bulmaları için gereken süreyi yansıtır. Bir kişinin işi olmadığı için çalışamadığı kesintisiz bir aylık süreç olarak tanımlanan işsizliğin, geçici işsizlik ile ilişkili olanı kısa olma eğilimindedir, ancak yapısal işsizlikle ilişkili olanları çok uzun olabilir.

Yukarıdakiler göz önüne alındığında, politika yapıcılar işsizlik oranını mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışmamalıdırlar mı? Pek değil: işsizliğin, doğal oranın çok altında tutulması, başında enflasyonist baskıların geldiği olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bunun nedeni, ekonomide sürdürülebilir nitelikteki maksimum istihdam düzeyinin (bazıları uzun vadeli istihdam seviyesi olarak anar) para politikasına değil ekonominin temel yapısına bağlı olmasıdır: demografik özellikler, işgücünün özellikleri, teknoloji, doğal kaynaklar, vb. İstihdam, bu maksimum sürdürülebilir seviyenin üstüne itilirse, insanlar işlerin bol olduğunu fark ederler ve dolayısıyla pazarlık gücüne sahip olacakları için ücretler yükselir. Ücretler yükseldiğinde üretim masrafları arttığından ve bu da tüketicilere aktarılacağından dolayısıyla fiyat enflasyonu artacaktır. Fiyat enflasyonunun da maliyeti vardır.

Para politikası yapıcıları negatif sonuçlar vermeden işsizlik oranını doğal limitin altında tutamazken, diğer politika yapıcılar eğitim ve üretkenliği artıran politikalar ile ekonominin yapısını etkileyerek istihdamın maksimum sürdürülebilir seviyesini arttırabiliyorlar, bunun yapılması oldukça zor olsa da.

İşsizliğin Etkileri:

İşsizlik, ülkeleri etkileyerek birtakım sıkıntılara neden olur. Bunların bir kısmı, aşağıda verilmektedir.

1. Azalan vergi gelirleri: İşsizlik nedeniyle çalışan ve para kazanan insan sayısı azalır ve bu nedenle daha az gelir vergisi toplanır. Hükümet tarafından toplanan daha az vergi gelirinin, hükümet mâliyesi üzerinde büyük bir etkisi olurdu.

2. Yüksek arz tarafı maliyeti: İşsizlik nedeniyle çalışmayan çok sayıda kişi olduğunda, hükümet, mevcut endüstri koşulları için gerekli olan becerileri iş gücüne öğretmek zorundadır. Dolayısıyla, en yeni endüstri ile eşleşecek şekilde iş gücünün eğitim becerileri için hükümetin harcama yapması, onun görevidir. Bu durum, hükümetin ekonomisinde bir boşalma yaratır.

3. Artan refah maliyeti: İşsizlik döneminde az sayıda insan çalışacak, ancak neredeyse tüm insanlar sosyal yararlar talep edeceklerdi. Bundan dolayı, devlet parası tekrar boşalıyor. Devlet, finansmanı halka fayda sağlamak için kullanmalıdır.

4. Düşük ücretler: İşsizlik dönemlerinde, firmalarda istihdam için emek arzı artmaktadır. Bu senaryoda, düşük ücretler için çalışmaya hazır birçok insan olduğu için ücretlerin düşüşü var. Bu şekilde endüstrilere olumlu etkisi olur ve onların değişken maliyetleri düşer.

5. Fazla emek: İşsizliğin etkisi nedeniyle, çalışmaya hazır birçok aday vardır ve bu durum endüstrilere istihdam için daha fazla seçenek sunuyor. Daha fazla deneyime sahip nitelikli kişileri seçebilirler.

6. Düşük kalitede mal talebinin artması: Bir ekonomide, düşük gelir elde eden kişilerce bazen az miktarda mal satın alınır, ve bunlar düşük kalitede mallar olarak adlandırılır. İşsizlik döneminde, insanlar düşük gelir nedeniyle, daha düşük kalitede mal almaya dönüş yaparlar. Düşük kalitede mal sahihleri, yüksek bir kâr ve satış gelirine sahip olacaktı.

7. Daha az talebe dayanan mal ve hizmetler: İşsizlik, bireylerin çok düşük gelirli oldukları için malları ve hizmetleri satın almalarını engeller. Bu senaryolarda, daha düşük satış geliri, karın düşmesine neden olur.

8. Artan eğitim maliyeti: İşsizlik sebebiyle düşük ücret maliyetlerinden fayda sağlayan birçok firma olmasına rağmen, uzunca bir süre işsiz kalmış çalışanları için harcama yapmak ve onları eğitmek durumunda kalmaktadırlar. Çalışanların eğitimi, firmanın kaynakları ve zaman harcaması ile başarılır, dolayısıyla çalışanların maliyetinde bir artış oluşur.

9. Daha düşük yaşam standartları: Özel tasarruflar ve sosyal faydalar, işsizlik dönemlerinde insanların güvenebileceği tek kaynaktır. Fazla harcama yapmazlar ve yaşamları için yalnızca daha az mal satın alırlar ve bu nedenle daha düşük yaşam standartlarına itilirler.

10. Depresyon ve güven kaybı: İşsizlik, kişilerin depresyona ve güven kaybına neden olduğu bir dönemdir. İşsizlik, bazı kişilerde stresle ilişkili depresyona yol açmaktadır.

11. Becerilerin kaybı: İşsizlik döneminde bazı bireylerin, çalışma beceri ve kabiliyetleri azalabilir.

Bir kişinin işsiz kalması ne kadar uzun sürerse , onun daha çok eğitilmesi gerekir.

12. Uzun vadeli yapısal işsizlik oranının bir parçası haline gelen işsizler, iş arayışından vazgeçebilir.

13. İşsizlik, ekonominin bir bütün olarak performansı üzerinde önemli etkilere neden olabilir.

İşsizliğin azaltılmasına yönelik politikalar

İşsizlik baştan ulus tarafından düzgün bir şekilde planlanırsa çözülebilir. Doğal işsizlik oranının çözülebilmesi için çeşitli yollar vardır. Uzun vadeli işsizliği çözmek için hükümetin ve halkın birlikte çalışabileceği bazı olası yollar şunlardır: İşsizliğin azaltılmasına yönelik politikaların hızlı bir listesi:

1. Para politikası – Toplam talebi canlandırmak için faiz oranlarını düşürmek,

2. Maliye politikası – Toplam talebi artırmak için vergileri azaltmak,

3. Yapısal işsizliğin azaltılmasına yardımcı olmak için, beşeri sermayenin arttırılması – eğitim ve öğretim – işgücünü daha fazla istihdam edilebilir hale getirmek ve emek üretkenlik düzeyini yükseltmek için uzun süreli bir strateji,

4. Firmaların, durgun alanlara yatırım yapmalarına yardımcı olmak için coğrafi sübvansiyonlar,

5. Reel ücretli işsizliğin azaltılması için asgari ücretin düşürülmesi,

6. İşçi çalıştırmayı ve işe almayı kolaylaştırmak için daha esnek emek piyasaları.

7. Hem kamu hem de özel sektörden gelen talebin canlandırılması – yeni istihdam yaratmak için, toplam talebi yüksek tutmak,

8. Gelir akışına talep enjeksiyonu sağlamak için, ihracat rekabet gücünün geliştirilmesi,

9. İşe teşviklerin geliştirilmesi – sosyal faydalara bağımlılığın azaltılması ve emek arzının boyutunun genişletilmesi için işyeri ödemesi yapmak,

10. Ulusun nüfus artışının kontrolü,

11. Serbest meslek / girişimciliğin özendirilmesi

12. Emeklilik yaşının azaltılması,

13. Eğitim standarlarının geliştirilmesi,

14. Temel eğitim olanaklarının sağlanması,

15. Yaratıcı, olumlu ve rekabetçi olmak,ve son olarak

16. Siyasi istikrarın sağlanması.

İşsizliğin azaltılması için iki ana strateji var —

  1. Talep eksikliği olan işsizliği (durgunluğun neden olduğu işsizliği) azaltmak için talep tarafı politikalar,

Durgunluk var olduğunda ve döngüsel işsizlik yükseliyorken, talep tarafı politikaları önemlidir (Örneğin 1991 ve 2008 durgunluklarından sonra). Talep tarafı politikaları, talep eksikliği ile oluşan işsizliğin azaltılmasına katkıda bulunabilir; örneğin, bir durgunluk döneminde. Bununla birlikte, arz tarafındaki işsizliği azaltamazlar. Bu nedenle, bunların etkinlikleri, oluşan işsizlik türüne bağlıdır.

1. Mali Politikalar

Mali politikalar, toplam talebi ve ekonomik büyümeyi artırmaya yardımcı olarak işsizliği azaltabilir.

Hükümet genişletici mali politika izlemeye ihtiyaç duyacak: bu, vergilerin düşürülmesini ve hükümet harcamalarının arttırılmasını içeriyor. Daha düşük vergi, harcanabilir geliri artırır (örneğin KDV oranı düşürülmesi, vb.) ve bu nedenle tüketimi artırmaya yardımcı olur ve toplam talebi artırır.

Toplam talepteki artışla birlikte, reel GSYİH’da bir artış olacaktır (ekonomide yedek kapasite olduğu sürece). Firmalar daha fazla üretim yaparsa işçiler için talep artacak ve bu nedenle talep eksikliği olan işsizliği azaltacaktır. Ayrıca, yüksek toplam talep ve güçlü ekonomik büyüme ile daha az sayıda firma iflas ederek bu durum, daha az iş kayıpları anlamına gelecektir.

Keynes, uzun süren bir durgunluk döneminde genişletici maliye politikası uygulanmasının aktif bir savunucusu idi. Bir durgunluk döneminde kaynakların (hem sermaye hem emek) boşta kaldığını iddia ediyordu. Bu nedenle hükümet müdahale etmeli ve işsizliğin azaltılması için ek talep yaratmalıdır.

Yüksek toplam talebin ekonomi üzerindeki etkisi

Ancak,

1. Toplam talep, diğer bileşenlere de bağlıdır. Örneğin; eğer güven düşükse, vergilerin düşürülmesi tüketici harcamalarını artırmayabilir, çünkü insanlar tasarruf etmeyi tercih edebilirler. Eğer kısa zamanda durumun tersine döneceği  şüphesi var ise, insanlar vergi indirimlerini harcamayabilirler.

2. Mali politika etkisi gecikmeli olabilir. Örneğin hükümet harcamalarının artırılması yönündeki bir kararın toplam talebi artırmaya yönelik etkisi, uzun zaman alabilir.

3. Eğer ekonomi tam kapasiteye yakınsa, toplam talepteki artış, sadece enflasyona neden olacaktır. Genişletilmiş mali politika, yalnızca üretimde kapasite boşluğu olması durumunda, işsizliği azaltacaktır.

4. Genişletilmiş mali politika, yüksek hükümet borçlanmasını gerektirir- yüksek seviyede borçlu ve artan tahvil getirisine sahip ülkeler için bu mümkün olmayabilir.

5. Uzun vadede, genişletici mali politika, dışlama etkisine neden olabilir; örneğin, hükümet harcamayı artırıyor ancak özel sektörden borç aldığı için, özel sektör daha az harcama yapmak durumunda kalıyor ve bu nedenle toplam talep artmıyor.

 2. Para politikası

Para politikası, faiz oranlarının düşürülmesini kapsar. Daha düşük oranlar borçlanma maliyetini düşürür ve insanları harcama ve yatırım yapmaya teşvik eder. Bu, toplam talebi arttırır ve aynı zamanda GSYİH’nin artmasına ve talep eksikliği olan işsizliğin azaltılmasına yardımcı olmalıdır.

Ayrıca, düşük faiz oranları döviz kurunu düşürecek ve ihracatı daha rekabetçi yapacaktır.

Bazı durumlarda, düşük faiz oranları talebi artırmada etkisiz olabilir.

Mali politikadaki benzer sorunlar gibi, para politikası da, toplam talebin diğer bileşenlerine bağlıdır.

Düşük faiz oranları, bankalar hala kredi verme konusunda isteksiz davranırsa, harcamayı artırmaya yardımcı olmayabilir.

B- Yapısal işsizliğin azaltılmasına yönelik arz tarafı politikalar.

Arz politikaları, daha fazla mikro ekonomik sorunla ilgilidir. Toplam talebi artırmayı değil, emek piyasasındaki kusurları aşmayı ve arz yönlü faktörlerin neden olduğu işsizliği azaltmayı amaçlıyorlar. Arz yönlü işsizlik aşağıdakileri içerir:

Geçici Yapısal

Klasik (reel ücret)

Arz tarafındaki işsizliğin azaltılmasına yönelik politikalar

1. Eğitim ve öğretim. Amaç, uzun zamandır işsiz olanlara, gelişmekte olan endüstrilerde iş bulmalarını sağlayacak yeni becerileri kazandırmaktır. Bununla birlikte, eğitim ve öğretim düzeni sağlanmasına rağmen işsizler, yeni beceriler öğrenmeyi yapamayacak durumda veya isteksiz olabilir. En iyi ihtimalle işsizliğin azaltılması birkaç yıl alacaktır.

2. Ticaret birliklerinin etkilerini azaltın. Sendikalar, pazar denge fiyatının üstünde ücret karşılığı pazarlık yapabilirlerse, onlar gerçek ücretli işsizliğe neden olacaklardır. Bu durumda, işçi sendikalarının etkisini azaltmak (veya asgari ücretlerin düşürülmesi), bu gerçek ücretli işsizliğin çözülmesine yardımcı olacaktır.

3. İstihdam sübvansiyonları. Firmalara, vergi indirimleri veya uzun süreli işsiz olanları almak için, sübvansiyon verilebilir. Bu, onlara yeni bir güven vermeye ve iş başında eğitim yaptırmalarına yardımcı oluyor. Ancak, bu oldukça pahalı olacaktır, ve firmaları, vergi indirimlerinden yararlanmak için mevcut işçileri, uzun zamandır işsiz olanlarla değiştirmeye teşvik edebilir.

4. İşgücü piyasasının esnekliğin geliştirilmesi. Gelişmiş ülkelerdekidaha yüksek yapısal işsizlik oranlarının, firmaları öncelikle işçi çalıştırmaktan vazgeçtiren kısıtlayıcı emek piyasalarından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Örneğin, maksimum çalışma haftalarını kaldırmak ve işçileri almayı ve çıkarmayı kolaylaştırmak, daha fazla iş yaratmayı teşvik edebilir. Bununla birlikte, artan işgücü piyasası esnekliği, geçici istihdam artışına ve daha fazla iş güvensizliğine neden olabilir.

5. Daha sıkı sosyal fayda gerekleri. Hükümetler, işsizlerin bir işi kabul etmeleri veya sosyal yardımları kaybedecekleri riski konularında, daha aktif bir rol alabilir. Belirli bir süre sonra, hükümet bir kamu sektörü işini garanti edebilir. Bu, işsizliği önemli ölçüde azaltabilir. Bununla birlikte bu durum, hükümetin binlerce kişiyi yüksek maliyet yaratarak, verimsiz görevlerde çalıştırmakla sonuçlandığı anlamına gelebilir. Ayrıca, sosyal fayda talep etmeyi zorlaştırılırsa, başvuranların sayısı azaltılabilir.

 6. Coğrafi hareketliliğin geliştirilmesi. Çoğu zaman işsizlik bazı bölgelerde daha fazla yoğunlaşmaktadır. Bu coğrafi işsizliğin üstesinden gelmek için hükümet, durgun bölgelerde faaliyet gösteren firmalara vergi indirimleri verebilir. Alternatif olarak, yüksek istihdam alanlarına taşınan işsiz kişiler için mali yardım sağlayabilir.

7. Maksimum çalışma haftası. Maksimum çalışma haftasının (örneğin 35 saat) firmaların daha fazla işçi çalıştırması ve işsizliği azaltması gerekmesine yol açacağı öne sürülmüştür.

Ancak, maksimum çalışma haftası bir firmanın maliyetlerini artırabilir ve bu nedenle daha fazla çalışan  almak istemezler. Ayrıca, bir firmanın saatlerdeki kesintiye daha fazla istihdam sağlayarak yanıt vereceği kesin değildir – üretkenliği artırmaya çalışabilirler. Yanlış becerilere sahip olanlar yine aynı problemle karşı karşıya kalacaklardır.

NETİCE

Ulusal İşsizlik oranı, doğru şekilde planlandığı ve uygulandığı zaman, azalacaktır. Doğal işsizlik, herhangi bir ülkede önemli bir endişe kaynağıdır ve dolayısıyla ülkeyi, ekonomik çöküşten kurtarmak için, ona odaklanmak önemlidir.

İşsizlik, ülkedeki her bireyi etkilediğinden, hükümet tarafından uygun ekonomik koşulların ve korumanın sağlanması ihtiyacı vardır. Hükümetler, işsizliğe yol açan durgunluk dönemlerinde doğru adımları atmak için hazırlanmalıdır. Bu nedenle, işsizlik, ülkenin tüm vatandaşları tarafından üzerinde durulması  gereken bir husustur. Her vatandaş işsizliği önlemek için her ne yapabilecekse, onu yapmakta sorumlu olmalıdır. İşsizlik büyük bir krizdir ve ülkenin ekonomik durumunu gömebilir ve bu nedenle doğru yöntemi takip etmek zorunludur. İşsizliğin ne olduğundan habersiz olanlar ve iç ayrıntılarını bilmeyenler, bu noktaları atlayıp, hatta bundan faydalanabilirler. Bu bakımdan, işsizlikten uzak bir ulus geliştirmek için çalışmalıyız.

KAYNAK:

Tejvan Pettinger, November 14. 2016 economics Federal Reserve bank of Sanfrancisco Dr. ECON education May 2007

https://revisionworld.com

http://content.wisestep.com/solve-unemployment-country-best-tips

Causes of unemployment, 14 December 2021 by Tejvan Pettinger, Oxford

Policies for reducing unemployment, 14 June 2019 by Tejvan Pettinger, Oxford.

GELİR EŞİTSİZLİĞİ

Ekonomik eşitsizlik küresel bir gerçektir—bir ölçüye göre, dünyanın en zengin 8 insanı, dünya nüfusunun yarısınınki kadar (3,6 milyar insan) bir serveti kontrol ediyor. Bununla birlikte, herkes bunun çözülmesi gereken bir sorun olduğu konusunda hemfikir değildir ve insanların sunduğu çözümler büyük ölçüde farklı olabiliyor. Örneğin, en iyi çözüm devlet müdahalesi mi yoksa pazar bazında yenilik mi?

Genel

Gelir eşitsizliği, bir ekonomideki farklı sosyoekonomik grupların değişen gelirlerini ifade eder. Bir ülkede, bölgede veya tüm dünyada en yüksek ve en düşük gelire sahip olanlar arasındaki farkı vurgular.

Gelir eşitsizliği, bir ekonomide çeşitli birey ve hane grupları arasında eşit olmayan bir gelir dağılımı olduğunda ortaya çıkar.

Gelir eşitsizliği genellikle sosyoekonomik grupları karşılaştırır ve yüzde cinsinden ifade edilir. Örneğin, kazananların ilk yüzde onunun bir ülkenin toplam gelirinin yüzde ellisini temsil ettiğini söylemek gibi.

Gelir ve gelir dağılımı

Gelir terimi, insanların yaptıkları iş için aldıkları paradır. Ayrıca sattığımız şeylerden ve sağladığımız hizmetlerden aldığımız parayı da içerir.

Gelir dağılımı, bir ülke, bölge veya dünyadaki farklı sosyoekonomik grupların ne kadar kazandığına bakar. Gelir eşitsizliğini tanımlamak için gelir dağılımının ne olduğunu bilmemiz gerekir. “Bireyler veya aileler arasındaki veya farklı gruplar, alanlar veya ülkeler arasındaki gelir farklılıkları.”

Gelir eşitsizliği ve ücret eşitsizliği benzerdir. Bununla birlikte, ücret eşitsizliği, temettülerden, yatırımlardan, bir şey satmaktan veya serbest tüccarın elde ettiği kârdan elde edilen geliri içermez.

Servet ve gelir eşitsizliği

Servet; nakit para, bankadaki para, hisse senetleri, tahviller, mülkler, araçlar vb. dahil tüm mal varlıktır. Başka bir deyişle, servet sahip olunan her şeydir.

Gelir ise maaş, ikramiye ve hisse temettüler gibi alınan para akışıdır.

Bir şeyi satın alındığından daha fazlasına satıldığında elde edilen kar, aynı zamanda gelirdir. Gelir, genellikle haftalık, aylık veya yıllık olarak hesaplanır.

Servet eşitsizliği için ise, bir ülkedeki tüm servetin dağılımı önemlidir. Toplam servetin bir nüfusa ne kadar adil veya adaletsiz bir şekilde dağıtıldığını ifade eder ve yüzde cinsinden ifade edilir.

Gelir eşitsizliği başlı başına büyük bir mesele değildir. Servet eşitsizliği ise büyük bir meseledir ve kısmen gelir eşitsizliğinden beslenir. Gelir eşitsizliğinin olumsuz sonuçlarının düzeltilmesi için, servet eşitsizliği dengesini değiştirmenin bir yolu bulunmalıdır. İnsanların iyi bir hayat kazanabilmeleri gerekiyor, evet, ancak üst-orta gelirli haneler bile tıp, eğitim, barınma ve yakıt maliyetleriyle karşı karşıya kaldıklarında zorlanıyor. Bu maliyetlerle karşı karşıya kalan çoğu insan servet biriktirmek için mücadele eder… ve genellikle başarısız olur.

Şu senaryoya bakın. Bir kişi yılda 50 bin TL kazanıyor. Başka birinin 1 milyon TL.si var, çalışmıyor, ancak yatırım gelirinden yılda ortalama 50 bin TL. kazanıyor. Üretken işçi, yatırım geliri üzerindeki indirimli vergi penceresi sayesinde (bir firmanın servetini yönetmesine izin vermekten başka bir şey yapmayan) zengin yatırımcıdan daha azını evine götürmek durumundadır.

Gelir; değişir, harcanır, enflasyondan zarar görür. Ancak zenginlik sadece yaşam standardını değil, yaşama şeklini de değiştirir. Kendi kendine büyür, kendini korur ve geliştirir ve işten ayrılıp emekli olduktan ve hatta öldükten sonra da yaşamaya devam eder.

Gelir eşitsizliğinin ana nedenleri

Gelir eşitsizliğini yaratan iki ana sebepten bahsedilebilir:

  • Pazar Eşitsizliği: İstihdam edenlerin farklı memnuniyet düzeylerine neden olabilen bireylerdeki; enerji, zeka, duygu, eğitim ve bunlara benzer bir kalite veya özelliğin derecesindeki farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlik.  Bu nedenlerle, bu tür özelliklere daha çok sahip bireyler, diğerlerine göre nispeten daha fazla para kazanabilirler.

Otomasyon ve ticaret liberalizasyonu, gelişmiş ekonomilerde işgücü piyasalarını derinden dönüştürerek, yüksek vasıflı ve eğitimli işçilere orantısız avantajlar sağladı ve araştırmalar, bu güçlerin eşitsizliğin artmasında rol oynadığını gösteriyor. Üniversite diploması olmayan erkekler ve işçiler, en çok etkilenenler oldu. Bu işçilerin çoğu işgücünden ayrıldı. Buna karşılık, özellikle kentsel alanlarda yüksek eğitimli ve vasıflı işçiler prim kazandı.

Ancak bu etkilerin hafifletilmesinde hükümetlerin rolünün vurgulanması önemlidir. Misal olarak, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa, benzer teknolojik değişim ve ticaret liberalizasyonu seviyelerine rağmen, çok farklı eşitsizlik seviyelerine sahiptir. Ülkeler arasındaki farklı politikalar, mantıksal olarak eşitsizlikteki büyümeleri etkilemiş olmalıdır.

  • Siyasi-Ekonomik Eşitsizlik: Hükümetin uyguladığı yönetim politikaları sonucunda siyasi-ekonomik faktörlerden kaynaklanan eşitsizlik. Hükümetin yönergeleri, bireylerin gelir düzeylerini ciddi şekilde etkileyebilir. Hükümet, gelir seviyelerini önceden belirlenmiş bir aralıkta tutma yaklaşımı izleyebilir. Aksi takdirde, daha yüksek kazanma kabiliyetine sahip insanlara faydalı olan kapitalizmi takip edebilir.

Gelir eşitsizliği nasıl önlenir

Genellikle, aşağıda belirtilen hususların, gelir eşitsizliğinin azaltılmasında faydalı oldukları belirtiliyor:

Kişisel zenginliğin anahtarları eğitim ve özgürlüktür. Servet eşitsizliğindeki fark, en etkili şekilde, eğitimli, bilgili bir yurttaşlık yaratan politikalara sahip olunarak kapatılabilir. Bunun için genel olarak politikalar; tüm vatandaşlara ücretsiz eğitim sağlanması ve gelişmiş eğitimin ucuz ve kullanışlı hale getirilmesi yönünde olmalıdır.

Adil vergi sistemi. Vergi adaletinin sağlanması için, esas olarak geliri vergilendirmeye yönelik bir sistem gerekir. Böyle bir sistemde; yüksek gelirden daha fazla, düşük gelirden daha az vergi alınan ve aynı zamanda vergi kaçağını önleyen düzenlemeler olmalıdır. Farklı gelirleri olan varlık sahibinin ve düşük gelirlinin aynı oranlarda vergi ödemek zorunda bırakıldığı vasıtalı (ötv, kdv, vs.) vergilere ağırlık vermemek gerekir.

Daha aşamalı servet vergisi. Birçok ülkenin artan oranlı gelir vergisi sistemleri vardır. Bu, daha yüksek gelirlerin daha yüksek vergi oranı ödediği anlamına gelir. Bununla birlikte, bu sistemlerde bile, servet (yatırımlar ve mirastan elde edilen sermaye kazançları gibi) genellikle çok daha düşük oranda vergilendirilir. Genel olarak servet inşasını boğmamak önemli olmakla birlikte, varlıklılara avantaj sağlayan vergi boşlukları ve politikaları yeniden düzenlenebilir veya kaldırılabilir. O halde, çoğu durumda çözüm, vergi oranlarını değiştirmekten çok sistemdeki boşlukları kaldırmaktır.

Ekonomiye belirli noktalarda (Merkez Bankaları’nca) yeni para enjekte edilmesi kazananlar ve kaybedenler yaratır. Yeni paraya erişimi olanlar (Bankalar, finansal güce sahip olanlar) muazzam bir kazanç sağlar ve düşük faizli para musluğundan uzak olan herkes satın alma gücünü kaybeder. Burada bir gizem yok: Piramidin tepesindekiler için düşük faiz oranlı milyarlar mevcutsa, buna göre fayda sağlanacaktır.

Transfer ödemeleri. Bu tür harcamalar için borç almak yerine enflasyonu fazla yükseltmeyecek şekilde para basarak ödeme yapmak daha uygun olur. Böylece devlet, faiz ödemelerinden kurtarılmış olur. Zira, bu yeni para için ödenecek bir faiz yoktur ve bu nedenle mali parazitlerin, bu paranın yaratılmasından kazanacakları hiçbir şey yoktur.

Yıllık kazanılan geliri belirli bir değerden az olan haneler için gelir vergilerini azaltan, aynı hane için, faiz, temettüler ve sermaye kazançları gibi kazanılmamış gelirlerden alınan vergiyi gelirle aynı oranda vergilendiren bir yapı kurmak. Halen pek çok gelişmiş ülkede dahi uygulanan, kazanılmış gelir sahiplerinin dönem sonunda sağlık, eğitim ve buna benzer harcamalarının en az bir kısmının veya tamamının kesilen vergiden düşülerek iade edilmelerini sağlamak,

Asgari ücreti arttırmak. Dünyanın birçok yerinde, ücret skalasının alt ucundaki çalışanlar, yoksulluk sınırının üzerine çıkmaya yetecek kadar kazanamıyor. Asgari ücretin belirlenmiş olduğu ülkelerde bu oranın yükseltilmesi, milyonlarca insanın yaşamlarını ve varlık geliştirme yeteneklerini iyileştirmeye yardımcı olabilir. Asgari ücretleri artırmaya karşı çıkanlar, bunun maliyetleri artırdığını ve ekonomik büyümeyi boğduğunu öne sürüyorlar, ancak destekçiler en azından bunun aksini gösteren eşit miktarda kanıt sunabilirler. Enflasyonist ortamlarda asgari ücreti, enflasyondaki hareketler ile uyumlu bir şekilde güncellemek,

Sendika üyeliğini ve gücünü artırmak. İşçi sendikaları, üyelerinin kazanma gücünü artırmaya yardımcı olur ve onların varlığı, üye olmayanların ücretlerinin yükseltilmesine de yardımcı olabilir. Muhalifler, artan maliyetler ve (artan asgari ücretle yaptıkları gibi) boğulmuş büyüme olasılığına işaret edecekler, ancak yine bu tür iddialara karşı çıkmak için bol miktarda kanıt var.  Ekonomik eşitsizlik görünürde artarken, dünyanın birçok yerinde sendika üyeliği azaldı. Sendika destekçileri bunu tesadüf olarak görmüyor.

Rekabeti engelleyen düzenlemeleri azaltmak. Bazıları hükümetin ekonomik eşitsizlikle mücadele etmek için müdahale etmesi gerektiğini düşünürken, diğerleri bunun sadece yoldan çekilmesi ve serbest piyasanın herkes için zenginlik yaratmasına izin vermesi gerektiğini düşünüyor. Bu görüş farklılıklarına rağmen, insanlar genellikle iş büyümesiyle ilgili aşırı veya gereksiz düzenlemelerin belirlenmesi ve ortadan kaldırılması gerektiği konusunda hemfikirdir. Pratik açıdan bu, küçük işletme kurma, vergilendirme vb. alanlarda “bürokratik bürokrasiyi” azaltmak için destekleyici tedbirler anlamına gelir.

Yapay zekayı ve otomasyonu sorun olarak görmemek. Yapay zeka gibi alanlardaki teknolojik gelişmeler hayranlık uyandırabilirken, aynı zamanda “robotların” milyonlarca insanın işini elinden alacağına dair korkuları da artırıyor. Bununla birlikte, tarım makinelerinden montaj hattına ve bilgisayarlara kadar emek tasarrufu sağlayan teknolojinin önceki sürümlerinin, ortadan kaldırdıklarından daha fazla iş yarattığını hatırlamak önemlidir. Otomasyon ve yapay zekanın ekonomik eşitsizliği kötüleştireceğini varsaymak yerine, bu teknolojilerle ilgili işlerin gelişimini teşvik eden politikaları desteklemek belki de daha iyidir.

Eski işleri kurtarmaya çalışmak yerine yeni işleri benimsemek. Yeni teknoloji, tüketici tercihleri, sosyal değişimler, küresel politika ve diğer birçok faktör, bazı iş kategorilerinin düşüşünü ve diğerlerinin yaratılmasını kaçınılmaz olarak etkiler. Kaybedilen “iyi işleri” kurtarmayı istemek belki içgüdüsel olsa da, iş piyasasındaki değişiklikleri benimsemek ve bunlara uyum sağlamak, servet yaratmak için muhtemelen daha iyi bir stratejidir.  Bu, gerileyen endüstrileri veya iş kategorilerini yapay olarak destekleyen politikalara karşıt olmak veya yeniden iş eğitimini ve eğitim programlarını geliştirmeyi desteklemek anlamına gelebilir.

Küçük girişimcileri teşvik etmek. Büyük şirketler tanınmanın çoğunu alırken, küçük işletmeler genellikle modern ulusal ekonomilerin can damarıdır. Yeniliği ve iş yaratmayı mikro düzeyde desteklemek – küçük işletmeleri başlatmayı ve sürdürmeyi kolaylaştırarak – ekonomideki birçok kişi için zenginlik yaratmayı teşvik edebilir. Küçük işletmelerin ayağa kalkmasına yardımcı olmak için “mikro krediler” sağlayan kuruluşları savunmak gerekir.

Farklı görüşler

Tartışmanın diğer tarafında, bazı etkili ekonomistler uzun zamandır eşitlik ve büyüme arasında bir değiş tokuş olduğunu – daha büyük eşitsizliğin daha yüksek çıktının kaçınılmaz bir sonucu olabileceğini ileri sürüyorlar. Ancak bu bakış açısına toplu bir şekilde itiraz ediliyor. Bazı sosyal bilimciler, insanlar yoksulluktan kurtulursa (başkaları süper zengin oluyorken) eşitsizliğin kabul edilebilir olabileceğini düşünüyor. Diğerleri, eşitsizliğin yetenek farklılıklarının kaçınılmaz bir sonucu olduğu ve bireylerin özgür seçimlerinin bunda önemli bir rol oynadığını ve bu nedenle eşitsizliğe aşırı odaklanmanın yanlış olduğunu savunuyorlar.

NETİCE

Ekonomik eşitsizliğin daraltılması gerekip gerekmediği konusunda, ekonomiden politika ve felsefeye uzanan farklı görüşler var. Eşitsizlikle mücadele için en bariz örnek, adalet kavramına dayanır – herkesin refaha ulaşmak için eşit şansa sahip olması gerekir.

Sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, örneğin zenginlik ve otorite eşitsizlikleri, ancak herkes için ve özellikle toplumun en az avantajlı üyeleri için telafi edici faydalarla sonuçlanıyorsa adildir.

Hükümetin uyguladığı yönetim politikaları sonucunda, politik-ekonomik faktörlerden kaynaklanan gelir eşitsizliği, piyasa eşitsizliğinden daha tehlikeli kabul edilir, çünkü bu durumda unsurlar, bireyin kontrolünde değildir.

KAYNAK:

Wikihow, Christophe M. Osborne, PhD  May 2, 2021

Phil DiNuzzo, Workers of the World, Answered Jun 24, 2011

Keith Nolen,  Consultant, business architect, author,

piie.com, How to Fix Economic Inequality?

wallstreetmojo

Rich Winkel, washingtonsblog , An Overview of Policies for the United States and Other High-Income Economies May 14, 2014

marketbusinessnews, Income  Inequality

EKONOMİK KURUMLAR

Bir topluluk, farklı kültürel, ırk ve dini geçmişlere sahip bireylerden oluşur. Burada topluluğu bir arada tutan şey, bireylerin bu farklılıkların kıymetini bilerek barış, uyum ve karşılıklı saygı içinde birlikte yaşamaya karar vermiş olmalarıdır. Böyle bir topluluğun yönetişim ilkeleri olarak; bütünlük, kamu güveni, şeffaflık ve dürüstlük tüm dini öğretiler ve kültürel gelenekler tarafından övülür. Bu değerler, hem bireyler hem de toplum liderleri tarafından savunulmalıdır.

Bu iyi yönetişim ilkeleri, günümüz demokratik toplumlarda; güvenlik; kamu özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması; bir güven faktörü olarak şeffaflık; demokratik sürdürülebilirlik ilkesi olarak sosyal uyum; ve kurumların bağımsızlığı olarak özetlenebilir.

Kurumlar Neden Önemli?

Ekonomistler kurum terimini kullandıklarında şunu kastederler: mülkiyet hakları, dürüst hükümet, siyasi istikrar, güvenilir hukuk sistemi ve rekabetçi ve serbest piyasalar. Bunlar neden bir ekonomi için önemli kabul ediliyor? Çünkü, kıt kaynakları tahsis etmek için doğru ortamı yaratırlar.

Kurumların ekonomik kalkınmayı dört geniş kanal aracılığıyla desteklediği ileri sürülür: ekonomik işlemlerin maliyetlerinin belirlenmesi, yatırım getirisinin uygun olma derecesinin belirlenmesi, güçlük ve kamulaştırma düzeyinin belirlenmesi ve çevrenin işbirliğine ve artan sosyal sermayeye ne derece elverişli olduğunun belirlenmesi.

Rodrik, Subramanian ve Trebbi (2002), kurumsal ekonomi üzerine çığır açan bir çalışmada, dünyanın en gelişmiş ülkeleri ile en yoksulları arasındaki gelir farklılıklarını belirlemede kurumların, coğrafyanın ve entegrasyonun (ticaretin) göreli önemini değerlendirdiler. Çalışma sonucunda, kurumsal belirleyicilerin diğer tüm belirleyicileri “baskıladığını” görüyorlar. Bununla beraber, ekonomik faaliyetin gelişmesi için kurumların önemli olduğu yeni bir sezgi değildir. Adam Smith, adalet sisteminin, özel mülkiyet haklarının ve hukukun üstünlüğünün (Ulusların Zenginliği) önemine atıfta bulunarak, bunun şaşırtıcı bir ayrıntı olduğunu zaten belirtmişti. Aron (2000), kalkınma endekslerinin kurumsal olanlarla ilişkilerini araştıran  çalışmalarında: 7’sini mülkiyet hakları ve yaptırımla, 10’u sivil özgürlüklerle, 10’u siyasi haklar ve demokrasiyle, 4’ü işbirliği kurumlarıyla (örneğin kulüpler ve dernekler) pozitif bir ilişki bulurken, 15’inde gelişme ile siyasi istikrarsızlık arasında negatif bir ilişki buluyor.

Ekonomik kalkınmaya yardımcı olan kurumlar, ekonomik faaliyetin maliyetlerini azaltır. Maliyetler, araştırma ve bilgi maliyetleri, pazarlık ve karar maliyetleri, güvenlik ve uygulama maliyetleri gibi işlem maliyetlerini içerir (Coase, 1992, s 197; Dahlman, 1979, s. 149). Ortak yasal çerçeveler (örneğin sözleşmeler ve sözleşmelerin uygulanması, ticari normlar ve kurallar) sağlayarak işlem maliyetlerini düşürürler ve ortak yasa ve düzenlemelere uyum için emniyet ve adalet sistemleri sağlayarak güveni teşvik ederler.

Kurumların gelişmediği topluluklarda ticaret, tipik olarak akrabalık veya etnik ve dini bağlara dayanır. Ortak dil ve din normları ve ağları, ekonomik değişim anlaşmalarına uyulmasını sağlamak için yeterli olabilir; toplu cezalandırma ve sosyal itibar, üçüncü bir tarafın yokluğunda bile (genellikle gayri resmi) sözleşmelerin uygulanmasını sağlamak için yeterli olabilir. Greif (1993), dürüst olmayan tüccarlar ve toplu cezaları hakkında bilgi paylaşımına izin veren Mağribi tüccarlarının ticaret ağlarını tanımlamaktadır. Ancak, farklı gruplarla ticaret fırsatlarından yararlanmak ve ekonomik işlemlerin boyutunu artırmak için kültürel bağlar ve din yeterli değildir. Ticaret ortakları ve takasın ayrıntıları ve üzerinde anlaşılan koşullara uygunluk konusunda anlaşma sağlayan kurumlar hakkında daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır. Bunlar, sözleşmeler, davranış kuralları, standart ağırlıklar ve önlemler, ifşa anlaşmaları ve mahkemeler ve emniyet  aracılığıyla uygulama şeklini alır. İşlem maliyetlerinin küçük olduğu durumlarda, sözleşmelerin özel olarak uygulanması yine de tercih edilebilir. Ancak ekonomik ilişkiler geliştikçe ve giderek kişisellikten uzaklaştıkça, üçüncü bir tarafın(kurumun) kurallara uyumu zorlama rolü giderek daha fazla gerekli hale geliyor (Shirley, 2003, s. 2).

Kurumlar ve Ekonomik Büyüme

Kurumsalcılar, ekonomik büyümenin ekonomik ve politik kurumların bir işlevi olduğunu öne sürerler.

Neden bazı ülkeler zenginken bazıları fakir? Solow’dan (1956) bu yana, geçici yanıt, sermaye birikimi ve teknik değişimdeki farklılıklar olmuştur, ancak teori bu farklılıkları neyin oluşturduğunu açıklamamaktadır. İçsel büyüme teorileri (Aghion ve Howit 1992; Grossman ve Helpman 1991; Romer 1990) araştırma ve geliştirme ile insan sermayesindeki farklılıkların teknik değişim ve birikimde farklı büyümeye yol açtığını iddia etmek için ortaya çıktı. Yine de, neden bazı ülkeler eğitim ve inovasyona daha fazla yatırım yapıyor?

North (1990), Acemoğlu ve Robinson (2013) ve diğer yeni kurumsal ekonomistler, kurumlardaki farklılıkların zaman ve mekan boyunca ekonomik performanstaki farklılıkları açıklayabileceğini iddia ediyor. Acemoğlu ve Robinson (2013) çalışmalarında “çıkarıcı” ve “kapsayıcı” kurumlar arasında ayrım yapmaktadır. İlki, bir yanda demokratik olmayan siyasi kurumlara, diğer yanda zayıf hukukun üstünlüğüne ve özel mülkiyet haklarının yokluğuna atıfta bulunur. “Kapsayıcı” kurumlar, toplumun geniş bir kesimi için demokratik siyasi kurumlar, güçlü hukuk devleti ve özel mülkiyetin korunmasından oluşan bir ağdır. Kurumlara ilişkin baskın söylem, “kapsayıcı” kurumların uzun vadeli büyümenin derin belirleyicileri olduğunu ileri sürmektir.

Kurumlar Ekonomik Büyüme İçin Yeterli mi?

Bir diğer görüş ise(Colin Constantine 2017), kapsayıcı” kurumların ekonomik büyümenin derin belirleyicileri olduğu iddiasını tam olarak tatmin edici bulmuyor ve büyüme sürecinde kurumların rolünü gözden kaçıran kurumsal ekonomistlerin, ekonomik yapıların büyüme dinamiklerindeki rolünü görmezden geldiklerini ileri sürüyor.

Bu yeni görüşün temel anlayışı, kurumların performansının bir ülkenin ekonomik yapısı tarafından belirlendiğidir. Pek çok az gelişmiş ülkede bir tür “kapsayıcı” kurum vardır- birincil sorun, bunların yalnızca kanunla yazılması ve zor ya da yalnızca seçici olarak uygulanmasıdır. Bu durum, azalan getiri üretim yapılarının sonucudur.  Uygulayıcı kurumlar maliyetsiz değildir ve azalan getirisi olan ekonomik faaliyetler, uygulama maliyetlerini karşılamak için yeterli katma değer üretmez. Artan getiri ekonomik yapılarına sahip zengin ülkelerde ise bunun tersi geçerlidir.

Bir ülke artan getirisi olan bir ekonomik yapıya nasıl sahip olabilir? Büyümeyi artırıcı yapısal değişiklikler, üretim kurumlarının devlet tarafından yeterince desteklenmesiyle oluşacaktır (Khan 2010). Reinert’i (2007). Üretim kurumları (endüstriyel politikalar: tarifeler, sübvansiyonlar vb.) ile değişim kurumları (mülkiyet hakları, hukukun üstünlüğü vb.) arasında ayrım yapmaktadır. Asgari bir hukuk kuralı ve bir tür mülk sahipliği olmaksızın üretimin gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Buradan, değişim kurumlarının üretim üzerinde önemsiz olmayan etkileri olduğu sonucu çıkar.  Ancak, değişim kurumları üretimi veya getirisi artan malların üretimini garanti etmez. Değişim kurumları en iyi ihtimalle gerekli koşullardır, ancak ürün üretimi için tek başına yetersizdir. Devlet sübvansiyonları ve vergi indirimleri, olumlu şekilde uygulandığında üretim seviyeleri üzerinde doğrudan etkilere sahip olabilir ve belirli malların üretimini diğerlerine göre teşvik edebilir.

Bu yeni görüş, kurumsal ekonomistlerin ileri sürdükleri, hem “kapsayıcı” hem de “çıkarıcı” kurumların öncelikle değişim kurumlarına (exchange institution) dönüştüğünü öne sürüyor. Bu, üretim yeteneklerinin zaten var olduğu zımni varsayımın sonucudur. Ancak tanım gereği üretim teknolojilerinden yoksun olan yoksul ülkeler, gelişmiş ülkelerden değişim kurumlarını “indirerek” sağlam bir büyümeyi ateşleyemezler. Aslında,  az gelişmiş ülkelerde kaynaklarda yetersiz bir şekilde tahsis edilir. ayrıca yoksul ülkelerin değişim yapacak çok az şeyi olduğu fark edildiğinde, değişim kurumlarının büyümeyi artıran yapısal dönüşümler üretemeyeceği savunuluyor. Dolayısı ile bu görüş ile kurumlar ile  kalkınma konusundaki egemen söylem arasındaki temel fark budur.

Bu görüş, ekonomik yapıların ekonomik performansın temel nedeni olduğuna dair alternatif bir teorik ve ampirik durum geliştirmektedir. Ekonomik yapılar, yapısal öğrenme oranını belirler, kurumsal performansı etkiler, gelir dağılımını etkiler ve siyasi geçişlerin yönünü, dolayısıyla ekonomik performansı belirler. Aynı zamanda, kurumlar, siyasi güç ve ekonomik yapılar arasındaki geri bildirim döngüleri de çok önemlidir.  Dolayısıyla piyasaların tek başına büyümeyi artırıcı dönüşümler sağlayamayacakları belirtiliyor.

Bu görüşe göre, büyümeyi sağlayan kurumlar değil; daha ziyade, ekonomik performansı sağlayan bir ülkenin ekonomik yapısıdır. Bu nedenle, ekonomik yapılardaki zaman ve mekandaki farklılıklar, ekonomik kalkınmadaki farklılıkları açıklayabilir.

Fakat ekonomik yapılar nelerdir? Yüksek teknolojili üretim gibi bazı emtialar, artan getiri kapsamına sahiptir ve bazı tarım ürünleri gibi diğerleri, azalan getirileri ile ünlüdür. Belirli bir ülke, teknik olarak gelişmiş yüksek katma değerli mallar üretiyorsa, artan getiri üretken bir yapıya sahiptir- ve bunun tersi geçerliyse azalan bir getiri ekonomik yapısı, teknolojik olarak basit, düşük katma değerli mallardan oluşur. Temel olarak, ekonomik faaliyetler bir ekonominin üretken yeteneklerini yansıtır ve bir ülkenin üretken yapısı basitçe teknolojik yeteneklerinin toplam temsilidir.

Güçlü büyüme, bir ülke artan getirili bir ekonomik yapıya kavuştuğunda gerçekleşirken, aksi takdirde ekonomik durgunluk ve düzensiz büyüme gözlenir. Yüksek katma değerli ve teknolojik olarak karmaşık mallar, yeniliğe elverişli piyasa yapılarında üretilir ve bunlar daha uzun süreler için daha yüksek ücretleri ve kârları sürdürür (Reinert 2008). Ayrıca, ekonomik faaliyetlerin artan getirisi, daha uzun kariyer basamakları sağlar ve bunlar, emeğin sosyal sınıflar arasında merdivenleri tırmanması için önemli bir araç görevi görür ve bu da gelir dağılımını geliştirir.  Ortaya çıkan fikir birliği, daha düşük eşitsizliğin büyümeyi daha çok artırdığı yönündedir. Ayrıca, artan getiri üretim yapılarında demokratik geçişler daha olasıdır ve bu, büyümenin önemli bir yakın nedeni olan teknik bilginin yayılmasını arttırır (Acemoğlu 2008).

Kurum Bağımsızlığı

Seriye Sezen(Ankara, Siyasi Bilimler Fakültesi) tarafından “Türkiye’deki Bağımsız Düzenleyici Kurumlar: Gerçekten Özerkler mi?” adlı çalışmada, Türkiye’deki bağımsız düzenleyici kurumların özerkliğini incelemektedir. Kısaca, ilk olarak onların yaratılmasına yol açan farklı faktörleri ve ikinci olarak, onların resmi veya hukuki özerkliklerinin yasal temelini araştırıyor. Daha sonra araştırma, bu resmi özerkliğin gerçekte ne ölçüde uygulamaya konulduğunu ve yönetim kurulu üyeleri tarafından nasıl algılandığını değerlendirmektedir. Araştırma, görüşmelerden oluşan bir anket aracılığıyla yapılmıştır. Çalışma, “Resmi özerklik kanunla tatmin edici bir şekilde sağlanmış olmasına rağmen, hükümetin bu özerkliği ikincil mevzuat yoluyla sınırlama eğiliminde olduğu” sonucuna varmaktadır. Dolayısı ile, özerkliğin fiili kullanımı üzerinde bazı kısıtlamalar vardır. Fiili özerklikle ilgili olarak, anket bulguları, kurulların müzakerelerinde dış ve iç baskılara ve müdahalelere maruz kaldığını göstermektedir. Böylece, ”‘özerklik ne kadar büyük olursa, yönetim o kadar verimli olur” varsayımı sorgulanır. Yönetim kurulu üyeleri üzerindeki baskının ana kaynakları, düzenlemeye tabi sektörlerin kendilerinden kaynaklanmaktadır. Bu bulguların, piyasa güçleri tarafından karşı karşıya kalındığı için, demokrasi ve siyasi-idari ara yüz üzerinde önemli bir etkisi vardır.”

Yargı Bağımsızlığı

Yargı bağımsızlığı, demokrasinin iki temel unsurunu, yani hukukun üstünlüğünün ve kuvvetler ayrılığının somut bir şekilde ifade edilmesidir. Anayasal bir demokraside, siyasi süreç ve herhangi bir devlet işlevi, yasaların sınırları içinde gerçekleşmelidir. Yargıçlar, hukukun üstünlüğünü korumakla görevlidir. Bunu uygunsuz bir etki olmaksızın yapabilmelerini sağlamak için, yürütme ve yasama erkinden bağımsız olmalıdırlar. Demokrasideki rolleri, insan haklarının korunmasında özellikle önemlidir. Uluslararası hukuka göre yargı bağımsızlığının tanımı şu şekilde yapılabilir: bağımsız bir yargı (a) tarafsız olmalıdır; (b) davalara tarafsız bir şekilde yaklaşmalıdır; (c) önyargı göstermemelidir; (d) siyasi olarak bağımsız olmalıdır; ve (e) herhangi bir kaygı duymadan çalışabilmelidir.

Merkez Bankası Bağımsızlığı (MBB)

Merkez Bankası (MB) ile Hükümet arasındaki ilişki, MB’nin atama prosedürleri, para politikası ve hükümete borç verme gibi hususlarla ilgili önemli bir yapılandırmadır. Teorik ve ampirik literatür, MBB ile enflasyon arasında önemli bir negatif ilişki olduğunu göstermektedir. Burada, para politikasının resmi olarak özerk bir MB’ye devredilmesinin, MB’nin fiyat istikrarı hedefine daha iyi ulaşmasını sağlayacağı, onu gerek seçim süresinde gerekse diğer zamanlarda partizan siyasi baskılardan daha iyi yalıtacağı varsayılmaktadır. Bu nedenle, birçok yükselen piyasa ekonomisinde merkez bankası reformlarını en uygun şekilde sıralamak ve uygulamak için MBB’yi geniş bir şekilde tanımlamak ve ölçmek çok önemlidir.

MBB, hükümetin etkisinin ya dışlanması ya da büyük ölçüde kısıtlanması gereken üç alanla ilgilidir: personel, finans ve politika konularında bağımsızlık. Hükümetin etkisinin MB’nin atama prosedürlerinden kısmen veya tamamen hariç tutulması durumunda, bir MB’nin Personel Bağımsızlığı veya Siyasi Bağımsızlığına sahip olduğu söylenir. Bu bağımsızlığın derecesi, atama prosedürlerinde hükümetin etkisi, görev süreleri ve MB yönetim kurulunun görevden alınması gibi faktörler tarafından belirlenebilir. Mali Bağımsızlık veya Mali Bağımsızlık derecesi, MB’nin hükümeti MB kredilerine doğrudan ve dolaylı erişimden ne ölçüde hariç tutabileceği ile belirlenir. Burada doğrudan kredi, MB mali açığın parasallaştırılmasına izin verdiğinde ve MB birincil piyasada devlet borcunun yönetimine katıldığında dolaylı kredi ortaya çıkar.

Merkez Bankası Kurumu özerkliği ile ilgili olarak Avrupa Merkez Bankası başkanı Mario Draghi, bağımsız kurumların nasıl çalıştığının parlayan bir örneğidir(Cassar White, 2018). ” Draghi, görünüşte sakin ama siyasi baskıya boyun eğmeme konusunda çelik gibi bir kararlılığa sahip bir kişidir. 2016 yılında, AB ekonomilerini büyümeye teşvik etmek için para politikasını gevşetme stratejisi nedeniyle Alman politikacılardan büyük baskı gördü.

Savunması son derece basitti: ‘Siyasetçilere değil, yasalara uyuyoruz’. Şansölye Angela Merkel, kurumların bağımsızlığına müdahalelerini meşrulaştırmaya çalışan çoğu politikacı gibi, siyasi meslektaşları tarafından yönetilen eleştirilerin haklı olduğunu iddia etti. Politikacıların sıradan insanların çıkarlarını savunma hakkı ve görevi olduğunu savundu.

Draghi bir kez daha sakin ve diplomasi bir tavırla tepki gösterdi. ‘Belirli bir eleştiri türü, ECB’nin bağımsızlığını tehlikeye atıyor olarak görülebilir ve bu, yatırımı geciktirir’ dedi.

Daha yakın zamanlarda, İtalya başbakan yardımcısı Luigi Di Maio, İtalyan hükümetinin önemli kamu harcamalarına dayalı bütçesini destekleyerek, sadık bir İtalyan gibi davranmadığı için Draghi’yi eleştirdi. Di Maio’nun hayatında şimdiye kadar hiç düzgün bir iş yapmadığı bildiriliyor ve bugün, muhtemelen son birkaç yılda AB’yi büyük buhrandan kurtarmış olan bir uzmana iyi mali yönetişim dersleri vermeye çalışıyor.

Herkes Draghi’yi ve kamusal rolü siyasi etkiden bağımsızlığın yasal güvenceleriyle korunan diğer bağımsız kurum yöneticilerini taklit edemez. Ancak bağımsız kurumların liderlerinden, patronlarının istediğini değil, doğru olanı söylemesi ve yapması beklenir.”

KAYNAK:

Seriye Sezen, Ankara Üniversitesi SBF, Independent Regulatory Agencies in Turkey: Are They Really Autonomous?

John Cassar White, timesofmalta, The freedom of thinking independently, 2018

Luca Ferrini, e-ir.info, 2012, The Importance of Institutions to Economic Development

Collin Constantine, 2017, Economic structures, institutions and economic performance, Journal of Economic Structures volüme 6

Economic Institutions, econlib.org, Econlib College Guide

Bürokrasi ve Bürokrat

Tarih boyunca, hem küçük hem de büyük uluslar, belirli seçilmemiş çeşitli meslekten kişileri, hükümet yapısı içinde göreceli güç pozisyonlarına yükselttiler. Toplu olarak, bu tür çalışanlara bürokrasi denir. Bürokrasi, bir dizi politika ve programla bağlantılı işlevleri yerine getirmekle görevli, seçilmemiş görevlilerden oluşan idari bir gruptur.

Genel

Bürokraside çalışan bireyler, hükümetin her alanında gerekli ve hatta araçsal rolleri doldururlar: Hukuktan tarıma, savunmadan hayvancılığa, uzay araştırmalarından ilköğretime, dış ilişkiler ve istihbarat toplama kurumlarındaki üst düzey pozisyonlardan en küçük düzenleyici kurumlardaki katip ve personele kadar birçok teknik ve teknik olmayan alan, departman, kurum, alt bölümler, ilçeler ve çeşitli düzeylerde, merkezi olarak yönetim ve koordinasyon gibi. Hükümetin işlevlerini ve programlarını yürütme konusundaki uzmanlıkları nedeniyle işe alınırlar veya bazen atanırlar.

Bürokrasi Ne Yapar?

Modern toplum, kamu mallarının sağlanması, yaşam kalitesinin artırılması ve ekonomik büyümenin teşvik edilmesi için hükümetin etkin işleyişine güvenir. Devletin bu işlevleri yerine getirmesi için yapması gereken faaliyetler arasında – bunlarla sınırlı olmamak üzere – vergilendirme, iç güvenlik, göç, dış ilişkiler ve eğitim yer alır. Toplum büyüdükçe ve devlet hizmetlerine duyulan ihtiyaç arttıkça, bürokratik yönetim ve kamu idaresi daha zorunlu hale geliyor. Kamu idaresi, hem devlet bürokrasilerinde kamu politikasının uygulanması hem de memurları bu kuruluşlarda çalışmaya hazırlayan akademik çalışmadır.

Bürokrasi sadece hükümete özgü değildir, aynı zamanda özel ve kar amacı gütmeyen sektörlerde de bulunur. Yani, kapsamı ve büyüklüğü ne olursa olsun, hemen hemen tüm kuruluşlar bürokratiktir; kamu ve özel kuruluşlar bazı önemli yönlerden farklılık gösterse de. Örneğin, özel kuruluşlar bir sahip, yönetim kurulu veya hissedar gibi bir üst otoriteye karşı sorumluyken, hükümet kuruluşları Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis, mahkemeler ve nihayetinde halka karşı eşit olarak sorumludur. Özel ve kamu kuruluşlarının temel amaçları da farklıdır. Özel kuruluşlar maliyetleri kontrol ederek, pazar payını artırarak ve kar elde ederek hayatta kalmaya çalışırken, kamu kuruluşları için, verimlilik ve etkinlikle çalışmak gibi anlaşılması zor hedefi ölçmek daha zordur.

Bürokrat kimdir?

Bürokratlar, resmi kurallar altında faaliyet gösteren ve hiyerarşik organizasyonları olan bürokrasilerde çalışan kişilerdir. Ayrıca bürokrat, uzmanlaşmış, idari işlevlerde eğitim almış ve deneyim kazanmış, tam zamanlı, maaşlı bir çalışandır.

Onlar, bir hükümetin temel direkleridir. Politikacılar devlet yönetimini bilmiyor olabilirler, ve birçok politikacının derecesi veya temel öğrenimi olmayabilir. Hatta bazıları, Anayasa kural ve düzenlemelerini, temel hukuk kurallarını vs. bile bilmeyebilirler, ama yine de hükümetleri onlar yönetiyor.

Peki, bu insanlarla devlet nasıl yönetilecek? İşte bürokratların devreye girdiği yer burasıdır.

Başbakana, bakanlara ve siyasi ilgililere politikalar, yasalar ve ülkeyi nasıl yönetecekleri konusunda tavsiyelerde bulunurlar. Sorunları çözme konusunda bilgili ve deneyim sahibidirler. Örneğin, bir müsteşar veya bakan yardımcısı, devlet içerisindeki kariyerlerinin son aşamasında o göreve gelmiş ve böylece devletin çeşitli kademelerinde geçirdiği uzun süreler içinde birçok sorunla karşılaşmış, insanlar ve ülke için en iyisinin ne olacağı konusunda deneyim kazanmışlardır.

Buradan, bürokratların hükümet yönetiminde etkili olduklarını söyleyebiliriz. Politikacılar, bir yandan onları kontrol altında tutarken, diğer yandan insanlar ve ülke için iyi şeyler yapmalarını engellememeleri gerekir.

Bürokrasinin Siyasallaşması

Her ikisi de farklı siyasi ideolojilere aitse, üst düzey siyasi yöneticiler ve üst düzey bürokratlar arasında fikir ayrılıkları ortaya çıkar. Böyle bir durumda, siyasi yöneticilerin bürokrasiyi kontrol etmesi zorlaşıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için birçok kişi, üst düzey siyasi yöneticinin, siyasi ve ideolojik bakış açılarını paylaşan kişileri üst görevlere ataması gerektiğini öne sürüyor. Ancak, bu tür görüşler söz konusu olduğunda politikacılar ve bürokratlar arasında benzerlikler artmaya başlar. Bu yöntem, politikacılar ve bürokratlar arasındaki ayrımları bulanıklaştıracaktır.

“Ganimet Sistemi” olarak adlandırılan yukarıdaki yöntemin uygulaması ABD’de bulunmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda Andrew Jackson bu sistemi tanıttı ve bu durum hala devam ediyor. Jackson, çok sayıda üst düzey yetkiliyi kendi parti adamları ile değiştirdi ve bugün bile Amerikan başkanları aynı şeyi yapıyor.

ABD, ganimet sisteminin yaratıcısı olmasına rağmen, diğer birçok liberal demokrasi, ganimet sisteminin varyantlarını benimsemiştir. Karmaşık ve gizli bir şekilde, başbakanlar ve diğer bazı üst düzey siyasi yöneticiler, önemli bürokratik görevlere kendi adamlarını atarlar.

Geçen yüzyılın seksenlerinde İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher bunu yaptı ve bu davranışı nedeniyle birçok kişi tarafından şiddetle eleştirildi. Yönetim, Thatchering ile suçlandı. Fransa’da da siyasallaşma sürüyor. Çok sayıda üst düzey bürokratik makamın, politikacılar tarafından doldurulduğu tahmin edilmektedir.

Pek çok parlamenter demokraside, siyasallaşma süreci doğrudan gerçekleşmez. Üst düzey bürokratların görüş ve ideolojileri bakanlar tarafından bilinir ve buna göre bakanlar bürokratları transfer eder veya en güvendikleri kişileri önemli görevlere atar. Amaç, görüş ve ideoloji alanında uyum sağlamaktır. Ancak böyle bir yöntemin çok sayıda dezavantajı vardır. Devleti çok iyi tanıyan tecrübeli bürokratik yetkililerin ideolojik tercihleri olsa da, en azından bir kısmının, tarafsız davrandıkları da bir gerçektir.

Ayrıca, büyük ölçekli politizasyon, yönetime zarar vermeye mahkûmdur. Üst düzey bürokratlar kontrol edilebilir (bazıları bunun her zaman doğru olmadığını söyler), ancak bu durumdan topluluğun genel çıkarları etkilenecektir. Farklı ideolojilere sahip kişi ya da gruplar ya da topluluklar meşru paylarından mahrum kalacaklardır- siyasi gerekçelerle fırsat verilmeyebilir.

Hakimiyeti karşılamak

Bürokrasiyi kontrol etmek için siyasallaştırma ve hesap verebilirlik yöntemleri kuşkusuz çok önemlidir ve bunlar dünyanın birçok yerinde yaygın olarak uygulanmaktadır.

Bürokrasinin baş işlevi (veya baş işlevlerinden biri) siyasi yöneticilere, bürokratlara, kilit pozisyonlarda bulunanlara tavsiye veya öneri teklifinde bulunmak, ondan faydalanmak ve tüm yönetim üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmaktır. Bazen güçlü bürokratlar, siyasi yöneticileri çeşitli yollarla etkilemeye çalışırlar. Siyasi yöneticiler bu durumun farkında olmalıdırlar.

NETİCE

Siyasi yetkililer ile üst düzey bürokratlar arasında ideolojik farklılıklar varsa, o zaman fikir çatışması kaçınılmazdır. Bu nedenle birçok siyasi yetkili, bürokratlardan siyasi taahhüt ister. Bu amaca, yönetim siyasallaştırılırsa, yani siyasi yetkililer parti adamlarını üst görevlere atarsa ulaşılabilir, fikri yaygındır. Ancak, böylesine büyük bir bürokratik değişimin çeşitli mahzurları vardır. Devlet yapısındaki bilgi ve deneyimi yok edebilir. Ayrıca çoğu zaman yeni göreve getirilenlerde iktidara yakınlık, uzmanlığa tercih edilebilir. Buda, bürokrasinin kalitesine etki edebilir.

Hükümetler seçimle değişebilir. Bürokrasi, seçilmiş hükümet olsun ya da olmasın, devlet yönetimin de sürekliliği sağlar. Bürokrasi, yönetimin çelik çerçevesi olarak bilinir. Yönetim birimleri onun etrafında ve altında inşa edilir.

Bir hükümet bağlamında, bürokratlar partizan olmayıp, seçilmiş yetkililer tarafından belirlenen politikaları uygulayan kişilerdir. Bir iktidar partisi seçimi kaybettiğinde, bürokrat işini sürdürür ve tıpkı bir önceki partinin politikalarını nasıl uygulamışsa, kazanan partinin belirlediği politikalara göre de aynı şekilde çalışmalarını sürdürür. Bu bakımdan bürokraside bazı üst kademe yöneticileri dışında fazla değişiklik yapılmamalı ve kurum fazla siyasallaştırılmamalıdır. Zira, gelecekte seçimi kazanacak parti yöneticileri de onlarla çalışacaklardır. Onlar, devletin hafızalarıdır.

Modern kamu yönetiminin ciddi gözlemcileri, bürokratların tarafsızlığının bir gerçek değil, bir mit olduğu görüşündedir. Eğitimli ve siyaset bilincine sahip kişiler olarak kendi görüş ve ideolojilerine sahip olmaları oldukça doğaldır ve hiç kimse onları, bunları terk etmeye zorlamamalıdır.

ENFLASYON İLE FAİZ ORANLARI, PARA DEĞERİ ve EKONOMİK BÜYÜME ARASINDAKİ İLİŞKİ

Genel

Enflasyon, insanların parasal değerini ve ülkenin milli gelirini aşındıran görünmez bir vergidir. Aynı zamanda, iş adamları  tarafından yüksek oranda izlenen ekonomik bir göstergedir.

Çoğunlukla, enflasyon oranı hareketleri ile faiz oranı (nominal ve reel faiz oranı) arasındaki ilişki merak edilir.

Bazı gelişmiş ülkelerde, 50 yıla aşan  bir süre boyunca tüketici fiyat endeksine ve reel faiz oranı verilerine  dayanan gözlemler:

ilk olarak, enflasyon oranı ve reel faiz oranının her zaman zıt yönlerde hareket ediyor gibi,  ikinci olarak, genellikle uzun vadede nominal faiz oranının enflasyon oranının hareketlerinin gerisinde kaldığını, ancak yukarı veya aşağı yönde hareket edebildiğini göstermektedir. Buna neden olan nedir?

Genel olarak, her üç eğrinin de hareketleri 1970’lerden önceki yıllarda nispeten küçüktü. Ancak para politikasının klasik perspektiften daha kısa vadeli Keynesyen bir ideolojiye kayması üzerine, eğriler arasında önemli farklılıklar oluştuğu  gözlemlenmektedir.

1970’lerden itibaren artmaya başlayan hükümet harcamaları, para arzında ani artışlar yaratmaya başladı. Paranın miktar teorisi, hükümetler harcamaya başladığında, dolayısıyla para stokunu artırdığında, enflasyon oranının da yükseleceğini öne sürer.  Bunu önlemek için, para politikaları enflasyonist eğilimlere karşı kullanılmaya başlandı. Nominal faiz oranlarını yükseltme, harcamaları kısma ve para arzını azaltma girişimleri başlatıldı. Mali kararlar ve sonraki parasal tepkiler, faiz oranlarının ve enflasyonun dalgalanmasına ve birbirlerinden farklı hareket etmelerine neden oldu.

Bunlardan reel faizin, hem nominal faiz oranının hem de enflasyonun tersi yönde hareket etmesinin nedeni, reel faiz değerinin nasıl elde edildiği ve neyi temsil ettiğinden kaynaklanır.

Fisher Etkisi: Enflasyon oranı, nominal faiz oranı ve reel faiz oranı arasındaki bağlantıyı inceler. Nominal faiz oranının, beklenen enflasyon oranı ve reel faiz oranı olmak üzere iki bileşen içerdiğini gösterir. Reel faiz oranı, beklenen enflasyonu hesaba kattıktan sonra tasarruf sahiplerince yapılan yatırımın getirisini temsil eder.

İlişki, “ reel faiz oranı = nominal faiz oranı – enflasyon oranı”  şeklindedir. Bu ilişki, reel faiz oranının, getiri-nominal faiz değeri, eksi belirli bir yatırımın enflasyon yoluyla kaybedilen satın alma gücünü ölçtüğünü ileri sürer. Bir bankaya %6 nominal faiz oranı ile para yatırırsınız, ancak beklenen enflasyon %4 ise, tasarruflarınızın gerçek satın alma gücü %2 artar. Örneğin, Merkez Bankası para arzını artırırsa ve beklenen enflasyon %4’ten %7’ye çıkarsa, istikrarlı bir ekonomi sağlamak için Merkez Bankası faiz oranlarını %6’dan %9’a yükseltir. Nominal faiz oranları enflasyonla aynı oranda artarsa, reel net etki çok azalır. Bu nedenle, iki değişkenin ters hareketleri, bu belirli değişkenin konumu ile tanımlanır. Fiyat seviyesi, nominal nakit varlıklardan daha fazla yükseldiyse, bu durum elde tutulan varlıkların gerçek değerini düşürecektir. Ekonominin büyümesine yardımcı olmak için Enflasyon ve Faiz oranı arasındaki pozitif reel faiz noktasına ulaşmak gerekiyor. Ve merkez bankaları, enflasyonu takip etmek ve limitler içinde tutmak için faiz oranlarını kullanırlar.

Ancak, enflasyonun farklı itici güçleri olabilir. – talep veya maliyet. Enflasyon talep itmeli ise, o zaman daha yüksek faiz oranının enflasyonu düşürmesi söz konusudur. Ancak, enflasyon maliyet itmeli ise (bazı ülkelerde görüldüğü gibi), o zaman daha yüksek faiz oranı aslında üretim maliyetini yükselterek enflasyonu artırabilir. 

Bununla birlikte, tek başına bir enflasyon rakamı bir şey ifade etmez. Merkez bankalarınca önemli olan, enflasyon oranındaki değişmelerdir. Merkez bankaları her zaman enflasyon seviyesini ülkenin ekonomik büyüme oranıyla ilişkilendirirler. Faiz oranlarındaki değişiklikler para politikasına bağlı olmakla birlikte, merkez bankaları, çoğu zaman ve özellikle kriz dönemlerinde, ekonomik büyümeden ödün vermeyi reddeder.

Enflasyon ve faiz oranları arasındaki yakın ilişki

Enflasyon para yaratımından kaynaklanır. Bu para yaratımı, sürekli artan para arzının seviyesi ile ölçülür. Ancak para arzındaki bir artış mutlaka enflasyon oluşturur anlamına gelmez. Enflasyona yol açan şey, üretilen zenginlikten (GSYİH ile ölçülür) daha fazla para arzında olan artıştır.  Etkili olarak bu, aynı oranda artmayan bir arz üzerinde talep baskısı oluşturur ve enflasyon yaratır.

Enflasyon oranı merkez bankaları tarafından çok yakından izlenir. Para politikalarını yönlendirmek ve politika faiz oranlarını belirlemek için enflasyonu incelerler. Her merkez bankası genellikle kendisine aşmak istemediği bir enflasyon eşiği belirler ve deflasyonu önlemeye çalışır (genellikle ekonomik durgunlukla eş anlamlıdır).

Bu şekilde, enflasyon oranı çok yükselirse, merkez bankası enflasyonu kontrol altına almak ve ekonomideki aşırı ısınmayı önlemek için faiz oranlarını yükseltir veya piyasadaki aşırı likiditeyi azaltır. Bu tedbirler, para yaratmayı yavaşlatarak enflasyonu düşürür.

Öte yandan, ülke deflasyon eşiğinde ise, merkez bankaları borçlanmayı daha ucuz hale getirerek ekonomiyi canlandırmak için faiz oranlarını düşürür (bu da para yaratımını artırır ve dolayısıyla enflasyon yaratır).

Enflasyon ılımlı ise, merkez bankaları faiz oranlarını enflasyon düzeyine ve ayrıca ekonomik büyüme oranına (GSYİH) göre belirler. Tabii ki, enflasyonla mücadelede, merkez bankaları tarafından başka birçok faktör de dikkate alınmaktadır.

Enflasyonun döviz kuru üzerindeki etkileri

Enflasyonun döviz kuru üzerindeki etkisinin teorik olduğunu belirtmek gerekir. Gerçekten de, döviz kurunun belirlenmesinde etkili olan başka birçok faktörde mevcuttur. Bununla birlikte, diğer unsurlar dikkate alınsa dahi döviz kuru gelişmelerinin en önemli belirleyicilerinden biridir. 

Enflasyon bir ülkenin döviz kurunu iki şekilde etkiler: –

Para Birimini Zayıflatarak – Enflasyon düşük ise faiz oranlarının düşmesine neden olacaktır. Yabancı yatırımcılar artık ülkeyi yatırım yapmak için daha az çekici görecek ve daha iyi getiri elde etmek için fonları uygun yüksek getirisi olan başka bir ülkeye taşıyacak. Bunu yaptıklarında, başka bir ülkenin para birimini satın almak için yerel para birimini satıyorlar, bu da talebini azaltarak para biriminin zayıflamasına yol açar.

Para Birimini Güçlendirerek – Yukarıda belirtildiği gibi enflasyon ekonominin faiz oranını yükseltir. Yani şimdi enflasyonda bir artış varsa, bu faiz oranlarında artışa yol açar. Bu yabancı yatırımcıları cezbeder ve yerli para birimine olan talep artar. Bu talep, para biriminin diğer para birimleri (döviz kuru) cinsinden değerini yükseltir.

Yüksek faiz oranları sonucunda para biriminin değer kazanması, her türlü yatırımı artırmayacak, sadece küresel piyasalardan borç alma artacaktır. Öte yandan işletmeler yurt dışına taşınmaya teşvik edilecek ve tüketiciler de daha fazla ithalat yapacaktır.

Döviz kurunun parasal modeli, yüksek faiz oranının uzun vadede fiyatları ve enflasyonu artırdığını ve döviz kurunu değersizleştirdiğini ileri sürer. Bu ana akım düşünce değil, ancak bazı ülkelerde ampirik olarak doğrulanmış bir sonuç. Daha yüksek faiz oranının fiyatları düşürdüğü ve döviz kurunu güçlendirdiği bilgeliği kısa vadeli bir kavramdır ve keynesyen/gelir modeline dayanan döviz kuru belirlemeye yönelik geleneksel yaklaşım olarak bilinir…

Enflasyon ve Reel GSYİH

Bir ekonominin artan Reel GSYİH’sı, talepte artış yaratır. Artan talep, arzda aynı oranda bir artış yoksa, fiyatlarda yükselişe (enflasyon) yol açarak Reel Faiz Oranlarının yükseltilmesine sebep olur.  Artan Reel Faiz oranı talebi kısarak enflasyonu azaltır. Bu durum faizleri düşürür ve  sonucunda GSYİH azalır.  

Yani her şey eşit olduğunda, artan faiz oranları enflasyonu düşürecek veya deflasyon yaratacaktır.

Gerçek dünyada, her şey eşit değildir ve faiz oranları yükselmeye başladığında, genellikle enflasyona ayak uydurmaya çalışır, bu yüzden sonunda birbirlerine bağlanırlar.

Burada Reel GSYİH’yi artıran bileşenlerin yapısı da önemlidir. Eğer bu artış yatırım ve üretim ağırlıklı ise, böyle bir durum enflasyon yaratmaz. Zira artan talebi karşılayacak arz mevcuttur. Yok eğer bu artış ağırlıklı olarak hükümet harcamaları ve kredi bazlı özel harcamalar sonucunda oluşmuşsa, bu durum bir talep patlaması yaratmış ve enflasyonu yükseltmiş olacaktır. Bazen üretim artışının büyümeye katkısı oluşabilir. Ancak, bu artış artan talebi karşılamak için atıl kapasitenin kullanılması sonucu ise fazla etkili olamaz. Bu bakımdan enflasyonist ortamlarda, yatırım/ üretim/ verimlilikteki artışın fazla etkili olmayacağı, kredi ağırlıklı tüketim (istihdam yaratmayan) ile oluşacak büyümenin belli bir oranı geçmesini, Merkez Bankaları parasal araçları kullanarak önlerler. Zira, böyle bir ortamda mesela %4’den fazla bir büyüme, enflasyonu daha fazla artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Esasen, gelişmekte olan bazı ülkeler de bu tür büyümenin getirisi, gelir dağılımı bozukluğu nedeni ile geniş halk kitlelerine yansımamaktadır.

DİKKAT: Bu yazıda bahsedilenler, teori üstüne teoridir ve hiçbiri gerçekten doğru veya yanlış değildir. Hepsi kendi varsayımlarının merceğinden bakıldığında anlam kazanır.

SS

Araştırma ve geliştirme neden ekonomik büyümenin önemli bir parçasıdır?

• IMF tarafından yapılan analiz, araştırma ve geliştirmenin ekonomik ilerleme için hayati önem taşıdığını göstermektedir.

• Uzun vadeli büyüme için ihtiyaç duyulan buluşların desteklenmesine yardımcı olmak için sınır ötesi işbirliği de çok önemlidir.

• COVID-19 aşıları, hayat kurtarmaya yardımcı olan ve birçok ekonominin yeniden açılmasını ön plana çıkaran bir buluş örneğidir.

Pandemi, onlarca yıllık ekonomik ilerlemeyi geri aldı ve kamu maliyesine zarar verdi. Daha iyi bir yapı inşa etmek ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek için büyük kamu yatırımlarının sürdürülebilir bir şekilde finanse edilmesi gerekiyor. Uzun vadeli büyümeyi ve dolayısıyla vergi gelirini artırmak konusu, nadiren bukadar acil hissedilir.

Uzun vadeli büyümenin itici güçleri nelerdir? Verimlilik – aynı girdilerle daha fazla çıktı yaratma yeteneği – önemli bir tanesidir. En son Dünya Ekonomik Görünümü Blog’unda, uzun vadeli verimlilik artışını teşvik etmede buluşların(innovation) rolü vurgulanmışdı. Şaşırtıcı bir şekilde, buluş çabasının bir göstergesi olan araştırma ve geliştirmedeki (Ar-Ge) istikrarlı artışlara rağmen, gelişmiş ekonomilerde üretkenlik artışı onlarca yıldır düşmektedir.

Ülkeler arasındaki bilgi transferi, buluşların önemli bir itici gücüdür.

Analiz, Ar-Ge kompozisyonunun büyüme için önemli olduğunu gösteriyor. Temel bilimsel araştırmanın uygulamalı araştırmalardan (firmaların ticari olarak yönlendirilmiş Ar-Ge’si) daha fazla sektörü, daha fazla ülkede ve daha uzun süre etkilediğini ve yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ekonomiler için yabancı araştırmalara erişimin özellikle önemli olduğu bulundu. Kolay teknoloji transferi, sınır ötesi bilimsel işbirliği ve temel araştırmaları finanse eden politikalar, uzun vadeli büyüme için ihtiyaç duyulan buluş türünü teşvik edebilir.

Buluşlar temel bilimsel bilgiden yararlanır

Uygulamalı araştırma, pazara buluş getirmek için önemli olsa da, temel araştırma, çığır açan bilimsel ilerleme için gereken bilgi tabanını genişletir. Çarpıcı bir örnek, milyonlarca hayat kurtarmanın yanı sıra birçok ekonominin yeniden açılmasını öne çıkarmaya yardımcı olan ve potansiyel olarak küresel ekonomiye trilyonlarca dolar enjekte eden COVID-19 aşılarının geliştirilmesidir. Diğer büyük buluşlar gibi, bilim adamları da mRNA aşılarını geliştirmek için farklı alanlarda onlarca yıllık bilgi birikiminden yararlandı.

Temel araştırma, belirli bir ürün veya ülkeye bağlı değildir ve öngörülemeyen şekillerde birleştirilebilir ve farklı alanlarda kullanılabilir. Bu, daha geniş bir alana yayıldığı ve uygulamalı bilgiden daha uzun süre ilişkili kaldığı anlamına gelir. Bu, temel araştırma için kullanılan bilimsel makaleler ile patentler (uygulamalı araştırma) arasındaki alıntılardaki farktan açıkça görülmektedir. Bilimsel makaleler için yapılan alıntılar, patentler için üç yıla karşılık yaklaşık sekiz yılda zirveye ulaşır.

Yayılmalar, yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ekonomiler için önemlidir

Temel araştırmaların büyük kısmı gelişmiş ekonomilerde yürütülürken, bu analiz, ülkeler arasındaki bilgi transferinin, özellikle yükselen piyasalarda ve gelişmekte olan ekonomilerde buluşların, önemli bir itici gücü olduğunu gösteriyor.

Gelişmekte olan piyasa ve gelişmekte olan ekonomiler, buluş ve büyüme için yerel araştırmalardan (temel ve uygulamalı) çok yabancılara güvenmektedir. Eğitim sistemlerinin güçlü ve finansal piyasaların derin olduğu ülkelerde, yabancı teknolojinin benimsenmesinin -ticaret, doğrudan yabancı yatırım veya yaparak öğrenme yoluyla- verimlilik artışı üzerindeki tahmin edilen etkisi  büyüktür. Bu nedenle, yükselen piyasa ve gelişmekte olan ekonomiler, yabancı bilgiyi yerel koşullara uyarlamaya yönelik politikaların, doğrudan yerli temel araştırmalara yatırım yapmaktan daha iyi bir gelişme yolu olduğunu görebilir.

Bu, araştırma stokları üzerindeki verilere bakılarak ölçülür—araştırma harcamaları yoluyla birikmiş bilgi ölçümleri. Yabancı temel bilgide yüzde 1 puanlık bir artış, yükselen piyasalarda ve gelişmekte olan ekonomilerde yıllık patent almayı gelişmiş ekonomilerden yaklaşık yüzde 0,9 daha fazla artırıyor.

Buluş, üretkenlik artışının temel itici gücüdür

Patent almak neden önemlidir? Buluşları ölçmenin yoludur. Patent stokunda yüzde 1’lik bir artış, işçi başına üretkenliği yüzde 0,04 artırabilir. Bu kulağa pek yüksek gelmeyebilir, ama bu bir artıştır. Zaman içinde küçük artışlar yaşam standartlarını iyileştirir.

Bir ülkenin kendi temel araştırma stokunda yüzde 10’luk kalıcı bir artışın üretkenliği yüzde 0,3 artırabileceği hesaplanmaktadır. Yabancı temel araştırma stokundaki aynı artışın etkisi daha büyüktür ve verimliliği yüzde 0,6 artırır. Bunlar yalnızca ortalama rakamlar olduğundan, yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ekonomiler üzerindeki etkinin daha da büyük olması muhtemeldir.

Temel bilim aynı zamanda yeşil buluşları ile (yenilenebilirler dahil) kirli teknolojilerden (gaz türbinleri gibi) daha büyük bir rol oynar, bu da temel araştırmaları artırmaya yönelik politikaların iklim değişikliğiyle mücadeleye yardımcı olabileceğini düşündürür.

Daha canlı ve kapsayıcı bir gelecek için politikalar

Özel firmalar, temel araştırmalara katılmanın belirsiz mali getirisinin yalnızca küçük bir bölümünü elde edebildikleri için, kamu politikası müdahalesi için güçlü bir gerekçe oluşturan, araştırmaya daha az yatırım yapma eğilimindedirler. Ancak, araştırmanın nasıl finanse edileceğini belirlemek de dahil olmak üzere doğru politikaları tasarlamak zor olabilir. Örneğin, yalnızca üniversitelerde ve kamu laboratuvarlarında temel araştırmaların finanse edilmesi verimsiz olabilir. Özel sektör ve kamu sektörü arasındaki işbirliği, muhtemelen kaybolacaktır. Ayrıca, yalnızca birincisine sübvansiyon sağlamak adına temel ve uygulamalı özel araştırmaları birbirinden ayırmak zor olabilir.

Analiz, özel araştırmalara (temel ve uygulamalı benzer şekilde) verilen sübvansiyonları iki katına çıkaran ve kamu araştırma harcamalarını üçte bir oranında artıran uygulanabilir bir karma politikanın gelişmiş ekonomilerde üretkenlik artışını yılda yüzde 0,2 puan artırabileceğini gösteriyor. Sübvansiyonların temel araştırmalara daha iyi hedeflenmesi ve daha yakın kamu-özel işbirliği, kamu maliyesi için daha düşük maliyetle bu oranı daha da artırabilir.

Bu yatırımlar yaklaşık on yıl içinde kendilerini amorti etmeye başlayacak ve gelirler üzerinde büyük bir etkisi olacaktır. 1960-2018 yılları arasında bu yatırımlar yapılmış olsaydı, kişi başına düşen gelirin şu anki seviyesinden yaklaşık yüzde 12 daha yüksek olacağı tahmin ediliyor.

Son olarak, gelişmekte olan pazarlara önemli yayılmaları olması nedeniyle, fikirlerin ve işbirliğinin sınırlar arasında serbest akışını sağlamak da kilit noktasıdır.

weforum.org, IMF Blog

KAMU ALIMLARI

Devlet alımları veya kamu alımları, bir devlet kurumu gibi bir kamu otoritesi adına mal, hizmet ve iş alımıdır. Devlet kurumları dünyada her yıl yaklaşık 39 milyar dolar, ya da GSYİH’nın yaklaşık %18’ini üçüncü şahıs tedarikçilerden çok çeşitli mal ve hizmet satın alarak harcıyor. Hükümetin nasıl ve ne satın aldığı, ekonomik büyümeyi ve kamu hizmetlerinin sunumunu önemli ölçüde etkileyebilir. İyi tedarik, sağlam ticari kararlar almak ve tedarikçilerin hükümete satış yapmasını kolay ve değerli kılmakla ilgilidir. Devlet alımları, Dünya Ticaret Örgütünün  himayesinde çok taraflı bir uluslararası anlaşma olan Devlet Alımları Anlaşması’nın da konusudur.

Dolandırıcılığı, israfı, yolsuzluğu veya yerel korumacılığı önlemek için çoğu ülkenin yasaları devlet alımlarını bir dereceye kadar düzenler. Dünya Devletleri’nin kamu alımları için farklı düzenlemeleri bulunmaktadır. Satın alma düzenlemeleri genellikle rekabeti, ayrımcılık yapmamayı ve şeffaflığı sağlamaya yöneliktir. Bu düzenlemelerde, satın almanın değeri belirli bir eşiği aşarsa, satın alma makamının kamu ihaleleri ile verilmesini şart koşar. Değerlendirme kriterleri, teknik kapasite, yönetim kadrosu, deneyim, kalite kontrol organizasyonu, önerilen performans çizelgesi, projenin önerilen kadrosu vb. gibi konuları içerir.

Devlet Alımları Politikası Çerçevesi nedir?

Maliye Bakanlığı, devlet kurumlarının alımlarının nasıl yürütüleceğini düzenleyen, Devlet Alımları Politikaları Çerevesi’nin oluşturulmasından ve yürütülmesinin denetiminden sorumludur. Dünya Ticaret Örgütü’nün Devlet Alımları Anlaşmasına ve çeşitli Serbest Ticaret Anlaşmalarına taraf olunduğu için bu  çerçeve,  uluslararası standartlar ve taahhütlerle de uyumlu olmalıdır.

Genel olarak, Hükümet Politikası Çerçevesi aşağıdaki ilkelere dayanır:

  • Şeffaflık

Hükümetin ihale gerekliliklerinin, prosedürlerinin ve teklifler ve ihaleler için değerlendirme kriterlerinin, Devlet Elektronik İş portalında açık olarak yayınlanması,

  • Açık ve Adil Rekabet

Tedarikçilere eşit şartlar altında rekabet etmeleri için eşit fırsatlar ve erişim sağlanması. Tüm tedarikçilere adil davranılması  ve tekliflerini hazırlamaları için onlara aynı bilgilerin verilmesi, herhangi bir tedarikçi lehine veya aleyhine ayrımcılık yapılmaması gereksinimi,

  • Paranın Karşılığı

İhtiyaçları en iyi karşılayabilen ve en iyi değeri sunan kaynaklardan tedariğin yapılması. Paranın karşılığı, toplam sahip olma maliyeti temelinde fayda ve maliyetlerin optimal dengesinden elde edilir. Bu itibarla, paranın karşılığı kavramı, mutlaka bir teklifin veya fiyat teklifinin en düşük teklifi verene verilmesi gerektiği anlamına gelmemesi.

Devlet Alımları

Devlet Alımları ile ilgili, aşağıda belirtilen hususların, iyi bir satın alma işlemi için önemli oldukları belirtilmektedir:

  1. MÜKEMMEL SONUÇLAR İÇİN PLANLAMA VE YÖNETİM – Neye ihtiyacı olduğunun belirlenmesi ve ardından onun nasıl elde edileceğinin planlanması. Doğru beceri ve deneyim karışımına sahip bir ekibin kurulması. Tedarikçilere ne istendiğinin  açıkca bildirilmesi. Tedariğin büyüklüğü, karmaşıklığı ve ilgili riskleri ile uygun ve doğru bir sürecin seçilmesi.
  2. TÜM TEDARİKÇİLERE KARŞI ADİL OLUNMASI – Rekabet yaratılması ve yetenekli tedarikçilerin teklif vermeye teşvik edilmesi. Tüm tedarikçilere eşit davranıp, ayrımcılık yapılmaması (bu, aynı zamanda  uluslararası yükümlülüklerin bir parçasıdır). Tedarikçilere rekabet etmeleri için tam ve adil bir fırsat verilmesi. Tedarikçilere, neye odaklanacaklarını bilmeleri için, tekliflerin nasıl değerlendirileceğinin açık ve net şekilde açıklanması. Başarısız tedarikçilerle konuşularak, bir dahaki sefere tekliflerini nasıl geliştirebileceklerini öğrenmelerinin sağlanması.
  3. DOĞRU TEDARİKÇİNİN BULUNMASI – Neye ihtiyaç olduğu konusunda net ve tedarikçileri değerlendirirken adil olunması. İhtiyacı, adil bir fiyatla ve zamanında teslim edebilecek doğru tedarikçinin seçilmesi.
  4. HERKES İÇİN EN İYİ FİYATIN ALINMASI – Mal veya hizmetlerin kullanım ömrü boyunca tüm maliyet ve faydaları hesaba katılarak paranın karşılığının en iyi şekilde alınması. Anlaşmanın sosyal, çevresel ve ekonomik etkilerinin göz önünde bulundurulması. Net performans ölçümlerine sahip olunması. Tatmin edici sonuçlar alındığından emin olmak için, sürecin izlenip ve yönetilmesi. Sürekli tasarruf ve iyileştirmeler yapmak için tedarikçilerle birlikte çalışıılması. Anlaşmayı kabul etmekten daha fazlası,  sonuçlarından sorumlu olunması.
  5. KURALLARA GÖRE HAREKET EDİLMESİ – Hesap verebilir, şeffaf ve makul olunması. Sürece dahil olan herkesin sorumlu, yasalara uygun ve dürüst davrandığından emin olunması. Tarafsız kalınarak, çıkar çatışmaları varsa belirlenmeleri ve yönetilmeleri.

İstatistiklerin Önemi

İstatistik, verilerden öğrenme bilimidir. İstatistiksel bilgi, verileri toplamak için doğru yöntemleri ve analizleri kullanarak etkili sonuçlara varılmasına yardımcı olur. İstatistik, bilimde nasıl keşifleri yaptığımızın, verilere dayalı kararlar verdiğimizin ve tahminler yaptığımızın ardındaki çok önemli bir süreçtir. İstatistikler, bir konunun çok daha derinden anlaşılmasını sağlar.

İstatistikler, geçerli sonuçlar çıkarmak için sayısal kanıtları kullanır ve iddiaları nicel kanıtlara dayalı olarak değerlendirmenize ve makul ve şüpheli sonuçlar arasında ayrım yapmanıza yardımcı olur.

İstatistikçiler, güvenilir analizler ve tahminler üretmede kritik rehberlik sunar ve araştırmacıların çok çeşitli analitik tuzaklardan kaçınmalarına yardımcı olabilir.

Analistler istatistiksel prosedürleri doğru kullandıklarında, doğru sonuçlar üretme eğilimindedirler. Aslında, istatistiksel analizler sonuçlardaki belirsizliği ve hatayı hesaba katar. İstatistikçiler, güvenilir sonuçlar üretmek için bir çalışmanın tüm yönlerinin uygun yöntemleri izlemesini sağlar. Bu yöntemler şunları içerir:

o Güvenilir veri üretmek.

o Verileri uygun şekilde analiz etmek.

o Makul sonuçlar çıkarmak.

Resmi istatistikler, toplumumuzun durumu ve gelişme eğilimleri hakkında bize önemli bilgiler sağlar. Kullanıcılar, Ulusal İstatistik Ofislerinin hizmetlerinden yararlanarak bilgi toplayabilirler.

İstatistiklerin hükümet için önemi nedir?

İstatistik, Hükümetin uygun politikalar geliştirme, ekonomi ve sosyal kalkınma reform politikalarını yönetme, insanların yaşam standartlarındaki iyileşmeleri izleme ve bu ilerlemeyi somut kanıtlarla kamuoyuna bildirme kabiliyetini geliştirmede önemli bir unsurdur.

Devlet İstatistikleri nedir?

‘Devlet istatistikleri’, bir hükümet birimi tarafından istatistiki amaçlarla rapor edilen olgusal bilgiler anlamına gelir. Bazı ülkeler “resmi istatistik” terimini de kullanır. Genellikle, istatistikleri yayınlayan hükümet birimi veya kurumu, bunları üretmek için verileri toplar veya derler. Çoğu durumda, ajans, istatistikleri raporlamakla görevlendirilen ayrı bir hükümet kuruluşudur.   Bazı durumlarda, ajans, özellikle elde edilen bilgi istatistikleri kamu politikası kaygılarıyla daha ilgili hale getiriyorsa, daha fazla bilgi sağlamak için raporlarındaki istatistikler ile ilgili veri analizleri yapabilir.

Ajansın etkili olması için bir analizin odak noktası, herhangi bir özel politikadan bağımsız olarak, kamu politikası analizi ve karar vermede kullanımı için uygunluğu ve doğruluğunu artırma yolları üzerinde olmalıdır.

Devlet istatistikleri tanımının olmazsa olmazı, sadece istatistiksel amaçlarla rapor ediliyor olmalarıdır:

İstatistiksel amaçlar; tanımlama, değerlendirme, analiz, çıkarım ve araştırmayı içerir. Bu amaçlar için, bir istatistik kurumu doğrudan bireylerden, kuruluşlardan, diğer kurumlardan veya idari kayıtlardan veri elde edebilir ancak bunu idari, düzenleme veya yaptırım amaçlarıyla yapmaz. İstatistiksel amaçlar, bireysel bir kişi veya ekonomik birime olan herhangi bir menfaati hariç tutar. Veriler yalnızca, kişi gruplarını veya diğer birimleri içeren istatistiksel kalıpları, eğilimleri ve ilişkileri tanımlamak ve analiz etmek için kullanılır” (Martin ve diğerleri 2001).

Kriz sırasında ve sonrasında dünyada daha iyi politika yanıtı için Daha İyi İstatistikler konulu İstanbul’da ESRIC tarafından düzenlenen toplantıda konuşmacı resmi istatistiklerle ilgili şunları belirtiyor:

“Bilindiği gibi, güvenilir ve karşılaştırılabilir istatistikler, insan faaliyetinin her alanında hayati bir rol oynamaktadır. İstatistikler, bir ülke için kişi başına düşen gelirin mevcut konumu, işsizlik, nüfus artış hızı vb. gibi kilit faktörlerin belirlenmesinde de önemli bir role sahiptir. Artık istatistik, Sanayi, Ticaret, Ticari Fizik, Ekonomi ve Matematik gibi hemen hemen her alanda önde gelen bir konuma sahip olduğundan,……. uygulama alanı çok geniştir. Resmi istatistikler, kullanıldığında, ulusal ve uluslararası politika yapıcılar, işletmeler ve genel olarak toplum için karar alanlar ve etkilerini ölçenler için vazgeçilmez araçlardır ve sonuç olarak demokratik ve piyasa yönelimli toplumların gelişimi için önemli bir temeldir.

Resmi istatistiklere duyulan güven, büyük ölçüde, Avrupa İstatistik Uygulama Kurallarında ve Birleşmiş Milletler Resmi İstatistikler için Temel İlkelerde ortaya konan ve yaygın olarak kabul edilen yönergelerdeki zorunluluklara saygı gösterilmesine bağlıdır.

……… Karar vermede istatistiğin rolüne baktığımızda; doğru göstergelere sahip olmak, politika oluşturmanın her aşamasında gereklidir. İstatistikler, değişiklikleri izlemek ve seçilen politikaların etkisini değerlendirmek için veri sağlayarak politika alanlarına hizmet eder. Ulusal ve uluslararası düzeyde, Mali Politika veya Ekonomi Politikası gibi politikaların oluşturulması ve uygulanması, doğru istatistiksel verilerin sağlanmasına dayanır. Güvenilir istatistikler olmadan, bütçe ve ekonomiyi etkili bir şekilde izleme imkansızdır. Bu nedenle, kaliteli istatistik, demokratik bir toplumun gerekliliklerinden biridir”.

KAYNAK:

The Importance of Statistics

Wikipadia.org

Timeliness and Accuracy in Official Statistics 2.0 Michail Skaliotis1 ,   Eurostat  https://www.sciencedirect.com/topics/social-sciences/government-statistic

https://www.sesric.org › image › Session1_Turkey, importance of independency of a statistics institute

Jim Frost,  The Importance of Statistics

SİYASET ve EĞİTİM

Bakanların ve diğer politik şahısların “yukarıdan aşağıya kurcalama ve müdahale etmeleri” yerine, okullar için daha fazla yerel özerklik sağlanmalıdır.

“Ne yazık ki, eğitim sistemi şimdi ağır siyasi etki altında ve sistemin zararına değişikliklere devam ediliyor.” Bu, Malezya’dan öğretim görevlisi Abdul Rashid Hanafi’nin gözlemi, ve devam ediyor:

“Eğitim yönetiminde; yüce idealler, uzak görüşlülük, süreklilik ve politik istikrar önemlidir. Kamu eğitimine bu nitelikleri getirmek, bakanlığın baş sorumluluğundadır.

Bazıları, bakanların politik tayin figürleri olduğunu iddia edebilir, dolayısıyla onlar değişebilirler. Ama bürokrasi, eğitim uzmanları tarafından tarafsızlık ve teknik uzmanlıkları ile sıkıca kontrol edildiği sürece – sırf yöneticiler veya teknokratlar tarafından değil -, eğitim yönetimi sorunsuz işleyecektir.

Eğitim yöneticilerinin çalışmaları, ülkenin geleceğine geniş açı ile bakabilen bir yönetici tarafından yönlendirilmelidir.

Ancak mevcut parlamenter sistemi altında, eğitim yöneticileri, iktidar partisinin üyeleri veya partiye yakın olanlar arasından seçilir. Sonuç olarak, eğitim sistemi ve politikaları ağır bir siyasi etki altında kalır ve sistemin zararına değişimler devam eder.

Siyasi düşünceler genellikle, kısa ve uzun vadeli ulusal çıkarlardan daha fazla öncelik alırlar. Eğer biz gelişmiş ülkeleri yakalamak istiyorsak, eğitimin politik etkilerden arınmış olması gerekir.

Eğitim sisteminde reform, uzun yıllardır kökleşmiş sıkı kontrol geleneğinden ve sınırsız politik etkiden kurtulma lehine bir uzlaşma sağlamadan önce, dikkatli araştırma, kamu tartışmaları ve anayasa revizyonu da gerektirebilir.”

                                                           ***

Politik yöneticiler, şantiyeleri işletmek kadar eğitim kurumlarının işletilmesinde başarılı değildirler ve artık eğitim sistemi de bu gerçeği yansıtmaktadır.

Kurumsal modellerin önde gelen kusuru, genellikle popüler kültürde de belirtildiği gibi, bürokrasinin zihin-uyuşturucu etkisidir.

Eğitim Reform Hareketi içerisindeki özel veya kamu okullar ile ilgili güncel iddialar ki onların kökleri on dokuzuncu yüzyıla dayanır, evrensel kamu eğitimini zayıflatan bürokrasiyi ortadan kaldırmak olabilir. “Başarılı öğretim ve iyi okul kültürleri için bir formül yok”, yasal reformcu Philip K. Howard böyle savunuyor ve ilave ediyor, “ama onların gerekli bir koşulu var: öğretmenler ve müdürlerin sezgilerine göre çekinmeden hareket edebilmeleri gerekir.”

Bununla beraber, bürokrasi bir soyut terim olarak kalır ve yaygın bir hedef olmanın ötesinde hizmet verebilir. Bürokrasi kısmen başarısızdır çünkü uzmanlık yerine liderliği en başta gelen kalite olarak onurlandırır, öncelikle sorunların belirlenmesi ve açıklığa kavuşturulması olmadan ideolojik çözümlere saplanır, farklı sonuçlar bekliyorken aynı reformları tekrar tekrar yineler.

Hükümet politikası ve uygulamaları olarak, bürokrasi elbette kaçınılmazdır. Ama yapısı ve hiyerarşisi ihtiyacı içerisinde ana kusuru, siyasetin liderlik özelliklerini uzmanlığa tercih eder olmasıdır. Hiç bir politikacı muhtemelen bir liderin ele alacağı pek çok sahanın tümü için gerekli uzmanlık ve deneyime sahip değildir. Ancak, son yıllardaki eğitimin “hesap verebilirlik çağı” süresinde, eğitimle ilgili olarak rolleri önemli ölçüde artmıştır

Bu gelişmede bir diğer hata, okul yönetim kurulu başkanlarına ve üyelerine, politikacıların erişimi olmuştur: eğitim ile ilgili hiçbir veya çok az deneyim ve uzmanlığı olan kişiler eğitim politikalarının şekillendirilmesi ve uygulanmasından sorumlu lider pozisyonlarına ulaşmaktadır.

Uzman olmayan siyasi liderler kendi kişisel kült etkinliği niyetine inanır ve ona göre hareket ederler. Kaba bireycilik olarak kültürel inancı tetikleyerek, kendi eylemleri ile “Diğerlerinin yapmadıklarını ben yaparım” derler.

Evrensel kamu eğitiminin, eğitim ve hükümet arasında yeni bir duvara ihtiyacı var. Finansman üzerindeki güç ve geniş performans kriterleri siyasi liderlerin yetkisinde kalabilir. Ama pürüzlü işlevsel detaylar, okullarında ve sınıflarında bu hedeflere ulaşmak için en uygun kişilere, eğitimcilere bırakılmalıdır. Eğitim, bir inşaat mühendisliği projesinden daha farklı bir muamele görmemelidir: hükümet finansmanı temin eder ve inşaat fonksiyonu hedefini belirler ve daha sonra uzman inşaatçılar ve mühendisler, çoğu seçilmiş görevlide mevcut olmayan tecrübe ve eğitim zenginliğini kullanarak ayrıntıları doldururlar.

Bu duvara bir kere sahip olduğumuzda, eğitim reformu ihtiyaçları; eğitim hedeflerinin özgür insanlar için ne olması gerektiğini, bütün çocuklar için eğitim çıktılarını geliştirmeyi nelerin engellediğin, o sistemi kucaklayan ve destekleyen bir kültürün nasıl teşvik edileceğini, yaşamış, dikkatlice düşünmüş ve tecrübe etmiş eğitimciler ve araştırmacılar tarafından yürütülecektir.

Türkiye’de Bu Yıl Ekonomik Canlanma Yurtiçi Makroekonomik Oynaklıktan ve Gelişen Küresel Belirsizliklerden Etkilenebilir

Dünya Bankası 2021 Nisan ayında, son ekonomik gelişmeleri değerlendiren ve Dünya Bankası’nın Türkiye’deki ekonomik beklentilere ilişkin analizini sunan Türkiye Ekonomik Monitörü’nün (TEM) son sayısını yayınladı.

COVID-19 pandemisine yönelik politika tepkileri ve onların ekonomik etkisi, 2020’nin ikinci yarısında ekonomik aktivitede keskin bir toparlanmaya yol açtı. Kredi ile desteklemeye yönelik yarı mali önlemler dikkate alındığında, Türkiye’nin teşvik paketi, GSYİH’nın (gayri safi yurtiçi hasıla) payı olarak G20 yükselen piyasa ülkelerinin ortalamasından daha büyüktü.

 Teşvik kaynaklı bu kredi patlaması ve Haziran-Temmuz aylarında hareketlilik üzerindeki kısıtlamaların gevşetilmesi, mağaza kapanışlarının gevşetilmesi, ekonomik aktivitede keskin bir toparlanmaya yol açarak Türkiye’yi 2020’de pozitif büyüme gösteren birkaç G20 ülkesinden biri haline getirdi. Ancak bu büyüme, artan enflasyon, düşen uluslararası rezervler, liranın zayıflaması, keskin bir şekilde artan cari açık ve artan kurumsal stres ile birlikte geldi.

2020’nin sonlarındaki bu iyileşme, işgücü piyasalarının bir miktar toparlanmasına yardımcı olurken, başta kadınlar, gençler ve düşük vasıflı işçiler olmak üzere pek çok kişiyi geride bıraktı. Bu iyileşme, yüksek enflasyonla birlikte muhtemelen yoksullara daha fazla zarar vermiş olabilir. Nitekim, yoksulluk oaranının 2019’da %10,2’den 2020’de %12,2’ye yükseldiği tahmin ediliyor. Yoksulluk oranını pandemi öncesi seviyelere geri getirmek zorlu bir iş.

Türkiye ve dünyanın geri kalanı bu yıl pandemiyi atlatmak için mücadele edecek. Bununla birlikte, Türkiye’deki yıllık büyümenin, düşük bir seviyeden de olsa, ihracattaki toparlanmanın etkisiyle bu yıl yüzde 5 gibi kayda değer bir oranda olması bekleniyor.

Bununla birlikte, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere gelişmiş ekonomiler, enflasyonda bir toparlanma belirtileri gösterdiğinden, gelişmiş ekonomilerde (özellikle ABD) çok gevşek para politikasına son verilmesine ilişkin piyasa spekülasyonlarının yoğunlaşması, küresel likiditedin yükselen piyasalardan uzaklaşması bu piyasaları istikrarsızlaştırıcı hareketlere neden olabilir. Bazı ülkelerde COVID-19’un yeniden canlanma riskleri, Türkiye’nin büyüme beklentilerinin yanı sıra küresel toparlanmayı da etkileyebilir.

“Kriz bir fırsat da  sunuyor. Yeşil bir toparlanmayı teşvik etmek ve yeşil bir dönüşüm başlatmak için alınan önlemler, küresel piyasalar karbondan arındırılırken Türkiye’yi rekabet avantajında tutabilir.”  Dünya Bankası Türkiye Ülke Direktörü Auguste Kouame, “Daha çeşitlendirilmiş ve daha yeşil bir finansal sistem, dayanıklı ve sürekli bir toparlanmayı destekleyecektir” dedi.

Rapor, ekonomik dengesizlikleri kontrol altına almak, insanları korumak ve finansal sektör istikrarını desteklemek için politika önceliklerini de tartışıyor. Finansal kurumların ve firmaların bilançolarını düzeltmeleri için çerçeveler oluşturmaya odaklanmak, riskleri azaltmanın ve gelecekteki büyümenin yolunu açmanın anahtarı olacaktır. Kapsayıcı bir toparlanmanın sağlanmasına yardımcı olmak için firmalara ve hane halklarına hedeflenen desteği sağlamak için hükümet bütçesinde yer var. Uluslararası pazarlara erişimi ve küresel değer zincirlerine katılımı artıran tedbirler, Türk firmalarının büyümesini ve daha üretken olmasını sağlayacaktır.

“İşgücü piyasasına yönelik şokun uzun süreli etkileri olması muhtemeldir ve sosyal yardımın yanı sıra aktif ve hedefli işgücü piyasası politikaları, insanların, özellikle de kadınların ve gençlerin potansiyellerini gerçekleştirmelerini sağlamak için giderek daha önemli olacaktır.”

Türkiye’nin COVID-19’dan ekonomik toparlanması: Uzun mesafeye hazırlık  

Türkiye, dünyanın geri kalanı gibi, COVID-19’dan derinden etkilendi. Yüz yılda bir görülen ve 216 ülkenin nüfusunu etkileyen bu kriz, Türkiye’ye Mart 2020’nin başlarında geldi. 2018 ortasındaki türbülans döneminden itibaren istikrar kazanmaya başlarken Türkiye ekonomisini sarstı. Şimdi soru, ekonomi COVID-19 şokunu atlatmaya ve son birkaç yıldır içinde bulunduğu durgunluktan kurtulmaya çalışırken uygun politika karışımının ne olması gerektiğidir?

Türkiye’nin acil müdahalesi, ortaya çıkan ekonomik dengesizlikler politika sıkılaştırmasını gerektirse de, COVID-19’un daha olumsuz etkilerinden bazılarının kontrol altına alınmasına yardımcı oldu. Erken sosyal mesafe, hareketlilik kısıtlamaları, testler ve sağlık kapasitesi geliştirmeleri, virüsün yayılmasını ve ölüm sayısını kontrol altına almaya yardımcı oldu. Ekonomi, 2020’nin ikinci çeyreğinde neredeyse ani bir durma noktasına geldi. Ancak mali, parasal ve finansal önlemler ekonominin en çok etkilenen bazı kısımlarını destekledi. Öncü göstergeler, hem arz hem de talebin kaybedilen zemini telafi ettiğini gösteriyor. Aynı zamanda, zaten negatif olan reel faiz oranlarının arkasındaki parasal genişleme, makroekonomik dengesizliklere ve dış tamponların(etkisini azaltan veya hafifleten) aşınmasına katkıda bulundu ve nihayetinde parasal gevşemenin tersine çevrilmesine yol açtı.

Geleceğe bakıldığında, Türkiye’nin önündeki zorluk, makroekonomik istikrarı sürdürmeye ve uzun mesafeye hazırlanmaya odaklanmak olacaktır. Bu, kısa vadeli ekonomik büyümeyi kredi teşvikleri yoluyla teşvik eden bir koşu geleneğinden ayrılmak ve bunun yerine daha uzun vadeli bir dayanıklılık yarışına hazırlanmak anlamına gelir. Bu, makroekonomik istikrarın ve yatırımcı güveninin sağlanması anlamına gelir. Dış sermaye için rekabetin şiddetli olacağı bir dünyada, makroekonomik istikrara odaklanmak, sermaye akışları, döviz kuru istikrarı ve daha düşük risk primleri açısından olumlu getiriler sağlayabilir.

Bu çabayı desteklemek için Türkiye, önümüzdeki toparlanmayı yönetmek için duyarlı ve esnek maliye politikasını sürdürmeyi göze alabilir. Türkiye’nin farklı makroekonomik senaryolar altındaki orta vadeli mali çerçevesi, ülkenin son zamanlarda mali dengesizliklerdeki artışa rağmen sınırlı şokları absorbe edebileceğini gösteriyor. Azalsa da mevcut mali alan sayesinde, otomatik dengeleyiciler ve hedefe yönelik önlemler ekonomiyi COVID-19 şokundan korumada rol oynayabilir. Bu, yaygın işten çıkarmalar ve iflaslar dahil olmak üzere önemli sosyal ve ekonomik maliyetlerin ve varlıkların satışı ve insan sermayesinin kaybı nedeniyle hane halklarının yaşam boyu kazançlarında kalıcı bir düşüşün önlenmesine yardımcı olabilir. Şok, eğitime yapılan kamu harcamalarının öğrenme çıktılarını ve beşeri sermaye getirilerini iyileştirmeye yardımcı olmasını sağlamak için bir miktar mali alan kullanma fırsatı sunuyor.

Yatırımları kurtarmaya temel oluşturmak için şirketlerin bilanço onarımına da ihtiyaç duyulacaktır. COVID-19 öncesi kredi patlamalarından ve kredi genişlemesinden kaynaklanan borç fazlalığı göz önüne alındığında, daha fazla kredinin orta ve uzun vadeli büyümeyi sürdürmesi pek olası değildir. Dünya, krizden toparlanmaya başladığında, özel sektör yatırımlarının yeniden başlamasına hazırlanmak için kurumsal sektörü kaldıraçsızlaştırmaya ihtiyaç var. Bu, bankacılık sektörünün sağlığına yönelik mevcut zorlukların daha yakından izlenmesini ve kurumsal borçların yeniden yapılandırılması yoluyla düzenli borç kaldırmanın desteklenmesini gerektirebilir.

Bu kriz, dikkatleri yapısal reformlara yeniden odaklamak ve Türkiye’yi yüksek gelirli ülkeler grubuna iten dayanıklı bir ekonomik sistemi yeniden inşa etmek için bir fırsattır. Bu reformlar, Yeni Ekonomik Program ve 11. Ulusal Kalkınma Planı’nda iyi bir şekilde ele alınmaktadır. Ticaret entegrasyonunun ve küresel değer zincirlerine katılımın derinleştirilmesi, işgücü piyasası reformlarının hızlandırılması, yeniliğin teşvik edilmesi, finans sektörünün çeşitlendirilmesi ve uzun vadeli finansmana erişimin artırılması ve rekabetin sağlanması, ekonominin büyüme potansiyelini artırmaya yardımcı olacak birkaç öncelikli alan. Bu çabalar, beşeri sermayeye yapılan yatırımlarla birlikte, kadınlar da dahil olmak üzere işgücüne katılımdaki düşüşü tersine çevirmeye yardımcı olmalıdır. Türkiye, önceki on buçuk yılda yapısal reformlarla desteklenen sürdürülebilir bir büyüme dönemi sayesinde 2014 yılında neredeyse yüksek gelir statüsüne ulaştı. Krizin boşa gitmesine izin vermemek için COVID-19 şoku, şu anda çeşitli ulusal stratejik belgelerde öngörülen yapısal reformları ciddi bir şekilde uygulamak için bir fırsat sunuyor. Bu, ekonominin 21. yüzyılın başındaki sürdürülebilir büyüme performansını tekrarlamasına izin verebilir.

KAYNAK:

David Knight, Dünya Bankası Türkiye Ofisi Program Lideri Vekili ve rapor için ekip lideri. PRESS RELEASE NO: 2021/ECA/85Dünya Bankası 27 Nisan 2021 tarihli Yürkiye raporu

https://www.worldbank.org/en/news/press-release/2021/04/27/economic-rebound-in-turkeyDünya Bankası Türkiye Ofisi Auguste Tano Kouamé, Country Director – World Bank Turkey, Habib Rab, Program Leader, Equitable Growth, Finance & Institutions – World Bank Turkey