Öne çıkan

Ekonomik büyümenin istihdam üzerindeki etkisi

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Ekonomik büyüme, istihdam artışı ve verimlilik artışının uygun bir kombinasyonundan kaynaklanmalıdır.

Son zamanlarda, çoğu ülkede sürekli iş kıtlığı ve İşsizlik sorunu var. Ve görünüşe göre, ekonomi büyürken istihdam artmadığı için, bu fenomen ‘İşsiz Büyüme’ olarak adlandırılıyor. Çoğu ülkedeki kronik yüksek işsizlik nedeniyle, Ekonomi’de istihdam artışının Ekonomik büyümeden nasıl etkilendiği önemli ve eli kulağında bir soru haline geldi. Büyüme bir amaca yönelik bir araç değildir: insanlara hizmet etmek, kalkınmayı teşvik etmek ve yoksulluğu azaltmak için tasarlanır.

İş ve gelir yaratmak kalkınma için çok önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, yüksek işsizlik veya eksik istihdamla mücadele ediyor. Birçok insan kazandıkları ile zar zor geçiniyor. Bu nedenle yeni işler yaratmanın yanı sıra mevcut işler için gelirleri ve çalışma koşullarını iyileştirmek de büyük önem taşıyor.

Bu nedenlerle, son yıllarda, istihdamın önemi, kalkınma politikası tartışmalarının odağına haklı olarak daha yakından yansıtıldı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yıllık küresel istihdam raporuna göre, dünya önümüzdeki on yıl içinde sürdürülebilir büyüme sağlamak ve sosyal uyumu sürdürmek için 600 milyon üretken iş yaratmanın “acil zorunluluğu” ile karşı karşıya.

Ekonomik büyümenin türü (kapsayıcı veya yoğun), ekonomik büyümeyle bağlantılı olarak istihdam yaratma ritmini belirleyen önemli bir faktördür. Böylece, toplam talep artışına bir tepki olarak ekonomik büyüme (GSYİH büyümesi – toplam üretim), farklı şekillerde elde edilebilir: ya girdi miktarı (işgücü, sermaye, vb.) artar ve ardından kapsayıcı büyüme, veya üretim faktörlerinin üretkenliği artar (yoğun büyüme) veya iki olasılığın bir kombinasyonu ile oluşur.

Öte yandan, ekonomik büyüme sürecinin istihdam üzerindeki etkisinin boyutu ve evrimi, teknik gelişmelerin ortaya konma ritmine, işgücü piyasasına özgü kurumsal değişikliklere, ücret politikaları vb. diğer faktörlere göre de farklılık gösterir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Vurgu, ‘üretken’ ve ‘karşılığını veren’ istihdam üzerinde olmalıdır. Ayrıca, ekonomik büyüme tek başına tüm refahımızda sürdürülebilir bir artış sağlamak için yeterli değildir. Sosyal barış, temiz ve sağlıklı bir ortamın yanı sıra kendi belirlediği yaşam, ve sağlıklı bir çevre, maddi refahın yanı sıra kalkınmanın önemli faktörleridir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki bağlantı

Ampirik araştırmalar, ekonomik büyümenin istihdam yaratma ile pozitif bir şekilde ilişkili olma eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır.

• Khan (2007), gelişmekte olan ülkelerde GSYİH büyümesinin istihdam esnekliğinin 0,7 olduğunu bulmuştur.

• Küresel düzeyde Kapsos (2005), ek GSYİH büyümesinin her 1 yüzde puanı için, 1991 ile 2003 arasındaki üç dönem boyunca toplam istihdamı yüzde 0,3 ile 0,38 arasında arttırdığını bulmuştur.

Ekonomik büyüme istihdam yaratma için iyi olsa da, büyümenin büyük ölçekte emeği absorbe etme potansiyeline sahip sektörlerde gerçekleşmesi önemlidir. Bazı sektörler ve faaliyetler diğerlerinden daha fazla yoğunlukta istihdam yaratırlar.

  • Basnett ve Sen (2013) tarafından yapılan bir yazın incelemesi, imalat ve hizmetlerdeki büyümenin istihdam üzerinde özellikle olumlu bir etkiye sahip olduğunu gösteren kapsamlı bir kanıt yığını bulmuşlardır. GSYİH büyümesinin tarımdaki istihdam üzerindeki etkisinin genel olarak sınırlı olduğu, ancak tarım sektöründeki katma değerli büyümenin istihdam üzerinde nispeten büyük bir etkisinin olduğu görülmüştür. Tekstil için kanıtlar küçüktü, ancak araştırmalar büyümenin istihdam yaratılmasına olumlu katkıda bulunduğunu gösteriyor. Tarımsal işletmeler / gıda işleme için yazarlar, büyümenin istihdam üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu bulmuşlardır.
  • • Melamed, Hartwig ve Grant (2011) hizmetlerdeki büyümenin istihdamı yönlendirmede imalattan görece daha önemli hale geldiğini öne sürüyorlar. Yazarlar, farklı sektörlerde istihdamın etkisine dair kanıtların bulunduğu 1980’ler, 1990’lar ve 2000’lerden 24 büyüme dönemi üzerine araştırmalara baktılar. Bunlardan 18’inde yoksulluk düşmüştü. Bu vakaların 15’inde hizmetlerde istihdamda artış olmuş, onunda endüstriyel istihdamda artış olmuş ve altı vakada tarımda istihdamda artış olmuştur (altısı, üç sektörden ikisinde istihdamda artış gördü, ancak her üç sektörde birden istihdam artışı görülmedi). Benzer şekilde Kapsos (2005), ekonomik sektöre göre tarihsel küresel istihdam esnekliklerinin hizmetlerde en yüksek olduğunu (yüzde 0,61 ile) bulmuştur.

Arthur Okun’un ekonomik büyüme ile işsizliğin nasıl bağlantılı olduğuna dair bulguları

Ekonomiyi incelemeye gelince, büyüme ve iş yaratılması, ekonomistlerin dikkate aldıkları iki temel faktördür. İkisi arasında açık bir ilişki var ve birçok iktisatçı, ekonomik büyüme ile işsizlik seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışmışlardır. Ekonomist Arthur Okun, tartışmayı ilk olarak 1960’larda ele almaya başladı ve konuyla ilgili araştırması o zamandan beri Okun yasası olarak bilinmeye başladı. Aşağıda, Okun yasasının daha ayrıntılı bir özeti, neden önemli olduğu ve ilk yayınlanmasından bu yana nasıl zaman testinden geçtiği yer almaktadır.

• Okun yasası, 1960’ların başında Yale profesörü ve ekonomist Arthur Okun tarafından öne sürüldü.

• Okun yasası, bir ülkenin işsizliği ile ekonomik büyüme oranları arasındaki istatistiksel ilişkiye bakar.

• Okun yasası, bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) işsizlik oranında % 1’lik bir düşüş sağlamak için bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor.

Okun Yasası: Temel Bilgiler

Okun yasası, en temel şekliyle, bir ülkenin işsizlik oranı ile ekonomisinin büyüme hızı arasındaki istatistiksel ilişkiyi araştırır. St. Louis Federal Rezerv Bankası’nın ekonomi araştırma kolu, Okun yasasının “işsizlik oranı doğal oranının üzerinde olduğunda bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) ne kadarının kaybedilebileceğini bize söylemeyi amaçladığını” açıklıyor. “Okun yasasının arkasındaki mantık basittir. Çıktı, üretim sürecinde kullanılan emek miktarına bağlıdır, bu nedenle çıktı ve istihdam arasında pozitif bir ilişki vardır. Toplam istihdam eşittir işgücü eksi işsiz, dolayısıyla çıktı ve işsizlik arasında negatif bir ilişki vardır (işgücüne bağlı olarak). “

“Bu pratik kural, işsizlik oranındaki değişimler ile reel gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) büyüme oranı arasında gözlemlenen ilişkiyi tanımlar. Okun, işgücünün büyüklüğünde ve verimlilik seviyesinde devam eden artışlar nedeniyle, sadece işsizlik oranını sabit tutmak için normalde potansiyel büyüme oranına yakın reel GSYİH büyümesinin gerekli olduğunu kaydetti. İşsizlik oranını düşürmek için, bu nedenle, ekonominin potansiyelinin üzerinde bir hızda büyümesi gerekir.

Daha spesifik olarak, Okun yasasının halihazırda kabul edilen versiyonlarına göre, bir yıl içinde işsizlik oranında yüzde bir puan düşüş sağlamak için, gerçek GSYİH’nın o dönemdeki potansiyel GSYİH büyüme oranından yaklaşık yüzde iki puan daha hızlı büyümesi gerekir. . Dolayısıyla, örnek vermek gerekirse, potansiyel GSYİH büyüme oranı %2 ise, Okun yasası, işsizlik oranında yüzde bir puanlık bir düşüş elde etmek için GSYİH’nın bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor. “

Okun Yasasının Geçerliliği

İşsizlik, farklı boyut ve yönlerde olumsuz etkilediği için herhangi bir insan toplumunda olumsuz bir olgudur. Ek olarak, topluluk yapısını etkileyen ekonomik bir kusuru ifade eder. Bu nedenle, işsizliğin ekonomik ve sosyal boyutları karmaşıklığı arttırmakta, sonuç olarak, doğasını ve büyüme üzerindeki etkisini anlamak için bizi çeşitli analizler yapmaya yönlendirmektedir. Etkiler, ekonomik büyüme oranları ile ekonomide hüküm süren değişen işsizlik oranları arasındaki nedensel ilişkinin varlığı ile doğrulanır. Ancak teorik analiz, belirli bir ülkenin ekonomi politikalarındaki dengesizlikten kaynaklanan ekonomik bir fenomen olarak işsizliğe odaklandığı için bu ilişkiyi her zaman doğrulamamaktadır.

TÜRKİYE Örneği

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın tarafından 26 Haziran 2020 tarihli “Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation” adlı çalışmada, Türkiye için ekonomik büyüme ile işsizlik arasındaki ilişkide incelenmiştir. Aşağıda, çalışmadaki bu bölüm özetlenmektedir.

Bu bağlamda ekonomik büyümenin istihdam veya işsizlik oranı üzerindeki etkileri incelenmekte ve büyümenin istihdam yaratıp yaratmadığı hem dünya literatüründe hem de Türkiye’de araştırma konusu olmaktadır. Tarihsel olarak, ekonomik büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin son dönemlerde zayıfladığı veya bir başka deyişle daha karmaşık hale geldiği görülmektedir. Büyüme ve istihdam arasında ne bire bir ne de istikrarlı bir ilişkinin, ülke ekonomilerindeki gelişmelerle birlikte olduğu görülmektedir. Yapısal uyum politikasını destekleyen ekonomistler, ihracata dayalı büyüme stratejisinin temeli olan dış ticaretin serbestleşmesi ile istihdamın artacağını öngörmüşlerdir. Son yıllarda birçok gelişmekte olan ülkenin deneyimlediği şey, neoklasik teorinin bu iddialarını doğrulamaktan uzaktır. Çalışma çağındaki nüfusun hızla arttığı bir ortamda yeterli istihdamın sağlanması için yüksek büyüme hızlarının yanı sıra büyümenin de sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye’de 1990’lardan bu yana büyüme rakamlarının üç defa eksi yüzde 6’nın altında olması büyümenin son derece istikrarsız olduğunu gösteriyor. Bu, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine bağlı büyümenin kalıcı olmadığını ve sermaye hareketlerinin liberalleşmesi ile kırılganlığın yükseldiğini göstermektedir

Ekonomik büyümenin istihdamı artıracağı ve işsizliği azaltacağı görüşü literatürde Okun yasası olarak biliniyor. Arthur Okun, 1947-1960 dönemi için üç aylık verileri kullanan regresyon analizi ile Birleşik Devletler’deki işsizlik oranı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceledi. Geliştirilen regresyon denklemine göre, mevcut gelir ile tam istihdam geliri arasındaki fark, işsizlik oranıyla ters yönde değişmektedir.  Okun’un geliştirdiği yasa, büyüme oranının %2,25 olarak ölçülen eğilimi veya ortalama büyüme oranını aşması durumunda, işsizlik oranında düşüşe yol açacağını belirtiyor. Tam olarak, büyüme eğilimini aşan GSYİH büyümesinin her yüzde puanı işsizlik oranını ne kadar düşüreceği sorusu aranmaktadır. Okun yasası, benzer şekilde işsizlik oranını %1 düşürmek için gereken büyüme oranını tahmin etmek için kullanılabilir. Amerika Birleşik Devletleri için yukarıda belirtilen dönemi kapsayan çalışma, büyüme öncesi orana göre her %1 büyüme oranının işsizlik oranını %0,5 puan düşürdüğü sonucuna varmıştır. Ekonominin doğal oranın üzerinde büyüme gösterdiği yıllarda, işsizlik oranında gerçek ve doğal büyüme hızı arasındaki farkın k katına kadar bir değişim olacaktır.

Bu çalışma, Okun yasasının Türkiye için çok kötü çalıştığını göstermektedir. Bu çalışmada regresyon analizi kullanılarak elde edilen negatif yönlü regresyon doğrusu, işsizlik oranındaki değişim ile büyüme hızı arasında ters bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Ancak, büyüme, işsizlik üzerinde etkili olması için en az %4,3 olmalıdır. Diğer bir deyişle, büyüme hızı bu seviyeye ulaştıktan sonra her %1 puanlık artış, işsizlik oranında sadece %0,13 düşüşle sonuçlanmaktadır. Türkiye ile ilgili birçok farklı çalışmada da benzer sonuçlara ulaşıldığı görülmektedir. Bu hesaplamalar, özellikle konjonktürün genişleme dönemindeki büyümenin istihdam üzerinde çok düşük etkileri olduğunu ve dolayısıyla istihdam yaratmayan büyümenin varlığını göstermektedir. Bu çalışmalardan elde edilen bir diğer önemli bulgu da Okun’un Türkiye ekonomisindeki ilişkisinin asimetrik bir yapıya sahip olması, yani reel çıktının genişleme döneminde işsizliğin azaltılmasına etkisi ile daralma döneminde artan işsizliğe etkisinin aynı olmamasıdır.

Türkiye’de 1999–2019 döneminde büyüme oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişki incelendiğinde, özellikle kriz dönemlerinde büyüme ile işsizlik arasında ters bir ilişki olduğu görülmektedir. İşsizlik oranı 1999, 2001 ve 2009’da yüksek seviyelere ulaştı ve daha sonraki yıllarda (bazı dönemlerde) gecikmiş olsa da düşmeye başladı. Benzer şekilde 2018 yılında yaşanan döviz krizinin yarattığı olumsuz büyüme koşulları ile işsizlik artmaya başladı ve 2019 yılında %13,7 ile en yüksek değerine ulaştı. Öte yandan, ekonomide yaşanan döngüsel canlanmanın işsizlik üzerindeki etkisi görece zayıf kaldı. 2004 ve 2005 yıllarında %10’a yaklaşan büyüme hızına rağmen, işsizlik oranı yüksek seviyelerde sabit kaldı. İncelenen dönemde büyümenin en yüksek olduğu 2011 yılında işsizlik oranındaki düşüşün son derece sınırlı kaldığı söylenebilir. 2013 ve 2017 yıllarında yaşanan genişleme döneminde işsizlik azalmadı, aksine artmaya başladı.

Türkiye ekonomisinde yıllar içinde büyüme istatistikleri artmış olsa da işsizlik oranları Okun yasasının öngördüğü şekilde azalmadı. Genel kabul gören teoride, bir ülke ekonomisinin büyüme hızı arttığında, istihdamın artması ve işsizlik oranının düşmesi beklenir. Türkiye’de son yıllarda sağlanan yüksek ekonomik büyüme oranlarına rağmen, bu performans işsizlik oranlarına aynı ölçüde yansımamış ve tartışmalara yol açmıştır. İstihdam sağlamayan, tüketime ve yabancı sermaye hareketlerine dayalı bir ekonomik büyüme modeli sürdürülebilir değildir. Hızlı nüfus artışı ve genç nüfuslu bir demografik yapı göz önüne alındığında, üretime dayalı politikalarla, istihdam sağlayan, katma değeri yüksek ürünlere odaklanan ve dışa bağımlılığı azaltan bir ekonomik büyüme modeli geliştirmek büyük önem taşımaktadır.

Bu açıklamalara göre Türkiye ithalata bağımlı bir üretim yapısına sahip olduğundan ekonomiyi hızlandırmak için ithalatın artması gerekiyor. Bu durumda, kaçınılmaz olarak bir dış hesap açığı vardır. Dış tasarruf kullanımı anlamına gelen bu açık, Türkiye’deki dış borç stokunun tolere edilebilir seviyenin üzerine çıkmasına neden olmuştur. Artan dış borç ve bunun sonucunda döviz ihtiyacı, ekonominin daha kırılgan hale gelmesi ve makroekonomik dengelerin hızla bozulması anlamına gelir.

Cari açık vermeden büyümek için ekonominin üretim yapısındaki önemli değişikliklerin Türkiye’de bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Öncelikle ara malı üreten sektörlerin geliştirilmesi ve ithalata olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Ayrıca dış ticarette rekabetçi bir döviz kuru politikasının olumlu sonuçlar vermesi beklenmelidir.

İstihdam Açısından Zengin Ekonomik Büyüme

Sürekli, kapsayıcı ve sürdürülebilir, tam ve üretken istihdamı ve herkes için insana yakışır işi teşvik eden” ekonomik büyümenin ancak işler ve insana yakışır iş yaratması halinde kapsayıcı olacağı kabul edilir.. Büyüme, istihdam ve yoksulluğu azaltma faaliyetleri arasındaki güçlü bağlantı nedeniyle yoksulluk ve eşitlik hedeflerine ulaşılmasını da desteklemelidir.

Tek başına ekonomik büyüme, özellikle yoksullar, savunmasızlar ve geride kalma riskiyle karşı karşıya olanlar için daha fazla ve daha iyi işler anlamına gelmez. Ekonomik büyüme, üretken istihdamı artırmak için bir ön koşuldur; istihdamdaki artışlarla işgücü verimliliğindeki artışların birleşik sonucudur. Bu nedenle, ekonomik büyüme oranı, istihdamdaki büyümenin ve işgücü verimliliğindeki büyümenin gerçekleşebileceği mutlak tavanı belirler. Bununla birlikte, büyümenin şekli veya doğası da önemlidir. Ekonomik büyümenin üretken istihdam yaratma üzerindeki etkisi, yalnızca büyüme oranına değil, aynı zamanda büyümenin üretken işlere dönüşmesindeki verimliliğine de bağlıdır. İkincisi, büyümenin sektör kompozisyonuna ve bireysel sektörlerdeki büyümenin sermaye / emek yoğunluğu gibi bir dizi faktöre bağlıdır.

Genellikle hem yeni iş sayısını hem de üretkenliği ve ayrıca istihdamdan elde edilen gelirleri artırma ihtiyacı vardır. Bu nedenle, istihdam açısından ekonomik kalkınmanın incelenmesi, ekonomik büyümenin daha fazla iş ve daha yüksek verimlilik / gelir ihtiyacını ne ölçüde karşıladığının değerlendirilmesidir. Anlamlı iç görüler elde etmek için böyle bir değerlendirmenin ekonomik sektörlere göre ayrıştırılması gerekir. Ekonomik büyümenin üretken bir dönüşümle ne ölçüde ilişkilendirildiği ve bu dönüşüm tarafından yönlendirildiği, orta ve uzun vadede ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliği için büyük önem taşımaktadır.

Bir ekonominin nüfusu için yeterli istihdam fırsatları yaratma yeteneğini ölçen göstergeler, ekonominin genel kalkınma performansı hakkında değerli bilgiler sağlayabilir. Bu göstergeler arasında işsizlik oranları, istihdam – nüfus oranları, işgücüne katılım oranları ve çıktıya göre büyümenin istihdam yoğunluğu veya istihdamın esnekliği yer alır – bu son gösterge, istihdam artışının ne kadar ekonomik büyümenin yüzde 1 puanı ile ilişkili olduğunu ölçer. Büyümenin istihdam içeriğindeki düşüş, bir politika meselesidir. İstihdam ve insana yakışır işin ekonomik büyüme ve yoksulluğu azaltma politikalarına açıkça entegre edilmesi, insanlar için faydaların en üst düzeye çıkarılmasına ve büyümenin hem sürdürülebilir hem de kapsayıcı olmasını sağlamaya yardımcı olur.

“Çalışan yoksulların” durumu, özellikle kayıtlı ekonominin küçük olduğu ve birçok kadın ve erkeğin – çoğu zaman zor ve uzun saatler boyunca – çalıştığı, ancak kendilerini ve ailelerini yoksulluktan kurtaracak kadar para kazanamadığı ülkelerde özel bir ilgi konusu olmalıdır.

Geçtiğimiz on beş yıl boyunca ILO, UNDP, OECD, UN-DESA, Dünya Bankası ve diğerleri, büyüme-istihdam-yoksulluk bağına ilişkin önemli analitik çalışmalar yürüttüler Dünya Bankası’nın “İşler” başlıklı 2013 Dünya Kalkınma Raporu, artan yaşam standartları, daha fazla sosyal uyum ve geliştirilmiş üretkenlik açısından istihdamın dönüştürücü rolünü vurguladı. UNDP’nin “İnsani Gelişme İçin Yeniden Düşünmek” başlığı altında yayınlanan 2015 İnsani Gelişme Raporu, iş (daha geniş anlamıyla) ve insani gelişme arasındaki bağlantıyı kurmayı amaçlıyordu. Afrika Devlet Başkanları tarafından bu vesileyle kabul edilen Beyanname, “istihdam yaratmayı ulusal, bölgesel ve kıtasal düzeylerde ekonomik ve sosyal politikaların açık ve merkezi bir hedefi olarak, sürdürülebilir yoksulluğun azaltılması ve onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla yerleştirmektir.” denildi.

KAYNAK


Dr Ritika Srivastava

Dr Ritika Srivastava is the freelance writer with People Matters.

DCED, Link between employment and enterprise-development.org

Investopedia, ECONOMICS  MACROECONOMICS, By RYAN FURHMANN

 Reviewed By TOBY WALTERS  Updated Nov 3, 2020

ILO home Topics, Decent work for sustainable development (DW4SD) Resource Platform  October 2017

European Scientific Journal 13(28)

DOI: 10.19044/esj.2017.v13n28p470

Authors: Saleh Al-hosban,

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın, Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation and Current Account Balance: Theory and Case of Turkey

Haziran 26 2020, Gözden geçirme Ağustos 31, 2020

Öne çıkan

Tablo ve İstatistik, Özet bilgi

Yukarıdaki grafikte, Türkiye İmalat Sanayi Katma Değeri, GSYİH yüzdesi olarak 1960-2020 yılları olarak verilmektedir. Grafikten göüldüğü gibi, 1960’dan başlıyarak katma değer devamlı yükselerek  1998 yılında en yüksek değeri olan %23’e ulaşmaktadır. Buradan 1998 yılına  kadar olan dönemde nibeten yatay bir seyir izlenmekte, ancak 1999 yılından başlayarak hızlı bir düşüş göstererek, 2010 yılında %15’e gerilemektedir. Bunun bir nedeni, bu dönemde ülkemize giren sıcak paranın, Türk İirası’nın değerini aşırı artırarak, önceleri ülkede üretilen ara malların yerine, ithallerinin kullanımını cazip hale getirmesi, olabilir.  2011 yılından itibaren tekrar bir yükselme eğilimi başlamış ve 2020 yılı için %18 (1983 yılı değerine eşit) olarak hesaplanmıştır.

******************************************************************

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2020

En yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay % 47,5 oldu

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2020 yılı sonuçlarına ilişkin gelir bilgileri, bir önceki takvim yılı olan 2019 yılını referans almaktadır. Gelir hesaplamalarında, hanehalkı gelirleri hanehalkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine dönüştürülmektedir.

Son yapılan araştırma sonuçlarına göre; en yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,2 puan artarak %47,5’e yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,3 puan azalarak %5,9’a düştü.

Sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı (%), 2011-2020

Gini katsayısı 0,410 olarak tahmin edildi

Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayıifade etmektedir. En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,015 puan artış ile 0,410 olarak tahmin edildi. Toplumun gelirden en fazla pay alan %20’sinin elde ettiği gelirin en az pay alan %20’sinin elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7,4’den 8,0’a, gelirden en fazla pay alan %10’unun elde ettiği gelirin en az pay alan %10’unun elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 13,0’dan 14,6’ya yükseldi.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre gelir dağılımı göstergeleri, 2011-2020

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 69 bin 349 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri %15,8 artarak 2020 yılı anket sonuçlarına göre 69 bin 349 TL oldu.

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri ve bir önceki yıla göre değişimi, 2011-2020

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 33 bin 428 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri bir önceki yıla göre %17,2 artarak 28 bin 522 TL’den 33 bin 428 TL’ye yükseldi.

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ve bir önceki yıla göre değişimi, 2011-2020

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri en yüksek tek kişilik hanelerin oldu

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirlerinde en yüksek gelir, geçen yıla göre 5 bin 450 TL artarak 42 bin 712 TL ile tek kişilik hanehalklarının oldu. Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 38 bin 141 TL iken tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarında bu değer 34 bin 577 oldu. En düşük yıllık ortalama eşdeğer kullanılabilir hanehalkı fert gelirine sahip hanehalkı tipi ise 25 bin 889 TL ile en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalkları oldu.

Hanehalkı tipine göre yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri (TL), 2019, 2020

Toplam gelirden en yüksek payı %47,1 ile maaş ve ücret geliri aldıToplam gelir içerisinde en yüksek payı, %47,1 ile bir önceki yıla göre 0,4 puan artan maaş ve ücret geliri aldı. İkinci sırayı %21,8 ile önceki yıla göre 0,1 puanlık azalış gösteren sosyal transfer geliri alırken üçüncü sırayı %17,7 ile 2019 yılı anket sonuçları ile aynı paya sahip müteşebbis geliri oluşturdu.

Tarım gelirinin müteşebbis geliri içindeki payı 2019 yılı anket sonuçlarına göre 1,7 puan azalarak %20,9 olurken, emekli ve dul-yetim aylıklarının sosyal transferler içindeki payı 0,1 puan azalarak %91,7 olarak gerçekleşti.
         
          Yıllık gelirin türlerine göre dağılımı (%) 2019, 2020                                   Gelir türlerine göre değişim 2019, 2020

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 63 bin 085 TL ile yükseköğretim mezunlarının oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla yükseköğretim mezunlarında 63 bin 085 TL, lise ve dengi okul mezunlarında 41 bin 855 TL, lise altı eğitimlilerde 32 bin 838 TL, bir okul bitirmeyenlerde 22 bin 936 TL ve okur-yazar olmayan fertlerde 16 bin 785 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %25,5 ile bir okul bitirmeyen en düşük artış ise %18,8 ile okur-yazar olmayan fertlerde oldu.

Eğitim durumuna göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2019, 2020

Yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %31,0 ile inşaat sektöründe oldu

Esas iş gelirleri sektörel ayrımda incelendiğinde; en yüksek yıllık ortalama gelirin 46 bin 034 TL ile hizmet sektöründe, en düşük yıllık ortalama gelirin ise 25 bin 263 TL ile tarım sektöründe olduğu görüldü. Bir önceki yıla göre; yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %31,0 ile inşaat sektöründe gözlenirken, bunu %26,1 ile sanayi sektörü izledi. Diğer taraftan hizmet sektöründe %23,9, tarım sektöründe ise %15,8 artış gözlendi.

 Yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2019, 2020                    Yıllık ortalama esas iş geliri değişimi (%), 2019, 2020

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 125 bin 698 TL ile işverenlerin oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla işverenlerde 125 bin 698 TL, ücretli maaşlılarda 42 bin 006 TL, kendi hesabına çalışanlarda 33 bin 207 TL ve yevmiyelilerde 17 bin 577 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre en yüksek artış %31,6 ile işverenlerde en düşük artış ise %19,0 ile yevmiyelilerde oldu.

Esas işteki durumlarına göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2019, 2020

 Göreli yoksulluk oranı %15,0 oldu

Toplumun genel düzeyine göre belli bir sınırın altında gelire sahip olan bireyler göreli anlamda yoksul sayılmaktadır. Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı 2020 yılında 0,6 puan artarak %15,0 oldu. Medyan gelirin %60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre yoksulluk oranı ise son yılda 0,6 puan artarak %21,9 olarak gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre hesaplanan yoksulluk oranı (%), 2011-2020

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %40’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,6 puanlık artış ile %8,9 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin %70’i dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,5 puanlık artış ile %29,0 oldu.

Yoksulluk oranı en düşük haneler çekirdek aile bulunmayan haneler oldu

Hanehalkı tipine göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarında yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,3 puan artarak %9,5, tek kişilik hanehalklarında bu oran 1,7 puan artarak %10,9 olmuştur. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının 0,2 puan artarak %18,4, tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının ise 0,7 puan artarak %14,5 olduğu görüldü.

 Medyan gelirin %50’sine ve hanehalkı tipine göre                 Medyan gelirin %60’ına ve hanehalkı tipine göre
                       yoksulluk oranı (%), 2019, 2020                                               

Okur-yazar olmayanların %26,7’si, yükseköğretim mezunlarının ise %3,2’si yoksul     
Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayan fertlerin %26,7’si, bir okul bitirmeyenlerin %25,7’si yoksul iken, bu oran lise altı eğitimlilerde %14,0, lise ve dengi okul mezunlarında ise %8,3 oldu. Yükseköğretim mezunları ise %3,2 ile en düşük yoksulluk oranının gözlendiği grup oldu.

Eğitim durumuna göre yoksulluk oranı (%), 2019, 2020

Maddi yoksunluk oranı %27,4 oldu

Finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk; çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtmaktadır.

Yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranı 2019 yılında %26,3 iken 2020 yılı anket sonuçlarında 1,1 puan artarak %27,4 olarak gerçekleşti.

Maddi yoksunluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2016-2020

Sürekli yoksulluk oranı %13,7 oldu 

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan sürekli yoksulluk oranı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsamaktadır. Buna göre, 2020 yılı anket sonuçlarında sürekli yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 1,0 puan artarak %13,7 oldu.

Medyan gelirin %60’ına göre sürekli yoksulluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2016-2020

Kendilerine ait bir konutta yaşayanların oranı %57,8 oldu

Oturulan konuta sahip olanlar geçen yıla göre 1,0 puan azalarak 2020 yılında %57,8 hesaplanırken, kirada oturanların oranı %26,2, lojmanda oturanların oranı %1,2, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenlerin oranı ise %14,7 olarak gerçekleşti.

                       Konut sahipliği (%) 2019, 2020                                                            Konut sahipliği değişimi 2019, 2020

Konutun izolasyonundan dolayı ısınamama en çok karşılaşılan konut ve çevre problemi oldu

Kurumsal olmayan nüfusun %36,7’si konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, %34,7’si sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemleri yaşarken %22,6’sı trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlarla karşılaştı.

Konut ve çevre problemleri (%), 2019, 2020

Taksit ödemeleri veya borçları olanların oranı %58,3 oldu

Geçen yıla göre konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların oranı 12,8 puan azalarak %58,3 oldu.  Nüfusun %7,0’ına bu ödemeler yük getirmezken %18,8’ine çok yük getirdi. Hanelerin %59,3’ü evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, %37,3’ü iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, %32,2’si beklenmedik harcamaları, %20,3’ü evin ısınma ihtiyacını, %58,0’ı eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Seçilmiş yaşam koşulları göstergeleri, 2019, 2020

TUİK Haber Bülteni

*********************************************************************

Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak – Mart, 2021


Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 2021 yılı birinci çeyreğinde %7,0 arttı

GSYH 2021 yılı birinci çeyrek ilk tahmini; zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %7,0 arttı.

Bilgi ve iletişim faaliyetleri 2021 yılı birinci çeyreğinde %18,1 arttı

GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2021 yılı birinci çeyreğinde bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; bilgi ve iletişim faaliyetleri %18,1, diğer hizmet faaliyetleri %14,4, sanayi %11,7, tarım %7,5, hizmetler %5,9,  mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri %5,3, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri %3,7,  finans ve sigorta faaliyetleri %2,9, inşaat %2,8 ve gayrimenkul faaliyetleri %2,4 arttı.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %1,7 arttı. Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2021 yılı birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %7,3 arttı.

GSYH 2021 yılının birinci çeyreğinde cari fiyatlarla 1 trilyon 386 milyar 347 milyon TL oldu

Üretim yöntemiyle Gayrisafi Yurt İçi Hasıla tahmini, 2021 yılının birinci çeyreğinde cari fiyatlarla bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %29,1 artarak 1 trilyon 386 milyar 347 milyon TL oldu. GSYH’nin birinci çeyrek değeri cari fiyatlarla ABD doları bazında 188 milyar 65 milyon olarak gerçekleşti.

Yerleşik hanehalklarının tüketim harcamaları 2021 yılı birinci çeyreğinde %7,4 arttı

Yerleşik hanehalklarının tüketim harcamaları, 2021 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %7,4 arttı. Devletin nihai tüketim harcamaları %1,3, gayrisafi sabit sermaye oluşumu %11,4 arttı.

Mal ve hizmet ihracatı 2021 yılı birinci çeyreğinde %3,3 artarken ithalatı %1,1 azaldı

Mal ve hizmet ihracatı, 2021 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %3,3 artarken ithalatı %1,1 azaldı.

İşgücü ödemeleri 2021 yılı birinci çeyreğinde %16,0 arttı

İşgücü ödemeleri, 2021 yılının birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %16,0, net işletme artığı/karma gelir ise %39,1 arttı.

İşgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı %35,5 oldu

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yılın birinci çeyreğinde %39,0 iken bu oran 2021 yılında %35,5 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise %41,9’dan %45,8’e arttı.

TUİK Haber Bülteni

************************************************************************

******************************************************************************

************************************************************************

VERGİ GELİRLERİ Hk.

NELER YAPILMALI konusunda, Nedim Türkmen şunları belirtiyor:
“Türk vergi sisteminde devrim zamanı geldi de geçiyor. Hiç lafı eveleyip, gevelemeden devrim için neler yapılması gerektiğini 30 yıllık bir maliyeci olarak aşağıda sizlere özetledim.”

  • Her şeyden önce Gelir Vergisi Kanunu’nda “kaynak kuramından” net artış kuramına geçilmek zorundadır.
  • Vergi sistemi malı değil, parayı takip etmelidir.
  • Dolaylı vergilerin oranları düşürülmelidir. Bir paket sigarada yer alan 20 dal sigaranın 17 dalı vergiye gitmektedir. İçilen her 4 kadeh rakının 3 kadehi vergidir. Birada alkol oranı yüzde 5, vergi oranı yüzde 65’tir. Musluktan suyu alıp, benzin diye satmaya kalksanız 4.5 TL’den aşağıya satamazsınız.
  • Türk vergi sisteminde verginin çalışan ve çalıştıran tarafından ödendiği gerçeği karşısında; istihdam üzerindeki vergi yükleri azaltılmalıdır. Çalışanların ölmeden yaşayabilmeleri için kazanmaları gereken tutar, gelir vergisinden istisna tutulmalıdır.
  • Kayıt dışı istihdam oranının resmi rakamlara göre yüzde 33, kayıt dışı ekonominin yüzde 40’lık bir büyüklüğe sahip olduğu bir ekonomide çok zor olsa da “kayıt dışı ekonomiye dayalı büyüme modeli” terkedilmelidir.
  • Vergi denetimi çok etkin hale getirilmeli, artık her yıl çıkartılan af yasalarına bir son verilmelidir. Vergiyi tabana yaymak masalından vazgeçip, vergiyi tavana yaymanın yolları aranmalıdır.
  • Ülkemizde toplanan her 100 TL’lik verginin; 10 TL’sı, 806.000 kurumlar vergisi mükellefi, 22 TL’si ise gelir vergisi mükellefleri tarafından ödenmektedir. Gelir vergisinin yüzde 92’si tevkifat yoluyla tahsil edilmekte, ücretliler 22 TL toplam gelir vergisinin 14 TL’sini ödemekte, 4 milyon beyanname veren mükellef ise toplam gelir vergisinin 5 TL’sini ödemektedir. Toplam vergi gelirlerinin kalan 68 TL ise Katma Değer Vergisi, Özel Tüketim Vergisi gibi tüketim vergileri ve cüzi miktarda servet vergilerinden oluşmaktadır.
  • Türkiye’nin vergi ödemeyenler için cennet olmaktan çıkartılıp, anayasada belirlenen mali güce göre vergi alınması ilkesine dönmek zorundadır. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının, maliye politikasının sosyal amacı olduğu gerçeğini hiçbir zaman ülkeyi yönetenler akıllarından çıkartmamalıdır.

Vatandaşına, ‘bu harcamayı, bu tasarrufu nasıl yaptın’ diye soramayan bir devlet olamaz. Harcama ve tasarrufun kaynağı mutlaka sorulmalıdır. Mevduat tutarları 30%’un üstünde artarken vergi gelirlerinin yüzde 15 seviyesinde kaldığı bir ülkede Maliye Bakanlığı’nın varlığı sorgulanmalıdır.

*********************************************************************

GÜNEY KORE NASIL KALKINDI

Ekonomisi özellikle iyi performans gösteren Güney Kore bunu nasıl başardı. Devlet, Kia ve Samsung gibi yerli firmaları, yüksek ithalat tarifeleri gibi politikalarla uzun süre dış rekabetten koruyan politikalar uyguladı. Bu korumacılık, bu Koreli firmaların onları son yıllarda olduğu gibi uluslararası pazara itecek kaynakları büyütmelerine ve biriktirmelerine, böylece devletin sonradan bu korumacı engellerin bazılarını indirmesine de olanak sağladı.

Bütün sanayileşme ve kentleşme konuşmalarında çoğu zaman kırsal topluluklar unutulur. Güney Kore’de bu unutulmadı. 50’li ve 60’lı yıllarda, zengin toprak ağalarının sahip olduğu devasa çiftlikleri parçalayan ve daha küçük çiftçilere dağıtan kapsamlı bir devlet öncülüğündeki toprak reformu gerçekleştirildi. Bu, devletin bu toprak sahiplerinin etkisinden dolayı politik olarak zor olan cesur bir hareketiydi, ancak genellikle şehirlerdeki büyümeyi destekleyen kilit bir faktör olan tarımsal üretkenliği artırmaya yardımcı oldu.

Her anlamda eğitim, gelişimin temel faktörlerinden biridir. İnsan sermayesine önemli yatırımlar yapmadan hiçbir ülke sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya ulaşamaz. Eğitim, insanların üretkenliğini ve yaratıcılığını artırır, girişimciliği ve teknolojik gelişmeleri destekler.

Kore toplumunda eğitim uzun süredir önemli bir hak olarak görülüyordu. Konfüçyüsçü öğrenmeye saygı geleneği ve daha büyük başarılar için özel ulusal istek nedeniyle eğitim daima önemli görülmüştür.

Eğitim, Kore’yi, birkaç ulusal krize rağmen, 1945’teki bağımsızlığından bu yana büyümesine katkıda bulunan ve onu gelişmiş bir ülke olmaya iten faktörlerden birisi oldu. Bu başarının arkasında, elbette ki, eğitime olan halkın tutkusu ve devlet yatırımları vardı.

OECD’ye göre, 25 ila 34 yaşları arasındaki Güney Korelilerin yaklaşık yüzde 70’i bir tür yüksek öğrenimi tamamladı. Karşılaştırmalı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin yüzde 49,4’lük yüksek öğretime erişim oranı, Güney Kore kültürünün üniversite eğitimine muazzam bir vurgu yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, ironik olarak, yüksek öğrenime olan bu talep, öte yandan derecenin değerinin önemli ölçüde düşmesine sebep oldu. Üniversite derecelerindeki bu değer düşüşü, öğrencilerin Seul’deki en prestijli üç üniversiteye kabul edilmek için agresif bir şekilde rekabet etmelerine neden oldu. Bu durum bir ölçüde eğitimde eşitsizlik de yarattı.

Güney Kore’nin bu inanılmaz gelişiminde AR-GE’ de önemli bir rol oynamıştır. Bu konuda hükümetlerin büyük desteği mevcuttur. Örneğin, son yıllarda bu tür çalışmalar için sarfedilen para, GSYİH’nınn %5’ini geçmektedir.

Koreli yetkililer, Ar-Ge’nin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ve endüstriyel kalkınma için ayrılmaz bir itici güç olduğunu ve özellikle, gelişmekte olan ülkelerin teknolojik rekabet gücünü artırmada kilit bir rol oynadığını ve bu nedenle küresel değer zincirlerinin en düşük katma değerli kısımlarını işgal eden bir kısır döngüde hapsolmaktan kaçmalarına yardımcı olmaya hizmet ettiğine (genellikle orta gelir tuzağı) inanıyorlar.

Her ülkenin ihtiyaçlarının farklı olduğuna dikkat çekilerek,  az gelişmiş ülkeler için önceliğin istihdam yaratmaları, düşük gelirli ülkelerin ise ekonomilerini çeşitlendirmeleri gerektiğini, orta gelirli ülkelerin daha sofistike endüstrilere ve kalifiye işlere ihtiyaç duyarken, üst orta gelirli ülkelerin teknoloji yoğun sektöre ihtiyacı olduğunu belirtiyorlar.

Güney Kore, ekonomileri araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamaları ve yüksek teknolojili halka açık şirketlerin yoğunlaşması gibi faktörleri kullanarak puanlayan, ve 2016 yılında yayınlanan 2016 Bloomberg Yenilik  Endeksi’nde bir numaralı sırayı aldı. Bloomberg’in 2020 Yenilik Endeksi’nde ise, Almanya’dan sonra ikinci sırada bulunuyor ve son 5 yıldır 60 ülke listesinin başlarındaki yerini koruyor. Cornell Üniversitesi, INSEAD ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından yayınlanan ayrı 2019 Küresel İnovasyon Endeksi’nde de, 129 ülke arasında Güney Kore 11. sırada ve Almanya 9. sırada görünüyor.

Her iki endeks de Güney Kore’nin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) yoğunluğundaki üstün performansını vurguluyor, bu da hükümet ve endüstri tarafından yapılan Ar-Ge yatırımına ve her iki sektörde ve sektörler arasında çalışan araştırmacı sayısına dayalı bir gösterge.

Güney Kore’de oluşan eğitimdeki eşitsizliğinin bir benzeri, gelir sisteminde de görülebilir. Kore’deki toplum ve ekonomi, kazanan her şeyi alır zihniyetiyle işliyor. Bazı araştırmalar, Güney Kore’nin en hızlı büyüyen gelir açıklarından birine sahip olduğunu gösteriyor. Ülkenin en yüksek yüzde 10’dakilerin gelirini kalan yüzde 90’ın geliriyle karşılaştıran P90 / P10 oranı ilginç bir eğilime işaret ediyor. Genel P90 / P10 oranı, Güney Kore’deki gelir eşitsizliğinin 2011’den beri iyileştiğini gösterirken, eğri 2015 ile 2017 arasında yükseldi. Ayrıca, 2017’de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Güney Kore’yi P90 / P10 oranına göre 32. sıraya koydu.

Güney Kore’deki gelir eşitsizliği en çok ülkenin eğitim sisteminde ve uygun fiyatlı konutta belirgindir. Güney Kore, gelir eşitsizliğini azaltma sözü veren Başkan Moon Jae-in’i 2017’de seçti. Sonuç olarak, vatandaşlar gelir eşitsizliği konusunda hiç olmadığı kadar bilinçlidir.

Hükümetin Güney Kore’deki gelir eşitsizliğine tepkisi, yeniden yapılandırılmış vergi politikaları biçimini alıyor. Başkan Moon Jae-in’in 2017 seçiminden bu yana Kore hükümeti, ülkenin yaşlılara yönelik sosyal yardım ve işsizlik yardımlarını genişletmek için çalışıyor. Bu arayışta, mevcut yönetim 2017 yılında önde gelen kurumsal holdingleri, yatırımcıları ve yüksek gelirli bireyleri hedef alan sert vergi artışları uyguladı. Tahminler, bu yeni uygulanan vergi planının, refah programlarını desteklemek için yaklaşık 3,14 milyar $ artıracağını belirliyor. Pek çok Koreli, bu yeni kazanılan gelirin Güney Kore’nin sürekli yaşlanan nüfusu için koşulları iyileştireceğini umuyor. Mevcut yönetim, yüksek gelirli Güney Koreliler için artan vergilerin yanı sıra asgari ücreti de artırdı.

Ancak, bu yeni politikaların ne kadar etkili olabileceğine dair endişeler var. Örneğin, bazı raporlar, idarenin ülke genelinde asgari ücret artışının geri tepebileceğini öne sürüyor. Artan asgari ücrete yanıt olarak, birçok küçük ve orta ölçekli işletme, işçilerin çalışabileceği saatleri kısaltmaktadır.

Sürekli yükselen barınma ve eğitim maliyetleri, birçok Güney Korelinin bu kaynaklara erişimini sınırlıyor. Hükümetin Güney Kore’deki gelir açığını kapatma çabası da tam anlamıyla etkili görünmüyor. Ancak, Güney Kore hükümetinin gelir eşitsizliğine karşı aktif önlemler alması önemlidir. Çözülmesi gereken pek çok sorun varken, birçok Güney Koreli vatandaş, mevcut yönetimin çabalarının daha eşit fırsatlar ve mali başarı ile sonuçlanacağını umuyor.

NETİCE

ABD gibi bazı ülkelerin, ekonominin devlet tarafından bu şekilde yoğun bir koordinasyonuna kültürel olarak bu kadar açık olmayacağı söyleniyor.  Ancak Asya’da ve gelişmekte olan dünyadaki diğer birçok ülkede, hiç şüphe yok ki, yüksek düzeyde bir devlet yönetim biçimi iyi bir şekilde ortaya konulduğu taktirde, sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik büyümeyi sağlayabiliyor.

***************************************************************************************

Endüstri, ISIC bölümleri 10-45’e karşılık gelir ve üretimi içerir (ISIC bölümleri 15-37). Madencilik, imalat (ayrı bir alt grup olarak da rapor edilir), inşaat, elektrik, su ve gazdaki katma değerleri içine alır. Katma değer, bir sektörün tüm çıktılarının toplamından, ara girdileri çıkarıldıktan sonra bulunan net değerdir. Fabrikasyon varlıkların amortismanı veya doğal kaynakların tükenmesi ve bozulması için kesinti yapılmadan hesaplanır. Katma değerin kaynağı, Uluslararası Standart Endüstriyel Sınıflandırma (ISIC), revizyon 3 veya 4 ile belirlenir.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelir eşitsizliği OECD ülkelerinde otuz yıldır artmakta ve politik kaygıları en üst düzeyde artırmaktadır. Şüphesiz İskandinav ülkeleri, OECD’de gelir açısından en eşit ülkeler arasında olsalar da, bu kural için bir istisna olmamaktadırlar. Yüksek ve yükselen eşitsizlik birçok yönden toplumlarımıza zarar vermektedir. Sosyal uyumu ve kurumlara olan güveni engelleyerek, fırsatların kaybedilmesine ve ekonomik büyümeye zarar verebilir.
Gelir eşitsizliğinin yaygın bir ölçüsü olan Gini katsayısı, herkes aynı gelire sahip olduğunda 0, tüm gelir sadece bir kişiye gittiğinde 1 olur, OECD ülkelerinde ortalama 0,318, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye’de 0,4’ü aşar ve Şili ve Meksika’da 0.5’e yaklaşıyor.i, OECD ülkelerinin çoğundan daha eşittir. İzlanda, Norveç ve Danimarka 2014 yılında en eşit OECD ülkeleri. Finlandiya beşinci, İsveç ise onuncu sırada.
Eşitsizlik, ücretler veya gelirler açısından sadece “zengin” ve “fakir” kelimelerini yan yana koymakla ilgili değildir. Bu olgu, birikmiş servet veya borçları da içerir, keza, sağlık durumu, iş kalitesi ve eğitim ile de ilgilidir. Bu karmaşık faktörler ağının iyi anlaşılması, işgücü piyasası ve eğitim politikalarından, yeniden dağıtım politikalarına kadar uzanan ve eşitsizlikler konusunu en iyi şekilde ele alabilecek uygun politikaların tasarlanmasında çok önemlidir.
Notlar:
Notlar: Nakit kamu transferlerinin yeniden dağıtıcı etkisi, piyasa gelirlerinin Gini katsayısı (sıfır piyasa geliri olan durumlar da dahil olmak üzere eşdeğer hanehalkı başına piyasa gelirlerine göre sıralanan kişiler ile) ve vergi öncesi Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür. Gelir (yani brüt gelir), bireyler sıfır gelirli durumlar da dahil olmak üzere vergi öncesi gelirlerine göre sıralanır. Vergilerin yeniden dağıtıcı etkisi, vergi öncesi gelirlerin Gini katsayısı ile hane halkı harcanabilir gelirinin Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür (bireyler harcanabilir hane halkı gelirlerine göre sıralanır).

 
KAYNAK:
Celine Thévenot
Inequality in OECD countries First Published August 29, 2017 Research Article Find in PubMed
https://doi.org/10.1177/1403494817713108

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

WINDOWS 11

PC sahipleri, bu yıl içinde Windows yazılımında bazı büyük değişiklikler yaşayacaklar.

Geçen ay Microsoft, kişisel bilgisayarlara güç sağlayan en son işletim sistemi olan Windows 11’i tanıttı. Ve şirket, 2021’in sonlarında piyasaya sürülmesi ve 2022’ye kadar yükleme işleminin devam etmesinin planlandığını söylüyor.

Microsoft’un Windows ve cihazlar baş ürün sorumlusu Panos Panay, Haziran ayındaki bir blog gönderisinde, değişikliklerin COVID-19 salgını sırasında uzaktan çalışma arttıkça tüketiciler arasındaki PC kullanımındaki değişimlerden ilham aldığını yazdı.

Panay, “Yeni nesil Windows’u inşa ederken bize ilham veren şey buydu. Size tanıdık hissettiren, yaratabileceğiniz, öğrenebileceğiniz, oynayabileceğiniz ve en önemlisi yepyeni yollarla bağlantı kurabileceğiniz bir yer inşa etmek için,” dedi.

Microsoft, Windows 11 ile önceden yüklenmiş bilgisayarların bu yıl içinde piyasaya çıkacağını söylüyor. Şu anda mevcut olan ve Windows 10 çalıştıran çoğu bilgisayar, uygun özelliklerde oldukları taktirde, Windows 11 yükseltmesini de destekleyeceklerdir.

Windows 11, Windows 10 kullanıcıları için ücretsiz bir yükseltme olarak sunulacak. Şu anda Windows Insider üyeleri test için Windows 11’i kullanabilmektedirler. Microsoft, ayrıca her yıl Windows 11 için özellik güncelleme planını açıkladı.

Windows 11 gereksinimleri

Neden yeni Windows 11 minimum sistem gereksinimlerine ihtiyaç duyuyor?

Microsoft’a göre;’ Windows 11, güvenlik, güvenilirlik, uyumluluk, video konferans, çoklu görev, oynatma, oluşturma, öğrenme gibi alanlar dahil olmak üzere kullanıcılarının üven duyacağı ve PC’nin tüm gücünü ortaya çıkaran eksiksiz bir deneyim seti olarak tasarlanmış ve oluşturulmuştur. ve dahası. İnsanların beklentilerine, ihtiyaçlarına ayak uyduracak ve şimdi ve gelecekte en iyi deneyimleri sunmak için bilgisayarın gerçek değeri ve gücünden yararlanılacak şekilde yazılım ve donanım uyarlanmasını sağlamak için minimum sistem gereksinimine ihtiyaç duymaktadır.

Donanım Gereksinimleri

Windows 11’i yüklemek veya Windows 11’e yükseltmek için aygıtların aşağıdaki minimum donanım gereksinimlerini karşılaması gerekir:

• İşlemci: 1 gigahertz (GHz) veya daha hızlı, uyumlu bir 64-bit işlemcide iki veya daha fazla çekirdek veya bir çip (SoC) üzerindeki sistem.

• RAM: 4 gigabayt (GB) veya üzeri.

• Depolama: Windows 11’i yüklemek için 64 GB veya daha fazla kullanılabilir depolama alanı gerekir.

o Güncellemeleri indirmek ve belirli özellikleri etkinleştirmek için ek depolama alanı gerekebilir.

• Grafik kartı: Bir WDDM 2.0 sürücüsü ile DirectX 12 veya üstü ile uyumludur.

• Sistem bellenimi: UEFI, Güvenli Önyükleme özelliği.

• TPM: Güvenilir Platform Modülü (TPM) sürüm 2.0.

• Ekran: Yüksek çözünürlüklü (720p) ekran, 9″ veya daha büyük monitör, renk kanalı başına 8 bit.

• İnternet bağlantısı: Güncellemeleri gerçekleştirmek ve bazı özellikleri indirip kullanmak için İnternet bağlantısı gereklidir.

o Windows 11 Home sürümü, ilk kullanımda cihaz kurulumunu tamamlamak için bir İnternet bağlantısı ve bir Microsoft Hesabı gerektirir.

* Güncellemeler ve işletim sistemindeki belirli özellikleri etkinleştirmek için zaman içinde ek gereksinimler olabilir. Daha fazla bilgi için Windows 11 teknik özelliklerine bakın.

İşletim sistemi gereksinimleri

En iyi Windows 11 yükseltme deneyimi için uygun cihazların Windows 10, sürüm 20H1 veya sonraki bir sürümünü çalıştırıyor olması gerekir.

 Not: S modu yalnızca Windows 11’in Home sürümünde desteklenir. S modunda farklı bir Windows sürümü çalıştırıyorsanız, yükseltmeden önce S modundan çıkmanız gerekir.

Bir cihazı S modunda Windows 10’dan çıkarmak için de internet bağlantısı gerekir. S modundan çıkarsanız, daha sonra S moduna geri dönemezsiniz.

Özel gereksinimler

Windows 11’deki bazı özellikler, yukarıda listelenenlerin ötesinde çok özel gereksinimler gerektirir. Bunlar aşağıda listelenmiştir:

• 5G desteği: 5G özellikli modem gerektirir.

• Otomatik HDR: bir HDR monitör gerektirir.

• BitLocker to Go: bir USB flash sürücü gerektirir. Bu özellik, Windows Pro ve üzeri sürümlerde mevcuttur.

• İstemci Hyper-V: ikinci düzey adres çevirisi (SLAT) özelliklerine sahip bir işlemci gerektirir. Bu özellik, Windows Pro sürümlerinde ve üzeri sürümlerde mevcuttur.

• Cortana: bir mikrofon ve hoparlör gerektirir ve şu anda Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Fransa, Almanya, Hindistan, İtalya, Japonya, Meksika, İspanya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri için Windows 11’de mevcuttur.

• Doğrudan Depolama: Standard NVM Express Controller sürücüsünü ve Shader Model 6.0 destekli DirectX12 GPU’yu kullanan oyunları depolamak ve çalıştırmak için bir NVMe SSD gerektirir.

• DirectX 12 Ultimate: desteklenen oyunlar ve grafik yongaları ile birlikte sunulur.

• Varlık: cihazdan insan mesafesini algılayabilen veya cihazla etkileşime girme niyetinde olan sensör gerektirir.

• Akıllı Video Konferans: video kamera, mikrofon ve hoparlör (ses çıkışı) gerektirir

• Çoklu Ses Yardımcısı: bir mikrofon ve hoparlör gerektirir.

• Yapıştır: üç sütunlu düzenler, genişliği 1920 etkin piksel veya daha fazla olan bir ekran gerektirir.

• Sessize alma ve sesi açma: Görev Çubuğundan video kamera, mikrofon ve hoparlör (ses çıkışı) gerekir. Genel sessize alma/sesi açma özelliğini etkinleştirmek için uygulama özellikle uyumlu olmalıdır.

• Uzamsal Ses: destekleyici donanım ve yazılım gerektirir.

• Microsoft Teams: video kamera, mikrofon ve hoparlör (ses çıkışı) gerektirir.

• Dokunma: çoklu dokunmayı destekleyen bir ekran veya monitör gerektirir.

• İki faktörlü kimlik doğrulama: PIN, biyometrik (parmak izi okuyucu veya aydınlatmalı kızılötesi kamera) veya Wi-Fi veya Bluetooth özellikli bir telefon kullanılmasını gerektirir.

• Sesle Yazma: mikrofonlu bir bilgisayar gerektirir.

• Sesle Uyandırma: Modern Bekleme güç modeli ve mikrofon gerektirir.

• Wi-Fi 6E: yeni WLAN IHV donanımı ve sürücüsü ile Wi-Fi 6E özellikli bir AP/yönlendirici gerektirir.

• Windows Hello: yakın kızılötesi (IR) görüntüleme için yapılandırılmış bir kamera veya biyometrik kimlik doğrulama için parmak izi okuyucu gerektirir. Biyometrik sensörleri olmayan cihazlar, Windows Hello’yu bir PIN veya taşınabilir Microsoft uyumlu güvenlik anahtarı ile kullanabilir. Daha fazla bilgi için Windows 10, 21H1 sürümünü destekleyen BT araçlarına bakın.

• Windows Projeksiyon: Windows Görüntü Sürücüsü Modeli (WDDM) 2.0’ı destekleyen bir ekran bağdaştırıcısı ve Wi-Fi Direct’i destekleyen bir Wi-Fi bağdaştırıcısı gerektirir.

• Xbox uygulaması: tüm bölgelerde mevcut olmayan bir Xbox Live hesabı gerektirir. Kullanılabilirlik hakkında en güncel bilgiler için lütfen Xbox Live Ülkeleri ve Bölgeleri sayfasına gidin. Xbox uygulamasındaki bazı özellikler, etkin bir Xbox Game Pass aboneliği gerektirir.

Ne yapılabilir

Microsoft, Windows 11’in lansmanını hazırlamak için altı yıl çalıştı, ancak şirket hala yeni donanım gereksinimlerini açıklamakta zorlanıyor. Windows 11, Windows 10’un piyasaya sürülmesi sırasında satılan milyonlarca bilgisayarı geride bırakacak, Windows 10 için yeni bir bilgisayar satın aldıysanız veya belki de daha eski, mükemmel yetenekli bir makineniz varsa, bu alışılmadık bir sürpriz. Windows 11, Intel 8. Nesil Coffee Lake veya Zen 2 CPU’lar ve üstü, TPM 2.0 (Güvenilir Platform Modülü) desteği, 4 GB RAM ve 64 GB depolama gerektiriyor. Ayrıca, UEFI boot ve  64-bit CPU’lar da zorunlu kılındı.

Ancak, Windows 11 sistem gereksinimleri, dünyanın sonu değil. En kötü ihtimal, Windows 10 ile çalışmaya devam edersiniz. Microsoft, Windows 10’nun, 2023 yılı sonuna kadar destekleneceğini belirtti. Veya yeni bir bilgisayar alıırsınız. Ancak bunu yapmadan önce mevcut bilgisayarınızda uyumluluk yönünden yapacağınız bazı kontrollar var.

1. Windows 11, UEFI açılış(boot) gerektiriyor.

Bilgisayarınızın BIOS’una girin, boot bölümünde Legacy yanında UEFI açılışın desteklendiğini kontrol edin. Eğer destekleniyor ise, şimdilik bir değiştirme yapmadan Wibdows’un yüklü olduğu sabit diski kontrol edin

Bilindiği gibi, işletim sisteminizin yüklenmesini sağlayan sabit disklerde, diskin bölümlenme yapısı ile ilgili kayıtları bulunduran özel bir önyükleme sektörü mevcuttur. Bu iki şekilde olur: MBR ve GPT

MBR nedir?

MBR (veya Master Boot Record) bölme yapısı, eski bir sistem olup ancak en fazla 2 TB diskleri destekler. Ancak günümüzde hızla artan disk kapasiteleri sonucunda, yetersiz kalmaktadır. Ayrıca, MBR bölümleme yapısında, bazı kullanıcılar için sorun olabilen dört adede kadar birincil bölüme sahip olabilirsiniz.

GPT nedir?

Öte yandan, GPT veya GUID Partition Table yeni bir standarttır ve UEFI ile ilişkilidir . Bu sistemde herhangi bir sınırlama yoktur, bu nedenle çok sayıda bölüm oluşturulabilir. Sistem, daha kararlıdır ve kayıtların bozulmasına daha az rastlanır.

Ancak, GPT’nin bir donanım sınırlaması var ve UEFI değil de mesela sadece legacy yüklemeye  izin veren BIOS’lu bir PC kullanıyorsanız , GPT disklerinden yükleme yapamazsınız. GPT ayrıca Windows 10, 8, 7 veya Vista’nın sadece 64 bit sürümünü gerektirir.

Windows 10’da MBR’yi GPT diskine nasıl dönüştürülür?

Daha önce de belirtildiği gibi, BIOS’unuzda UEFI yüklemesini seçmeden önce, işletim sisteminin yüklü olduğu diskin GPT ön yükleme kayıtlı olup olmadığına bakmanız ve eğer MBR ise GPT’ye dönüştürmeniz gerekir. Aksi halde bilgisayar Windows yüklemesi yapmayacaktır.

MBR kayıtlı sabit diskleri veri kaybı olmadan GPT diskine döndürmenin çeşitli yolları vardır(Bu döndürme işleminin tersi olmaz!). DiskPart aracını, Dahili Disk Yönetimi özelliğini, bir alternatif olarak, MBR2GPT komutunu kullanarak, MBR’yi veri kaybı olmadan GPT diskine dönüştürebilirsiniz. Bunu kullanmak için, komut istemini yönetici olarak açın ve sonra işletim sisteminin yüklü olduğu sürücü komut satırına mbr2gpt / verify girin. Herhangi bir sorun görünmüyorsa, mbr2gpt / convert komutunu girin ve Giriş düğmesine basınız. Bu komutu çalıştırdıktan sonra diskiniz MBR’den GPT’ye dönüşecektir. Ancak bu dönüştürme işlemi için sabit diskin önceden UEFI olarak formatlanmış olması gerekir.

2. TPM((Trusted Platform Module).

Microsoft, Cihaz Şifreleme, sanallaştırma tabanlı güvenlik, hiper yönetici korumalı kod bütünlüğü (HVCI) ve Güvenli Önyükleme kombinasyonunun “kötü amaçlı yazılımları yüzde 60 oranında azalttığını” iddia ediyor.

Aslında, TPM desteği, Windows 10’un piyasaya sürülmesinden bu yana OEM’lerin Windows sertifikası alması için bir gereklilik olmuştu, ancak Microsoft, işletmeleri veya tüketicileri bunu etkinleştirmeye zorlamamıştı.

Microsoft’un Windows 11 kullanıcılarını TPM, Güvenli Önyükleme ve daha fazlasına zorlama kararı, Windows için çok önemli bir andır. Her zaman fidye yazılımı ve kötü amaçlı yazılım saldırılarına yakalanan Microsoft’un işletim sistemi ve Windows donanım güvenliği seviyesi bir basamak daha yukarı çıkmazsa, durum daha kötüleşebilir.

Öyle görünüyor ki Microsoft TPM 2.0 konusunda ısrarlı olacaktır. Bilgisayarın bunu destekleyip desteklemediğini anlamak için BIOS’u açın ve Güvenlik sekmesini genişletin. “TPM Cihazı (TPM Device)” veya “TPM Güvenliği” seçeneğini arayın. Bir Intel makinesi kullanıyorsanız, seçenek “Intel Güvenilir Platform Teknolojisi” anlamına gelen “PTT” olarak etiketlenecektir. Eğer bulursanız tıklayarak geçerli yapın. Eğer yoksa, ana kartınızın kullanma kılavuzunu açın ve TPM yongası takılabilecek bir yer olup olmadığını kontrol edin. Yonge yok ve fakat takılacak yeri var ise, yongayı tedarik edip yerine takarak ana karta TPM destek özelliği kazandırabilirsiniz. Eğer bu da yok ise, yeni bir anakart veya bilgisayar almanız gerekecektir.

3. İşlemci gereksinimi

Intel’in 6. Nesil çiplerinin neden liste dışı olduğu belli değil, ancak bu kararın bir kısmı, 20 yıldır neredeyse her cihazı etkileyen iki büyük bilgisayar işlemcisi güvenlik hatası olan Spectre ve Meltdown ile ilgili olabilir.

Moor Insights and Strategy’nin baş analisti Patrick Moorhead, “Microsoft’un Windows 11 için CPU seçimleri performansla pek ilgili görünmüyor, ancak yan kanal saldırılarını hafifletmek gibi görünüyor” diyor. “Ayrıca, yonga üreticilerinin sürücü çalışmalarını geçmişe değil geleceğe odaklamasına yardımcı oluyor.”

Spectre ve Meltdown gibi yan kanal saldırıları, Intel’in 2018’de bazı 8. Nesil yongalarda bazı spekülatif yürütme saldırılarına karşı koruma sağlamak için donanım hafifletmelerini uygulamadan hemen önce ortaya çıktı. Her ne kadar, Intel’in 8. Nesil yongalarının tümü bu donanım hafifletmelerini içermesede, Microsoft, 8. Nesil ve sonrası için belirli bir sınır belirledi. Microsoft bu kararı tam olarak açıklamadı ve şirket şimdi insanlara beklemelerini ve testleri sırasında daha eski makineleri dahil edip edemeyeceğini görmelerini söylüyor. Her iki durumda da, milyonlarca bilgisayarı etkileyecek bir CPU kesintisi olacak.

NOT. Her ne kadar, Microsoft, Windows 11 için yukarıdaki gereksinimleri getirmiş olsa da, şu anda eski bilgisayarına Windows 11 Insider yazılımını yükleyebilen kişiler mevcut. Bazı sitelerde de TPM’nin nasıl aşılabileceği anlatılıyor!

KAYNAK.

Microsoft

Theverge, Tom Warren  Jun 29, 2021 …………………………………………………….

İMALAT SANAYİ KATMA DEĞERİ (% GSYİH)

Yukarıdaki grafikte, Türkiye İmalat Sanayi Katma Değeri, GSYİH yüzdesi olarak 1960-2020 yılları olarak verilmektedir. Grafikten göüldüğü gibi, 1960’dan başlıyarak katma değer devamlı yükselerek  1989 yılında en yüksek değeri olan %23’e ulaşmaktadır. Buradan 1998 yılına  kadar olan dönemde nibeten yatay bir seyir izlenmekte, ancak 1999 yılından başlayarak hızlı bir düşüş göstererek, 2010 yılında %15’e gerilemektedir. Bunun bir nedeni, bu dönemde ülkemize giren sıcak paranın, Türk İirası’nın değerini aşırı artırarak, önceleri ülkede üretilen ara malların yerine, ithallerinin kullanımını cazip hale getirmesi olabilir.  2011 yılından itibaren tekrar bir yükselme eğilimi başlamış ve 2020 yılı için %18 (1983 yılı değerine eşit) olarak hesaplanmıştır.

Dördüncü Sanayi Devrimi: ne anlama gelir, nasıl karşılık verilir

Biz temelde, yaşama şeklimizi, çalışmamızı, diğer biri ile olan ilişkimizi değiştirebilir bir teknolojik devrimin eşiğinde duruyoruz. Onun ölçek, kapsam ve karmaşıklığı içinde dönüşüm, insanoğlunun daha önce yaşadığı hiçbir şeye benzemeyecektir. Biz henüz nasıl gelişeceğini bilmiyoruz, ama bir şey açık: ona tepki, kamu ve özel sektörden akademi ve sivil topluma küresel yönetim biçiminin tüm paydaşlarını içerecek entegre ve kapsamda olmalıdır.

Birinci Sanayi Devrimi, mekanize üretim için su ve buhar gücü kullandı. İkincisi, seri üretimi oluşturmak için elektrik enerjisi kullandı. Üçüncü, üretimi otomatikleştirmek için elektronik ve bilgi teknolojisi kullandı. Şimdi Dördüncü Sanayi Devrimi Üçüncü üzerine inşa ediliyor, Geçen yüzyılın ortalarından itibaren dijital devrim ortaya çıkıyor. Bu, fiziksel, dijital, ve biyolojik alanlar arasındaki çizgileri bulanıklaştırarak, teknolojilerin kaynaşmaları ile nitelenir.

Bugünün dönüşümlerin, sadece Üçüncü Sanayi Devriminin uzamasından ziyade bir Dördüncü ve farklı bir şeyin ortaya çıkmasını temsil etmesinin üç nedeni vardır: hız, kapsam ve sistemlerin sıkıştırması. Şimdiki devrimin hızının, tarihte bir örneği yoktur. Önceki sanayi devrimleriyle karşılaştırıldığında Dördüncü, doğrusal olmaktan ziyade, üstel hızda gelişmektedir. Ayrıca, her ülkede hemen hemen her sanayiyi etkiliyor. Ve bu değişikliklerin genişliği ve derinliği, üretim, yönetim ve yönetişim sistemlerin dönüşümünün habercisi.

Mobil cihazlar ile bağlı milyarlarca insanın olanakları, görülmemiş işlemci gücü, depolama kapasitesi ve bilgiye olan erişimi, sınırsızdır. Ve bu olasılıklar, yapay zeka, robotik, internetin tasarlanan gelişimi, otonom araçlar, 3-D baskı, nanoteknoloji, biyoteknoloji, malzeme bilimi, enerji depolama ve kuantum bilgisayarı gibi alanlarda ortaya çıkan teknoloji devrimleri yoluyla çoğaltılıcaktır. Zaten yapay zeka, kendi kendini süren otomobil ve uçaklardan, tercüme veya yatırım yapan sanal asistanlar ve yazılıma kadar hepimizin çevresinde. Son yıllarda, işlem gücünde üstel artışlar ve bizim kültürel çıkarlarımızın tahminine yönelik kullanılan algoritmalarınyenilerini keşfetmek için uygulanan yazılımlarda bulunan büyük miktarda veri ile yönlendirilen, etkileyici bir ilerleme yapılmıştır. Dijital fabrikasyon teknolojileri, bu arada, günlük baz da biyolojik dünya ile birbirini etkiliyor. Mühendisler, tasarımcılar ve mimarlar, tasarım hesaplamalarını, katkı üretimini, malzeme mühendisliğini ve sentetik biyolojiyi, mikroorganizmalar, vucudümüz, tükettiğimiz ürünler ve hatta yaşadığımız binalar ile ortak yaşamaya öncülük etmek için birleştiriyorlar.

Zorluklar ve fırsatlar

Kendisinden önce gelen devrimler gibi, Dördüncü Sanayi Devrimi, küresel gelir düzeyini yükseltmek ve dünya nüfusu için yaşam kalitesini artırmak potansiyeline sahiptir. Bugüne kadar ondan en çok kazananlar, dijital dünyaya gücü yeten ve erişen tüketiciler olmuştur. Teknoloji, kişisel yaşantımızın verimliliğini ve zevkini artıran yeni ürünler ve hizmetleri mümkün kılmıştır: bir taksi çağırma, uçuş rezervasyonu, ürün satın alma, bir ödeme yapma, müzik dinleme, film izleme, ya da bir oyun oynama-bunların her hangi biri şimdi uzaktan yapılabilir.

Gelecekte teknolojik yenilik, verimlilikte uzun vadeli kazançlar ve üretkenlik ile, bir arz yönlü mucizeye yol açacaktır. Ulaştırma ve haberleşme maliyetleri düşecek, lojistik ve küresel tedarik zincirleri daha etkili hale gelecek, ve ticaret maliyeti azalacak, bütün bunlar yeni pazarlar açacak ve ekonomik büyümeyi sürecektir.

Aynı zamanda, ekonomistler Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee’nin de belirttiği gibi, devrimin özellikle işgücü piyasalarını bozma potansiyeli, büyük eşitsizlik sunabilir. Otomasyon tüm ekonomi genelinde emeğin yerini almasıyla, makineler tarafından işçilerin yerlerinden edilmeleri, sermayenin getirisi ve emeğin getirisi arasındaki farkı artırabilir. Öte yandan, teknoloji ile işçilerin yerlerinden edilmeleri, toplu olarak, güvenli ve ödüllendirici işlerde net artışa neden olması da mümkündür.

Bu noktada hangi senaryonun ortaya çıkması muhtemeldir ön göremeyiz ve tarih, sonucun ikisinin bir bileşimi olmasının muhtemel olduğunu göstermektedir. Ancak, bizi ikna eden bir şey – yani gelecekte yetenek, sermayeden daha fazla üretimin kritik faktörünü temsil edecektir. Bu da toplumsal gerilimlerin artmasına yol açacak giderek “düşük nitelikli / düşük ücret” ve “yüksek beceri / yüksek ödeme” kesimlerine ayrılmış bir iş piyasasına yol açacaktır.

Önemli bir ekonomik kaygı olmanın yanı sıra eşitsizlik, Dördüncü Sanayi Devrimi ile ilişkili en büyük toplumsal bir sorundur. Yenilikten en büyük yararlananlar, zihinsel ve fiziksel sermaye sağlayıcıları olanlar -yeniliği bulanlar, pay sahipleri ve yatırımcılar- ki bu emeğe karşı sermayeye bağımlı olanlar arasındaki zenginleşmede yükselen farkı açıklıyor. Teknoloji, yüksek gelirli ülkelerde nüfusun çoğunluğu için, neden gelir artışınınin durakladığının, hatta azalmakta olduğunun temel nedenlerinden biridir: daha az eğitim ve daha düşük becerilere sahip işçiler için talep azalırken yüksek vasıflı işçiler için talep artmıştır. Sonuç, yüksek ve düşük uçlarda güçlü bir talep, ama ortanın içini boşaltan bir iş piyasası olmasıdır. Bu, neden pek çok çalışanın gerçek gelirlerindeki durgunluğun devam edeceğinin hayal kırıklığı ve korkusu içinde olduklarını açıklamaya yardımcı olur. O, ayrıca dünyada orta sınıf ların giderek tatminsizlik ve adaletsizliği yaygın bir anlamda neden yaşadığını da açıklamaya yardım eder. Kazanan birinin, orta sınıfa sadece sınırlı erişim imkanı sunarak ekonominin tümünü alması, demokratik rahatsızlık ve terkedilmişlik için acı bir reçetedir.

Hoşnutsuzluk, dijital teknolojilerin yaygınlaşması ve sosyal medyanın belirgin özelliği paylaşılan bilgilerin dinamikleri ile körüklenebilir. Dünya nüfusunun yüzde 30‘undan fazlası şimdi, bağlanmak, öğrenmek ve bilgi paylaşmak için sosyal medya platformlarını kullanmaktadır. İdeal bir dünyada, bu etkileşimler kültürlerarası anlayış ve uyum için bir fırsat sağlayacaktır. Ancak, aşırı fikirleri ve ideolojileri yaymak için sunduğu fırsatlar yanı sıra, bir birey ya da bir grup için başarı oluşturacak gerçekçi olmayan beklentiler oluşturabilir ve propagandasını yapabilirler.

İş dünyasına etkileri

Küresel CEO’lar ve üst düzey şirket yöneticileri, yeniliğin ivmelenmesini ve karışıklığa itme hızını idrak veya tahmin etmenin zor olduğunu, ve bu sürücülerin ilişkili ve çoğu iyi bilgilendirilmiş olanlar için bile, sürekli bir sürpriz kaynağı teşkil edeceğini söylüyorlar. Nitekim, tüm sektörlerde, Dördüncü Sanayi Devrimi’ni destekleyen teknolojilerin, işletmeler üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunun açık kanıtları vardır.

Arz tarafında, birçok sanayi mevcut ihtiyaçlara hizmet için tamamen yeni yollar oluşturan ve önemli ölçüde mevcut sanayi değer zincirlerini bozan, yeni teknolojilerin girişini görüyorlar. Bozulma, araştırma, geliştirme, pazarlama, satış ve dağıtım için küresel dijital platformlara erişim sayesinde atik yenilikçi rakiplerden akan, değerin teslimindeki kalite, hız, ya da fiyatı geliştirerek, görevlileri her zamankinden daha hızlı yerinden edebilir.Talep tarafında önemli bir değişiklik, artan şeffaflık, tüketici bağlılığı, ve tüketici davranışlarının yeni modelleri (giderek mobil ağlar ve verilere erişim üzerine inşa edilen) gibi oluşuyor ve şirketleri, tasarım, pazarlama ve ürün ve hizmetlerini sunmanın yeni yolları uyarlamaları için zorluyor.

Bir temel eğilim, bizim onları “paylaşma” ya da “talep üzerine” ekonomi içinde gördüğümüz gibi, mevcut endüstri yapısını bozarak arz ve talebin her ikisini birleştiren teknoloji etkin platformlardaki gelişmedir. Akıllı telefon kullanımı ile kolay hale getirilmiş bu teknoloji platformları, insanları, varlıkları ve veriyi toplar-böylece süreç içinde mal ve hizmet tüketiminin tamamen yeni yolları oluşturulur. Buna ek olarak, işçilerin kişisel ve mesleki ortamlarını değiştirerek, zenginlik yaratmak için işletmeler ve bireylerin engellerini azaltır. Bu yeni platform işletmeleri, çamaşırhaneden alışverişe, günlük ev işlerinden otomobili park etmeye, masajdan seyahate kadar pek çok yeni hizmetleri içine alarak katlanarak artıyor.

Genel olarak, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin iş dünyası üzerinde dört ana etkisi vardır-müşteri beklentileri üzerinde, ürün geliştirme üzerinde, işbirlikçi yenilik üzerinde ve örgütsel oluşumlar üzerinde. Tüketiciler ya da işletmeler olsun, müşteriler giderek artan şekilde bir ekonominin merkez üssüdürler ve her şey müşterilere verilen hizmetin iyileştirilmesi ile ilgilidir. Fiziki ürünler ve hizmetler, dahası, şimdi onların değerini artıran dijital yetenekler ile geliştirilmiş olacaktır. Veri ve analitik onları daha iyi korunur hale dönüştürürken, yeni teknolojiler varlıkları daha dayanıklı ve esnek yapacaktır. Müşteri deneyimleri dünyası, veri tabanlı hizmetler ve analitik ile varlık performansı, işbirliği için özel oluşumlar gerektirir- özellikle hangi verilen hızda yenilik ve bozulma yer alıyor. Ve küresel platformların ve diğer yeni iş modellerinin ortaya çıkışı sonunda, yetenek, kültür ve örgütsel oluşumlar gibi araçların yeniden düşünülmesi gerekecektir. Genel olarak, basit sayısal sistemlerden (Üçüncü Sanayi Devrimi), teknoloji birleşimlerine dayanan yeniliğe (Dördüncü Sanayi Devrimi) amansız kayma, şirketleri iş yapma yöntemlerini yeniden gözden geçirmeye zorluyor. En alt satır ise aynıdır: iş adamları ve üst düzey yöneticileri, değişen ortamı anlamak, işletim ekiplerinin varsayımlarını tartışmak, ve acımasızca ve sürekli yenilik yapmak ihtiyacındadırlar.

Hükümetler üzerindeki etkileri

Fiziksel, dijital, ve biyolojik dünyalarda yakınsama devam ederken, yeni teknolojiler ve platformlar, giderek artan şekilde, vatandaşların hükümete katılımını, görüşlerini dile getirmelerini, çabalarını koordine etmelerini ve hatta kamu otoritelerinin denetimini aşmalarını etkinleştiriyor. Bununla beraber, hükümetlerin yaygın gözetim sistemleri ve dijital altyapıyı kontrol yeteneğine dayanan yeni teknolojik güçler kazanacak olması, nüfus üzerindeki kontrollerini artıracaktır. Bütün olarak bakıldığında, politika yapmada kendi merkezi rolünün gücü, yeni teknolojilerin mümkün kıldığı, rekabet, yeniden dağıtım ve ademi merkeziyet gibi faydalanılan yeni unsurlar nedeniyle azaldıkça, hükümetler giderek halk katılımı ve politika oluşturmada mevcut yaklaşımlarını değiştirmek baskısı ile karşı karşıya kalacaktır.

Sonuçta, hükümet sistemleri ve kamu otoritelerinin uyum yeteneği, onların hayatta kalmalarını belirleyecektir. Onlar, eğer yıkıcı bir değişimin dünyasını kucaklamaya yetenekli olduklarını, rekabet güçlerini muhafaza etmeye olanak tanıyacak şeffaflık ve verimlilik düzeylerine kadar onların yapısına tabi olduklarını kanıtlarlarsa, devam edeceklerdir. Bu gelişmeyi yapamazlarsa, artan sorun ile karşılaşacaklar.

Bu, yönetmelikler aleminde özellikle doğru olacaktır. İkinci Sanayi Devrimi ile birlikte gelişen kamu politikası ve karar verme geçerli sistemlerinde, karar vericilerin belirli bir sorunu incelemek, gerekli cevabı veya uygun düzenleyici çerçeveyi geliştirmek için zamanları vardı. Bütün süreç, sıkı bir “yukarıdan aşağıya” yaklaşımı takip eden, doğrusal ve mekanik olacak şekilde tasarlanmıştı. Ancak, böyle bir yaklaşım artık uygulanabilir değil. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin hızlı adımlarla değişimi ve daha geniş etkileri göz önüne alındığında, yasa koyucular ve düzenleyiciler görülmemiş bir dereceye kadar zorlanmakta ve çoğunlukla baş edemedikleri kanıtlanmaktadır.

Yenilik ve teknolojik gelişimi desteklemeye devam ederken, onlar tüketicilerin ve geniş kamuoyunun çıkarlarını nasıl koruyabilirler? Özel sektörün giderek daha genel yazılım geliştirme ve iş operasyonları için hızlı yanıtları benimsemesi gibi, “hızlı” yönetişimi benimseyerek. Bu, yönetmeliklerin kendilerini neyi düzenlediklerini tam olarak anlaşılacak şekilde yeniden keşfetmeleri ve hızla değişen ortama kendilerini sürekli uydurmaları gerektiği anlamına gelir. Bunu yapmak için, hükümetler ve düzenleyici kurumlanın, iş dünyası ve sivil toplum ile yakın işbirliği gerekir.

Dördüncü Sanayi Devrimi, çatışma doğası ve olasılığını etkileyerek, ulusal ve uluslararası güvenlik yapısını derinden etkileyecektir. Savaş ve uluslararası güvenlik tarihçesi, teknolojik yenilik tarihidir ve bugün de bir istisna değildir. Devletleri kapsayan çağdaş çatışmalar, geleneksel savaş tekniklerini, daha önce devlet dışı aktörler ile ilişkili elemanlar ile birleştirerek, giderek artan “melez” bir yapıdadır. Savaş ve barış arasındaki ayrım, savaşçı ve savaş karşıtlığı, ve hatta şiddet ve şiddet karşıtlığı (siber savaşı düşünün), rahatsızlık verecek şekilde bulanık hale gelmektedir.

Bu işlem gerçekleşirken ve özerk veya biyolojik silah olarak bu tür yeni teknolojileri kullanmak daha kolay hale geldikçe, bireyler ve küçük gruplar giderek kitlesel zarar verme yeteneğine sahip olarak devletlere katılacaklar. Bu yeni güvenlik açığı yeni korkulara yol açacaktır. Ama aynı zamanda, teknolojideki gelişmeler, örneğin hedeflemede daha fazla hassasiyet gibi yeni koruma modlarının geliştirilmesi yoluyla şiddetin ölçek ya da etkisini azaltma potansiyelini de yaratacaktır.

İnsanlar üzerindeki etkisi

Dördüncü Sanayi Devrimi, sonunda, sadece bizim ne yaptığımızı değil, fakat kim olduğumuzu da değiştirecek. Bizim kişiliğimizi ve onunla ilişkili tüm sorunları etkileyecektir: gizlilik duygumuzu, bizim mülkiyet kavramını, tüketim kalıplarımızı, çalışma ve dinlenmeye ayırdığımız zamanları, ve bizim kariyerimizi, becerilerimizi, insanlarla tanışmamızı, ilişkilerimizi büyütmeyi nasıl geliştirdiğimizi. Süreç,bizim sağlığımızı değiştiriyor ve bizi “sayısal” kişiliğe götürüyor, düşündüğümüzden daha önce insan verimlilik ve yeteneğini güçlendirmeye yol açabilir.

Bazen hayatımıza teknolojinin amansız entegrasyonunun, şefkat ve işbirliği gibi, bizim en özlü insani kapasitelerimizi acaba eksiltmektemidir sorusu akla geliyor. Bizim akıllı telefonlar ile ilişkimiz böyle bir noktadadır. Sürekli bağlantı yaşamın en önemli varlıklarından birinden bizi mahrum edebilir: ara verme zamanı, düşünmek, ve anlamlı sohbet ile meşgul olmak.

Yeni bilgi teknolojilerinin yarattığı en büyük bireysel zorluklardan biri gizliliktir. Biz, içgüdüsel olarak, onun neden bukadar önemli olduğunu anlarız, yine de hakkımızda bilgi izleme ve paylaşımı, yeni bağlanabilirliliğin çok önemli bir parçasıdır. Bizimle ilgili bilgiler üzerinde kontrolü kaybetmenin iç yaşantımız üzerindeki etkisi gibi temel konular üzerinde tartışmalar, önümüzdeki yıllarda daha yoğunlaşacaktır. Aynı şekilde, ömür, sağlık, bilişsel ve yeteneklerin mevcut eşiklerini geri iterek, insan olmanın ne demek olduğunu yeniden tanımlayan biyoteknolojideki köklü değişiklikler, ahlaki ve etik sınırları yeniden tanımlamaya bizi zorlayacaktır.

Geleceği şekillendirmek

Ne teknoloji, ne de onunla birlikte gelen bozulma, insanların onun üzerinde hiçbir kontrole sahip olmadıkları dışsal bir güçtür. Hepimiz, vatandaşlar, tüketiciler ve yatırımcılar olarak günlük olarak kararlarımızla, onun evrimini yönlendirmekten sorumluyuz. Böylece, Dördüncü Sanayi Devrimini şekillendirmek zorunda olarak fırsat ve gücü yakalamamız ve onu, bizim ortak hedefler ve değerlerimizi yansıtan bir geleceğe doğru yönlendirmeliyiz.

Bunu yapmak için, nasıl teknolojinin hayatımızı etkilediğinin ve ekonomik, sosyal, kültürel ve insani ortamlarımızı yeniden şekillendirdiğinin, kapsamlı ve küresel olarak paylaşılan bir görünümünü geliştirmek zorundayız. Bugünkü karar vericiler, çok sık geleneksel lineer düşünme içinde sıkışıp kalırlar, ya da geleceğimizi şekillendiren bozulma ve yenilik güçleri hakkında stratejik düşünmek yerine, onların dikkatini gerektiren çoklu krizler tarafından devralınırlar.

Sonunda, herşey insanlara ve değerlere kalır. İlk sıraya insanları koymak ve onları güçlendirmek yoluyla, hepimiz için çalışan bir geleceği şekillendirmemiz gerekir. En kötümser olanı, “insanlıktan çıkma şekli”dir. Dördüncü Sanayi Devrimi geçekten “Robotize” insanlık var etme potansiyeline sahip olabilir ve bizi kalp ve ruhumuzdan yoksun bırakabilir. Ancak insan doğasının en iyi taraflarının tamamlayıcısı olarak – yaratıcılık, başkalarının duygularını anlama, yönetim- kader ortak duygusuna dayalı, yeni bir toplu ve ahlaki bilince de insanlığı yükseltebilir. İkincisinin galip geleceğinden emin olmamız, hepimize düşen bir görevdir.

KAYNAK:

Klaus Schwab, Dünya Ekonomik Forumu kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı

Ekonomik Diplomasi Dış Politikanın En Önemli Parçasıdır

Dış politika, bir ülkenin ekonomik kalkınması için en önemli şeydir. Modern dünya düzeninde, kapsamlı bir dış politikaya sahip olmanın herhangi bir dezavantajı yoktur. Diğer uluslara bağımlılık birçokları tarafından bir dezavantaj olarak görülse de, küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucudur.

Dış politikanın temel amacı, diplomasiyi kullanarak – veya konuşarak, toplanarak ve anlaşmalar yaparak- uluslararası sorunları çözmektir. Bu şekilde, sorunların askeri çatışmalara dönüşmeden çözülmeleri sağlanabilir.

Dış politikanın önemi geniş ölçüde kabul görmekte ve temelde bir devletin diğer devletlere yaklaşımını tanımlamaktadır. Bir dış politika, ülkenin toprak bütünlüğünü ve hem ülke içinde hem de dışında vatandaşlarının çıkarlarını korumalıdır.

Bir ülkenin dış politikası, diğer ülkelerle ikili ve çok taraflı ilişkilerin yürütülmesinde ulusal çıkarlarını korumak ve geliştirmek için formüle edilir. Bu, bir ülkenin geleneksel değerlerinin ve genel ulusal politikalarının, özlemlerinin ve kendini algılamasının doğrudan bir yansımasıdır.

Aşağıdaki gibi avantajları vardır:

1 – Daha fazla ulusla ilişki gelişir

2 – Dış yatırımların ülkeye gelmesine yardımcı olur

3. – Turizm gelişir

4 – Diğer ulusla iyi ilişkiler çok değerlidir

5 – Ekonomik işbirliği ve kalkınmaya yardımcı olur.

Dezavantajları ise:

1 – Ülkeyi diğer millete bağımlı kılabilir

2 – bir yanlış adım, uluslar arası ilişkisileri sulandırabilir

3 – çeşitli bilgileri paylaşmanız gerekir

4 – Bir millet dostunun düşmanıyla ilişki kurmaya çalışırsa, o zaman sadık dostunu  kaybetme riski oluşur.

5 – Bir Ulus havuzunu yönetmek büyük ve riskli bir görevdir

Dış Politikada Karar Verme

Bu süreç üç aşamadan oluşmaktadır: dış politikanın başlatılması, oluşturulması ve uygulanması. Başlangıç aşaması, siyasi liderlerin (daha büyük olasılıkla Devlet Başkanı) ve Dışişleri Bakanlığı veya Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetilen dış politika organlarının dış politika ile ilgili fikirlerinin tasarlandığı zamandır: Ulusal çıkarlar, algılar, tercihler, seçimler, seçenekler ve yeteneklere dayalıdırlar. Yani, uluslararası politikada ulusal çıkarları gerçekleştirmek için hangi stratejik ve pratik adımlar atılabilir?

Yukarıdaki aşamayı, politikaların formülasyonu (oluşturulması ve hazırlanması süreci), yakından takip eder. Demokratik bir sistemde formülasyon, önerinin tartışılması, okunması ve benimseme için parlamentoya gönderilmesini gerektirir, Ardından, uygulama için yürütmeye geri döner.

Üçüncü aşama uygulanmasıdır. Bu aşamada, yürütme, politikanın uygulanmasını sağlamak için dışişleri bakanlığını ve diğer tüm ilgili bakanlıkları görevlendirir. Özellikle dışişleri bakanlığı, siyaset ve kariyer diplomatlarından oluşan Dış Hizmetleri, elçileri ve diğer diplomatik saha personelini politika veya politikalar üzerinde çalışmak üzere görevlendirir. Uygulama aşaması, “rol varsayımı” aşaması olarak da bilinir.

Dış Politikanın Belirleyicileri

Devletlerin dış politikaları, değişkenler olarak da bilinen belirli iç ve dış durumlara, koşullara ve gelişmelere dayanmaktadır. Bunlar, Devletlerin dış politikalarını şekillendirir. Yerel faktörler arasında devletin karakteri, coğrafya, demografi, siyasi sistem / yapı, liderlik, ekonomi, askeri kapasite, tarihsel değerler, ulusal çıkar, medya ve kamuoyu, baskı grupları ve diğerleri yer alır. Dış değişkenler arasında diğer devletlerin niyetleri, yakın komşularla ilgili düşünceler, ulusal güvenlik, uluslararası kurumlara üyelik, uluslararası hukuk, büyük güçlerin görüşleri ve eylemleri vb. yer alır.

İç Değişkenler

Bir devletin dış politikasının şekillenmesinde siyasal sistem ve liderlik çok önemlidir. Demokrasilerin daha istikrarlı olma ve ittifak için birbirlerini çekici bulma olasılıkları daha yüksektir. Bir devletin liderliği politikaları yapar ve dış işleri yürütür. Devletlerin gücü veya zayıflığı büyük ölçüde siyasi liderlikte ve savaş veya barış dahil uluslararası hareketlerde yatmaktadır. Askeri yetenek, devletlerin elindeki savaş kaynaklarını ifade eder. Yetenekli, disiplinli ve iyi silahlanmış bir ordu, bir devletin toprak bütünlüğünü sağlam bir şekilde güvence altına almakla kalmayacak, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güvenliği sağlama kapasitesine de sahip olacaktır. Ancak Devlet, stratejik caydırıcılık veya saldırı için sağlam bir orduyu korurken, aynı zamanda sağlam veya iddialı bir dış politikayı finanse etmek için ulusal bir ekonomik kapasite de oluşturmalıdır. Ayrıca, ulusal çıkarların veya bir devletin uluslararası siyasetteki toplu hedefinin sağlanması, liderliğin, dış politikasını yürütürken askeri veya ekonomik yeteneği nasıl kullandığına da bağlı olacaktır.

Ekonomik Diplomasi

Başlangıcından bu yana, ekonomik diplomasi, ikili ve çok taraflı düzeylerde verimli ekonomik ve ticari ilişkilere ulaşmak için kilit bir mekanizma olarak dış politikanın bir parçası olmuştur. Küresel düzeyde ülkeler ve bölgeler arasında etkili işbirliğinin geliştirilmesi için kilit bir araç olmaya devam etmektedir.

Dış politikanın oluşumunda en önemli etkinin ekonomik faktör olduğu bir sır değil. Ekonomik çıkarların korunması ve geliştirilmesi, herhangi bir ülkenin dış politikasında ulusal çıkarları sağlamanın kritik bileşenleridir.

Bugün ülkeler, ticaret ve ekonomik diplomasiyi teşvik etmek için kapsamlı araçlar oluşturmuşlardır. Ülke geneline yatırımların çekilmesi, özel ekonomik bölgelerin geliştirilmesi ve ihracatın teşviki için hazırlanan programlar uygulanmakta olup, aynı zamanda ulusal bir ihracat stratejisi de geliştirilmektedir.

Yatırımları çekme çalışmaları için hazırlanan programlar, diplomatik elçilikler, merkezi hükümet kurumlarından yerel yönetimlere kadar devlet aygıtının tüm göstergelerini hedefler. Sistem, yabancı yatırımların ülkeye çekilmesinden her bakan, büyükelçi ve görevli sorumlu olacak şekilde inşa edilir. Burada Dışişleri Bakanlığı, yurtdışı ağı ile ilk temasları gerçekleştirir ve yabancı iş dünyası ile ülkedeki yerel ortakları arasında bir bağlantı kurulmasını sağlayacak şekilde hareket eder.

iş konseyleri, iş forumları ve sergiler gibi yurtdışında düzenlenen etkinliklerden  ilgilenen devlet kurumları ve iş çevrelerine bilgi verilir. Etkinlikler çerçevesinde, Yatırımcı Kılavuzu, broşür ve kitapçıklar gibi bilgilendirme ve tanıtım materyalleri ile web sitelerine referanslar dağıtılmasına aracılık eder. Bu, yabancı yatırımcıların ülkemizde iş yapma olasılıkları ve yatırım ortamının çekiciliği hakkında dikkatlerini ülke üzerinde toplar. Yabancı iş gruplarının ve diplomatik birliklerin katılımıyla düzenli yuvarlak masa toplantıları ve seminerler, hükümet ile uluslararası iş çevreleri arasındaki diyaloğu teşvik eder.

KAYNAK:

Aditya Shankar

, Studying Master of Arts Political, https://www.quora.com/

Sheriff Folarin E-INTERNATIONAL RELATİONShttps://www.e-ir.info/2017

RAPIL ZHOSHYBAYEV in OP-ED on 9 JUNE 2014

Gelişmekte olan ülkelerin Ekonomik Plan ihtiyacı

Bir planla ilgili ana nokta, GSMH’nin makro toplamlarının dikkatli bir şekilde hesaplanmasını içermesidir: tasarruf ve yatırım dengesi, kaynakların kamu ve özel sektör arasında, bir bölge ile diğeri arasında, tarım, sanayi ve diğer sektörler arasında, kırsal ve kentsel alanlar arasında uygun şekilde dağıtılmasıdır.

Ekonomik Planlama nedir?

Ekonomik yaşamın temel amacı, sınırsız olan insan isteklerini tatmin etmektir. Herhangi bir modern toplumun tüm ekonomik faaliyetleri, sınırlı (kıt) kaynaklarla insan ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir.

Kaynakların sınırlı olması, toplumu seçim ve paylaşım yapmaya zorlar. Ekonomik kaynaklar, alternatif kullanım taleplerine göre azdır. Birincil ekonomik sorun, kıt kaynakların insan isteklerinde maksimum tatmin sağlayacak şekilde tahsis edilmesidir. Bu nedenle, önceden belirlenmiş bir sonuca ulaşmanın kıt yolları arasında seçim yapılması ve ekonomik kaynakların, dikkatlice düşünülerek  rasyonel ayarlanması gerekir.

Kısaca, ekonomik planlama, bazı temel hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik ülkenin mevcut kaynaklarının verimli kullanılması için devlet tarafından başlatılan bilinçli ve dikkatlice düşünülmüş bir süreçtir- belirli bir makam tarafından bir ülkenin mevcut ve potansiyel kaynaklarının kapsamlı bir araştırması ve insanların ihtiyaçlarının dikkatli bir şekilde incelenmesi temelinde.

Mevcut kaynaklar ve insanların ihtiyaçları esas alınarak, merkezi planlama otoritesi tarafından önceden belirli bir süre için kalkınma planları hazırlanır. Daha sonra ülkenin ekonomik faaliyetleri planların uygulanmasına yönlendirilir.

Aşağıdakiler, iyi bir planın temel unsurlarından bazılarıdır:

  • Bir ekonomik plan, insan gücü ve yerel kaynakların mevcut ve gelecekteki mevcudiyetinin dikkatli bir envanterine ve ülkenin başlangıç kaynaklarına dayanır,
  • Planın son tarihi için, uygulanabilir hedefler belirler.
  • Yurt dışından ithal edilebilecek (kredi veya başka yolla) ve yerli yatırım mekanizması ile başlangıç kaynaklarından yurtiçinde üretilebilecek ara ekonomik kaynakları dikkate alarak, başlangıç kaynaklarından son (dönem sonu) hedeflere ulaşılmasını sağlayacak uygulanabilir politikaları belirler.

Ekonomik planlamanın bazı temel özellikleri vardır:

(a) Planları hazırlamak ve bunların uygulanmasına yönelik araçları önermek için merkezi bir planlama otoritesi olmalıdır.

(b) Planın çerçevesini oluşturmadan önce, planlama otoritesi mevcut kaynaklar (hem mevcut hem de potansiyel) ve ülkenin temel ihtiyaçları hakkında doğru bir araştırma yapmalıdır.

(c) Bir ekonomik planın bazı kesin amaçları ve hedefleri olmalıdır.

(d) Plan, tarımsal, endüstriyel vb. gibi farklı üretim hatları için bir dizi hedef belirlemelidir.

(e) Önerilen harcamayı farklı geliştirme gruplarına uygun bir şekilde tahsis etmelidir.

(f) Bir ekonomik plan, genellikle 5 yıllık belirli bir zaman sınırına sahip olmalıdır.

(g) Farklı sektörlerin üretim hedefleri arasında karşılıklı tutarlılık olmalıdır.

GENEL

Ekonomik Plan İhtiyacı

• Serbest piyasa ekonomisinde istikrarlı bir ekonomik gelişme sağlamak.

• İnsanlar arasındaki işsizliği, yoksulluğu ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak.

• Bankacılık, elektrik, su, ulaşım ve iletişim gibi altyapı olanaklarını sağlamak.

• Kaynakları mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlar arasında uygun şekilde tahsis etmek şeklinde özetlenebilir

Kalkınma planı, ekonomik kalkınmayı dört ana yoldan teşvik etmeye çalışır:

(1) ekonominin mevcut durumunu değerlendirerek ve bununla ilgili bilgi sağlayarak;

(2) genel yatırım oranını artırarak;  

(3) Ekonominin önemli sektörlerinde üretimdeki darboğazları kırmak için tasarlanmış özel yatırım türleri gerçekleştirerek; ve  

(4) ekonominin farklı bölümleri arasındaki koordinasyonu geliştirmeye çalışarak.                                   

Bunlardan birinci ve dördüncüsü, ekonomik planlamanın belki de en önemli ve en az anlaşılan işlevidir. Planlamanın diğer iki işlevi, yeterli ve güvenilir bilgi olmadan verimli bir şekilde yürütülemez veya farklı devlet daireleri ve kamu sektörü ve özel sektör içindeki kurumlar arasında etkili bir ekonomik koordinasyon olmadan gerçekleştirilemez.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda, ekonomi hakkında bilgi azdır ve planlama, ekonominin işleyişinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için gerekli verileri elde etmek ve analiz etmek için imkan sağlar. Koordinasyonu iyileştirmek için, hükümetin ekonomik niyet ve faaliyetlerinin gelecekteki seyrinin bilinmesi, güvenilir ekonomik bilgilerin yayılmasını gerektirir, böylece hem kamu hem de özel sektördeki ilgili kişiler, hükümetin planı doğrultusunda kendi uygun planlarını yapabilirler. Aslında bu, kalkınma planlarını yayınlamanın ana nedeni olarak kabul edilebilir,

ULUSAL PLANLAMANIN HEDEFLERİ

Herhangi bir ulusal ekonomi, örneğin ağır sanayi, mal imalatı, gıda üretimi, hizmet temini, turizm vb. gibi genel olarak sınıflandırılan sektörlerden oluşur. Hepsi, bir şekilde değer (zenginlik) üretir ve bunu gerçekleştirmek için, ihtiyaç duyduğu kaynakların rekabetini yapar.

Ulusal Ekonomik Kalkınma Planı, iyi tanımlanmış ulusal ihtiyaçlara yanıt olarak tüm bu sektörlerle ilgili olarak ülkenin hedeflerini ve önceliklerini analiz eden bir çalışmadır. Burada, münferit sektörlerin rolü bağlam içinde görüntülenir ve gerekçelendirilir.

İyi araştırılmış ve gerekçeli bu politika belgesi, kıt kaynakların tahsisinde bir ülke için büyük değer taşır. Projelerin kapsamını ve zaman çizelgesini mevcut kaynaklar ve tahakkuk edecek faydalarla ilişkilendirir. Gerçekçi ve ulaşılabilir kararların alınmasını sağlar.

Özel sektör, güvenli ve karlı bir şekilde yatırım yapabileceği istikrarlı ve düzgün bir ortam arar. Ulusal bir plan, olumlu kararlar vermeleri için gerekli kanıtları sağlar.

Gelişmekte olan ülkelerde ulusal bir plan, uluslararası kalkınma bankalarının ve donör kuruluşların, faydaları net bir şekilde anlayarak seçilmiş ulusal projelere kredi verme veya teknik yardım sağlama ihtiyacını da karşılar ve hükümetin kendi içten taahhüdünü güvence altına alır. Onlar olmadan bir projenin çok az anlamı veya amacı vardır. Ulusal plan, bu farklı kuruluşların kendi programlarını koordine ederek savurgan örtüşmelerden ve rekabetten kaçınmalarına da olanak tanır.

Son olarak, ülkesinin refahını güvence altına almak için temelde ne yapılması gerektiğini gören hükümet, bunu gerçekleştirmek için harekete geçebilir. Gelecekteki olayların gidişatını belirleyen stratejik kararlar alabilir.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda, ekonomi hakkında bilgi azdır ve planlama, ekonominin işleyişini daha iyi anlamak için gerekli verileri elde etmek ve analiz etmeyi hızlandırır.

Gelişmekte olan ülkelerde planlama, bölgeler arasındaki büyük kalkınma eşitsizliklerini ortadan kaldırmak için de gereklidir. Ekonomik kalkınmadaki bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi, bölgeler arasında yatırım yapılabilir kaynakların akışını gerektirir.

Yani, kaynakların optimum dağılımını ve ekonomik büyüme ve kalkınmayı sağlamak için tamamen piyasa mekanizmasına güvenmenin dışında, Devlet, uygun ekonomik planlama yoluyla aşağıdaki şekillerde önemli rol oynar:

Gelişmekte olan ülkelerdeki pazarlar, yaygın kusurlarla karakterizedir. Ürün pazarları, tekeller, oligopol ve diğer kusurlu pazar biçimleriyle karakterize edilir. Bu piyasa biçimleri altında, firmalar üretimlerini kısıtlayarak fiyatı etkilemek için çok fazla pazar gücüne sahiptir. Bu pazar gücünün kullanılması, firmalar ölçeğe göre artan getirilerden hoşlandıklarında daha yaygındır.

Bu piyasalardaki fiyatlar, sosyal değerlerini yansıtmaz ve marjinal üretim maliyetinin üzerinde belirlenir ve bu nedenle sosyal olarak optimum çıktıdan daha azına yol açar. Bu bakımdan, Hükümetin,bazı temel ürünlerin fiyatlarını düzenlemesine ihtiyaç vardır. Ayrıca Rekabet Kurulları, birleşmeler ile tekellerin ortaya çıkmamasını veya kartel oluşumuna yol açılmamasını sağlar.

Gelişmekte olan ülkelerdeki bir diğer önemli pazar kusuru, bilgi eksikliği ve hem üreticilerin hem de tüketicilerin karşılaştığı belirsizliğin varlığıdır. Joseph E. Stieglitz haklı olarak, piyasaların rekabetçi olsalar bile, bilgi eksik veya asimetrik olduğunda neredeyse hiçbir zaman verimli olamadıklarını vurguluyor. Asimetrik bilgi ile, piyasadaki iki tarafdan birinin, satılan mal, hizmet veya finansal teminat hakkında tam bilgi sahibi olduğu, diğer tarafın bu konuda gerekli bilgilere sahip olmadığı kastedilmektedir. Stieglitz’e göre, bu asimetrik bilgi, 2008’de konut balonunun patlamasıyla ABD’de finansal krize yol açmada çok önemli bir rol oynadı.

Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde, belirlenen faktör fiyatlarının sosyal fırsat maliyetini yansıtmaması nedeniyle eksik faktör piyasaları hakimdir. Sendikaların baskısı altında, emeğe aşırı değer verilir ve üretkenliğinden daha yüksek ücretler ödenir. Öte yandan, yatırımcıları teşvik etmek için, gelişmekte olan ülke Merkez Bankası’nın çeşitli vergi indirimleri, düşük faiz oranı politikaları sonucunda sermaye, kıtlık değerine göre değerinin altında tutulur. Emeğin aşırı değerlenmesi ve sermayeye az değer biçilmesi, emek işsizliğinde artışa neden olan sermaye yoğun üretim tekniklerinin kullanılmasına yol açar. Aynı şekilde, gelişmekte olan bir ülkenin ulusal para biriminin döviz kuru aşırı değerlenebilir, bu da ihracatı caydırır, ithalatı teşvik eder ve bir ülkenin ödemeler dengesi güçlüklerine neden olur.

Yukarıdan, gelişmekte olan ülkelerin ürün, faktör ve döviz piyasalarındaki eksikliğin ekonomik verimsizliğe veya Pareto iyimserliğe (üretici, tüketici ve faktör sahiplerinden birinin durumunu kötüleştirmeden bunlardan bir başkasınınkinin durumunu iyileştirmenin mümkün olmadığı kaynak tahsisi durumu) yol açacağı ve bu nedenle maksimum sosyal değere ulaşamayacağı açıktır. Bu nedenle, Devletin rolü, eğer ekonomik verimlilik hedefine ulaşılacaksa, bu fiyat çarpıklık faktörlerinin ortadan kaldırılmasını gerektirir.

KAYNAK:

Britanica.com

Need for Planning in Developing Countries, Article Shared by Ayesha J, economicsdiscussion.net

What is Economic Planning? Article Shared by Nipun S ,economicsdiscussion.net

Diğer.

DEMOKRASİDE SİYASET

Siyaset, bir toplumda birlikte nasıl yaşanacağını düzenleyen bir süreçtir. Demokraside her vatandaş bu sürece katılabilir- siyasal konularda özgürce bilgi toplama yoluyla, kamu işleri konusundaki görüşlerini açıkça ifade ederek, baskıdan korkmadan beklentileri, teklifleri veya gereklilikleri açık ve kesin bir biçimde belirterek, seçimlerde oy kullanarak, kamuoyu oluşturma konusundaki görüşlerini açıkça ifade ederek, sivil toplum kuruluşlarına ya da siyasi partilere katılarak ya da demokratik seçimler için aday olarak. Bu şekilde, demokrasi “halk tarafından ve halk için oluşturulan halkın hükümetini” oluşturur. Ancak, halkın, halk tarafından ve halk için’ hükümet gereksinimlerinin karşılanabilmesi için demokraside, siyasetin belirli koşulları yerine getirmesi gerekir:

1. Siyaset, politik organizasyonun amaç ve standartlarını belirleyen fikir ve değerler gerektirir. Özgürlük, adalet ve dayanışma, herhangi bir toplumun siyasi organizasyonuna yol gösterebilecek ilkelerdir 2.Siyaset, çıkarları toplamak, birleştirmek ve onları siyasi ve devlet kuramlarına iletmek için sosyal organizasyonlara ihtiyaç duyar. Siyasi partiler ve aynı zamanda iş dünyası ve işçi dernekleri yanı sıra diğer sıradan vatandaşların oluşturduğu sivil toplum örgütleri, toplumsal çıkarları toplayan ve birleştiren örgütlerdir 3. Siyaset, toplumun örgütlenmesi için öneriler toplayan ve daha sonra onları temsil eden, tartışan, kararlar alan ve onları uygulayan, kurumlan gerektirir. Parlamentolar ve hükümetler- normalde siyasi partilere dayanan-demokratik bir devletin en önemli siyaset kurumlandır 4. Siyaset, fikirler, talepler ve beklentilerle siyasi tartışmalara katılan ve faal olarak siyasi kurumların işleyişine katkıda bulunan aktif vatandaşları gerektirir:

Bir demokraside, bütünü olmasa da vatandaşların çoğu, siyasi faaliyetlerde bulunmalıdır. Bununla birlikte, modern kitle toplulukları içinde her vatandaşın tüm siyasi kararlara dahil olması, doğrudan bir demokraside mümkün değildir. Modern bir demokrasinin, vatandaşların iradesini ve çıkarlarını mümkün olduğunca güvenilir olarak temsil eden kurumlara ve kuruluşlara ihtiyacı budur. Bunlar, dernekler, gayri resmi gruplar veya sivil toplum örgütleri olabilir. Özellikle siyasi partiler böyle bir temsil işlevini yerine getirirler. Onlar, siyasetin önemli bir aracı ve kurumudur.

Bir siyasi parti, kamuoyunu etkilemek, seçimle hükümet üzerinde kontrolü ele geçirmek için birlikte çalışan, aynı görüşte kişiler grubundan oluşur. Aynı siyasi partinin üyeleri, ortak bir hedef ve amacı paylaşırlar. Farklı siyasi partiler, kamu politikalarını ve görüşlerini, felsefeleri, idealleri ve hedefleri ile etkilemek amacıyla birbirleriyle rekabet ederler.Kazanan parti hükümeti yönetir ve muhalefet ise hükümetin işleyişini yakından takip eder.

Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Seçimlerde rekabet etmenin ve vatandaşları toplumun belirli görüşleri arkasında harekete geçirmenin yanı sıra meclisteki performanslarıyla destekleyerek, partiler, vatandaşlara yönetişimde anlamlı seçenekler, siyasal katılım için yollar ve ülkenin geleceğini şekillendirme olanakları sunarlar.

Bununla birlikte, birçok ülkede, siyasi partiler vatandaşların kaygılarına tepki göstermemekte ve halkın onlara duyduğu güvene gölge düşürmektedirler. Halkın siyasal partilere olan güvenine gölge düştüğünde ise, bundan demokratik süreç zarar görüyor. Bütün sürdürülebilir demokrasilerde parti sistemi, toplumun dokusuna derinden ve dayanıklı bir şekilde yerleşmiş olmalıdır.

KİŞİSEL ÇIKAR ve REKABET

Bir piyasa ekonomisi; bireyler ve işletmelerin, bir hükümet tarafından kurulmuş yasal bir çerçeve içinde, faaliyetleridir. Burada temel faktör, hükümetlerin Pazar ile etkileşimde bulunmamaları -ya da bunu ağır bir şekilde yapmamalarıdır. Bir piyasa ekonomisinde rekabetin rolü, genellikle bu sistemin iyi çalışmasını sağlamasıdır. Çoğu durumda, rekabet, daha fazla seçenek oluşturur, kaynakların verimli kullanımı yoluyla ürün kalitesini artırır, ve artan yatırımlarla ekonomik büyümeyi geliştirir. Neticede, rekabetin sonuçları hemen hemen her zaman pozitiftir.

Kişisel çıkar, piyasa ekonomisinin önemli yüzlerinden biridir. Bireylerin veya işletmelerin gelirlerini nasıl harcayacakları ve nasıl ilave sermaye yatırımı yapacakları ile ilgili kendi kararlarını vermelerini sağlar. Daha çok seçenek ile ekonomiyi, bir çok kişi ve işletmelerin ihtiyaçları ve istekleri için daha iyi tercih yapabilmelerini oluşturan bu sürece, ekonomistler genellikle ‘seçim’ diyorlar. Rekabet, markalı ve diğer ürünler arasında seçime izin verir. Örneğin, bir birey daha yüksek fiyatlı, popüler ayakkabı veya daha az maliyetli biraz daha az popüler ama yeterli ayakkabı arasında seçim yapabilir.

Pazar ekonomisi; bireylerin kaynakların çoğuna sahip olduğu bir ekonomik sistemdir.- toprak, emek, sermaye – ve bunların kullanımını pazarda kendi özgür iradeleri ile aldıkları kararlarla kontrol ederler. Bu, hükümetin küçük bir rol oynadığı bir sistemdir. Bu tarz ekonomide iki güç – kişisel çıkar ve rekabet- çok önemli bir rol oynamaktadır. Kişisel çıkar ve rekabetin rolü, 200 sene önce ekonomist Adam Smith tarafından açıklanmış olup, halen pazar ekonomisinin işlevi anlayışının temeli olarak kabul görmektedir. Aslında, çevremizde gördüğümüz ekonomik faaliyetlerin çoğu kişisel çıkarcı davranışların sonucudur. Adam Smith kitabı Wealth of Nations’da onu şu şekilde tanımladı:

“Akşam yemeğini beklediğimiz kasabın, fırıncı veya marketin iyi niyetinden değil, kendi çıkarlarını gözetişlerindendir.”

Peki neden fırıncı ekmek yapmayı tercih ediyor? Cevap kişisel çıkarı olduğu için. Fırıncı ailesini beslemek ve istediği şeyleri satın almak için yeterli para kazanmak istiyor. Bunu yapmak için bulduğu en etkili yol, tüketici için ekmek yapmaktır. Aslında onun ekmekleri yeterince iyi ve hizmeti yeterince samimi olmalı ki, tüketiciler paralarını onun ekmeği ile değiştirmeye istekli olsunlar. Fırıncı kendi çıkarına hizmet ederken sizin için çok değerli bir ürün üretir. Bu piyasa sisteminin iyi yönüdür ki kişisel çıkar başkalarının faydalandığı davranışlar üretir.

Kişisel çıkar açgözlü olmak mı? Veya ahlaksızlık mı? Kişisel çıkar terimi ile ilgili olumsuz çağrışımlar oluyorken, bu ille açgözlü ya da ahlaksız bir davranış anlamına gelmez. Kişisel çıkar, bireylerin hedeflerini aramak anlamına da gelir.

Ancak, kişisel çıkar ekonomik faaliyetin itici gücüdür derken, hemen vurgulama!ıyız ki rekabet de ekonomik faaliyetin düzenleyicisidir. Kişisel çıkar, fiyatların oyulması, yolsuzluk, ve hileli fiyatlandırmaya yol açmaz mı? Bazen öyle, fakat çoğu zaman bu durum rekabet ile kontrol altında tutulur. Pazarda diğer kişisel çıkarcı bireylerin rekabeti ile bir bireyin kişisel çıkarı, kontrol altında tutulur. Örneğin ben bir fırıncı olsaydım, sizin paranızı kazanmamın tek yolu şehirdeki diğer fırıncılar tarafından üretilen ekmeklerden daha iyi, daha ucuz veya daha uygun bir ekmek üretmek olacaktı. Benim ekmeğim küflenmiş, düşük kalitede veya yüksek fiyatlı olsaydı, büyük olasılıkla benim rakiplerimden satın alınacaktı. Bir bireyin parasını kazanmak için bir üretici makul bir fiyata kaliteli bir mal veya hizmet sunmak zorundadır.

Fark edeceksiniz ki burada rakipler var sayılmaktadır. Eğer, 150 km içinde tek fırıncı olsaydı, müşterilere, yüksek fiyatta düşük kaliteli ürün satabilecek veya kaba davranabilecekti – ama bu durumda bile, başka kişisel çıkarcı kişi kar elde etmek için bir fırsat görebilecek ve şehirde bir rakip fırın açabilecekti. Böylece rekabet, kişisel çıkarı kontrol eden bir düzenleyici olmakta, çünkü, bir üreticinin müşterilerinden yararlanmak üstünlüğümü kısıtlamaktadır.

DÜZENLEME

Kişisel çıkar ve rekabet tartışması, çoğunlukla hükümet düzenlemelerinin uygun rolünün tartışılması ile sonuçlanır. Bazıları, pazarda kişisel çıkarları üzerinde kontrol olması için yeterince rakip firmanın olduğunu varsayarak büyük ölçüde kendi kendini düzenleyen bir piyasa ekonomisi görürler. Diğerleri, rekabetin kişisel çıkarlar üzerindeki yeterli bir kontrolünün başarısız olduğu durumlar için fraud örneğine gönderme yaparlar – kişisel çıkarları için dolandırıcılık örneklerine işaret ederek hükümetin ekonomik faaliyetleri düzenleme de daha aktif bir rol alması gerektiğini savunurlar.

Hükümet, içinde adil ve açık rekabetçi piyasaların bulunacağı bir temel çerçeve oluşturmada hayati bir rol oynar. Temel seviyede Hükümet, ‘hukuk kurallarını’, mülkiyet haklarını oluşturmak, sözleşmelerin onanmasını sağlamak, piyasaların uygun bir şekilde işleyişlerini takip etmek için gerekli kurumlan tesis etmek sorumluluğundadır. Bu, firmaların ve bireylerin pazarda çalışırken nasıl davranmaları gerektiğini yöneten bir rekabet ve tüketici çerçeve kanununun kurulmasını da içerir.

Rekabet kanunu, firmaların rekabet karşıtı anlaşmalar yapmalarını önler, ve “baskın firmaların” pozisyonlarından yararlanarak piyasa sonuçlarını çarpıtmamaların sağlar- örneğin, yeni firmaların piyasaya girmesini kısıtlamak ve rekabetçi fiyatların üzerinde fiyat oluşturmak gibi. Bu, keza, rekabetin büyük ölçüde azalmasına yol açacak firma birleşmelerini de kısıtlar. Bu yasa, tüketicileri dolandırıcılıktan, hilekarlıktan ve kötüye kullanılan uygulamalardan korumayı amaçlamaktadır.

Bu rekabet ve tüketici çerçeve kanunları olmadan, tüketiciler, firmalar tarafından sömürülmeye karşı savunmasız kalırlardı.

NETİCE

Rekabet, firmaları, iç verimliliklerini geliştirmek ve maliyetleri düşürmek için teşvik eder. Maliyetlerin düşürülmesi, firmaların, aynı mal ve hizmetleri tüketicilere daha düşük fiyatlarla sunmalarını sağlar. Bu, daha büyük sayıda tüketici çekecek ve firma daha büyük bir pazar payı kazanacaktır.

Firmaların, yeni teknolojileri benimsemelerini teşvik eder. Teknolojinin ve/veya yeni tekniklerin erken benimsenmesi, firmaların maliyetlerini en aza indirme sürecine yardımcı olur.

Buluşlar için yatırımlar firmalara, mevcut ürünlerin kalitesini artırmaya ve/veya yeni ürünler geliştirmeye ve tüketicilerin tercihlerine veya değişen ihtiyaçlarına daha uygun düşen faaliyetlere imkan verir.

Yönetsel verimsizliği azaltır. Diğer firmalardan gelen ve piyasaya yeni giren firmaların rekabetçi baskıları, firmaların daha iyiyi aramalarını ve işlerini çok daha verimli düzenlemelerine yol açar. Etkin rekabet eksikliği, firmaları ve yönetimlerini verimli olmayan modellerde ve teknolojilerde çalışmaya yönlendirebilir.

Demokrasinin başarılı olması için ön koşullar nelerdir?

Soruyu tam olarak cevaplamadan önce, “Demokrasi” tanımına bakmamız gerekiyor. Farklı gruplar terimi farklı şekillerde tanımlar ve yaygın olarak kabul edilen tanım, siyaset bilimi tanımıyla aynı değildir.

Siyaset bilimi tanımına ve birçok ülkenin demokrasi anlayışına göre; bir ülke, aşağıdaki tanıma uyarsa demokratik olur:

Demokrasi, tüm uygun vatandaşların, toplumlarını yürüten yasaların önerisi, geliştirilmesi ve kurulması konularında doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığıyla dolaylı olarak, eşit derecede katılmaları gereken bir hükümet biçimidir.

Demokrasinin tek başına, kimin “Oy kullanmaya uygun olduğunu” tanımlamadığına ve birden fazla siyasi partiye izin verilip verilmeyeceğini belirtmediğine dikkat edelim.

Bu tanıma göre hareket edersek, seçimlere sahip herhangi bir ülke demokratiktir-Batı demokrasisi olsun, Nazi Almanya’sı olsun, vs.

Bu tanım kullanılırsa, başarısız bir demokrasi, seçimlerin adil olmadığı, ve halkın oylarıyla hükümeti etkilemekte etkisiz kaldığı, olacaktır.

Çoğu insan, özellikle Batı Demokrasilerden gelen insanlar, çok partili seçim kavramlarını ve sosyal, dini, kültürel, etnik ve ırksal eşitlik, adalet ve özgürlük kavramını ekleyerek demokrasiyi farklı tanımlarlar.

Bu tanımlamayı (kişiden kişiye farklılık gösterebilir) kullanıyorsanız, kişinin demokrasinin parçası olduğunu düşündüğü ek gereksinimlerin hepsine sahipsinizdir.

Batı Demokrasisi ile sıkça bağlantılı olan kavramların bazıları şunları içerir:

  •    Serbest ve adil seçimler,
  •    Birden fazla siyasi parti,
  •    Serbest konuşma,
  •    Anayasal Hukuk (hükümetin iktidarındaki sınırları tanımlar),
  • Adil ve etkili mahkemeler,
  •   Asker, sivil hükümete bağlı,
  • İnsan hakları

Başarılı bir Batı tarzı Demokrasi olmak için, bu tür değerlere bağlı bir seçmen gerekir. Halk, bu değerlere bağlı değilse, bu değerlere bağlı olmayan liderleri seçecektir.

DEMOKRASİNİN KORUNMASI

Başarısız Demokrasi denemelerine bakıldığında, aşağıdaki ortak hususlar görülmektedir:

  1. Ülke vatandaşları arasındaki ortak değerlerin azlığı,
  2. Demokrasiyi en yüksek değer olarak içselleştirmeme ve kabul etmeme – yani bu oyu kaybedersem, çoğunluğun kararına saygı duyarım.
  3. Çoğunluğun tiranlığı – Seçimi kazandığım için, azınlığın görüşlerini önemsemeyeceğim.

Bunlar, hızla demokratik sistemlerin parçalanmasına yol açıyor. Dolayısıyla oradan görülüyor ki, büyük oranda işleyen (çoğu batılı liberal demokrasi) demokrasilerde:

  1. Ülke vatandaşlarının ortak değerleri – genellikle ekonomik refah, yaşamak ve yaşatmak, adalet / hukukun üstünlüğü.
  2. Demokratik sürece saygı (ayrılıkçıların küçük saçaklarına önem vermemek). Yolumuza devam etmemiz için, şiddet içeren köklü değişiklikle ilgili(ihtilal) hiçbir zaman soru yok.
  3. Başkasına oy veren kişiler de dahil, herkesin menfaati için yönetim, gündemlerini tamamlamamış olsalar dahi, ayağa kalkmaları için onlara hiçbir sebep sunulmaması.

Demokrasinin gelişmesi için önce herkesin aynı değerleri almasının sağlanması ile çalışmaya başlanmak gerekir. Ondan sonra siyasi tartışmalardaki görüşler, sadece ince detaylar üzerinde kavga etmek olur.

Bu konuda, Fareed Zakarias’ın “Özgürlüğün Geleceği” adlı kitabındaki liste önem taşımaktadır. Tavsiye: “Sadece kaç kişi yöneticiyi seçiyor?” (Demokrasi) sorusuyla değil, “bireysel özgürlüğe uyumlu hale getirmek için siyasal güç nasıl kısıtlanmalıdır?”(Özgürlük) sorusu ile ilgilidir.

Aşağıdaki kurumlar kendi içlerinde demokratik değillerdir, yine de güç dağılımını sağlayarak demokratik sistemi desteklemektedirler. Bunlar, halkın ruh halini yatıştıran ve onarabilen, halkı eğiten ve özgürlüklerini koruyan seçilmemiş kurumlardır.

Bu kurumlar, seçimlerin başlaması öncesinde, hukukun üstünlüğü, güçlerin ayrılması ve konuşma, toplanma, din ve mülkiyet hakları da dahil olmak üzere temel insan haklarının korunmasıyla birlikte, bir anayasa tarafından korunmalıdır.

  1. Serbest ve özel basın. Eğer bütün medya devlet tarafından kontrol edilirse, muhtemelen rejimi güçlü bir şekilde destekleyecek ve eleştiriler bastırılacaktır. Bu, halkın farkında olmadan, yönetimin demokrasiden uzaklaşmasına imkan verir.
  2. Özerk ve özel üniversiteler. Özel bir üniversite, seçtikleri bilimsel çabayı sürdüren özgür bir entelektüeller topluluğudur. Hükümet elitlerinin gerçeği versiyonuna, önemli bir entelektüel karşı ağırlıktır ve çoğunlukla iktidara da gerçek bir karşı ağırlıktır.
  3. Bağımsız yüksek mahkeme. Gerçekten bağımsız bir yüksek mahkeme, basittir. Bu, iktidardaki kişilerin eylemlerinden sorumlu tutulacağını ve anayasanın desteklendiğini garanti eder.
  4. Bağımsız merkez bankası. Kapsamlı kanıtlar, bağımsız merkez bankaları olmayan hükümetlerin, para-baskı yeteneğini seçimleri satın almak için kullandıklarını göstermektedir. Yani seçime giden yolda para bastıkları için, her şeyin iyileştiği izlenimi veriyorlardı. Bağımsız bir merkez bankası daha istikrarlı bir şekilde para arzını garantiliyor ve bunu amaçlayan otokratlar için bu önemli aracı kaldırır.

Bu güvenlik önlemlerinin kendileri, çoğunluk kuralına tepki niteliğinde olmaları nedeniyle, demokratik değildir. Onlar, demokrasi ile ilgili düzenlemeler olarak çağrılabilen, demokrasi üzerinde anayasal sınırlamalardır. Tarih, bu önlemleri almayan bir sistemin, dar görüşlü bir demokrasiye veya daha kötüsüne dönüşebileceğini, gösteriyor. Böyle bir sistem de, seçimler gerçekleşmesine rağmen vatandaşlar, sivil özgürlük eksikliği yüzünden, gerçek güç kullananların faaliyet bilgilerinden mahrum bırakılır.

Liberal bir demokraside, anayasal güç ayrımı, demokrasinin üstüne yerleştirilir. Seçim sistemini benimsemek kolaydır. Liberal demokrasinin iç işleyişini benimsemek daha zordur: serbest piyasa, siyasi partiler, hesap verebiliriik ve hukukun üstünlüğü. Bu iç işleyiş, onu son şey yapar.

DIŞ BORCUN KULLANIMI

Dış borçlanmada hedef; belli bir süre için Devlet bütçesinin dengelenmesi, toplumun sosyo­ekonomik kalkınma yatırımlarının geçekleştirilmesine hizmet etmesi, uygun maliyette ve riskleri kabul edilebilir düzeyde olması ve amaçlarına uygun etkin bir şekilde kullanılmasının sağlanması olarak özetlenebilir. Kullanılan borçların temizlenmesi-geri ödenebilmesi, sağlanmalıdır. Dış borç, uluslararası uygulamalardaki eşik değerleri ile uyumlu olmalı ve ülkenin mali güvenliğini koruyacak seviyelerde tutulmalıdır.

Dış borçlanma, gerçekte, mali sermaye oluşumu için sadece yurtiçi tasarrufları seferber ederek değil, aynı zamanda sermaye fazlası olan ülkeler tasarruflarına dokunarak bir ülkeye yatırım ve cari yerli üretim sınırları ötesinde tüketme izni verir. Dış borçlanma daha hızlı büyümeye yol açabilir. Ancak, ülke yurt dışından borçlanıyorsa, aynı zamanda önemli bir politik endişe olarak borç yönetimi ortaya konulmalıdır. Borç yönetimi politikasının hedefi makroekonomik ve ödemeler dengesi istikrarı sorunlarından kaçınırken yabancı borçlanmanın yararlarını elde etmektir. Uygunsuz ve aşırı borçlanma, gelecekteki ekonomik politikayı ve dolayısı ile büyümeyi sınırlayacak, borç servisi yükümlülükleri oluşturacaktır Dış borçlanma, verimlilikte artışa ve ihracatta büyümeye yol açmalıdır ki böylece yeni borçlanmalar üzerindeki borç ödenebilsin. Mal ve hizmet ithalatının ihracat üzerinde olan fazlalığı ile oluşan borç, eğer ihracat ithalatı aşıyorsa geriye ödenebilir. Büyüme, kredibilitenin anahtarıdır; ama üretim ve verimliliği artırmayan(kötü) yatırım, sağlıklı büyümeye neden olmaz. Ödünç alınmış kaynakları kötü yatırım için kullanmak, hiç borçlanmamaktan daha kötüdür. Borç ödeme sıkıntısı ile ilgili önemli sorunlardan biri, ülke tarafından elde edilen yabancı borçların ekonomik büyümenin finansmanı sürecinde verimli kullanılmış olup olmadığıdır.

Pattillo ve diğerlerinin (2002) yaptıkları çalışmalar göstermektedir ki borcun büyüme üzerindeki ortalama etkisi, borç / GSYİH oranı % 35 ve% 40 arasındaki eşiği aştığında olumsuz olmaktadır

Aşağıda, dış borç kullanımı ile ilgili, gelişmekte olan bir dünya ülkesi Dış Borç Stratejik Planı’nda yer alan bazı hususlar listelenmektedir:

  1. Sosyo-ekonomik kalkınma finansmanı talebini karşılamak için, özellikle iç kaynakların yetersiz kalması durumunda, yerli ve yabancı kredileri harekete geçirmek gerekebilir.
  2. Hükümet, kredilerin alınmasını, dağıtım ve kullanımını, borç tasfiyesini halletmek, etkili ve güvenli bir şekilde ülkenin kamu ve özel sektör dış borçlarını yönetmek zorundadır(borç yönetimi).
  3. Kredilerin harekete geçirilmesi ve borçların temizlenmesi, ülkenin finansal emniyetini garanti altına almak bakımından, kamu, hükümet ve dış borçların güvenlik standartları içerisinde olmalarını gerektirir. Tüm borçların zamanında tamamen ödenmiş olduğunu ve uluslararası taahhütleri etkileyebilir hiç bir vadesi geçmiş borç birikmediğini sağlayacak şekilde, borç ödemeleri denetlenmelidir.
  4. Kamu borç yönetimi için enstrümanları yenilemek, borç alma modellerini uygun maliyetle sağlayacak şekilde çeşitlendirmek, kredilerin yapısını yerli kredileri artırarak, dış borçları ve hükümet garantilerini azaltarak değiştirmek önemlidir.
  5. İşletmeler ve kredi kuruluşları tarafından alınan yabancı krediler, Hükümet tarafından kararlaştırılmış ülke yıllık dış borç sınırları içerisinde olmalıdır.
  6. Şirketlerin, hükümetin öncelik listesinde bulunan önemli programlar ve projeler için, ülkenin borç güvenliği sınırları içerisinde, yabancı sermaye kaynaklarına erişimi, hükümet garantileri ile desteklenebilir.
  7. Borç kapasitesini sağlamak amacıyla, kredilerin kullanımı konusunda denetim ve gözetim artırılmalıdır. Riskleri en aza indirmek, borç güvenliği ve ulusal mali güvenliği garanti etmek amacıyla işletmelerin, dış borçları sağlaması, dağıtması, kullanması ve borç ödemeleri izlenmelidir.
  8. Şirketler ve kredi kuruluşları aldıkları borçları maksadına uygun kullanmaktan sorumlu ve yükümlüdürler. Onlar, borcun harekete geçirilmesi, kullanılması ve geri ödenmesi için tüm riskleri ve yasal sorumlulukları üstlenecektir.
  9. Şirketler ve kredi kuruluşlarının temin ettikleri kısa vadeli kredileri, orta ve uzun vadeli proje yatırımları için kullanmaları çok risklidir ve kabul edilmez.
  10. Ülkenin iç ve dış borçları ile ilgili, tahmin, analiz, değerlendirme ve risk uyarıları için kullanılan bir veri tabanı oluşturulmalıdır. Aynı zamanda, veri tabanındaki tüm potansiyel riskler ile başa çıkmak için çözüm önerilerinde bulunmak faydalıdır.
  11. Devlet döviz rezervi, yıllık kısa vadeli dış borçların toplamı ile karşılaştırıldığında her yıl için % 200 üzerinde olması garanti edilmelidir.
  12. Kamu borçları(hükümet borçları, hükümet garantili borçlar ve yerel yönetimlerin borçları dahil) 2020 yılına kadar GSYİH’nın% 65’ini geçmemelidir. Bunların içinde hükümetin ödenmemiş borçları GSİYH’nın 55%’ini ve dış borçlar GSYİH’nın 50%’sini geçmeyecektir.
  13. Hükümetin doğrudan borç yükümlülükleri(geri ödemeler hariç) yıllık toplam bütçe gelirinin 25%’ini geçmeyecektir. Devletin dış borç yükümlülükleri, mal ve hizmet ihracatı cirosunun 25% altında olmalıdır.
  14. Bütçeyi aşan harcamaları telafi etmek için yurtiçi ve yurtdışı krediler alınbilir, şöyleki, bütçe aşırı harcamalarının(hükümet tahvilleri dahil) 2015 yılında GSYİH’nın 4,5%’unun altına, 2016-2020 periyodunda takriben GSYİH’nın 4%’ün altına ve 2020 yılından sonra yaklaşık GSYİH’nın 3%’ünün altına indirmek mümkün olacaktır.