Öne çıkan

Tablo ve İstatistik, Özet bilgi

VERGİ GELİRLERİ Hk.

NELER YAPILMALI konusunda, Nedim Türkmen şunları belirtiyor:
“Türk vergi sisteminde devrim zamanı geldi de geçiyor. Hiç lafı eveleyip, gevelemeden devrim için neler yapılması gerektiğini 30 yıllık bir maliyeci olarak aşağıda sizlere özetledim.”

  • Her şeyden önce Gelir Vergisi Kanunu’nda “kaynak kuramından” net artış kuramına geçilmek zorundadır.
  • Vergi sistemi malı değil, parayı takip etmelidir.
  • Dolaylı vergilerin oranları düşürülmelidir. Bir paket sigarada yer alan 20 dal sigaranın 17 dalı vergiye gitmektedir. İçilen her 4 kadeh rakının 3 kadehi vergidir. Birada alkol oranı yüzde 5, vergi oranı yüzde 65’tir. Musluktan suyu alıp, benzin diye satmaya kalksanız 4.5 TL’den aşağıya satamazsınız.
  • Türk vergi sisteminde verginin çalışan ve çalıştıran tarafından ödendiği gerçeği karşısında; istihdam üzerindeki vergi yükleri azaltılmalıdır. Çalışanların ölmeden yaşayabilmeleri için kazanmaları gereken tutar, gelir vergisinden istisna tutulmalıdır.
  • Kayıt dışı istihdam oranının resmi rakamlara göre yüzde 33, kayıt dışı ekonominin yüzde 40’lık bir büyüklüğe sahip olduğu bir ekonomide çok zor olsa da “kayıt dışı ekonomiye dayalı büyüme modeli” terkedilmelidir.
  • Vergi denetimi çok etkin hale getirilmeli, artık her yıl çıkartılan af yasalarına bir son verilmelidir. Vergiyi tabana yaymak masalından vazgeçip, vergiyi tavana yaymanın yolları aranmalıdır.
  • Ülkemizde toplanan her 100 TL’lik verginin; 10 TL’sı, 806.000 kurumlar vergisi mükellefi, 22 TL’si ise gelir vergisi mükellefleri tarafından ödenmektedir. Gelir vergisinin yüzde 92’si tevkifat yoluyla tahsil edilmekte, ücretliler 22 TL toplam gelir vergisinin 14 TL’sini ödemekte, 4 milyon beyanname veren mükellef ise toplam gelir vergisinin 5 TL’sini ödemektedir. Toplam vergi gelirlerinin kalan 68 TL ise Katma Değer Vergisi, Özel Tüketim Vergisi gibi tüketim vergileri ve cüzi miktarda servet vergilerinden oluşmaktadır.
  • Türkiye’nin vergi ödemeyenler için cennet olmaktan çıkartılıp, anayasada belirlenen mali güce göre vergi alınması ilkesine dönmek zorundadır. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının, maliye politikasının sosyal amacı olduğu gerçeğini hiçbir zaman ülkeyi yönetenler akıllarından çıkartmamalıdır.

Vatandaşına, ‘bu harcamayı, bu tasarrufu nasıl yaptın’ diye soramayan bir devlet olamaz. Harcama ve tasarrufun kaynağı mutlaka sorulmalıdır. Mevduat tutarları 30%’un üstünde artarken vergi gelirlerinin yüzde 15 seviyesinde kaldığı bir ülkede Maliye Bakanlığı’nın varlığı sorgulanmalıdır.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

GÜNEY KORE NASIL KALKINDI

Ekonomisi özellikle iyi performans gösteren Güney Kore bunu nasıl başardı. Devlet, Kia ve Samsung gibi yerli firmaları, yüksek ithalat tarifeleri gibi politikalarla uzun süre dış rekabetten koruyan politikalar uyguladı. Bu korumacılık, bu Koreli firmaların onları son yıllarda olduğu gibi uluslararası pazara itecek kaynakları büyütmelerine ve biriktirmelerine, böylece devletin sonradan bu korumacı engellerin bazılarını indirmesine de olanak sağladı.

Bütün sanayileşme ve kentleşme konuşmalarında çoğu zaman kırsal topluluklar unutulur. Güney Kore’de bu unutulmadı. 50’li ve 60’lı yıllarda, zengin toprak ağalarının sahip olduğu devasa çiftlikleri parçalayan ve daha küçük çiftçilere dağıtan kapsamlı bir devlet öncülüğündeki toprak reformu gerçekleştirildi. Bu, devletin bu toprak sahiplerinin etkisinden dolayı politik olarak zor olan cesur bir hareketiydi, ancak genellikle şehirlerdeki büyümeyi destekleyen kilit bir faktör olan tarımsal üretkenliği artırmaya yardımcı oldu.

Her anlamda eğitim, gelişimin temel faktörlerinden biridir. İnsan sermayesine önemli yatırımlar yapmadan hiçbir ülke sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya ulaşamaz. Eğitim, insanların üretkenliğini ve yaratıcılığını artırır, girişimciliği ve teknolojik gelişmeleri destekler.

Kore toplumunda eğitim uzun süredir önemli bir hak olarak görülüyordu. Konfüçyüsçü öğrenmeye saygı geleneği ve daha büyük başarılar için özel ulusal istek nedeniyle eğitim daima önemli görülmüştür.

Eğitim, Kore’yi, birkaç ulusal krize rağmen, 1945’teki bağımsızlığından bu yana büyümesine katkıda bulunan ve onu gelişmiş bir ülke olmaya iten faktörlerden birisi oldu. Bu başarının arkasında, elbette ki, eğitime olan halkın tutkusu ve devlet yatırımları vardı.

OECD’ye göre, 25 ila 34 yaşları arasındaki Güney Korelilerin yaklaşık yüzde 70’i bir tür yüksek öğrenimi tamamladı. Karşılaştırmalı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin yüzde 49,4’lük yüksek öğretime erişim oranı, Güney Kore kültürünün üniversite eğitimine muazzam bir vurgu yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, ironik olarak, yüksek öğrenime olan bu talep, öte yandan derecenin değerinin önemli ölçüde düşmesine sebep oldu. Üniversite derecelerindeki bu değer düşüşü, öğrencilerin Seul’deki en prestijli üç üniversiteye kabul edilmek için agresif bir şekilde rekabet etmelerine neden oldu. Bu durum bir ölçüde eğitimde eşitsizlik de yarattı.

Güney Kore’nin bu inanılmaz gelişiminde AR-GE’ de önemli bir rol oynamıştır. Bu konuda hükümetlerin büyük desteği mevcuttur. Örneğin, son yıllarda bu tür çalışmalar için sarfedilen para, GSYİH’nınn %5’ini geçmektedir.

Koreli yetkililer, Ar-Ge’nin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ve endüstriyel kalkınma için ayrılmaz bir itici güç olduğunu ve özellikle, gelişmekte olan ülkelerin teknolojik rekabet gücünü artırmada kilit bir rol oynadığını ve bu nedenle küresel değer zincirlerinin en düşük katma değerli kısımlarını işgal eden bir kısır döngüde hapsolmaktan kaçmalarına yardımcı olmaya hizmet ettiğine (genellikle orta gelir tuzağı) inanıyorlar.

Her ülkenin ihtiyaçlarının farklı olduğuna dikkat çekilerek,  az gelişmiş ülkeler için önceliğin istihdam yaratmaları, düşük gelirli ülkelerin ise ekonomilerini çeşitlendirmeleri gerektiğini, orta gelirli ülkelerin daha sofistike endüstrilere ve kalifiye işlere ihtiyaç duyarken, üst orta gelirli ülkelerin teknoloji yoğun sektöre ihtiyacı olduğunu belirtiyorlar.

Güney Kore, ekonomileri araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamaları ve yüksek teknolojili halka açık şirketlerin yoğunlaşması gibi faktörleri kullanarak puanlayan, ve 2016 yılında yayınlanan 2016 Bloomberg Yenilik  Endeksi’nde bir numaralı sırayı aldı. Bloomberg’in 2020 Yenilik Endeksi’nde ise, Almanya’dan sonra ikinci sırada bulunuyor ve son 5 yıldır 60 ülke listesinin başlarındaki yerini koruyor. Cornell Üniversitesi, INSEAD ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından yayınlanan ayrı 2019 Küresel İnovasyon Endeksi’nde de, 129 ülke arasında Güney Kore 11. sırada ve Almanya 9. sırada görünüyor.

Her iki endeks de Güney Kore’nin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) yoğunluğundaki üstün performansını vurguluyor, bu da hükümet ve endüstri tarafından yapılan Ar-Ge yatırımına ve her iki sektörde ve sektörler arasında çalışan araştırmacı sayısına dayalı bir gösterge.

Güney Kore’de oluşan eğitimdeki eşitsizliğinin bir benzeri, gelir sisteminde de görülebilir. Kore’deki toplum ve ekonomi, kazanan her şeyi alır zihniyetiyle işliyor. Bazı araştırmalar, Güney Kore’nin en hızlı büyüyen gelir açıklarından birine sahip olduğunu gösteriyor. Ülkenin en yüksek yüzde 10’dakilerin gelirini kalan yüzde 90’ın geliriyle karşılaştıran P90 / P10 oranı ilginç bir eğilime işaret ediyor. Genel P90 / P10 oranı, Güney Kore’deki gelir eşitsizliğinin 2011’den beri iyileştiğini gösterirken, eğri 2015 ile 2017 arasında yükseldi. Ayrıca, 2017’de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Güney Kore’yi P90 / P10 oranına göre 32. sıraya koydu.

Güney Kore’deki gelir eşitsizliği en çok ülkenin eğitim sisteminde ve uygun fiyatlı konutta belirgindir. Güney Kore, gelir eşitsizliğini azaltma sözü veren Başkan Moon Jae-in’i 2017’de seçti. Sonuç olarak, vatandaşlar gelir eşitsizliği konusunda hiç olmadığı kadar bilinçlidir.

Hükümetin Güney Kore’deki gelir eşitsizliğine tepkisi, yeniden yapılandırılmış vergi politikaları biçimini alıyor. Başkan Moon Jae-in’in 2017 seçiminden bu yana Kore hükümeti, ülkenin yaşlılara yönelik sosyal yardım ve işsizlik yardımlarını genişletmek için çalışıyor. Bu arayışta, mevcut yönetim 2017 yılında önde gelen kurumsal holdingleri, yatırımcıları ve yüksek gelirli bireyleri hedef alan sert vergi artışları uyguladı. Tahminler, bu yeni uygulanan vergi planının, refah programlarını desteklemek için yaklaşık 3,14 milyar $ artıracağını belirliyor. Pek çok Koreli, bu yeni kazanılan gelirin Güney Kore’nin sürekli yaşlanan nüfusu için koşulları iyileştireceğini umuyor. Mevcut yönetim, yüksek gelirli Güney Koreliler için artan vergilerin yanı sıra asgari ücreti de artırdı.

Ancak, bu yeni politikaların ne kadar etkili olabileceğine dair endişeler var. Örneğin, bazı raporlar, idarenin ülke genelinde asgari ücret artışının geri tepebileceğini öne sürüyor. Artan asgari ücrete yanıt olarak, birçok küçük ve orta ölçekli işletme, işçilerin çalışabileceği saatleri kısaltmaktadır.

Sürekli yükselen barınma ve eğitim maliyetleri, birçok Güney Korelinin bu kaynaklara erişimini sınırlıyor. Hükümetin Güney Kore’deki gelir açığını kapatma çabası da tam anlamıyla etkili görünmüyor. Ancak, Güney Kore hükümetinin gelir eşitsizliğine karşı aktif önlemler alması önemlidir. Çözülmesi gereken pek çok sorun varken, birçok Güney Koreli vatandaş, mevcut yönetimin çabalarının daha eşit fırsatlar ve mali başarı ile sonuçlanacağını umuyor.

NETİCE

ABD gibi bazı ülkelerin, ekonominin devlet tarafından bu şekilde yoğun bir koordinasyonuna kültürel olarak bu kadar açık olmayacağı söyleniyor.  Ancak Asya’da ve gelişmekte olan dünyadaki diğer birçok ülkede, hiç şüphe yok ki, yüksek düzeyde bir devlet yönetim biçimi iyi bir şekilde ortaya konulduğu taktirde, sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik büyümeyi sağlayabiliyor.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Endüstri, ISIC bölümleri 10-45’e karşılık gelir ve üretimi içerir (ISIC bölümleri 15-37). Madencilik, imalat (ayrı bir alt grup olarak da rapor edilir), inşaat, elektrik, su ve gazdaki katma değerleri içine alır. Katma değer, bir sektörün tüm çıktılarının toplamından, ara girdileri çıkarıldıktan sonra bulunan net değerdir. Fabrikasyon varlıkların amortismanı veya doğal kaynakların tükenmesi ve bozulması için kesinti yapılmadan hesaplanır. Katma değerin kaynağı, Uluslararası Standart Endüstriyel Sınıflandırma (ISIC), revizyon 3 veya 4 ile belirlenir.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, II. Çeyrek: Nisan – Haziran, 2020

Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 2020 yılı ikinci çeyreğinde %9,9 azaldı

2020 yılında yayımlanan Dış Ticaret İstatistikleri (Özel Dış Ticaret sisteminden Genel Dış Ticaret sistemine geçiş), Uluslararası Hizmet Ticareti İstatistikleri (UHTİ) ve Ödemeler Dengesi İstatistiklerinde (ÖDİ) yapılan revizyonlar nedeniyle, Ulusal Hesaplar sisteminde revizyon yapılmıştır. Konuyla ilgili detaylı metodolojik açıklama dokümanı bülten ekinde yer almaktadır.

GSYH 2020 yılı ikinci çeyrek ilk tahmini; zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %9,9 azaldı.

Sanayi sektörü 2020 yılı ikinci çeyreğinde %16,5 azaldı

GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2020 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; tarım %4,0, bilgi ve iletişim faaliyetleri %11,0, finans ve sigorta faaliyetleri %27,8, gayrimenkul faaliyetleri %1,7 arttı. Sanayi %16,5, inşaat sektörü %2,7, hizmetler %25,0, mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri %16,5, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri %2,4 ve diğer hizmet faaliyetleri %18,0 azaldı.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %11,0 azaldı. Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2020 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %10,0 azaldı.

GSYH 2020 yılının ikinci çeyreğinde cari fiyatlarla 1 trilyon 041 milyar 643 milyon TL oldu

Üretim yöntemiyle GSYH tahmini, 2020 yılının ikinci çeyreğinde cari fiyatlarla bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %1,3 artarak 1 trilyon 041 milyar 643 milyon TL oldu. GSYH’nin ikinci çeyrek değeri cari fiyatlarla ABD doları bazında 153 milyar 180 milyon olarak gerçekleşti.

Devletin nihai tüketim harcamaları 2020 yılı ikinci çeyreğinde %0,8 azaldı

Devletin nihai tüketim harcamaları, 2020 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %0,8 azaldı. Yerleşik hanehalklarının tüketim harcamaları %8,6, gayrisafi sabit sermaye oluşumu %6,1 azaldı.

Mal ve hizmet ithalatı 2020 yılı ikinci çeyreğinde %6,3, ihracatı ise %35,3 azaldı

Mal ve hizmet ithalatı, 2020 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %6,3, ihracatı ise %35,3 azaldı.

İşgücü ödemeleri 2020 yılı ikinci çeyreğinde %0,5 arttı

İşgücü ödemeleri, 2020 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %0,5 artarken net işletme artığı/karma gelir %2,4 azaldı.

İşgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı %36,8 oldu

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde %36,7 iken bu oran 2020 yılında %36,8 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise %45,0’dan %43,9’a düştü.

TUİK Haber Bülteni

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Gelir eşitsizliği OECD ülkelerinde otuz yıldır artmakta ve politik kaygıları en üst düzeyde artırmaktadır. Şüphesiz İskandinav ülkeleri, OECD’de gelir açısından en eşit ülkeler arasında olsalar da, bu kural için bir istisna olmamaktadırlar. Yüksek ve yükselen eşitsizlik birçok yönden toplumlarımıza zarar vermektedir. Sosyal uyumu ve kurumlara olan güveni engelleyerek, fırsatların kaybedilmesine ve ekonomik büyümeye zarar verebilir.
Gelir eşitsizliğinin yaygın bir ölçüsü olan Gini katsayısı, herkes aynı gelire sahip olduğunda 0, tüm gelir sadece bir kişiye gittiğinde 1 olur, OECD ülkelerinde ortalama 0,318, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye’de 0,4’ü aşar ve Şili ve Meksika’da 0.5’e yaklaşıyor.i, OECD ülkelerinin çoğundan daha eşittir. İzlanda, Norveç ve Danimarka 2014 yılında en eşit OECD ülkeleri. Finlandiya beşinci, İsveç ise onuncu sırada.
Eşitsizlik, ücretler veya gelirler açısından sadece “zengin” ve “fakir” kelimelerini yan yana koymakla ilgili değildir. Bu olgu, birikmiş servet veya borçları da içerir, keza, sağlık durumu, iş kalitesi ve eğitim ile de ilgilidir. Bu karmaşık faktörler ağının iyi anlaşılması, işgücü piyasası ve eğitim politikalarından, yeniden dağıtım politikalarına kadar uzanan ve eşitsizlikler konusunu en iyi şekilde ele alabilecek uygun politikaların tasarlanmasında çok önemlidir.
Notlar:
Notlar: Nakit kamu transferlerinin yeniden dağıtıcı etkisi, piyasa gelirlerinin Gini katsayısı (sıfır piyasa geliri olan durumlar da dahil olmak üzere eşdeğer hanehalkı başına piyasa gelirlerine göre sıralanan kişiler ile) ve vergi öncesi Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür. Gelir (yani brüt gelir), bireyler sıfır gelirli durumlar da dahil olmak üzere vergi öncesi gelirlerine göre sıralanır. Vergilerin yeniden dağıtıcı etkisi, vergi öncesi gelirlerin Gini katsayısı ile hane halkı harcanabilir gelirinin Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür (bireyler harcanabilir hane halkı gelirlerine göre sıralanır).

 
KAYNAK:
Celine Thévenot
Inequality in OECD countries First Published August 29, 2017 Research Article Find in PubMed
https://doi.org/10.1177/1403494817713108

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2019

En yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay %46,3 oldu

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2019 yılı sonuçlarına ilişkin gelir bilgileri, bir önceki takvim yılı olan 2018 yılını referans almaktadır. Gelir hesaplamalarında, hanehalkı gelirleri hanehalkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine dönüştürülmektedir.

En son yapılan araştırma sonuçlarına göre; en yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,3 puan azalarak %46,3’e düşerken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,1 puan artarak %6,2’ye yükseldi.

Sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı (%), 2010-2019 

Gini katsayısı 0,395 olarak tahmin edildi

Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade etmektedir. En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,013 puan azalış ile 0,395 olarak tahmin edildi. Toplumun gelirden en fazla pay alan %20’sinin elde ettiği gelirin en az pay alan %20’sinin elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7,8’den 7,4’e, gelirden en fazla pay alan %10’unun elde ettiği gelirin en az pay alan %10’unun elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 13,7’den 13,0’a düştü.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre gelir dağılımı göstergeleri Tablosu, 2010-2019

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 59 bin 873 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri %16,5 artarak 2019 yılı anket sonuçlarına göre 59 bin 873 TL oldu.

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir gelir ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019


Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 28 bin 522 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri bir önceki yıla göre %17,9 artarak 24 bin 199 TL’den 28 bin 522 TL’ye yükseldi.

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ve bir önceki yıla göre değişimi Tablosu, 2010-2019

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri en yüksek tek kişilik hanelerin oldu

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirlerinde en yüksek gelir geçen yıla göre 4 bin 616 TL artarak 37 bin 262 TL ile tek kişilik hanehalklarının oldu. Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 32 bin 941 TL iken tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarında bu değer 29 bin 449 oldu. En düşük yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip hanehalkı tipi ise 22 bin 794 TL ile en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalkları oldu.

Hanehalkı tipine göre yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri (TL) grafiği, 2018-2019


Toplam gelirden en yüksek payı %46,7 ile maaş ve ücret geliri aldı

Toplam gelir içerisinde en yüksek payı, %46,7 ile bir önceki yıla göre 1,8 puan azalan maaş ve ücret geliri aldı. İkinci sırayı %21,9 ile önceki yıla göre 1,8 puanlık artış gösteren sosyal transfer geliri alırken üçüncü sırayı %17,7 ile 2018 yılı anket sonuçlarına göre 1,1 puan azalan müteşebbis geliri aldı.

Tarım gelirinin müteşebbis geliri içindeki payı 2018 yılı anket sonuçlarına göre 0,3 puan azalarak %22,6 olurken, emekli ve dul-yetim aylıklarının sosyal transferler içindeki payı 0,8 puan artarak %91,8 olarak gerçekleşti.

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 51 bin 888 TL ile yükseköğretim mezunlarının oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla yükseköğretim mezunlarında 51 bin 888 TL, lise ve dengi okul mezunlarında 34 bin 115 TL, lise altı eğitimlilerde 26 bin 833 TL, bir okul bitirmeyenlerde 18 bin 279 TL ve okur-yazar olmayan fertlerde 14 bin 129 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %17,3 ile okur-yazar olmayan en düşük artış ise %8,6 ile bir okul bitirmeyen fertlerde oldu.

Eğitim durumuna göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019

Yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %18,9 ile inşaat sektöründe oldu

Esas iş gelirleri sektörel ayrımda incelendiğinde; en yüksek yıllık ortalama gelirin 37 bin 169 TL ile hizmet sektöründe, en düşük yıllık ortalama gelirin ise 21 bin 807 TL ile tarım sektöründe olduğu görüldü. Bir önceki yıla göre; yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %18,9 ile inşaat sektöründe gözlenirken, bunu %14,8 ile tarım sektörü izledi. Diğer taraftan hizmet sektöründe %12,5, sanayi sektöründe ise %12,0 artış gözlendi.

Yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019                   Yıllık ortalama esas iş geliri değişimi (%), 2018, 2019

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 95 bin 495 TL ile işverenlerin oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla işverenlerde 95 bin 495 TL, ücretli maaşlılarda 34 bin 286 TL, kendi hesabına çalışanlarda 27 bin 127 TL ve yevmiyelilerde 14 bin 769 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre en yüksek artış %13,9 ile ücretli, maaşlı çalışanlarda en düşük artış ise %8,2 ile işverenlerde oldu.

Esas işteki durumlarına göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019


Göreli yoksulluk oranı %14,4 oldu

Toplumun genel düzeyine göre belli bir sınırın altında gelire sahip olan bireyler göreli anlamda yoksul sayılmaktadır. Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı 2019 yılında 0,5 puan artarak %14,4 oldu. Medyan gelirin %60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre yoksulluk oranı ise son yılda 0,1 puan artarak %21,3 olarak gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre hesaplanan yoksulluk oranı (%), 2010-2019

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %40’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puanlık artış ile %8,3 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin %70’i dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre değişmeyerek %28,5 oldu.

Yoksulluk oranı en düşük haneler tek kişilik ve çekirdek aile bulunmayan haneler oldu

Hanehalkı tipine göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; tek kişilik hanehalklarında yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puan azalarak %9,2, çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarında bu oran 1,5 puan artarak yine %9,2 olmuştur. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının 0,6 puan azalarak %18,2, tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının ise 0,9 puan artarak %13,8 olduğu görüldü.

  Medyan gelirin %50’sine Medyan gelirin %60’na ve hanehalkı tipine göre yoksulluk oranı (%)  2018, 2019

Okur-yazar olmayanların %26,1’i, yükseköğretim mezunlarının %2,5’i yoksul

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayan fertlerin %26,1’i, bir okul bitirmeyenlerin %22,4’ü yoksul iken, bu oran lise altı eğitimlilerde %13,4, lise ve dengi okul mezunlarında ise %6,9 oldu. Yükseköğretim mezunları ise %2,5 ile en düşük yoksulluk oranının gözlendiği grup oldu.

Eğitim durumuna göre yoksulluk oranı (%), 2018, 2019


Maddi yoksunluk oranı %26,3 oldu

Finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk; çamaşır makinasi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtmaktadır.

Yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranı 2018 yılında %26,5 iken 2019 yılı anket sonuçlarında 0,2 puan azalarak %26,3 olarak gerçekleşti.

Maddi yoksunluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019                                 

Sürekli yoksulluk oranı %12,7 oldu 

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan sürekli yoksulluk oranı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsamaktadır. Buna göre, 2019 yılı anket sonuçlarında sürekli yoksulluk oranı bir önceki yıla göre değişmeyerek %12,7 oldu.

Medyan gelirin %60’ına göre sürekli yoksulluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019

Kendilerine ait bir konutta yaşayanların oranı %58,8 oldu

Oturulan konuta sahip olanlar geçen yıla göre 0,2 puan azalarak 2019 yılında %58,8 hesaplanırken, kirada oturanların oranı %25,6, lojmanda oturanların oranı %1,3, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenler oranı ise %14,3 olarak gerçekleşti.

Konut sahipliği (%) 2018, 2019                                                       Konut sahipliği değişimi 2018, 2019

Konutun izolasyonundan dolayı ısınamama en çok karşılaşılan konut ve çevre problemi oldu

Kurumsal olmayan nüfusun %39,3’ü konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, %36,9’u sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemleri yaşarken %26,1’i trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlarla karşılaştı.

Konut ve çevre problemleri (%), 2018, 2019

Taksit ödemeleri veya borçları olanların oranı %71,1 oldu

Geçen yıla göre nüfusun konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemeleri 0,7 puan artarak %71,1 oldu.  Nüfusun %9,6’sına bu ödemeler yük getirmezken %19,0’ına çok yük getirdi. Hanelerin %58,7’si evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, %33,6’sı iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, %29,7’si beklenmedik harcamaları, %19,2’si evin ısınma ihtiyacını, %56,6’sı eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Seçilmiş yaşam koşulları göstergeleri, 2018, 2019

TUİK Haber Bülteni

DİJİTAL RADYO YAYINI

Ses, esas itibariyle titreşen havadır. Bir davul tarafından sesin nasıl üretildiğini düşünelim. Davula vurulduğu zaman davul zarı titreşime başlar. Bu titreşim, direk olarak etrafındaki havaya iletilerek zarın içeri girişi veya dışarı çıkışına göre onu kendine çeker veya iter. Bu titreşim havanın yoğunluğunda değişiklikler yaratarak, onun davul zarından dalgalar halinde uzağa yayılmasına sebep olur. Bu, ses dalgaları olarak adlandırılır. Ses dalgaları kulağımıza eriştikleri zaman, kulak zarımıza çarparak onunda benzer şekilde titreşmesine neden olur, ve daha sonra sinir sistemimiz ve beynimiz bu titreşimleri algılanan sese çevirmek için görev alırlar.

Ses dalgasının bir tam gidiş dönüş yolculuğuna-sıfırdan başlayarak yukarı ve sonra sıfırın altına aşağı ve tekrar sıfıra kadar yukarı- dalga şeklinin bir “döngüsü” karşılık gelir. Dalga şeklinin sıfır ile tepesi arasındaki mesafe ise “genlik”tir.

Her gün bizi çevreleyen – tiz, kalın, yüksek ve yumuşak – seslerin temel nitelikleri, frekansı (saniyede döngü sayısı) ve bu seslerin dalga şeklinin genliği tarafından belirlenir. Biz sesleri tiz veya bas tona sahip olarak algılarız, ve bu algı sesin dalga şeklinin her bir saniyede kaç döngü oluşturduğuna göre- sesin frekansı- belirlenir. Saniyedeki döngü sayısı arttıkça frekans yükselir ve algılanan tonda yükselir.

Bir davul grubu olması durumunda, örneğin, büyük bas davul, küçük trampete nazaran daha düşük bir ton üretir. Genellikle, bir müzik aletinin titreşim elemanı büyüdükçe, bu bir büyük davul veya daha uzun bir piyano bağı veya bir üflemeli çalgı aletinin uzun hava sütunu gibi, tonu kalınlaştırır.

Frekansı veya saniyedeki döngü sayısını tanımlamak için kullanılan birim “Heartz” “Hz.”dir. Bir dalga şekli saniyede bir tam döngü oluşturduğunda frekansı 1 Hz, saniyede 10 döngü oluşturuyorsa frekansı 10 Hz’dir. Binler Hz içine girdiğimizde: “kilohertz” kullanırız. “kHz.” “Bin Hertz” (1000 Hz) veya “bir kilohertz (1kHz)” olarak. Ferdi farklılıklar olmakla beraber insan işitme normal aralığı yaklaşık 20 Hz ile 20.000 Hz (20 kHz)’dir. 80 Hz altı kalın tonlu çok düşük frekans, 250 Hz – 4.000 Hz arası orta frekans, bunun üstündeki her şey yüksek frekans olarak adlandırılır. İnsan işitmesinin bir diğer enteresan karakteristiği, ton tize doğru yükseldikçe sesin geldiği istikameti tayin edebilmesinin kolaylaşmasıdır.

Sesler kendi dalga genliğine göre yüksek veya yumuşak olarak algılanır. Yüksek genlik yüksek sese tekabül eder. Bir davula daha güçlü vurursanız, fiziki titreşimin genliği büyüyecek, böylece hava ile iletilen dalga şeklinin genliği artacaktır.

DİJİTAL SESİN ESASLARI

CD’nin, 80’li yılların başında tüketiciler için ilk dijital müzik ortamı olarak ortaya çıkmasından beri, ses dünyasının sayısallaştırılması giderek ilerlemiştir. Ticari ses sistemleri de dijital teknolojinin sayısız yararları ile dizayn edilmektedir. Aşağıda çok kısa olarak dijital sesin temelleri özetlenmektedir.

Dijital ses sistemlerinde, analog ses sinyalleri dijital (sayısal) veriye dönüştürülür ve daha sonra dijital şekilde nakledilir ve işlenir. Analog sinyallerin dijital forma dönüştürülmesi A/D dönüştürücülerinde yapılır. Bu dönüşüm sonucu dijital sinyal bir dizi bir (1) ve sıfır (O)’dan oluşur. Birler ve sıfırların bir dizisi olarak temsil edilen değerler ikili (binary) değerler olarak bilinir ve bunlar günlük olarak kullandığımız desimal 10 numaradan oluşan 0-9 sayılarından farklıdır. Bir kez gerekli tüm sinyal iletimi ve işlemesi yerini aldıktan sonra ikili dijital sistem tekrar dönüştürücü ile analog sinyale dönüştürülür. Ses temelde hava yoluyla yayılan titreşimler olması nedeniyle, dijital ses ne kadar gelişmiş olursa olsun, analog sinyal ile başlamak ve sona ermek zorunda kalacaktır. Bu, ses zincirinin sadece orta bölümünde dijital teknoloji kullanmanın ne gibi faydalar sağlayacağı sorusuna yol açar.

Gürültü, herhangi bir ses sisteminin her aşamasında girişte mikrofondan çıkışta hoparlörlere kadar pusuda beklemektedir. Uzun kablonun olduğu her yerde sinyalin bozulmasına sebebiyet verecek gürültünün, sisteme sızma şansı olacaktır. Bu analog ve dijital sistemlerin her ikisinde de aynıdır. Fark şu ki eğer bir analog sinyal gürültü tarafından bozulmuşsa, bu değişiklik tersine çevrilemez ve sistemden çıkıştada bozulmuş kalacaktır. Dijital sinyaller, diğer yandan, sadece belirli bir referans seviyesinin altında veya üstündeki voltaj tarafından temsil edilen birler ve sıfırlar ile oluşur.

Gürültü, voltajda ufak değişikliklere neden olabilir, ancak “yukarıdaki” veya “aşağıdaki” nin referans düzeyi ile ilişkisi değişmeden kaldığı sürece, birler ve sıfırlar hala birler ve sıfırlar olarak tanınabilir, böylece sinyal etkilenmemiş kalır. Bu nedenle dijital ses sistemleri analog sistemlere göre gürültüye çok daha dirençlidir, uzun kabloların kullanıldığı yerlerde bile, sinyalin bozulmasına daha çok dayanıklılık gösterirler.

Dijital sesin bir diğer avantajı kolay işletilmesi ve otomasyonudur. Ayarları hafızaya alma ve ihtiyaç duyulduğunda hatırlatma başka bir dijital faydadır. Her bir olay için bütün sistemin baştan ayarlanması ile mukayese edildiğinde, bu önemli ölçüde zamanda ve uğraşmada tasarruf sağlar.

Dijital sistemler, aynı zamanda, otomatik olarak ters tepkileri(feedback) bastırır ve konuşmacının, mikrofon ile arasındaki mesafeyi korumadığı durumlarda ses şiddetindeki değişimleri telafi edebilir.

Bilgisayar gibi dijital ses sistemleri de programlara göre hizmet ederler. Yani işlevsellik geniş bir yelpazede uygun programlar sağlanarak tek bir cihazda uygulanabilir. Bu komple bir önceden ayarlanmış işleve sahip analog cihazların aksine, dijital cihazlarda kullanılan programlar, sistem tasarımındaki değişiklikleri veya iyileştirmeleri veya sistem tamamlandıktan sonra büyümeye izin vermesini bağdaştıracak şekilde yükleme sırasında değiştirilebilir.

Dijital cihazlar, örneğin kolay erişim ve kontrol sağlayan, harici bilgisayar veya dokunmatik panelli kontrol sistemlerine bağlanabilir. Eklenti genişleme kartlarını destekleyen dijital karıştırıcılar(mixer) ve işlemciler, çeşitli analog ve dijital formatlarda mevcut giriş ve çıkışların sayısını artırmayı mümkün kılar. Bu örneğin, daha fazla esneklik arttırıcı ve toplam maliyeti azaltıcı olarak mevcut analog işlemciler yeni dijital sistemde kullanılabilir demektir.

DİJİTAL RADYO

Dijital radyo sistemlerinde dünya çapında dört standart mevcut: IBOC (In-Band On- Channel), DAB (Digital Audio Broadcasting), ISDB-TSB (Integrated Services Digital Broadcasting) ve DRM (Digital Radio Mondiale). Tümü birkaç açıdan birbirinden farklıdır.

IBOC

HD Radyo markalı adıyla, iBiquity Digital Corporation adında şirket, IBOCU’u geliştirdi ve hala onu yönetmeye devam ediyor. 2003 yılında düzenli kullanım için başlayan IBOC dijital radyo hizmetlerini bugün ABD’de 2.000 ‘den fazla AM ve FM istasyonları kullanıyor. ABD’de HD radyo istasyonlarının çoğunluğu FM bandını kullanıyor ve bunların çoğu artık bir veya daha fazla yayın hizmeti sunuyorlar. Bugün, IBOC istasyonları ana içeriği analog ve dijital olarak iki uyarlama yayınlamaktadırlar. Böylece aynı yayın kanalını kullanarak eski ve yeni alıcıların her ikisine de hizmet veriyorlar.

DAB

ABD’de Eureka 147 olarak da bilinen, ve İngiltere’de Dijital Radyo olarak adlandırılan DAB, IBOC a benzer bir dizi avantajlar ile geliyor. Ama tasarımı temelden farklıdır.

IBOC’ın aksine, DAB bir kanalı analog yayın ile paylaşmaz. Bu yüzden yeni özel bant gerektiriyor. Her DAB yayını çoklu program hizmetinden oluştuğu için (kalite ve taşıdığı veri miktarına bağlı olarak, genellikle 6 ila 10) çok daha fazla banda ihtiyacı var. Bu, tipik bir yerel radyo istasyonunun onu kullanmasını imkansız kılar. Genellikle birkaç yayıncının işbirliği ile veya yayıncılar için servis operatörleri gibi davranan bir üçüncü taraf topluluğu tarafından uygulanır.

Son zamanlarda, DAB + ve DAB-IP olarak bilinen DAB’ın iyileştirilmiş versiyonları geliştirilmiştir. Bu gelişmeler DAB sinyalinin menzilini artırmaktadır. Bugün, dünya çapında hemen hemen 40 ülkede (çoğunlukla Avrupa’da), havada DAB hizmetleri var, ve diğerleri de bunu veya türevlerinden birini benimsemeyi düşünüyorlar.

ISDB-TSB

2003 yılında özellikle Japonya için geliştirilmiş ISDB-TSB, çoklu program hizmeti için bir dijital radyo sistemidir. Halen VHF bandındaki iletim frekanslarını kullanmaktadır. ISDB- TSB’nin benzersiz bir özelliği, benzer yayınlarda dijital radyo kanalları ile ISDB dijital TV kanallarının iç içe olmasıdır.

DRM

DRM öncelikle kısa dalga bandında AM uluslararası yayının yerini almak için geliştirilmiş bir sistemdir. DRM, analog hizmetler gibi benzer kanal planını kullanır ve bazı sınırlamalarla ve analog hizmet değişiklikleri ile, analog istasyon ile aynı kanalı paylaşır. DRM tek ses kanallı sistemdir. 2007 yılında tanıtılan iyileştirilmiş DRM+ versiyonu VHF bandı içindir. Bu gelişim iki kanal ve etrafı saran(surround) ses yeteneği sunar.

Sirius XM

Sirius XM, iki benzer ancak rakip uydu radyo hizmetlerinin birleşimidir: XM Satellite Radyo ve Sirius Satellite Radio. Perakende düzeyinde hala ayrı çalışan XM ve Sirus abonelik hizmetlidir. Onlar, arabalar, taşınabilir ve sabit alıcılar tarafından alınması amaçlanan 150’den fazla dijital ses kanalları yayınlarlar. Bunlar tam kıta Amerika Birleşik Devletleri, Kanada’nın çoğu ve Meksika’nın bazı parçalarını kapsar.

Internet Radio

Birçok radyo istasyonları artık WEB dinleyicileri için kendi havadan sinyal yayınını simüle eden online ses hizmetlerini kullanıyor. Bir yayıncı, aynı zamanda, farklı maksatlı, zaman kaydırmalı, ya da kendi hizmetlerinden tamamen farklı ek çevrimiçi ses akışları sunabilir. Bant genişliği sıkıntısı olmaması veya çevrim içi hizmetler için lisans zorunluluğu bulunmaması, yayıncıların istedikleri gibi bir çok hizmeti vermelerini sağlamaktadır. Ancak havadan yapılan yayınların aksine, web dağıtımı bir ülke ya da dünya çapında üçüncü taraf internet sağlayıcıları tarafından son kullanıcılara dağıtılır.

DAB DİJİTAL RADYO YAYINI

Ayrıca dijital radyo ve yüksek çözünürlüklü radyo olarak da bilinen Dijital Ses Yayını (DAB), analog sesin dijital sinyale dönüştürülerek, AM içinde veya (daha genel olarak) FM frekans aralığında tahsis edilmiş bir kanal üzerinden iletilen bir ses yayınıdır. DAB’ın, FM (frekans modülasyonu) yayın bandında CD kalitesinde ve AM (genlik modülasyonu) yayın bandında FM kalitesinde ses sunduğu söylenir.

Dijital ses yayın sinyalleri (IBOC) olarak iletilir. Çeşitli istasyonlar, aynı frekans aralığında gerçekleştirilebilir. Dinleyiciler, DAB sinyallerini işleyebilecek şekilde donatılmış bir alıcıya sahip olmalılar. Yayınlama sahasında sinyal MPEG algoritması kullanılarak sıkıştırılır ve kodlu ortogonal frekans bölmeli çoğullama(COFDM) kullanılarak modüle edilir. Bir dijital sinyal, geleneksel analog iletim üzerinde; gelişmiş ses kalitesi, indirgenmiş sönümleme etkileri(fading and multipath effects), gelişmiş hava, gürültü ve diğer parazitlere bağışıklık, tahsis edilen frekans bandında yayın yapabilecek istasyon sayısını artırarak dinleyici tabanının genişletilmesi dahil olmak üzere çeşitli avantajlar sunar. Bazı DAB istasyonları son dakika haberleri, spor, ve hava durumu ana başlıklarını veya kaydırılan metin biçiminde bültenleri alıcının ekranında sunabilirler. Bunlar alıcılardaki küçük ekranlardan izlenebilir.

DAB standardı 1980’lerde bir Avrupa araştırma projesi olarak başlatılmıştır. Norveç Yayın Kurumu (NRK), 1 Haziran 1995 tarihinde dünyada ilk DAB kanalını başlattı(NRK Klasik). BBC ve SR’de ilk DAB dijital radyo yayınlarını Eylül 1995’de gerçekleştirdiler. Bugün, Avustralya, İtalya, Malta, İsviçre dahil 40’dan fazla ülke, DAB yayını sağlamaktadır. Almanya ve Hollanda DAB+ istasyonları ile yayın yapmaktadırlar. DAB yayınında sinyal kuvveti bir kritik eşik değerin altına düştüğünde alış kalitesi hızla düşer. FM yayında ise azalan sinyal ile alış kalitesi daha yavaş bozulur. Ancak DAB yayınında istasyon ayarı ve ayarlamadaki FM’de olan “hiss” sesi yoktur. İstasyona direk olarak en iyi konumda bağlanılır.

Ses kalitesi, kullanılan saniyedeki bit sayısına ve ses malzemesine bağlı olarak değişir. İstasyonların çoğu MP2 ses kodeği ile 128 kbit/s, ya da daha az bit hızı kullanırlar ki FM kalitesi algılama elde etmek için 160 kbit /s gerekir. 128 kbit /s bit hızı, FM radyodan daha iyi bir dinamik aralık ve sinyal-gürültü oranı verir, ancak FM radyodaki 15 kHz’e tekabül eden 14 kHz üst kesme frekansı steryo hissini bozar. MP2 ile “CD ses kalitesi” ancak “256 … 192 kbps” bit hızları ile mümkündür”.

DAB + olarak adlandırılan sistemin geliştirilmiş versiyonu Şubat 2007‘de, piyasaya çıktı. DAB, DAB+ ile uyumlu değildir. Bu, DAB alıcılarının DAB+yayınları alamayacağı demektir. Bununla beraber yayıncılar, aynı iletim içine DAB ve DAB+ programlarını katabilirler. AAC+ ses kodeğinin uygulanması nedeniyle DAB+, DAB’tan takriben iki kat daha fazla verimlidir. DAB+, 64 kbit/s’ e kadar düşük bit hızlarında dahi yüksek kalitede ses sağlar. Alış kalitesi, Reed- Solomon hata düzeltme kodlamasının eklenmesi nedeniyle, DAB’dan daha güçlüdür.

TÜRKİYE’de AKILLI ÜRETİM

Son yıllarda Türkiye ekonomisini bilgiye dayalı bir sisteme dönüştürme yolunda ilerlemeler var. Böyle bir konseptin odak noktası, katma değeri yüksek akıllı ürünler geliştirmektir.

Bu amaç, Türkiye’deki girişimcileri ve iş dünyasını barındıran TÜSİAD tarafından düzenlenen, ülkedeki “Akıllı Endüstri ve Endüstri 4.0 gelişmeleri” konulu bir konferansta bir kez daha doğrulandı.

Son istatistiklere göre Türkiye’de, katma değerleri yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payı sadece %3-4 gibi düşük bir rakamdır. Türkiye ekonomisi, Akıllı Endüstri uygulamaları ve gelişimleri ile toplam üretim hacmi içindeki yüksek teknolojili ürünlerin payını önemli ölçüde artırabilir.

Akıllı Üretim üzerinde yapılan bir çalışma, ”Verimlilik, Büyüme, Yatırım ve İş Gücü” olarak dört ana alanda, henüz gerçekleştirilmemiş iyileştirmeler yapmak fırsatının olduğunu gösterdi. Bu fırsatların, “Endüstri 4.0 kavramlarının tam olarak uygulanmasıyla, Türk üretim sektöründe 50 milyar TL’ye varan tasarruf, %5-15 verimlilikte tasarruf, %4-7 verimlilikte artış” şeklinde olması bekleniyor.

Büyüme söz konusu olduğunda, Türkiye ekonomisinin Endüstri 4.0 kavramlarını kullanarak küresel değer zincirine tam entegrasyonu ile, endüstriyel üretimde yıllık ek büyümenin %3’üne varan bir rekabet avantajı elde edebilir ve böylece GSYİH’da %1 oranında artış sağlayabilir (çalışmalara göre, bu büyüme ek gelir olarak yaklaşık GSYİH’da150-200 milyar Türk Lirası artış anlamına gelir).

Yatırımın uygun hale getirilmesi ve bunun önümüzdeki on yıl içinde gerçekleşmesi için yıllık yaklaşık 10-15 milyar Türk Lirası (cari fiyatlarla ve mevcut ekonomik büyümeye dayalı) yatırım yapılması gerekiyor (üretici gelirinin %1-1,5’una  denk gelen).

Ancak, Türk yatırımcılar genel olarak kısa bir yatırım getirisi bekledikleri için bu zor olabilir. Ayrıca, yukarıda belirtilenlerin gerçekleşmesi durumunda işgücünün yapısının değişmesi de gerektiği varsayılıyor. Endüstri 4.0 yüksek eğitimli bir işgücü gerektirirken, şu anda mesleki eğitim seviyeleri oldukça düşüktür.

Türk endüstrisinin dönüşümü

Araştırmada, yukarıda belirtilen alanlarda başarılı bir değişim elde etmek için Türkiye’nin, Akıllı Endüstri uygulamalarının Türk endüstrisinde uygulanmasına temel oluşturacak bir yol haritası geliştirmesi gerektiği sonucuna varılıyor. Ayrıca, ülkenin işgücününde akıllı fabrikaların ihtiyaçlarına hazırlıklı olması gerekiyor.

Şubat 2016’da Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK), Türkiye’de Endüstri 4.0 için stratejik bir gündem ve yol haritası geliştirecek bir koordinasyon birimi kurulmasına karar verdi. Akıllı endüstri, siber-fiziksel sistemler, yapay zeka, sensörler, robot teknolojisi, Nesnelerin İnterneti, büyük veri, siber güvenlik ve bulut bilişim başta olmak üzere kritik ve öncü teknolojilerde mükemmelliğe ulaşmak için bu alanlarda Ar-Ge çalışmalarının artırılmasınada karar alındı.

BTYK, Türk sanayisinin teknoloji üretiminde uluslararası rekabet gücünü artırmaya geçişinin üç ana ayağa dayandığını özetledi:

– tüm paydaşlarla koordinasyon içinde akıllı üretim için bir uygulama ve izleme modeli geliştirmek;

– Kritik ve öncü teknoloji alanlarında (siber fiziksel sistemler, yapay zeka, sensörler, robotik, nesnelerin interneti, büyük veri, siber güvenlik vb.) hedefe yönelik Ar-Ge çalışmalarının artırmak;

– kritik ve öncü teknolojileri geliştirmeye yönelik altyapı üretimi için destek mekanizmaları tasarlamak.

Akıllı Üretim Sistemlerinde ana ve öncü teknolojiler

BTYK kılavuz ilkeleri ışığında 2016 yılının ikinci yarısında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu TÜBİTAK, farklı tematik çalışmalar ve etkinliklerle Akıllı Üretim Sistemlerine hizmet veren anahtar ve öncü teknolojilerin hangileri olduğunu araştırmaya başladı. Araştırma kampanyası, akıllı üretim sistemlerinin tanımlarını ve kavramlarını, teknoloji gruplarını ve kapsamlarını özetlemek için uluslararası ve ulusal raporların temini ve gözden geçirilmesini içeriyordu.

Proje kapsamında TÜBİTAK’ın ilgili teknolojilerinden araştırma ve geliştirme desteği alan yaklaşık bin firmaya kapsamlı bir anket uygulandı. Çalışma sonucunda teknoloji temelli ulusal stratejik hedefler, kritik ürün ve teknolojiler, Ar-Ge konuları ve sektörel uygulamalar belirlendi; stratejik hedefler, kritik ürün ve teknolojiler, Ar-Ge konuları, teknolojik olgunluk seviyeleri, yetkinlik, yerelleşmenin katma değeri ve ticarileşme potansiyeli denetlendi.

Farkındalık ve eğilimler

Türk firmaları arasında Endüstri 4.0 gelişmelerine ilişkin farkındalık nispeten düşüktür. Şirketlerin %22’si kapsamlı bilgiye sahip, %59’u genel bilgiye sahip ve %19’u bu tür gelişmeler hakkında bilgi sahibi değil. TÜBİTAK tarafından yapılan araştırmaya göre, elektronik, yazılım ve malzeme sektöründe farkındalık en yüksek ve genel olarak firmaların % 50’si ilgili teknolojileri 3 ila 5 yıl içinde entegre etmeyi bekliyor.

Dijital olgunluk düzeyi ile ilgili olarak, Türk sanayisi ikinci ve üçüncü sanayi devrimi arasında yer almaktadır ve araştırmanın gösterdiği en olgun sektörler, malzeme sektörü (kauçuk ve plastik), bilgisayar, elektronik ve optik cihazlar ile otomotiv ve beyaz eşya sektörleridir.

Türk firmalarına göre en fazla katma değeri sağlayacak üç teknoloji, otomasyon ve kontrol sistemleri, gelişmiş robotik sistemler ve eklemeli üretimdir. Beklenti, bu teknolojilerin daha çok makine ve teçhizat sektörü, bilgisayar, elektronik ve optik cihazlar sektörü ile otomotiv ve beyaz eşya sektöründe yerini almasıdır.

Akıllı İmalat Sistemleri Teknolojisi Yol Haritası

TÜBİTAK’ın geçtiğimiz yıllardaki ulusal araştırma teklif çağrısı konularının odak noktası, gelişmiş üretim teknolojileri ve Nesnelerin İnterneti: Katmanlı İmalat – Çok katmanlı üretim, Hızlı prototipleme ve 3B baskı teknolojileri, CAD / CAM, simülasyon ve modelleme yazılımı, Robotik ve mekatronik, Esnek imalat; Nesnelerin İnterneti – Sensörler ve algılama sistemleri, Sanallaştırma, M2M iletişimi, Bulut bilgi işlem vb. i olmuştur.

Türk sanayisinin Endüstri 4.0 geçişine hazırlanmasına yardımcı olmak için TÜBİTAK, Endüstri 4.0 kavramlarının benimsenmesini ve geliştirilmesini kolaylaştırmak için bir yol haritası geliştirdi. Yol haritası, Türk endüstrisinin dikkatini vermesi gereken dijitalleşme, bağlanabilirlik ve geleceğin fabrikalarının yanı sıra 8 kritik teknoloji, 10 stratejik hedef ve 29 kritik ürün olmak üzere üç teknoloji grubunu tanımlıyor.

Dijitalleşme (büyük veri ve bulut bilişim, sanallaştırma ve siber güvenlik odaklı)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Güvenli, özel bulut hizmeti platformu: uç cihazlar, algoritmalar ve uygulamalar için güvenli, özel, akıllı ve ölçeklenebilir bulut hizmeti platformları geliştirin.

– Büyük veri analizi: karar destek sistemlerinde toplanması, işlenmesi, ilişkilendirilmesi, analiz edilmesi, raporlanıp kullanılması.

– Siber güvenlik çözümleri: Endüstri 4.0 uygulamaları siber güvenlik çözümleri geliştirilmesi.

– Modelleme ve simülasyon: modelleme ve simülasyon teknolojilerinin geliştirilmesi

Bağlantı (Nesnelerin İnterneti (IoT) ve sensör teknolojilerine odaklanarak)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Endüstriyel IoT platformu: Birlikte çalışabilirlik, artırılmış güvenlik ve güvenilirlik ve endüstriyel uç nokta ekipmanı için yazılım ve donanım geliştirme ile endüstriyel IoT dijital platformunun kurulması.

– M2X yazılım ve ekipmanları: Ürün yaşam döngüsü boyunca kaliteyi ve verimliliği artıracak güvenilir ve yenilikçi M2X (Makine-Makine, İnsan-Makine, Makine-Altyapı) yazılımı ve / veya donanımı ile ortaya çıkan verilere uygun veri depolama teknolojilerinin geliştirilmesi.

– Yenilikçi sensörler: endüstriyel, fiziksel, kimyasal, biyolojik, optik, mikro-nano sensörlerin geliştirilmesi; zeki aktörler; endüstriyel, kablosuz, dijital sensör ağları; yapay görme, görüntü işleme, yenilikçi sensör uygulamaları ve ağır koşullara dayanıklı sensörler.

Gelecekteki fabrikalar (eklemeli üretim, gelişmiş robotik sistemler ve otomasyon ve kontrol sistemlerine odaklanma)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Robotik, otomasyon, ekipman, yazılım ve yönetim sistemleri: KOBİ’lerin de erişebildiği, teknoloji ve maliyet açısından uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek akıllı üretim robotları, ekipman ve yazılım / yönetim sistemleri geliştirmek.

– Tamamlayıcı imalat malzemeleri, ekipmanları ve yazılımları: hammaddelerin, üretim ekipmanlarının ve eklemeli imalatta kullanılan gerekli yazılım ve otomasyon sistemlerinin geliştirilmesi.

– Akıllı fabrika sistemleri: akıllı fabrika sistemlerinin ve bileşenlerinin ve ara katman yazılım teknolojilerinin geliştirilmesi.

Türkiye’de Akıllı Endüstri Uygulamaları

“Küresel Rekabet için Zorunluluk Olarak Türkiye’de Endüstri 4.0 – Gelişmekte Olan Pazar Perspektifi” çalışmaları, otomotiv, beyaz eşya, tekstil, kimya, yiyecek ve içecek ve makine sektörlerinin, ülkedeki ekonomik kalkınmaya katkıda öncü olduklarının altını çizdi.

Sektörler ayrıca Endüstri 4.0 proje ve uygulamalarına yönelik uygulama fırsatları açısından incelendiler. Çalışma, fırsatlar arasında şunların yer aldığını gösterdi: bilgi ve malzeme akışı, tedarikçilerle entegrasyon, tasarım aşamasında ürün ve üretim sürecinin simülasyonu, esnek üretim ve öngörülebilirliği artıran akıllı ürün ve üretim hatları.

Sektör temsilcileriyle yapılan görüşmeler, bu fırsatların farkındalığının çok yüksek olduğunu ve birçok sanayi kuruluşunun, çeşitli olgunluk seviyelerinde olmalarına  rağmen, Endüstri 4.0 uygulaması açısından şimdiden ilerlemeye başladığını göstermiştir.

Bir diğer önemli ve yaygın bulgu, bu yolculuğun ancak tüm paydaşların katkıda bulunması ve bütüncül politikaların oluşturulmasıyla başarılı olabileceği inancıdır. Araştırma raporu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu işgücü, ölçek ve yatırım gibi sayısız yapısal sınırlamaları ele almak için uzun vadeli, kapsamlı bir yaklaşımın geliştirilmesini zorunlu görmektedir.

Endüstri kuruluşları ve tedarikçilerin Endüstri 4.0’a özgü teknolojileri takip etmesi ve kendi iş modellerine ilişkin fırsatları benimsemesi gerekmektedir. Araştırma, işgücünün ve ekipmanın da yeni paradigmaya uyarlanması gerektiğini gösterdi.

Araştırmada sonuç olarak, politika yapıcılar ve kamu sektörü için önemli önceliklerin, ülkenin teknolojik altyapısının (örneğin telekomünikasyon, bilgi, iletişim alanında) Sanayi 4.0 gereklilikleri göz önünde bulundurularak geliştirilmesini desteklemek, gerekli olanları hazırlamak, gereken yatırım ve teşvik ortamını hazırlamak ve en önemlisi, vasıflı işgücü talebini karşılamak için uzun vadeli eğitim politikaları oluşturmak konularında birleşildi.

Raporda, Endüstri 4.0 çerçevesinde gelişen değer zincirlerinin önemli bir dönüşümü tetiklemesinin beklendiği hizmet sektörüne de dikkat çekiliyor. Üretim çözüm ortakları olan finans, lojistik, yazılım ve sistem entegrasyonu da önemli alanlar.

Otomotiv, Beyaz eşya ve Tekstil sektöründe Akıllı Endüstri kavramları

Çalışmaya göre, Türk otomotiv sektöründe Akıllı Endüstri uygulamalarını farklı alanlarda yerine getirmek için birçok fırsat var: otomatik ve daha esnek montaj hatlarının geliştirilmesi; yatay veri ve sistem entegrasyonunun geliştirilmesi, üreticilerin tedarikçilerle daha iyi işbirliği yapacağı ortak bir çalışma alanı yaratılabilmesi; akıllı depoların ve dahili lojistik çözümlerinin geliştirilmesi, üreticilerin rekabet gücünü artırabilir.

Beyaz eşya sektöründe şirketler şunlara odaklanabilir: parçalara, hatlara ve ekipmana yerleştirilen sensörlerin geliştirilmesi ve entegrasyonu, sistemler arasında daha iyi iletişim için Makineden Makineye (M2M) ve Makineden İnsana (M2H) iletişim sağlanması; şirket içi sistemlerin daha dikey entegrasyonu daha verimli üretime yol açabilir; üretim alanındaki işgücü verimliliği, otonom taşıma araçları ve teslimat robotlarının uygulanmasıyla artabilir.

Tekstil sektörü, farklı Endüstri 4.0 konseptlerinin geliştirilmesine olanak tanır; Ar-Ge yoluyla ürün geliştiren birimler arasında prototip hazırlama ve verilerin dikey entegrasyonu için gelişmiş simülasyon araçlarının daha fazla kullanılması, işbirliği düzeyini artıracak ve premium ürünlerin daha hızlı geliştirilmesine yardımcı olacaktır; ERP çözümleri aracılığıyla tedarikçiler ve müşterilerle daha fazla yatay entegrasyon, premium değer zincirinde daha iyi rekabete olanak tanır; iletişim yoluyla daha esnek üretim (M2M) sağlanır.

Kimyasallar ve Tarımsal Gıda

Yukarıda belirtilen sektörlere benzer şekilde, Türkiye’deki Kimya, Tarımsal Gıda ve Makine sektörleri de Akıllı Endüstri teknolojileri, konseptleri ve projelerinin başlangıcı  için çeşitli fırsatlar yaratmaktadır.

Kimya sektörü araştırmacıları, akıllı teknolojik gelişim için aşağıdaki potansiyel alanların ana hatlarını çizdiler: muhasebe, üretim ve envanter sistemlerinde uçtan uca veri entegrasyonu, daha hızlı gerçekleşebilen küçük hacimli üretimi sağlayabilir; Ar-Ge’nin yönlendirmesini amaçlayan üretim hatlarından toplanan büyük veri setlerinin ileri düzey analizi, yeni ürünler için daha iyi yaratıcılığın yanı sıra daha iyi üretim sistemleri ve süreçlerine yol açabilir; ve ayrıca akıllı depolar ve şirket içi lojistik çözümler, daha iyi uçtan uca üretim planlamasını yaratır.

Agrofood endüstrisi, Endüstri 4.0 uygulamaları içinpotansiyeli olan başka bir büyük alandır. Üretim, lojistik ve satış sistemlerinden toplanan büyük veri setlerinin gelişmiş analizi, sektördeki şirketlerin pazar talebini daha iyi tahmin etmesine yardımcı olabilir.

RFID ve sensörler tarafından desteklenen tedarikçilerle yatay bir entegrasyon, beslenme maliyetlerini düşüren, özel beslenme programları sağlayabilir. Ayrıca, üretim, satış ve lojistiğin dikey entegrasyonu, iyi geliştirilmiş güvenlik protokolleri ile korunan bulutta kaydedilen büyük verilerin önünü açabilir. Sektör raporu, bu tür verilerin mantıksal analizinin kapasiteyi, gerçek zamanlı performans takibini ve raporlamayı geliştirebileceğini belirtmektedir.

Makineler

TÜSİAD ve Boston Consulting Group’a göre prototip ve test sistemlerinin üretiminde kullanılan gelişmiş simülasyonlar, ürün geliştirme ve kalıp tasarımı sürelerini azaltacaktır. Sanal ortamda daha entegre çalışan Ar-Ge, tasarım ve üretim birimleri, ürün geliştirme süresini ve kalite kontrol kaynaklı zayiatı düşürebilir.

CNC ve kalıp döküm kullanan üretim hatlarının otomasyonu, konfigürasyon ve teslimat süresini kısaltabilir ve kapasite kullanımını artırabilir. Ayrıca, tehlikeli görevlerde yer alan işçiler için sağlık ve güvenliği de artıracaktır. CRM sistemlerine entegre büyük veri analizi, satış öncesi ve sonrası hizmetleri iyileştirebilir. İlaveten, pazar analizi, gömülü sensörlerin satış sonrası hizmetler için uzaktan sorun giderme yolunu açabileceğini ve böylece garanti maliyetlerini azaltabileceğini gösterdi.

Bu konuda neredeyse sonsuz fırsatlar barındıran diğer alanlar, fabrika ve depo tasarımının yanı sıra akıllı envanter yönetimini iyileştirmek için kullanılabilecek simülasyon ve artırılmış gerçekliktir. Araştırmada, lazer güdümlü otonom araçlar ve optik toplama sistemleri kullanılarak hazırlanan siparişlerin, teslimat süresini, iş gücü verimliliğini ve ergonomiyi artırabileceği sonucuna da varıldı.

KAYNAK

see-industry.com, SouthEast European  Industrial Market

Boston Consultng Group, Netherlands Enterprise Agency study

TUBITAK araştırmaları

TUSIAD raporları

EKONOMİK SORUNLAR

Finans Sektöründeki Sıkıntı

Türkiye, imkanlarının çok ötesinde harcama yaptığı gerçeğini ne kadar saklayabilir? Normalde hükümetler gelirlerinden daha fazlasını harcadıklarında, fark bütçe açığı olarak görünür. Bu açığı, uluslararası piyasalarda işlem gören ve bu nedenle takibi kolay tahvil ihraç ederek finanse ederler. Borç yükü çok fazla büyürse ve borçlanma maliyetleri yükselirse, o zaman ülke temerrüde düşmeli veya bir kurtarma planı aramalıdır. Bu tür bir borç krizi, Arjantin, Yunanistan veya Pakistan’ın da onaylayabileceği gibi hoş değil, ama en azından açık ve tanıdık.

Türkiye, olması gerektiğinden çok daha fazlasını harcadı, ancak bunun maliyetleri, finans sisteminin derinliklerinde, çok kişi tarafından görünmeyecek şekilde oluştu. Bulunması gereken nispeten az devlet borcu vardır – genellikle uluslararası tahvillerle finanse edilen tür – ancak genel değeri biraz yükseliyor. Büyük borçlanma, hem özel hem de devlete ait bankalar da dahil olmak üzere ülkenin bankaları tarafından yapılmıştır ve Türkiye’nin sıkıntısının arttığı yer burasıdır.

2008 mali krizinden bu yana, ABD Merkez Bankası, Amerika Birleşik Devletleri’nde ekonomik toparlanmayı teşvik etme umuduyla faiz oranlarını düşük tuttu. Bu, hem Amerikalılar hem de kredi arayan herkes için dolarla borçlanmayı ucuz hale getirme etkisine sahipti. Türk bankaları bunu gördüler ve ucuz dolar kredileri almaya başladılar.

Ve böylece Türkiye bankalarının çok fazla doları oldu. Onlarla ne yapmalı? Birincisi, , turizm, enerji, altyapı, emlak gibi sektörlerde, teklif edilen ucuz faiz oranları nedeniyle lira yerine dolar cinsinden krediyi tercih eden Türk firmalarına verdiler. Altyapı ve gayrimenkul gibi sektörler öncelikle Türklere satılıyorlardı, dolayısıyla gelirleri Türk lirası üzerinden idi. Ancak kredi geri ödemeleri hala dolar cinsindendi. Sorun şu ki, liranın dolar karşısında değeri düştüğünde – ve son birkaç yılda önemli ölçüde düştü – Türk firmaları için dolar kredilerini geri ödemeleri zorlaşacaktı. Bu durum bankalar için sıkıntı yaratabilirdi.

Türk bankalarının yurt dışından ödünç aldıkları dolarların tamamı Türk şirketlerine verilmedi. Bireysel Türkler dolar değil, lira ile ev veya araba almak için kredi kullanıyor. Dolayısıyla Türkiye bankalarının borç verebilmek için liraya ihtiyacı vardı. Bankalar biriktirdikleri doları alıp finans piyasalarında merkez bankası tarafından belirlenen lira faiz oranına bağlı bir ücret ödeyerek(swap) liraya çevirdi. Bu, ülkenin bankacılık sisteminde derinlere inen ikinci bir risk yarattı: Faiz oranları yükselirse, bankaların lira borçlanma maliyeti yükselecek ve banka kârları azalacaktı.

Son birkaç ayı ileri saralım. COVID-19 küresel ekonomiye çarptığında, Türkiye gibi gelişmekte olan pazarlar ağır darbe aldı. Lira, yalnızca Mart ve Nisan aylarında değerinin yüzde 10’unu kaybetti. Lira değeri düştüğünde, ithal malların fiyatı yükseliyor ve  yaşam standartları düşüyor. Bir tepkiden korkularak, lira değerinin daha da düşmesinin engellenmesine karar verildi. Açık piyasada lirayı satın almak için dolar satarak para biriminin değerini destekleyen standart bir yöntem kullanıldı. Yazın büyük bir bölümünde bu yöntem işe yaradı: Lira, neredeyse tüm Haziran ve Temmuz aylarında, dolar karşısında 6,85 civarında sabit kaldı.

Ancak para biriminin değerini savunmak için dolar rezervlerini harcamak, yalnızca harcayacak dolarınız olduğu sürece işe yarar. Hükümet yıla olması gerekenden çok daha az rezervle başladı ve para biriminin savunulması konusunda ısrar, kısa süre sonra daha fazla harcama talebiyle karşılaştı. Daha fazla dolar nerede bulunur?

Burası, Türkiye bankalarının tekrar devreye girdiği yerdir. Daha önceki yıllarda yurt dışından milyarlarca borç almış bankaların fazlalıkları vardı. Böylece Türkiye’nin merkez bankası da ülkenin kendi bankalarından dolar almaya başladı. Merkez bankası Türkiye bankalarına lira değil 54 milyar dolar borçlandı. Goldman Sachs’ın tahminlerine göre Lira seğerini korumak için 2019’da harcanan 40 milyar dolara ek olarak, bu yıl, önceki yıldan daha fazla olarak, 65 milyar dolar civarında harcama yapıldı. Yayınlanan en son verilere göre, merkez bankasının, Altın ve Katar riyali olarak tuttukları fonlar çıkarıldığında, yaklaşık 25 milyar dolarlık açığı mevcut. Merkez bankasının bilançosunda büyük bir delik olması istenmez, ama karşı karşıya olunan gerçek bu. Lirayı bu yaz başı seviyesinde savunmak artık mümkün değil.

Türk Lirası neden değer kaybediyor

Türk para birimi, merkez bankasının ekonomideki bozulmayı durdurma çabalarına rağmen, euro ve ABD doları karşısında rekor düşüşler yaşıyor. Düşüş, küresel salgın ve zayıf ekonomi politikasının etkilerinin birleşmesiyle ortaya çıkıyor. Dolar, Çin’den gelen kasvetli verilere göre güçlenirken yükselen piyasa para birimleri genel olarak düşse de, Türk para birimi açık ara en kötü performans gösteren ülke oldu. Çünkü merkez bankası tarafından lirayı istikrara kavuşturmak için uygulanan gayri resmi tedbirler, yalnızca geçici sonuçlar verdi.

Yatırımcılar, artan enflasyon riski ve hatta ödemeler dengesi krizi konusunda endişeli. Tükenen döviz rezervleri, maliyetli döviz müdahaleleri ve yerlilerin döviz satın alma eğilimi konusunda endişeler de artıyor.

Bu yıl boyunca, hem düşük oranları hem de istikrarlı bir para birimini deneyen iki yönlü bir ekonomi politikasıyla Türkiye, ekonomik büyümeye çalışıyordu. COVID-19 hastalığı küresel olarak yayılmadan önce bile, merkez bankası, devlet borcunu satın alan bir programla parasal koşulları hafifletmeye başlamıştı.

Program, her ne pahasına olursa olsun büyüme politikasına, 2019’un sonunda ekonominin aşırı ısınabileceği endişesi nedeniyle direnen önceki merkez bankası başkanının görevden alınmasının ardından geldi. Nisan ayında küresel salgın Türkiye’yi tam olarak vurmaya başladığında, merkez bankası, geçen yılın sonunda %12 olan faiz oranlarını Mayıs ayında %8,25’e düşürerek ekonomide kredi akışını sürdürme çabalarını hızlandırmıştı.

Bununla birlikte, ekonomik büyümeyi artırmaya yönelik bu iyi niyet, son üç ayda kredi büyümesinin %40 artarak, 2008 yılından bu yana en hızlı büyüme olan % 50 ile Mayıs ayında zirveye ulaşan kredi dalgasını körükledi. Hane halklarına ve işletmelere verilen daha ucuz krediler de dahil olmak üzere bu kredi patlaması, Temmuz ayında yıldan yıla %11,76’ya ulaşan yurt içi enflasyonu da artırıyor.

Aynı zamanda artan ithalatla birlikte döviz ihtiyacı da artarak Türk parasını daha da zayıflattı. Dahası, virüs salgını sırasında turizmdeki büyük düşüş ve düşen ihracat nedeniyle ülke daha az dolar ve avro kazandıkça lirada, satışlar gelmeye başladı.

Türkiye’nin hangi seçenekleri var?

BlueBay Asset Management’te gelişmekte olan piyasaları kapsayan kıdemli bağımsız stratejist Timothy Ash, merkez bankacılarının ancak bu kadarını yapabileceğine inanıyor. Bloomberg haber ajansına verdiği demeçte, “Dövize müdahale başarısız oldu. Artık rezervlerin korunması isteniyor” diyen Bloomberg, faiz oranlarının artırılmasının Türkiye için kalan tek seçenek olduğunu da sözlerine ekledi.

Liranın düşmesine izin verilirse, dolar borcu olan Türk şirketleri onları bankaya ödemek için mücadele edecekler. TL’deki sert düşüş Türkiye bankalarının sıkıntıya düşmesine bile neden olabilir. Faiz oranlarını artırarak para birimi istikrara kavuşturabilir, ancak ekonomi daha derin bir resesyona sürüklenerek korona virüs düşüşünü şiddetlendirebilir. Her iki seçenek de tehlikelidir. Ama hiçbir şey yapmamak muhtemelen daha kötüdür

Ancak, faiz oranlarını yükseltmek istenmiyor. Ekonomiye alışılmışın dışındaki bakış açısına göre, yüksek oranlar yalnızca enflasyonu besleyecektir. Ayrıca, bu yükselişe eşlik edecek kredi maliyetindeki artışın, ekonomik büyümeyi ve en önemlisi istihdam yaratmayı azaltacağı düşünülüyor.

COVID-19 yayılımı nedeniyle, ekonominin 2020’de tahmini %4 küçülmesi beklendiğinden, Türkiye’deki işsizlik on yıldan fazla bir süredir en yüksek seviyeye yaklaşıyor. Ancak Türkiye’nin devlet borcu zaten yatırımcılara enflasyon oranından daha az kazanç sağladığından, merkez bankası bir çıkmazla karşı karşıya kalıyor.

Türkiye merkez bankası geçen hafta, piyasa yapıcılarının politika faizinin çok altında borçlanmasına izin veren ucuz finansmanı durduracağını söyledi. Ancak likidite önlemlerinin geri alınması, liraya yalnızca geçici bir destek sağladı. Yatırımcılar, Türkiye’nin benzer bir durumla karşılaştığı 2018’deki kadar agresif bir faiz artışı ummuştu.

Goldman Sachs analistleri, kredi tıkanıklığını körükleyen politikanın yeterli adım olup olmadığına şüpheyle yaklaşıyorlar. Yatırımcılar, liranın daha da düşmesini ve sonuçta bu düşüşün merkez bankasını faiz oranlarını yıl sonunda %10’a, 2021’de ise %14’e yükseltmeye zorlamasını bekliyorlar.

Görünen o ki, lirada değer kaybı yaşanacak ve ekonomide de bir süre daha resesyon sürecek. Uygulanan ekonomi deneyi ilginçti ve sürdürülemez bir istikrar duygusu yarattı.

KAYNAK:

BY CHRIS MILLER | AUGUST 11, 2020, foreignpolicy.com , FP News, Hidden Economic Disaster

DW Madia for Minds, https://www.dw.com, Why the Turkish lira is in free fall

Jack Ewing, Aug. 27, 2020, Another Currency Crisis

Enflasyon Kontrolu

Enflasyon, bir ekonomi için karmaşık bir durum olarak kabul edilir. Enflasyon makul bir oranın ötesine geçerse, bir ekonomi için arzu edilmeyen durumlar yaratabilir. Bu nedenle kontrol altında olmalıdır.

Enflasyonun nedenleri çok ve çeşitlidir. Parasalcılar ve klasikçiler, toplam talepte bir artışa neden olan para arzındaki artışı suçlarlar.

Keynesçiler ise parasal faktörlere hiç önem vermezler. Onlara göre, enflasyon elbette toplam talepteki bir artıştan kaynaklanıyor

Talep yönetimi politikaları genel olarak para politikası ve maliye politikası şeklinde gruplandırılabilir. Bununla birlikte, enflasyon aynı zamanda maliyet tabanlı faktörlerden de kaynaklanmaktadır. Bu tür enflasyonu kontrol etmek için genellikle fiyatlar ve gelirler politikası önerilmektedir.

Gerçekte, bir ekonomideki enflasyon, talep tabanlı ve maliyet tabanlı faktörlerinin bir karışımıdır. Bu nedenle, politika yapıcılar enflasyonu kontrol etmek için üç yöntem kullanır: (1) parasal önlemler; (2) mali önlemler; ve (3) parasal olmayan önlemler. Gelişmiş ülkelerde, endeksleme yöntemi de bazen anti-enflasyonist bir yöntem olarak kullanılmaktadır.

Enflasyonu kontrol etmek için kullanılan bilindik önlemler, aşağıda kısaca tekrarlanmaktadır.

1. Parasal Önlemler:

Bir ülkenin hükümeti, ekonomik faaliyetleri kontrol etmek için çeşitli önlemler alır ve politikalar oluşturur. Para politikası, hükümetin enflasyonu kontrol altına almak için aldığı en yaygın önlemlerden biridir.

Para politikasında merkez bankası ticari bankalar için borçlanma faiz oranını artırır. Sonuç olarak, ticari bankalarda halk için kredi faiz oranlarını artırırlar. Böyle bir durumda bireyler yeni girişimlere yatırım yapmak yerine tasarruf etmeyi tercih ederler.

Bu, piyasadaki para arzını azaltır ve bu da enflasyonu kontrol eder. Bunun dışında merkez bankası, ticari bankaların enflasyonu kontrol altına almak için kredi oluşturma kapasitesini düşürebilir.

Bir ülkenin para politikası aşağıdakileri içerir:

(a) Banka Faizindeki Artış:

Merkez bankası tarafından enflasyonu kontrol etmek için alınan en yaygın önlemlerden birini ifade eder.

Banka faiz oranı, ticari bankanın merkez bankası tarafından verilen krediler ve avanslar için reeskont alma oranıdır. Banka faizindeki artış, halka yönelik kredi faiz oranlarının yükselmesine neden olur. Bu, bireylerin toplam harcamalarında azalmaya yol açar.

Bireylerin toplam harcamalarındaki azalmanın başlıca nedenleri şunlardır;

(i) Borçlanmayı daha maliyetli hale getirmek:

Merkez bankasının banka faizini yükseltmesi, ticari bankaların kredi ve avans faiz oranını artırdığını ifade eder. Bu, genel halk için borçlanmayı pahalı hale getirir.

Sonuç olarak, bireyler yatırım planlarını ertelerler ve gelecekte faiz oranlarının düşmesini beklerler. Yatırımlardaki azalma, toplam harcamaların azalmasına ve böylelikle enflasyonun kontrol edilmesine yardımcı olur.

(ii) İşletmeler için olumsuz durumlar yaratmak:

Banka faiz oranındaki artışın bazı iş adamları üzerinde psikolojik bir etkisi oluşabilir. Bu durumu, ticari faaliyetlerini yürütmeleri için olumsuz bulabilirler. Bu nedenle harcamalarını ve yatırımlarını azaltırlar.

(iii) Tasarruf eğilimini artırmak:

Bu, bireylerin toplam harcamalarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden birini ifade eder. Bireylerin genellikle enflasyonist koşullarda tasarruf etmeyi tercih ettikleri bilinen bir gerçektir. Sonuç olarak, bireylerin toplam tüketim ve yatırım harcamaları azalır.

(b) Kredi Oluşturmada Doğrudan Kontrol:

Para politikasının büyük bölümünü oluşturur. Merkez bankası, ticari bankaların kredi kontrol kapasitesini aşağıdaki yöntemleri kullanarak doğrudan düşürür:

(i) Açık Piyasa İşlemlerinin Gerçekleştirilmesi:

Merkez bankasının ticari bankaların kredi oluşturma kapasitesini azaltmak için kullandığı önemli yöntemlerden birini ifade eder. Merkez bankası, ticari bankalara ve belirli özel işletmelere devlet tahvilleri ihraç eder.

Bu şekilde, ticari bankalardaki nakit, devlet tahvillerinin satın alınmasına harcanacaktır. Sonuç olarak, ticari banka genel halk için kredi arzını azaltacaktır.

(ii) Rezerv Oranlarının Değiştirilmesi:

Ticari bankaların kredi yaratma kapasitesini azaltmak için merkez bankasının rezerv oranlarını artırması veya azaltması. Örneğin, merkez bankasının ticari bankaların kredi yaratma kapasitesini azaltması gerektiğinde, Nakit Rezerv Oranını artırır. Sonuç olarak, ticari bankaların merkez bankasında, toplam mevduatlarına göre daha fazla miktarda nakit rezervi tutmaları gerekir. Bu, ticari bankaların kredi verme kapasitesini daha da azaltacaktır. Sonuç olarak, bireylerin bir ekonomiye yaptığı yatırım da azalacaktır.

(iii) Seçmeli Kredi Kontrolu

Son olarak, merkez bankası, tüm ekonomi yerine herhangi bir sektör (ler) enflasyonist fiyat artışı yaşadığında, seçmeli kredi kontrolü kullanır. Ancak bu araç, esas olarak tüketim harcamalarını kontrol etmede etkilidir.

Tüm bu önlemler banka kredisini daha maliyetli hale getiriyor. Daha yüksek kredi maliyeti, daha az kredi kullanılabilirliği ve dolayısıyla daha az para arzı sağlar. Bunlar, toplam talebi daraltma potansiyeline sahiptir. Tüm bu önlemler ticari bankaların kredi yaratma potansiyelini azalttığından, toplam özel harcamalar azalır ve böylece enflasyon kontrol edilir.

Ancak, para politikasının etkinliğini kısıtlayan bazı sınırlamaları vardır. Birincisi, para politikası, sadece dolaylı olarak, yani faiz oranını yükselterek ve para arzını azaltarak etkisini gösterir. Böylece etkinliği ancak bir zaman gecikmesinden sonra hissedilebilir. İkinci olarak, tüm toplam harcama türleri parasal kontrol silahlarından etkilenmez.

Özel harcamadan ziyade kamu harcamaları toplam talebin büyük bir kısmını oluşturuyorsa, para politikası önlemleri pek işe yaramayacaktır. Kamu harcamaları, merkez bankacılığı politikalarının kontrolüne kolaylıkla uygun değildir. Üçüncüsü, para politikası talep tabanlı  enflasyon ile oldukça başarılı bir şekilde mücadele edebilir, ancak maliyet artışlarından doğan enflasyon, merkez bankası kontrolüne tabi değildir. Yüksek ücretler veya hammadde fiyatlarındaki artış, vb. maliyet tabanlı enflasyonist eğilimler yaratır. Banka faizinin, açık piyasa işlemlerinin ve diğer kredi kontrol araçlarının maliyet tabanlı enflasyona cevapları yoktur. Bu sınırlamalar ışığında, diğer politika önlemleri kullanılır. Bunlardan en önemlisi maliye politikası önlemleridir.

2. Mali Önlemler:

Para politikasının yanı sıra, hükümet enflasyonu kontrol etmek için mali önlemler de kullanıyor. Maliye politikasının iki ana bileşeni, devlet gelirleri ve devlet harcamalarıdır. Maliye politikasında, hükümet ya özel kesim harcamalarını ya da hükümet harcamalarını azaltarak ya da her ikisini birden kullanarak enflasyonu kontrol eder.

Özel işletmeler üzerindeki vergileri artırarak özel harcamaları azaltır. Özel harcama daha fazla olduğunda, hükümet enflasyonu kontrol etmek için kendi harcamalarını kısabilir. Bununla birlikte, mevcut senaryoda, sosyal refah için ertelenemeyecek devam eden bazı projeler olabileceğinden, devlet harcamalarının kısılması mümkün olmayabilir.

Bunun yanı sıra, savunma, sağlık, eğitim, hukuk ve düzen gibi diğer alanlar için devlet harcamaları gereklidir. Böyle bir durumda, özel harcamaların azaltılması, devlet harcamalarının azaltılmasından daha çok tercih edilir. Devlet, vergileri artırarak özel harcamaları düşürdüğünde, bireylerde toplam harcamalarını azaltırlar.

Örneğin, kar üzerinden alınan doğrudan vergiler artarsa, toplam harcanabilir gelir azalacaktır. Neticede, bireylerin toplam harcamaları azalır ve bu da piyasadaki para arzını azaltır. Bu nedenle, enflasyonist dönemde, hükümet hem kendi harcamalarını azaltır hem de özel kesimin harcamalarını düşürmek için, vergileri artırır.

Maliye politikası önlemleri, hükümetin vergilendirme, harcama ve borçlanma ile ilgili politikalarını içerir. Maliye politikasının bu üç unsuru, toplam harcamaları etkiler. Enflasyonist dönemlerde, daraltıcı maliye politikası önerilmektedir. Toplam harcamaların büyük kısmı kamu harcamalarından kaynaklandığı için, bunların azaltılması ve tasarrufa gidilmesi gerekir.

Bununla birlikte, bazı politik nedenlerden veya ekonomik zorlamalardan dolayı, kamu harcamalarında kesinti yapmak zor olabilir. Ancak, verimsiz kamu harcamaları kontrol edilmelidir. Çoğu zaman, modern hükümetler, toplumun üzerine kötü bir şekilde çökebilecek enflasyonun etkisi hakkında endişelenmeden, seçmenlerini memnun etmek için daha fazla harcama eğilimindedir. Aslında, harcama kontrolü, enflasyona yönelik önemli çözümlerden biridir.

Bir ülke enflasyona maruz kaldığında, hükümet, fazla toplam harcamayı ortadan kaldırmak için hem doğrudan hem de dolaysız vergileri artırabilir. Gelir ve / veya servet vergisi uygulandığında, harcanabilir gelir azalır. Bu, özel kesimin toplam harcamalarını büyük ölçüde azaltacaktır. Bununla birlikte, gerçekte, vergi mükellefleri bir hükümeti iktidardan oyları ile indirebileceğinden, oy kaybetmemek için hükümet, vergi oranlarını yükseltmekte isteksiz olabilir.

Maliye politikası, tıpkı para politikası gibi kusursuz değildir. Belirli sınırlamalara maruz kalır. Birincisi, maliye politikası ve siyaset, maliye politikasının hiçbir zaman siyasi bir boşluk içine alınmaması anlamında, el ele gider. Bu bakımdan, siyasi zorlamalar etkinliğini büyük ölçüde azaltır. İkinci olarak, vergi-harcama programının ihtiyatsız kullanımı istenen sonuçları vermeyebilir.

Gelir vergisindeki artış harcanabilir geliri ve dolayısıyla tüketim harcamalarını azaltır. Ancak vergi oranlarındaki artış, tasarruf oranlarının ve sermaye oluşumunun düşmesine neden olur. Ayrıca, yoksullara gıda sübvansiyonu programı veya işsizlik ödeneği vb. gibi transfer ödemelerinde kesinti yapılması, bu tür harcamalarda kısıntı gereksimine rağmen, enflasyon sırasında akıllıca görünmeyebilir.

Para politikası ve maliye politikası önlemlerinin etkinliğini tamamlamadan önce, bu iki politika önleminin en iyi kombinasyonunun bile istenen sonuçları vermeyebileceği belirtilmelidir. Bu politika önlemlerinin etkinliği için gerekli olan, “iyi zamanlamadır”. Buna ek olarak, birçok nedenden dolayı toplam harcamaları etkileyecek para ve maliye politikası önlemlerinin doğru bir şekilde harmanlanması, neredeyse imkansızdır.

İlk olarak, toplam talebin gerçekten yükselip yükselmediği kesin olarak tespit edilemez. Hiçbir ekonominin, toplam talebin ne kadar hızlı büyüdüğünü gösterebilen bir “hız göstergesi” yoktur- “GSYİH’nın şu anki çeyrekte ne yaptığı yalnızca çeyreğin sonunda öğrenilir”. O zaman bile bu tür rakamlar etkileyici ve revizyona tabi olabilir. Her şeyden önce, istikrar politikası zorunlu olarak tahmine dayalıdır ve kısa vadeli ekonomik tahmin bir sanat olabilir, ancak kesin bir bilim değildir.

3. Parasal olmayan önlemler:

Enflasyona yönelik kalıcı çözüm için üretimde bir artış olmalıdır. Zira, enflasyon, mevcut çıktı üzerindeki toplam talep fazlalığından kaynaklanmaktadır. Ülkenin kaynaklarını üretken olmayan sektörlerden üretken sektörlere kaydırarak, çıktı artırılabilir. Teknolojik gelişmeler de daha yüksek çıktı sağlayabilir. İkinci olarak, ücretler ve diğer ödenekler kontrol edilerek, maliyet itici çeşitliliğin enflasyonu kontrol edilebilir. Üçüncüsü, temel malların fiyat kontrolü ve fiyatlandırması kısa vadeli önlemler olarak önerilebilir.

Ayrıca, yolsuz ve verimsiz yönetim, çeşitli anti-enflasyonist önlemlerin etkinliğini sık sık köreltiyor. Kara borsacıların, spekülatörlerin, istifçilerin vb. faaliyetleri, temelde enflasyonu tetiklediği için, bunlar ciddi şekilde ele alınmalıdır.

(i)Fiyat Kontrolü:

Enflasyonu durdurmanın bir diğer yolu da mal ve hizmet fiyatlarının daha fazla artmasını önlemektir. Bu yöntemde enflasyon, fiyat kontrolü ile bastırılır, ancak bu şekilde enflasyonun uzun vadede kontrolü mümkün olmaz. Böyle bir durumda, ekonomideki temel enflasyonist baskı, kısa bir süre için fiyat artışı şeklinde ortaya çıkmamaktadır. Bu tür enflasyon, bastırılmış enflasyon olarak adlandırılır.

Tarihsel kanıtlar, fiyat kontrolünün tek başına enflasyonu kontrol edemediğini sadece enflasyonun boyutunu azalttığını göstermiştir. Örneğin, savaşlar sırasında, farklı ülkelerin hükümetleri, fiyatların daha fazla artmasını önlemek için fiyat kontrolleri uyguladı. Bununla birlikte, fiyatlar farklı ekonomilerde zirvede kalmaya devam etti. Bunun nedeni, enflasyonun farklı ekonomilerde ısrarcı olması ve fiyatlarda keskin artışlara neden olmasıdır. Dolayısıyla nedeni belirlenmedikçe enflasyonun bu şekilde durdurulamayacağı söylenebilir.

(ii) Endeksleme:

Bazen endeks bağlama yöntemi olarak adlandırılan endeksleme, enflasyonu düşürmek yerine enflasyonla mücadele etmek için tavsiye edilir. Bu politika, satın alma gücünü aynı seviyede tutmak için para ödemelerini (ücretler ve maaşlar gibi) bir fiyat enflasyonu endeksine bağlayarak çalışır. Bu, fiyat endeksi yükseldiğinde, maaş ve ücretlerin de aynı yüzde oranında otomatik olarak artacağı anlamına gelir. Bu durumda çalışanlar, satın alma güçlerinde herhangi bir azalma yaşamayacaklardır. Ancak endeksleme ile sadece ücretliler değil, alacaklılar da korunmaktadır.

Bununla birlikte, endeksleme yöntemi karakter olarak kendi başına enflasyonist olduğu için daha az popüler bir yöntem olarak kabul edilir ve yalnızca yüksek enflasyon oranlarının hüküm sürdüğü durumlarda istenebilir.

NETİCE:

Belirli bir önlem veya araç kullanarak enflasyonu kontrol etmek kolay değildir. Her önlemin temel amacı, ekonomiye nakit girişini azaltmak veya piyasadaki likiditeyi azaltmaktır.

Enflasyon kontrolünün, çok yönlü bir hamle olması gerektiği söylenebilir. Belirli bir politika ile sonuç almak güçtür. Diğer bir deyişle, enflasyonu kontrol etmek için sadece para politikasının ya da sadece maliye politikasının önemli olduğu argümanı tam olarak doğru değildir. En iyi sonucu elde etmek için bu enflasyon karşıtı önlemler aynı anda kullanılmalıdır. Zira, bu önlemler, birbirleri ile rekabet etmeyip, daha ziyade, birbirlerini tamamlarlar.

KAYNAK:

Article Shared by Nikita Dutta, Preventive Measures to Control Inflation (4 Methods), economicdiscussion.net

Article Shared by Nitisha, Measures to Control Inflation, economicdiscussion.net

SEÇİM SİSTEMLERİ

Seçim Sistemi nedir?

Bir ülkenin seçim veya oylama sistemi, oyların kimlerce ve nasıl kullanılacağı, seçimlerden sonra adayların ve partilerin seçildikleri koltukların sayısının nasıl hesaplanacağını belirlemek için kullanılan bir yöntemdir. Diğer bir deyişle, oyların parlamentoda veya hükümetin diğer alanlarında (başkanlık gibi) koltuklara nasıl çevrildiğidir. Bir seçimde adaylara ve partilere koltuk vermek için ne kadar kaç ve ne tür oyların gerekli olduğunu belirler. Sonuç olarak, farklı seçim sistemleri, politikacılara farklı şekillerde örgütlenme ve kampanya yapma konusunda teşvik eder. Bazı seçim sistemleri, belirli türdeki adaylar için engel bile oluşturabilir. Farklı seçim sistemleri seçmenlere farklı türlerde seçenekler sunar ve bu da seçmenlerin aldığı kararları etkileyebilir.

Dünya çapında kullanılan birçok farklı seçim sistemi türü vardır ve hatta bazı ülkelerde, farklı bölgelerde ve farklı hükümet düzeylerinde farklı seçim sistemleri bulunabilir (örneğin, okul kurulları, şehir konseyleri, eyalet yasama meclisleri, valilikler vb. seçimleri).

Bir seçim sistemi, bir seçimi yöneten bir dizi kuraldır ve birçok bilim adamı, herhangi bir sistemi üç ana unsura ayırır; oy pusulası yapısı (bir oy nasıl ve ‘ne için’ kullanılır); seçim bölgesi yapısı (seçmenlerin bölgesel olarak tanımlanmış seçim bölgelerine ayrılıp ayrılmayacağı ve nasıl bölüneceği) ve seçim formülü (bir meclis seçiminde bu, oyları sandalyelere çevirme yöntemi).

Pek çok ülkede genel seçimlerinin ardından, seçim sistemine çok fazla odaklanılır ve bunun ne kadar adil ve demokratik olduğu konusunda sorular gündeme gelir. Özellikle, bir partinin oyların yalnızca mesela üçte birini alarak sandalyelerin çoğunluğunu kazanması demokratik mi yoksa bu durum seçim sistemiyle ilgili ciddi bir sorunun işareti mi? Seçim sistemi nasıl daha iyi hale getirilebilir?

Tek kazanan sistemler ile Birden çok kazanan sistemler

Bazen sadece bir kişiyi seçmek mantıklıdır. Örneğin, bir ulus her seferinde yalnızca bir başkan seçer. Bununla birlikte, bir yasama organı seçerken, tek kazanan ve çok kazanan bölgeleri kullanmak arasında gerçekçi bir karar vermek gerekir. Zira, bu seçimin derin sonuçları vardır. Akademik fikir birliği, çok kazanan bölgelerin aşağıdakilerle ilişkili olduğudur;

• Daha büyük ve daha kalabalık bölgeler;

• Birden fazla parti ve adayın yarıştığı bölgeler;

• Seçmenlerin siyasi tercihlerini daha orantılı bir şekilde yansıtan yasama organları;

• Tek bir çoğunluk partisi yerine bir parti koalisyonu tarafından yönetilme;

• Yasama meclisine daha fazla kadının seçilmesi.

Öte yandan, tek kazananı olan bölgeler şunlarla ilişkilidir:

• Seçilen temsilci ile seçmenler arasında daha yakın bir bağ olan daha küçük bölgeler;

• Tartışmasız bölgeler ve iki partili sistemler;

• Ülke genelinde bir parti için kullanılan oylar ile o partinin kazandığı koltuklar arasında orantı olmaması;

• Tek partili çoğunluklarla yönetilme;

• Yasama meclisine daha az sayıda kadının seçilmesi.

Seçim Sistemleri

Çoğulluk Sistemi

Aynı zamanda “kazanan hepsini alır” sistemleri olarak da adlandırılan çoğulluk sistemleri, bir seçimde en çok oyu alan adaya basitçe bir koltuk verir. Adayın kazanması için oyların çoğunluğunu (% 50 +) almasına gerek yoktur; diğer tüm adaylardan daha fazla oyu olduğu sürece kazanan ilan edilir.

Çoğulluk sistemlerinin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• En çok desteğe sahip yarışmacının seçilmesi ilkesine göre.

• Genellikle basit ve şeffaf oylama ve sayma süreçleri gerektirir.

• Adaylar, kullanılan oy çokluğu (yani çoğunluk değil) ile seçilir.

• Ana modeller şunlardır: Tek Üye Çoğulluğu; Çok Üyeli Çoğulluk

Bu oy sayma sistemi en basit olanıdır- seçmen yalnızca bir adaya oy verir ve en çok oy alan kişi seçilir. Sonuçları hesaplamak için en kolay oy sayma sistemidir. Kazanan aday, diğer herhangi bir adaydan daha fazla oy alan adaydır, ancak mutlak çoğunluk (%50 + 1) olması şart değildir.

Bu sistem; Birleşik Krallık, Kanada, Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer birçok ülkede kullanılmaktadır. Ülke, her seçim bölgesinin bir sandalyeye sahip olduğu bölgelere bölünmüştür. Oy kullananlar, hangi adayı tercih ettiklerini işaretler ve en çok oyu alan kişi (çoğunluk olmasa bile) seçilir. Bu sistemin temel avantajı, basit olması, her bölgenin kendi milletvekiline sahip olması ve genellikle bir partinin çoğunluğu kazanmasına ve dolayısıyla koalisyon ihtiyacına yol açmamasıdır. Ana dezavantajı, oldukça orantısız olmasıdır; yeni partilerin ortaya çıkmasını engeller ve seçmenlerin politikacılarını kontrol altında tutma kabiliyetini sınırlar. Bir diğer sorun, siyasetin etkin bir şekilde yalnızca iki partiyle sınırlı olduğu Amerika’da görülebilir. Ne Demokratlar ne de Cumhuriyetçiler özellikle popüler olmamalarına rağmen, seçmenler az veya çok onlara oy vermeye zorlanıyor, çünkü başka birine oy vermek oyun boşa harcanması oluyor. Bunun sonucunda seçmen, asla seçmeyeceği bir politikacı tarafından temsil edilecektir. Neticede, bu sistem, görevini ne kadar çok veya ne kadar az yaparsa yapsın, yeniden seçilecekleri güvenli koltukların oluşturulmasına yol açıyor. Bu, politikacıları tembelleştiriyor ve seçmenlerini hafife almalarına yol açıyor. Her seçimde sadece bir avuç koltuk rekabetçidir, büyük çoğunluk için, oylarının herhangi bir şeyi etkileme(veya cezalandırma) şansı oldukça düşüktür. Amerika’nın aksine, Birleşik Krallık’ta ikiden fazla siyasi parti var, ancak bu seçim sistemi orada da  oldukça orantısız sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin, 2015’te Muhafazakarlar, oyların yalnızca %37’sini alırken, sandalyelerin %51’ini aldı.

Blok oy

Bu sistem, seçmenlerin doldurulacak koltuklar için çok oyu olduğu, birden çok kazananlı sistemlerde kullanıldığında, Blok Oy olarak bilinir. Bir aday seçildikten sonra, tüm oy pusulaları, bir sonraki üyeyi seçmek için sayıma iade edilir. En yüksek oyu alan adaylar, gerçekte aldıkları oy yüzdesine bakılmaksızın pozisyonları doldururlar.

Bu seçim sistemi, Bermuda, Laos, Tayland, Kuveyt, Filipinler ve diğer ülkelerde kullanılmaktadır.

Çoğunluk Sistemleri

“İkinci oy” olarak da adlandırılan çoğunluk seçim sistemleri, adayların kazanmak için oyların çoğunluğunu elde etmesini şart koşarak daha yüksek bir temsil gücü sağlamaya çalışır. “Çoğunluk” normalde %50 artı bir oy olarak tanımlanır. Hiçbir aday oyların çoğunluğunu alamazsa, ikinci tur oylama yapılır (genellikle ilk oylamadan bir hafta sonra). İkinci tur oylamada, yalnızca ilk turdan belirli sayıda adayın katılmasına izin verilir.

Çoğunluk sistemlerinin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• Seçilen bir temsilcinin, ancak seçmenlerin yarısından fazlasının desteğine sahip olması durumunda seçilmesi gerektiği ilkesine dayanır.

• İkiden fazla aday varsa veya bir doğal çoğunluk yoksa tercihli oylama veya birden fazla tur oylama gerektirebilir.

• Adaylar, kullanılan oyların çoğunluğu (yani% 50’den fazla) ile seçilir.

• Ana modeller şunları içerir: Tercihli Oylama, İsteğe Bağlı Tercihli Oylama, İki Turlu Oy.

Tercihli oylama

Tercihli oylama, genellikle tek kazananlı bölgelerde kullanılır ve seçmenlere oy pusulalarını işaretlerken daha fazla seçenek sunar. Seçmenler tüm adayları, tercih ettikleri aday “1” sayısından başlamak üzere diğer tercihleri sıralanana kadar işaretlerler. Oyların salt çoğunluğuna (% 50 + 1) sahip olan aday hemen seçilir.

Hiçbir adayın salt çoğunluğu yoksa, tercihi en düşük olan aday elenir ve oy pusulaları kalan adaylara işaretlenen sırayla atanmak üzere 2. tercihler için incelenir. Daha sonra toplamlar kontrol edilir ve bu süreç bir aday mutlak çoğunluğa sahip olana kadar tekrarlanır.

Bu sistem, Avustralya federal Temsilciler Meclisi’nde ve bazı eyalet Yasama Meclislerinde kullanılır. Nauru’da bu sistemi kullanır.

İsteğe bağlı tercihli oylama

Burada, seçmenler tercih ettikleri adaya ‘1’ sayısını koyarlar ve bu geçerli bir oylama için yeterlidir. Tercih sırasına göre seçtikleri ölçüde adayları numaralandırmaya devam edebilirler. Tüm adayların sıralanması gerekmez.

NSW, Yasama Meclisinde (Aşağı Meclis) ve belediye başkanlığı seçimleri için yerel yönetim alanlarında ve bir veya iki boş kadro doldurulduğunda temsilcilerin seçimi için bu sistemi kullanır.

İki turlu oy

Seçim, aynı şekilde yürütülür ve bir aday salt çoğunluk oyu alırsa seçilir. Hiçbir aday mutlak çoğunluğu alamazsa, genellikle bir veya iki hafta sonra ikinci tur oylama yapılır ve bu turun kazananının seçildiği ilan edilir. 2. tur, oyları en çok kazanan iki kişi (Ukrayna) veya kayıtlı seçmenlerin belirli bir yüzde oyundan fazlasını(Fransa’da %12,5) alanlar arasında bir yarışma olabilir.

Bu sistem; Fransa, Mali, Togo, Mısır, İran, Beyaz Rusya ve Ukrayna gibi ülkelerde kullanılmaktadır.

Orantılı Temsil Sistemleri

Orantılı temsil, adayların kazandıkları sandalye yüzdesini, seçimde aldıkları oyların yüzdesine olabildiğince yakından yansıtmaya çalışan bir oylama sistemi sınıfının genel adıdır. Dünyada en yaygın olarak kullanılan seçim sistemleri setidir ve varyantları hemen hemen her ülkede (bazı şehir konseylerinin orantı formları formları kullanılarak seçildiği Amerika Birleşik Devletleri dahil) bulunabilir.

Orantılı Temsil sistemlerinin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• Partilerin gerçek yarışmacılar olduğu varsayımına ve oy paylarının, koltuk paylarını doğru bir şekilde yansıtması ilkesine dayanır;

• Çok üyeli bölgeler gerektirir (Bölge ne kadar büyük olursa, sonuç okadar orantılı olur)

• Sayma ve koltuk belirleme süreçleri genellikle karmaşıktır ve şeffaf değildir

• Adaylar, partileri için kullanılan toplam oy yüzdesine göre seçilir.

• Ana modeller şunları içerir: Orantılı Liste; Tek Aktarılabilir Oy; Tek Aktarılamaz Oy, Kümülatif Oylama

Esasen ülke daha önceki sistemlerde olduğu gibi seçim bölgelerine bölünmüştür, ancak temel fark, seçim bölgesi başına birden fazla sandalye olmasıdır. Bu sayı, bazı seçim bölgelerinde tarihsel olarak, 9’a kadar çıkabilir Bu, küçük bir partinin dahi parlamentoda temsil edilme şansının yüksek olduğu ve aynı partiden politikacıların bile birbirleriyle rekabet edecekleri anlamına gelir.. Bu, kampanya yapmadan seçilebileceğiniz veya sempati ile seçmenlerin oyunu alabileceğiniz bir seçim bölgesinde, güvenli bir koltuk diye bir şeyin olmadığı demektir.

Orantılı liste

Çoğu çok kazananlı orantılı sistem, bir tür parti Liste’si kullanır. Parti Liste’si ile, siyasi partiler aday listelerini tanımlar ve seçmenler bir liste için oy kullanır. Her listenin göreceli oyu, her listeden kaç adayın seçildiğini belirler Partiler, toplam oydaki toplam paylarıyla orantılı olarak sandalye alırlar ve kazanan adaylar, konumlarına göre listelerden alınır.

Parti listesi sisteminde seçmenler, bir adaya oy vermek yerine, oy pusulasında bir parti seçerler ve her bir parti, aldıkları oy sayısına eşit sayıda sandalye alır. Temel avantaj, seçimin aday kişiliğinden çok parti politikası ile ilgili olmasıdır, politikacılar sadece seçmenlerine değil, tüm ülkeye odaklanırlar, sistem son derece temsilidir ve nerede yaşarsanız yaşayın oyunuz hala önemlidir ve istenilen bir politikacı seçilebilir. Başlıca dezavantajları, insanların yerel bölgelerini temsil eden bir politikacıya sahip olmamaları ve politikacıların partilerine karşı çok az güce sahip olmalarıdır.

Listeler “kapatılabilir” veya “açık” olabilir; Açık listeler, seçmenlerin bireysel aday tercihlerini belirtmesine ve bağımsız adaylara oy vermesine olanak tanır.

Aktarılabilir tek oy

Bu sistem, seçmenlerin oy pusulasında tercihlerini sıraladığı çok kazananlı bölgelerde kullanılmaktadır. Tercih işaretlemesi, seçmenlerin istedikleri kadar adayı işaretlemeleridir. Önceki sistemlerde olduğu gibi sadece aday için oy vermek yerine, oylar “aktarılabilir”. Yani oy pusulasında en çok kazanması istenilen aday, oy kullanıcı tarafından 1 numara ile işaretlenir. Toplam 1. tercihli oy sayısı toplandıktan sonra, tek bir adayın seçimi için gereken oy kotası belirlenerek sayım başlar. Ancak, bu adayın seçilmemesi ihtimaline karşın, başka bir aday 2 rakamı ile işaretlenir. İlk tercih seçilmediği taktirde, istenilen aday seçilene kadar kullanılan oy, ikinci, üçüncü, dördüncü vb. tercihe aktarılır. Daha uygun bir adaya transfer edilebileceği için kullanılan oy boşa gitmez.

Hesaplamada en yaygın kullanılan yöntemlerden biri, adını on dokuzuncu yüzyıl düşünürü ve matematikçi H.R. Droop’tan alan Droop kotası olarak bilinir. Droop kotası, bir adayın bir koltuk kazanması için alması gereken minimum oy sayısını belirlemek için aşağıdaki formül kullanılarak hesaplanır:

                  [V / (S + 1)] +1

Burada V, seçim bölgesinde kullanılan toplam geçerli oy sayısıdır ve S, seçim çevresinde seçilmek üzere toplam sandalye sayısıdır.

Örneğin, 3 koltuk için 1000 oy kullanılırsa, Droop kotası [1,000 / (3 + 1)] + 1 = 251’dir. Bu, en az 251 oy alabilen herhangi bir adayın bir koltuk kazanacağı anlamına gelir.

Bu sistem, tüm Avustralya’da ve İrlanda, Malta ve Estonya’daki ulusal parlamento seçimlerinde kullanılır.

Tek Aktarılamaz Oy

Bu sistemde, her seçmen bir oy hakkına sahiptir, ancak bölgede doldurulacak birkaç sandalye vardır. Bu pozisyonları en çok oy alan adaylar doldurur. Örneğin, 4 üyeli bir bölgede bir adayın seçilebilmesi için oyların sadece %20’sinden fazlasına ihtiyacı vardır.

Bu sistem ile çoğunluk sistemleri arasındaki temel fark, bu sistemin azınlık partilerinin temsil edilmesini kolaylaştırmasıdır. Seçim bölgesindeki koltuk sayısı ne kadar fazlaysa, sistem o kadar orantılı hale gelir.

Bu seçim sistemi, Ürdün, Tayvan ve Vanuatu gibi ülkelerde parlamento seçimleri için kullanılmaktadır.

Kümülativ Oylama:

Seçmenlerin, seçilecek sandalye sayısına eşit sayıda oyu olduğu bir seçim yöntemidir. Seçmenler, oylarının çoğunu belirli bir adaya istedikleri kadar tahsis edebilirler. Örneğin, üç sandalyeli bir bölgede, bir seçmen oylarının üçünü de bir adaya, iki oyu bir adaya ve birini diğerine veya üç farklı adaya bir oy verebilir.

Karma Üyeli Sistemler

Karma sistemlerin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• Diğer üç temel ailenin kombinasyonlarını tek bir sisteme dahil eder;

• Genel olarak bir orantılılık unsuru eklemek için tasarlanmıştır;

• Tüm ülke genelinde farklı seçmen aile türlerini karıştırabilir veya ülkenin farklı yerlerinde farklı türleri karıştırabilir:

• Farklı yetkilere, farklı seçim bölgelerine, farklı rollere sahip yasa koyucular üretebilir.

İki ana karma sistem türü şunlardır:

Karma Üye Orantılı:.

Koltukların bir kısmı çoğunluk kullanılarak seçilir ve geri kalanı orantılı sistemler listesinden seçilir. Listedeki sandalyeler, çoğunluk sandalyelerinden sonra, ulusal parti oyları ile orantılı olacak şekilde tahsis edilir.

Bu sistem, çoğunluk ve orantılı sistemlerin unsurlarını birleştirmeye çalışır. Her seçmenin iki oy aldığı bu seçim sisteminde biri yerel bir seçim bölgesindeki bir aday için ve diğeri parti listesi için. Parlamentonun bir kısmı, tek kazananlı bölgelerde  çoğunluk yöntemiyle seçilirken, geri kalanı Orantılı Liste’den gelir.

Bu sistemde, Orantılı Liste koltukları, bölge koltuk sonuçlarından kaynaklanan tüm orantısızlıkları telafi eder. Örneğin, bir parti ulusal oyların %10’unu kazanır ancak bölgede koltuğu yoksa, temsilini parlamentonun yaklaşık %10’una çıkarmak için orantılı parti listelerinden seçilecek yeterli sandalyeye sahip olacaktır.

Bu seçim sistemi, Almanya, Yeni Zelanda, İtalya ve Venezuela gibi ülkelerde kullanılmaktadır.

Paralel Sistemler:

Her seçmenin iki oy aldığı Paralel sistemler hem orantılı parti listelerini, hem  de çoğulluk (“kazanan hepsini alır”) yöntemlerini kullanır: biri yerel bir seçim bölgesindeki bir aday için diğeri parti listesi için. Koltukların bir kısmı çoğulluk kullanılarak seçilir ve geri kalanı orantılı parti listesinden seçilir. Liste sandalyeleri, ulusal parti oylarıyla orantılı olarak tahsis edilir, ancak yasama organının, ülke çapında parti oylamasını yansıtması gerekmez. Yukarıdaki sistemden farkı, orantılı parti listeleri çoğunluk bölgelerdeki herhangi bir orantısızlığı telafi etmez.

Paralel sistemler, Hırvatistan, Japonya ve Rusya dahil yaklaşık 20 ülkede kullanılmaktadır.

Bazı Ülke Uygulamaları

Birleşik Devletler’deki Meclis ve Senato ve Birleşik Krallık’taki Avam Kamarası seçimleri çoğulluk sistemini kullanır. ABD başkanlık seçimleri de genel olarak bir çoğunluk sistemi olarak kabul edilir, ancak Seçim Kurulunun varlığı aslında onu çoğulluk ve çoğunluk sistemlerinin garip bir melezi haline getirir.

Avusturya, Finlandiya, Portekiz, Rusya ve diğer Doğu Avrupa devletlerindeki başkanlık seçimleri ve Fransa’daki başkanlık ve Ulusal Meclis seçimleri, çoğunluk seçim sistemlerinin çeşitli biçimlerini kullanır. ABD Seçim Sistemi’ de çoğunluk sisteminin bileşenlerine sahiptir, çünkü bir başkan adayı kazanmak için% 50 artı bir seçmen oyunu (538 üzerinden 270) almalıdır. Hiçbir aday 270 puana ulaşmazsa, seçime Temsilciler Meclisi karar verir. Bununla birlikte, Seçim Kurulunda kimin kime oy vereceğini belirlerken, ABD başkanlık yarışı katı bir çoğulculuk sistemidir: Bir eyalette halk oylarının çoğunu alan aday, o eyaletin tüm seçim oylarını alır.

Ancak bu ülkelerde uygulanan çoğunluk seçim sistemleri, adayların kazanmak için oyların çoğunluğunu almasını şart koşarak daha yüksek bir temsil gücü sağlamaya çalışır. “Çoğunluk” normalde %50 artı bir oy olarak tanımlanır. Hiçbir aday oyların çoğunluğunu alamazsa, ikinci tur oylama yapılır (genellikle ilk oylamadan bir hafta sonra). İkinci tur oylamada, yalnızca ilk turdan belirli sayıda adayın katılmasına izin verilir. Rusya gibi bazı ülkelerde, ilk turda en çok oy alan iki aday ikinci tura geçiyor. Fransa gibi diğer ülkelerde, asgari oy baraj yüzdesine sahip tüm adaylar (Fransa’da kayıtlı oyların %12.5’i) alan adaylar ikinci tura geçiyor.

İrlanda’daki sistem Avustralya’dakine benziyor. Bu ülkede de hiçbir siyasetçi oyların %50’sinden daha azıyla seçilemez! Hiç kimse oyların %50’sine sahip değilse, en alttaki kişiyi ortadan kaldırır, oy pusulalarını yeniden dağıtır ve biri %50’nin üzerinde olana kadar elemeye devam eder. Ayrıca her seçim bölgesinde sadece 1 politikacı mevcuttur.

NETİCE:

Seçim sisteminin arkasındaki ana fikir, herkesin kendisini temsil eden bir politikacıya sahip olması ve kullanılan her oyun hesaba katılmasıdır. Asıl olan, böyle bir sistemin bir partiye sandıklarda aldığı oy yüzdesi kadar parlamentodaki sandalye yüzdesini vermesidir. Böylece, bir parti oyların %40’ını kazanırsa, sandalyelerin %40’ını alacaktır. Ancak, böyle bir sistemde de bazı sorunlar var: Çok düşük oy alan partilerde temsil edilmeli mi? Oy yüzdeleri koltuklara eşit bir şekilde yansımazsa ne olur? Oyların %19,5’ini alan bir partiye nasıl %19,5 sandalye verirsiniz? Daha karmaşık orantılı sistemler, bu sorunların üstesinden gelmeye çalışır.

Orantılı sistemlerin temel avantajları, önceki sistemlerden çok daha orantılı olması ve oy kullananlara, yerel bir politikacıyı veya bağımsız politikacıları seçmeleri için, parti listesinden daha fazla hareket edebilecekleri bir alan bırakmasıdır Ancak, mükemmel bir sistem değildir ve bazen orantısız sonuçlar oluşturabilir.

Karma seçim sistemi, çoğulluk / çoğunlukçu bir oylama sistemini, orantılı temsil unsuruyla birleştiren bir seçim sistemidir. Karma Seçim Sistemi’nde seçmenler yerel bir milletvekili için oy vermenin yanı sıra bir hükümet seçiminde de yer alıyor Çoğulluk / çoğunlukçu bileşen genellikle oylama sonrası ilk geçiş olarak en fazla oy alan adayın seçilmesidir. Oysa orantılı bileşen çoğunlukla parti listesine dayanır. Karma sistemlerin ayırt edici bir özelliği, her seçmenin seçimin hem çoğulculuk / çoğunluk hem de oransal yönlerini etkileyebilmesidir.

En önde gelen karma seçim sistemleri, karma üyeli orantılı temsil ve paralel oylamayı içerir; bunlardan ikincisi aynı zamanda karma üye çoğunluk olarak da bilinir. Karma Üyeli Orantılı Temsil sistemi genellikle orantılı seçim sonuçları üretir, yani oyların %n’sini kazanan bir siyasi partinin sandalyelerin kabaca %n’sini alacağı anlamına gelir. Paralel Oylama, yarı orantılı sonuçlar üretme eğilimindedir: Çoğulluk / çoğunluk sisteminden daha orantılı, ancak orantılı seçim sisteminden daha az orantılıdır. Her iki sistemde, biri çoğulluk / çoğunluk bileşeniyle, diğeri ise orantılı liste bileşeni ile seçilmiş temsilcileri içerir. Karma bir sistemin birden fazla seçim turuna sahip olması gerekli değildir.

Dar, çok üyeli karma seçim sistemi, parlamentoların temsil edilememesini %75 oranında azaltabilir ve medyan seçmen ile hükümet arasındaki ideolojik mesafeyi daha da daraltır. Hükümetteki ortalama parti sayısını azaltarak ve parlamentoya büyük bir geçerli partiyi ekleyerek, koalisyon olası olsa da, kırılgan ve geniş koalisyonları değil, yalnızca en fazla iki veya üç partiyi içeren hükümetlerin oluşturulmasını sağlayabilir.

Tek kazanan hepsini alır öğelerini birden çok kazananın olduğu orantılı öğelerle birleştiren karma sistemler, giderek daha popüler hale geliyor. Birçok kişi bunu, “her iki sisteminde en iyisi” olarak görüyor çünkü orantılılığı benimserken, tek kazananlı bölgelerde seçmen ve temsilci arasındaki bağı muhafaza ediyor.

KAYNAK:

Robert Nielsen, May 11, 2015, Democracy, EelectionElectoral System, “Politics”

Paul Cohen, 5 thoughts on “What Is The Best

“Electoral System?”https://www.fairvote.org/electoral_systems#research_electoralsystems101I

Democratic Electrol Systems, http://caribbeanelections.com/education/politics/electoral_systems.asp

İMAR, Arazi Kullanımı

Genel

İmar, hükümetin arazinin fiziksel gelişimini ve her mülkün kullanım türünü kontrol etmesidir şeklinde tarif edilebilir. İmar yasaları tipik olarak konut, sanayi, eğlence veya ticari faaliyetlerin gerçekleşebileceği alanları belirtir.

İmar, yapılı çevrenin düzenlenmesi ve işlevsel gayrimenkul piyasalarının oluşturulması için bir planlama kontrol aracıdır. Bunu, kasaba ve şehirlerin düzenini şekillendirmek ve çeşitli geliştirme türlerini mümkün kılmak için belirli alanlarda belirli arazi kullanımlarına izin verecek şekilde, yerel bir yönetim, yasal alanı oluşturan araziyi bölümlere ayırarak yapar. İmar, arazi kullanım planlaması için bir araç olarak nispeten kısa bir geçmişe sahiptir. Binaların yerini, büyüklüğünü ve kullanımını belirler ve şehir bloklarının yoğunluğuna karar verir. İmar’ı anlamak önemlidir, çünkü büyük ölçüde, istediğiniz değişikliği yapıp yapamayacağınızı ayrıca istemediğiniz değişikliği engelleyip veya değiştiremeyeceğinizi belirleyecektir.

Planlama ve imar süreci dünya çapında farklı işliyor ve farklı yetki seviyeleri tarafından kontrol ediliyor. En yaygın olarak, bir belediye veya vilayet gibi yerel bir otorite bölgeyi kontrol ederken (Avustralya veya Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi),  diğer durumlarda eyalet veya ulusal düzeyde (Fransa veya Almanya’da olduğu gibi) uygulanır.

İmarın Amacı

İmar, araziyi farklı kullanımlar için bölgelere ayırmaya yönelik yasal süreçtir. İmar yasaları, arazi ve üzerine inşa edilen yapıların kullanımını düzenleyen yasalardır.

Pek çok konuda, “Halkın sağlığı, güvenliği ve genel refahı için” ifadesinin bazı varyasyonları kullanılır. Bu, her yönetim eyleminin (ideal olarak) halkın çıkarına en iyi şekilde yapılması gerektiği anlamına gelir. Buna göre imar kanunları, arazi kullanımıyla ilgili olarak halkın sağlık, güvenlik ve genel refahını korumak amacıyla oluşturulmuştur.

Bu amaca ulaşmak için, imar yasaları, genellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere, arazi kullanımının insanların yararına olmayabilecek etkilerini düzenler:

• Uyumsuz arazi kullanımlarını ayırarak ve bunların birbirleri üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerini en aza indirerek mülklerin değerini ve yararlanmayı korumak

• Bir mülkün konumu ve çevresindeki kullanımlara göre en uygun arazi kullanımına izin vererek mülklerin değerini ve yararlanmayı korumak

• Vatandaşlarının çıkarına en iyi şekilde arazi kullanımı için hükümler koyulması da dahil olmak üzere, bir şehrin düzenli gelişimini sağlamak ve

• Yollar, elektrik, gaz, su ve kanalizasyon gibi yeterli kamu altyapısını sağlamak.

Şehirler ekonomik büyüme için endüstriyi kullanmak istiyor, ancak şehirler de insanların yaşaması için tek ailelik yerleşim alanları da isteniyor. Ancak, ikisi yan yana oturursa endüstriyel kullanıcılar veya konutları kullananlar mutlu olur mu? Muhtemelen değil. Komşu konutları kullananlar ne zaman mutlu olur? Uyumlu olduklarında. Bütünün bu uyumu, imar görevidir; bir tür hükümet tarafından empoze edilen “komşunu kendin gibi sev.”

Bu kullanım uyumluluğunu sağlamak için İmar, topluma bir yol haritası ve sürüş için bir dizi kural sağlar. Şehrin nasıl büyümek istediğini düşünür. Daha sonra şehri farklı bölgelere bölerek her birinde izin verilen kullanımları sınırlar. Ardından şunları düzenleyen yasalar oluşturur:

• Her bölge nasıl kullanılabilir (örneğin, ticari, konut, tarım),

• Her bir bölgede ne tür binalar ve diğer yapılar inşa edilebilir (örneğin, büyüklük, kat sayısı, konfigürasyon)

• Bu yapıların nerede olabileceği(ör. geride inşa etme, yeşil alanı koruma) ve

• Arazi sahibinin komşu kullanımlarla daha fazla uyumluluk için alması gereken önlemler (örn. Tamponlar, taşkın kontrolü).

Ve sonra yasa hayatın siyah beyaz olmadığını kabul ettiği için, imar yasaları kaçınılmaz değişiklikler için esneklik sağlar (devletin bu üst geçidi inşa edeceğini ve batı yakasını taş ocağı yerine perakende için ideal hale getireceğini kim bilebilirdi?) Ve ayrıca kaçınılmaz özel durumlar için.

İmar yönetmeliğini neler oluşturur?

İmar yönetmeliği genellikle belirli blokların arazi kullanımını ve hatta bir şehir bloğu içindeki her bir arsayı belirten bir imar yönetmeliği şeklinde geliştirilir. İmar düzenlemeleri, parti boyutu, yoğunluk veya yığın, yükseklik ve taban alanı oranı (FAR) ile ilgili özellikleri içerir. İmar yönetmeliği, bir belediye içindeki araziye uygulanabilen arazi kullanımı politikalarının resmi sınıflandırmasıdır. İmar yönetmeliği, izin verilen arazi kullanımlarını belirler ve farklı arazi kullanım türleri arasında ayrım yapar. Ayrıca, uyumsuz arazi kullanımlarının birbirine bitişik olmamasını sağlar. Yönetmelikler aynı zamanda inşaatların geriye çekilmelerinide tanımlar ve taşkına maruz düzlüklerde ve sulak alanlarda binalara sınırlamalar getirerek şehrin güvenliğini ve dayanıklılığını artırabilir. İmar yönetmeliği genellikle, bir kullanım değişikliği veya geliştirme önerisi, arazinin bölünmesi, yeni binaların inşası ve arazideki diğer değişiklikler için planlama iznine duyulan ihtiyaca ilişkin bilgileri de içerir.

İmar yönetmelikleri genellikle imar görmüş mahallelerden ve onların kapsadıkları alanlardan oluşur. Üç imar bölgesi vardır: konut, ticaret ve imalat. Bu bölgelerin her biri daha sonra bir dizi düşük, orta ve yüksek yoğunluklu konut, ticaret ve üretim bölgelerine bölünür. İmar katmanları, belirli bir dizi saha koşulunu ve sonuçlarını teşvik etmek için tasarlanmış özel amaçlı imar bölgeleridir. Belirli mahallelerin özel ihtiyaçlarına göre uyarlanmıştır. Örneğin, mahalle evlerinin zemin katında perakende satış sağlamak için bir konut bloğunda ticari bir kapsama izin verilebilir. Katmanlar ayrıca, yapılı çevreyi belirli bir şekilde şekillendirmek veya tarihi özellikleri veya sahil görüşlerini korumak için yükseklik sınırları veya başka fiziksel sınırlamalar da getirebilir.

Kapsamlı Plan

Kapsamlı bir plan (veya “ana plan”), bir şehrin istenen sosyal, ekonomik ve fiziksel gelişimine ulaşmak için oluşturulan yol haritasıdır. Elbette, bir şehrin büyümesi uzun sürdüğü için kapsamlı planlar uzun vadeli görünüyor. Beş ila 20 yıl uzun vadeli. Bu tür planlar oluşturmak için bir şehir, arazi kullanımı ile ilgili ne istediğini (bu kullanımları desteklemek için kamu altyapısı dahil) ve bunu nasıl başaracağını düşünür. Örneğin, bir şehir, yüksek teknoloji endüstrisi için bir merkez olmanın kendi nüfusunun yararına olduğuna karar verirse, bu tür endüstriler için kendi sınırları içindeki alanları belirleyecektir.

Plan aynı zamanda hangi kullanımlara izin verildiğini, hangi yapılara izin verildiğini, bunların tasarımını ve bu kullanımların ve yapıların nereye yerleştirilebileceğini (hem bir semt içinde hem de diğer ilçelerle ilişkili olarak) tanımlayan düzenlemelerin oluşturulması için bir kılavuz görevi görür. Planın kendisi yasal olarak bağlayıcı değildir, ancak imar yönetmeliği gibi yasal olarak bağlayıcı araçların temelidir.

Kapsamlı Bir Planın Oluşturulması

Planlama uzmanlarının, halkın, şehir personelinin, şehrin planlama komisyonunun ve şehrin yönetim organının (ve hatta bazen komşu toplulukların) ortak çabasıyla bir plan oluşturulur.

Süreç evrensel değildir, ancak yaratma genellikle kentin nasıl gelişmesi gerektiği konusunda vatandaşlardan ve ilgili taraflardan bilgi isteyerek başlar. Şehrin büyümesinin bir parçası olan veya olmak isteyen bir geliştirici varsa, onlara masada bir yer vermek mantıklıdır. Şehir personeli daha sonra bu girdiyi kendi başına veya bir planlama danışmanıyla birlikte bir taslak plan oluşturmak için kullanabilir. Taslak, personelin tavsiyesi ile onu gözden geçiren şehrin planlama komisyonuna verilir. Komisyon planı tatmin edici bulursa, onay için bir tavsiye ile belediye meclisine iletilir (plan ideal değilse, komisyon değişiklikler için onu personele iade edebilir).

Konsey, nihai karar alıcıdır. Planın halkın vizyonu ve arzusu olması ve onların genel refahına hizmet etmesi gerektiğinden (ve birkaç yöneticinin veya meclis üyesinin arzularına değil), konsey planı onaylamadan, değiştirerek onaylamadan veya reddetmeden önce daha fazla kamu tanıklığı isteyebilir.

Kapsamlı Bir Planda Neler Var?

Resimler ve kelimeler, haritalar ve metin. Sokakların, kanalizasyonların ve diğer altyapının gitmesi gereken yerler. Farklı arazi kullanımlarının gerekeceği yerler. Bu tür kullanımları ve bunları destekleyen yapılara ilişkin sınırlamalar. Yine, planın önerileri şehrin tıkanması ve büyümesi için bir talimat değil, 5-20 yıllık bir yol haritasıdır.

Plan neden önemsenmeli? Bir mülkü geliştirebilmek veya bunu yapmak için bir başkasına satabilecek bir arazi sahibiyseniz, bir plan oluştururken sesinizin duyulmasını isteyebilirsiniz. Ya da gelişmemiş toprağın (veya yeniden yapılanmaya hazır toprağın) yanında yaşayan veya şehrin belirli bir şekilde büyümesi gerektiğine inanan bir sakini iseniz, belirli kullanımları cazip buluyorsanız (yüksek teknoloji endüstrisi için bir merkez olma fikri), yine sesini duyurmak isteyeceksiniz.

Ya bir plan zaten varsa? Öyleyse, sahip olduğunuz mülk, yanınızdaki mülk ve şehir genelindeki mülk hakkında ne yazdığı öğrenilmelidir. Plan, toprağınızın değerinde ve içinde yaşadığınız (veya olabileceğiniz) topluluk türünde, içinde inşaat yapmanız  veya bir iş yürütmeniz durumunda, büyük bir rol oynayabilir.

İmar Yönetmeliği

Şehirler, ilçeler, kalkınmaya rehberlik etmek ve topluluklarını şekillendirmek için çeşitli imar kararnameleri ve düzenlemeleri kullanır. Bu yasalar olmadan, mülk sahipleri mülklerine yönelik herhangi bir ihlal için başvuramazlardı. Sonuç olarak, imar yasaları, mülk sahiplerinin arazilerini kendi çıkarlarına göre kullanmalarına imkan verir.

İmar sürecinde, kapsamlı planın nasıl yapılacağının ayrıntıları bir şehrin imar yönetmeliğinde belirlenir. Bu yönetmelik, yerel yönetim sınırları içindeki arazi kullanımlarını ve yapıları düzenleyen yerel (ör. İlçe, şehir, ilçe vb.) düzenlemeler kümesidir. Planın aksine, kararname yasal olarak bağlayıcı bir araç olduğundan ve arazinin nasıl ve nerede kullanılabileceğini belirleyen kuralları sağladığından, yaratılması belirli yasal güçlükleri ortadan kaldırmalıdır. Başlıca güçlüklerden biri, yönetmeliğin hukuka uygun olmasını sağlamaktır.

İmar yönetmelikleri genellikle üç alanı kapsar: (1) farklı kullanım türlerini tanımlayan bir imar bölge bölümü (örneğin, ticaret bölgesi, yerleşim bölgesi) ve bu kullanımların düzenlenmesi; (2) tüm bölgeler için aynı şekilde geçerli olan düzenlemeleri tanımlayan bir performans standartları bölümü (örneğin, park, gürültü, çit ve tabela standartları); ve (3) yönetmelik kapsamındaki talepler için prosedürleri özetleyen bir idari bölüm.

Arazi kullanımının uygunluk hedefi halkın sağlığı, güvenliği ve refahına hizmet etmek için atılacak ilk adım, arazi kullanımlarını tanımlamaktır. Geniş kullanım kategorileri ticari, konut, endüstriyel ve tarımsaldır.

Bununla birlikte, yönetmelikler en yaygın olarak parsel içindeki yapıların boyutunu, yoğunluğunu ve konumunu, ayrıca park ve yeşil alan gereksinimlerini belirler. Boyut, kaplama alanı, yükseklik, kat sayısı, vb. İle ilgili olabilir. Yoğunluk, dönüm başına konut birimi sayısı (konut için) veya taban alanı oranı (ticari için) ile hesaplanan, dönüm başına izin verilen geliştirme miktarını ifade eder. Konum, kısmen geride inşa etme, yapılar arasındaki mesafe ve mülkiyet çizgileri tarafından yönetilir.

İmar yönetmeliği, potansiyel olarak mülkün nasıl göründüğünü “estetik” yönden düzenleyebilir. Bunlar, yalnızca bölgenin mevcut yapılarına uyan veya bunları tamamlayan kullanımlara, tasarımlara ve yapılara izin vererek bir bölge içindeki estetik özellikleri korumak için kullanılır. Örnekler arasında park alanları, geriye çekmeler, yapıların renkleri ve mimarisi ile peyzaj türleri, çatılar ve yapı malzemeleri ile ilgili sınırlamalar yer alır.

Yönetmelik aynı zamanda doğal kaynakları korumak için aşağıdakiler gibi düzenlemeler de getirebilir: (1) taşkın yatakları içinde inşaatı yasaklamak veya iyileştirme ile taşkını ortadan kaldırmak; ve (2) örneğin bir sahil şeridinden yapıları daha fazla geriye çekerek, kıyı şeridi gelişimine ters etkilerini azaltmak.

Kapsamlı planda olduğu gibi, bir şehrin imar yönetmeliği de genellikle şehrin resmi web sitesinde bulunur (ipucu: şehir kodunu veya planlama departmanının sayfasını bulana kadar tıklayın). Değilse, Belediye Binası’na hızlı bir çağrı sizi doğru yöne yönlendirmelidir.

Çoğu imar yönetmeliği, genellikle bölgeden bölgeye farklılık gösteren bir gelişimin FAR gereksinimlerini de belirler. “Kat Alanı Oranı (FAR)”, binaların büyüklüğünü kontrol eden temel toplu düzenlemedir. FAR, toplam bina taban alanının o bölgedeki imar alanına oranıdır. FAR, yüksekliği veya kapsama alanını değil, alan kullanımının yoğunluğunu ana hatlarıyla belirtir. Her imar bölgesinin bir FAR’ı vardır ve bu, imar partisinin arsa alanı ile çarpıldığında, o imar parselinde izin verilen maksimum taban alanını üretir.

İmar Kanunları Yetkilendirmesi

İmar kanunları, neredeyse her zaman mahalli yönetimler tarafından kanunlaştırılır ve uygulanır. Şehir yönetimleri, kasaba yönetimleri, köy yönetimleri ve benzerleri, devlet fonksiyonunu icra ederler. Tüm yetkilerini bulundukları devletten alırlar. Bu nedenle, bir yerel yönetimin bir imar kanununu geçirebilmesi için, hükümetin önce bunu yapma yetkisini ona vermelidir. Bir yerel yönetim, yetki alanı dışındaki bir yasayı geçirirse, yasa geçersizdir.

İmar Yasaları Nasıl İşler?

İmar yasaları, mülkün, mülkün kullanımına veya yararlanılmasına zararlı olacak komşu mülkün kullanımlarına karşı korunması gerektiği temel varsayımına göre işlemektedir. Bu nedenle, yerleşim alanları genellikle ticari ve / veya endüstriyel kullanımlara izin verilen alanlardan ayrı tutulur.

Genellikle, daha “yoğun” (daha yoğun kullanılan) mülk kullanımlarının, daha az yoğun kullanılan komşu mülkler için zararlı olacağı varsayılır. Bunun nedenleri, nüfus yoğunluğundaki artışın kaçınılmaz bir sonucu olan aşırı trafik, gürültü ve kirliliği içermesidir. Ek olarak, komşu ticari alanların oluşturdukları trafik ve gürültü artışının, yerleşim alanlarına zarar verebilmeleridir. Endüstriyel alanların, her zaman ürettikleri kirlilik ve gürültü nedeniyle hem konut hem de ticari alanlar için zararlı olduğu varsayılmaktadır.

İmar Kanunlarının Mevcut Kullanımlara Uygulanması

Yeni bir imar yasası, o ana kadar yasal olan bir mülkün kullanımını yasakladığında genellikle sorunlar ortaya çıkar. Eğer bir imar kanunu mülkün eski kullanımını yasaklıyor ve mülkün mal sahibine olan değerini ortadan kaldırıyorsa, imar kanunu bir “alım” oluşturur ve hükümetin adil tazminat ödemesine neden olabilir. Bu sorunu önlemek için, imar yasaları genellikle bu tür faaliyetlerin bir kerede durdurulmasından ziyade, imar yasasını ihlal eden faaliyetlerin kademeli olarak durdurulmasını önerir.

İmar ihlallerinin sonuçları nelerdir?

İmar İhlallerinin Sonuçları. Yerel imar kanunlarını ihlal etmek, suçluya ciddi mali zarar verebilir. İhlal eden kişi para cezasına çarptırılabilir ve hatta yasadışı yapıyı veya eklemeyi önemli bir maliyetle kaldırması gerekebilir. Bir ceza davası, suç için para cezası ve hatta hapis cezası verebilir.

Yerel hkümet İmar İhlalini Nasıl Öğreniyor?

İmarla görevli yerel hükümet kurumunun imar yasalarının ihlal edildiğini öğrenmesinin iki yolu vardır:

• Konut sakini şikayeti – çoğu imar acentesinin, yerel sakinlerin veya mülk sahiplerinin imar kanunlarını ihlal edebilecek mülk hakkında şikayette bulunabilecekleri bir süreci vardır.

• Ajans teftişi – ajans yetkilileri, imar ihlallerini kontrol etmek için, mal sahibinin izni olmasa bile belirli işletmelerde teftiş yapma hakkına sahip olabilir

İmar Uygulama Görevlisi (İUG)

İUG, belediyenin arazi kullanım düzenlemesi ve uygulamasındaki temsilcisidir ve tüm başvuru sahipleri için birincil irtibat kişisi olmalıdır. Onun başlıca görevleri genellikle şunlardır: İmar kanununu uygun şekilde yönetmek için gerekli formları hazırlamak veya almak; imar izinleri vermek; teftiş ve soruşturmalar yürütmek; bir imar uygunluk veya kullanım sertifikası vermek; tüm idari işlemlerin ve belgelerin kayıtlarını tutmak; ve bu belgede tartışılan çeşitli yöntemlerle imar kanununu uygulamak. Pozisyonun gerçek yetki ve görevleri belediyeler arasında değişiklik gösterir. Ancak, yerel imar yasasında veya tüm imar ve arazi kullanım yasalarının uygulanmasını sağlayan ayrı bir yönetmelik veya yasada açıkça belirtilir.

İmar uygulama süreci, İUG’nin ihlalin farkına varmasıyla başlar.

İUG, ihlali kendisi keşfedebilir veya bir belediye görevlisi veya yerel sakin tarafından İUG’ye bildirilir. Vatandaş katılımının etkinliğini artırmak için, her yerel yönetim vatandaş şikayetlerini almak için yerleşik bir sisteme sahip olmalıdır. İdeal olarak, böyle bir sistem, herhangi birinin, varsayılan ihlal hakkında bilgi veren bir vatandaş şikayet formu sunmasını sağlamalıdır. Mümkünse belediye vatandaşa bu formu elektronik ortamda sunmasına ve aynı şekilde yanıt almasına izin vermelidir. Form, duyurulan merkezi bir yerde (muhtemelen il, ilçe veya köydeki memurun ofisi) dosyalanır.

Sözlü, belki de isimsiz bir şikayet, yaptırım soruşturmasını tetiklemeli mi?

Normalde, bu tür şikayetlerde ciddiye alınmalı ve şikayette bulunan kişinin kimliği tespit edisin veya edilemesin, soruşturulmalıdır.

Vatandaş şikayetlerinin alınmasına ilişkin her sistem, takibi içermelidir. En iyi yaklaşım, vatandaşa şikayetin alındığını ve mümkün olan en kısa sürede soruşturulacağını bildiren acil bir takip mektubu veya elektronik yanıt gönderilmesidir. Diğer öncelikler dışında, iyi bir temel kural, İUG’nin, her vatandaş şikayetini 24 ila 48 saat içinde soruşturmasıdır.

Acil takip mektubuna ek olarak, İUG, şikayetçiye yaptırım eylemlerinin nihai sonuçlarını açıklayan müteakip bir mektubu iletmelidir. Herhangi bir işlem yapılmadıysa, İUG nedenini açıklamalıdır.

Olası bir ihlal gözlemlendiğinde veya rapor edildiğinde, İUG konuyu soruşturma, bunun olup olmadığına dair bir ön karar verme yetkisine sahiptir. Bu nedenle tüm belediyeler, genel olarak İUG’lerine, uygulamanın gerçekleştirilmesi için “anayasal güvenceler ve gerekli her türlü izin ile tutarlı” olarak kamu veya özel tüm binalara girme yetkisi veren hükümleri kabul etmelidir. Herhangi bir soruşturma, bir Uygulama İnceleme Raporu kullanılarak İUG tarafından günlüğe kaydedilmelidir.

Arazi sahibinin ihlale devam etmesini önlemek için bildirimle birlikte kullanılabilecek ve kullanılması gereken dört olası idari eylem vardır. Birincisi, şüpheli faaliyetle doğrudan ilgili olan izinlerin iptali veya askıya alınmasıdır. İkinci olarak, aynı işle ilgili herhangi bir yeni izin veya sertifika, ihlalin var olduğunun ilk tespit edildiği tarihten, sorun çözülene kadar reddedilmelidir. Üçüncüsü, bu tür iptaller / askıya almalarla bağlantılı olarak sorun çözülene kadar olası yasadışı inşaat faaliyetlerinin herhangi bir şekilde genişlemesi önlenmelidir ve ayrıca (mal sahibi tarafından muhtemelen sonuçsuz ek yatırımı önlemek).için bir İş Durdurma Emri düzenlenmelidir, İnşaat projelerinde bir İş Durdurma Emri iile ilgili olarak İUG, imar kanunu ile yeıkilendirilmiş olmalıdır.. Son olarak, inşaatla ilgili olanların dışında devam eden bir ihlali durdurmak için bir Durdurma ve Vazgeçme Emri verilebilir. İUC’nin herhangi bir yazılı idari eylemin yanı sıra gayri resmi iletişimin ötesine geçen diğer yaptırım eylemlerinin kaydını tutması son derece önemlidir.

Bir imar ihlali varsa, yaptırım adımları atılmalıdır. İlk adım, düzeltilebilmesi için ihlali mülk sahibine bildirmektir. İUG her zaman ilk etapta cezanın infazı yetkisine sahipse de, önce gayri resmi veya resmi idari eylemde bulunmak onun uygulaması olabilir Bununla birlikte, idari işlemin mülk sahibinin bir imar ihlalini azaltmada başarılı olamıyorsa, daha güçlü uygulama yöntemleri kullanılabilir. Tüzükler, hem parasal hem de hukuki cezaların veya yaptırımların uygulanmasını sağlar.

Cezai takibat

İcra tedbirleri, devlet yasaları tarafından (veya yerini alan yerel bir yasa tarafından) belirlenen özel yönergeler uyarınca para veya hapis cezalarına hükmedecek yerel ceza mahkemesine götürülebilir. Mahkemelere yargı yetkisi vermek amacıyla, imar suçları kabahat(kusurlu) davranış olarak kabul edilir. İmar suçları, yargı açısından kabahat olarak kabul edilmekle birlikte, hapsetme hükümleri ihlal olarak muamele görmeye yetecek kadar düşük ise, kabahat hükmünün tüm korumalarından mutlaka yararlanamazlar. Kabahat muamelesi yerine ihlal olarak muamele görme arasındaki temel fark, bir ihlal nedeniyle sanığın kendine avukat tutamıyorsa, görevlendirilmiş bir avukatın atanmasıdır. Hapis cezasının on beş günden fazla olabileceği durumlarda, suç kabahat  olarak kabul edilir ve yukarıda belirtilen korumalar geçerlidir

Bir sanığa karşı cezai kovuşturma başlatmak için, İUG yerel adliye mahkemesine bir Bilgi ve Şikayet yazısı sunmalıdır. Bilgi ve Şikayet, ihlali tespit etmek için kanıtlanması gerekenlerin her bir unsurunu içerir. İUG, Bilgi ve Şikayet yazısını ve onu destekleyen eklerini, mahkemeye sunduktan sonra, yerel mahkeme, sanığın mahkemeye çıkacağı tarihide belirten bir celp çıkaracak ve polis tarafından sanığa tebliğ edilecektir.İmar hukuku ihlalleri yargı açısından kabahat olarak değerlendirildiğinden, kovuşturma için birincil sorumluluğu olan bölge savcısıdır.

İmar Kanunlarını İhlal Etmenin Sonuçları?

İmar kanunlarını ihlal etmenin hem yakın gelecekte hem de ileride çok ciddi sonuçları olabilir:

• Para cezaları – adli para cezaları veya hapis cezası

• Medeni cezalar – imar ihlalinin devam etmesini önlemek için, mal sahibine yasa dışı bir ilaveyi kaldırmasını emretmek gibi tedbirler veya diğer eylemler

• İzin verilen kullanım için sonuçlar – imar yönetmeliğini ihlal eden bir mülkün kullanım izinlerini iptal edebilir

• Mülkün değeri – mal sahibi, mülkün imar kanunlarına uygunluğunu sağlanmadığı durumda, yerel imar kurumu bunun farkında olmasa bile, onu gerçek değerinden daha düşük bir fiyata satmak veya piyasadan çıkarmak zorunda kalabilir. Alıcılar daha sonra sorunlu olabilecek bir mülkü satın almak konusunda isteksiz olacaklardır.

Mülk sahibi, imar ihlalini düzeltemezse ve gerekli süre içinde itirazda bulunmazsa, yerel yönetim, imar yönetmeliğini ihlal ettiği için mülk sahibine gereken cezanın verilmesi için sulh hakimi nezdinde dava başlatabilir.

Şehirdeki izinleri gözden geçirme ve / veya verme yetkisine sahip tüm departmanlar, yetkilileri ve kamu çalışanları, Şehir Belediye Yasası’nın hükümlerine uyacak ve. bu başlık hükümlerine aykırı olan bina veya başka maksatlı faaliyet için  herhangi bir kullanım izni vermeyecektir Bu başlık hükümlerine aykırı olarak verilen herhangi bir izin geçersiz ve hükümsüzdür. Planlama ve ulaştırma müdürü ve onun atadığı kişi, bu unvanın herhangi bir ihlali durumunda ihtiyati tedbir dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, soruşturma, ihlal bildirimlerini yayınlama ve telafileri güvence altına alma konusunda tam yetkiye sahip olacaklardır.

NETİCE:

Etkili imar uygulaması, imar kanunu ihlallerini önler veya düzeltir ve bu nedenle imar; belediyelerdeki vatandaşların genel sağlık, güvenlik ve refahını korumak olan temel amaçlarını gerçekleştirir. Her yerleşim yerinin, il, ilçe, kasaba, köy, ana ve bölgesel imar planları yapılmış olmalı ve yerleşim yerlerinin gelişimleri bu planlara göre gerçekleşmelidir. Plana aykırı tadilat yapılmamalı veya kişiye özel imar izinleri verilmemelidir. Şunu hatırlamak gerekir ki, imar yasası ancak uygulandığı ölçüde faydalıdır; uygulamalar imar gereklerine uymuyorsa, ihlaller söz konusu oluyor ve bu konuda imar yönetmeliğinin gerektirdiği takipler yapılmıyor, kovuşturmalar gerçekleştirilmiyorsa, imar yasası sadece kağıt üzerindeki sözcüklerde kalır. Bu nedenle, imar kanununun uygulama bölümü hazırlanırken büyük özen gösterilmelidir. Özellikle, uygulama yetkileri, bunu tarif eden prosedürlerde açık hükümler şeklinde yer almalıdır.

KAYNAK:

BÜROKRATİK ÖZERKLİK

Özerklik nedir

Özerklik, kişinin düşüncelerinde veya eylemlerinde bağımsız olarak karar verebilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Özerkliğe olan bu inanç, bilgilendirilmiş onay ve bir grubun üyeleri arasında dağıtılmış karar verme kavramının temel dayanak noktasıdır.

Özerklik, insanların seçimleri olduğunu, yaptıklarının kendi iradeleri sonucunda olduğunu ve onların kendi eylemlerinin kaynağı olduklarını algılama ihtiyacıdır. Yöneticilerin ve liderlerin bilgi ve durumları çerçeveleme biçimleri, ya bir kişinin özerkliği algılama olasılığını artırır ya da onu zayıflatır.

İş özerkliği başarı için hayati bir önem taşır ve çalışan için aşağıdaki avantajları sağlar:

• Daha fazla mutluluk ve bağlılık oluşturur

• Her birey kendini sorumlu hisseder ve bu nedenle elinden gelenin en iyisini yapmak ister.

• Çalışanlar kendilerini daha değerli hissederler.

• Yeni beceriler öğrenmek için motive olmuş hissederler.

• Daha fazla üretkenlik sağlarlar.

• Daha fazla ekip duygusu ve organizasyon kültürü oluşur.

Özerklik nasıl teşvik edilebilir:

1. Bir güven kültürü oluşturulması

Çalışanlarına kendilerine devredilen projeleri gerçekleştirmeleri için güvenmeye istekli liderlerin, onların sonraki eylemlerine eşlik edebilecek riskleri kabul etmeleri gerekir. Yöneticiler yetkilerini devretmeye direndiklerinde, çalışanlar bu davranışı kendilerine olan güven eksikliğinden kaynaklanıyor olarak yorumlar. Bu, bir güvensizlik kültürüne ve özerklik ve inisiyatiften yoksun bir çalışana yol açar. Ancak kolaylıkla düzeltilebilir: insanlara projeler ve görevler hakkında danışmak, güvenin artmasını ve yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Başlamak için ezici bir özerklik sunmak ve işler yolunda gitmezse geri adım atmaya zorlanmak yerine, küçükten başlamak ve bir bireyin yeteneklerini kanıtlarken sorumluluklarını ve özgürlüğünü kademeli olarak artırmak en iyisidir.

2. Hatalardan ders almak

Bireylerin yaklaşımlarını sorumluluklarına göre uyarlamalarına izin vermek, onlara görevlendirildikleri  üzerinde daha fazla kontrol duygusu verecek ve bu da performanslarına fayda sağlayacaktır.

Çalışanların hatalarını aşırı derecede eleştiren liderler, inisiyatif ve yaratıcılığı ve dolayısıyla çalışan bağlılığını öldürür. Eğer işgücünüz dürüst hataların sonuçlarından korkuyorsa, hem bağlılık hem de performans düşecektir.

3. Düzenli iletişim kurmak

Hedeflere ve son tarihlere göre ilerlemeyi izlemek ve gözden geçirmek için düzenli toplantılar yapmak, engelleri belirlemek, ve bir bireyin veya ekibin daha fazla desteğe veya kaynağa ihtiyaç duyduğu durumlarda, hem çalışanlara hem de yöneticilere endişelerini dile getirme ve ayrıca bir çalışanın bir görevi sahiplenip başarılı olduğu zamanı kutlama şansı verecektir. Nankör bir kültür, yalnızca bireyleri özerklikle eşanlamlı olan ek hesap verebilirliği üstlenme isteğinden caydırmaya hizmet edecektir.

4. Doğru kişileri işe almak

Doğru zihniyete ve tutuma sahip kişileri işe almak, kuruluşunuzun kültürünü komuta ve kontrolden uzaklaşıp özerkliğe doğru kaydırmanıza yardımcı olacaktır. Bazı bireyler ayrıntılı yönlendirme ve denetime ihtiyaç duyarken, diğerleri kendi patronu olmayı ve kendi inisiyatiflerini ve yeniliklerini kullanmayı tercih eder. Adaylarla iletişim kurarken- hem görüşme aşamasında hem de işe alım sürecinin bir parçası olarak- özerklik, konuşmanın önemli bir parçası olmalıdır. Bununla birlikte, özerkliğin teşvik edilme derecesini abartmamaya dikkat edilmeli; bir rolün ne kadar bağımsız olabileceği veya olmayabileceği konusunda dürüstlük çok daha iyidir, bu nedenle bir aday, kuruluşa katıldığı için hayal kırıklığına uğramaz veya şok yaşamaz.

5. Kenara çekilme

Liderler mikro yönetime devam ederse ve bağımsızlığa gereksiz engeller koymaya devam ederse, özerkliği teşvik etmenin pek bir anlamı yoktur. Yöneticiler, çalışanlara görevleri uygun gördükleri şekilde tamamlama özgürlüğü verirken, ellerinde kalan destekleme ve tavsiyede bulunma ile, doğru dengeyi yakalamak isteyeceklerdir. Net hedefler ve ölçütler belirlemek, çalışanların neyin gerekli olduğunu bilmelerini sağlayacak ve bunları başarı için ayarlayacaktır.

Devlet özerkliği

Devlet özerkliği, bir ülkenin veya bölgenin, harici bir tarafın denetiminden veya kontrolundan bağımsız olarak girişimlerde bulunma yeteneğidir.

Cambridge Sözlüğü, özerkliği bir kuruluşun, ülkenin veya bölgenin bağımsız ve kendisini yönetme hakkı olarak tanımlarken, Collins İngilizce Sözlüğüne göre özerklik, bir ülkenin, kuruluşun veya grubun, başkaları yerine, kendi kendini kontrolü veya yönetmesidir.

The Wealth of Nations’da Adam Smith, hükümeti işadamlarının etkisinden izole etmenin önemli olduğunu savundu. Bir miktar özerklik olmadan, hükümet politikası toplumun genel çıkarlarından ziyade iş adamlarının özel çıkarlarını destekleyecek şekilde bozulabilirdi (Smith 1976, s. 144, 278). Joseph Schumpeter, belirli devlet işlevlerinin demokratik etkiden korunmasının başarılı bir demokrasi için gerekli olduğunu ileri sürdü (Schumpeter 1950. s. 291-92); son zamanlarda. Ralph Miliband ve Nicos Poulantzas, otonomiyi Marksist bir perspektiften tartıştılar. Kapitalist-demokratik toplumlarda devlet özerkliği, sosyal bilimciler için önemli ve kalıcı bir ilgi alanı olmuştur. Özerklik, devletin, toplumun genel çıkarlarına (Adam Smith’in argümanı) veya kapitalist sınıfa (Poulantzas’ın konumu) veya kendi çıkarlarına (Skocpol 1985) yönelik politika uygulayacağı şekilde karar verme ve uygulama bağımsızlığını ifade eder. Özerkliği olmayan bir devlet bir başkasına mecburdur.

Özerklik sorunu daha dikkatli bir şekilde belirtilmelidir. Soyut kuram oluşturma, sıklıkla üniter bir devlet anlayışını kullanmıştır. Ancak, devleti ayrı kuruluşlar topluluğu olarak düşünmek faydalı olur. Özerklik sorununda uygun analiz birimi, özellikle politika açıklanmak istenir ise, bir bütün olarak devletten çok devlet bürokrasisidir, Bu yaklaşım, araştırmayı, devletten kurucu örgütlerine kaydırır. Örgütsel özerkliğin belirleyicileri nelerdir? Harici bir grup oyunu bir organizasyonu nasıl kontrol eder? Kuşkusuz bu, sorulandan farklı bir soru

Bürokratik Özerklik

Bürokratik(İdari) özerklik, kamu kuruluşlarının kendi tercihlerini belirleme ve bu tercihleri yetkili eylemlere dönüştürme kabiliyetini ifade eder. Kavram, bir kuruluş ile kuruluş dışındaki bir dizi aktör, en önemlisi seçilmiş yetkililer ve icraatçı politikacılar arasındaki ilişkiyi tanımlar. Bununla birlikte, kamu kuruluşları hiçbir zaman siyasi sistem içindeki diğer aktörlerden tamamen izole edilemez (Wilson 1989). Seçmenlerden, seçilmiş yetkililere ve departmanlara (bakanlıklar) kadar uzanan bir delegasyon zincirinin parçasıdırlar

Carpenter’a (2001) göre bürokratik özerklik, “politik olarak farklılaşmış kurumlar kendi istekleri ile tutarlı aldıkları sürdürülebilir eylem kalıpları, seçilmiş yetkililer, organize çıkar grupları veya mahkemeler tarafından kontrol edilmediği veya tersine çevrilemediği durumda” mevcuttur.

Christensen’e (1999) göre bürokratik özerklik, ilgili siyasi aktörlerin (örneğin, bölüm bakanının) tam denetiminden resmi muafiyettir. Tanımdaki resmileştirme kriterinin varlığı, siyasi gözetimden muafiyetin, uygun şekilde yürürlüğe konmuş yasal mekanizmalar yoluyla sağlanması gerektiğini ifade eder. Egeberg (1998) için, “bürokratik özerklik, yetkililerin gerçek davranışlarının siyasi liderlik, çıkar grupları, haber medyası ve uluslararası kuruluşlar gibi diğer aktörlerin çıkarları ve eylemleri tarafından ne ölçüde kısıtlandığı anlamına gelir.”

Kamu kuruluşlarının resmi özerkliği, genel olarak seçilmiş yetkililere olan uzaklıkları olarak anlaşılabilir; daha yüksek düzeyde resmi özerklik, seçilmiş yetkililerin kuruluşların davranışlarını yönlendirmek için daha az yetkiye sahip olduğu anlamına gelir. Bu yukarıdan aşağıya bakış açısı ile idari özerklik, esas olarak kalıcı bürokrasi üzerinde siyasi kontrol sağlamakla ilgilenen siyasi karar vericiler tarafından devredilmiş yetkinin sonucudur. Diğerlerinin yanı sıra, bu terim ekonomik ve sosyal faaliyetleri düzenleyen bağlayıcı kuralların uygulanması için yaptırımla görevli(ve bazen geliştirme) “bağımsız düzenleyici kurumlar” için olduğu kadar, “bağımsız merkez bankaları” içinde kullanılır (Gilardi 2008).

Siyasi Varlık Olarak Bürokratik Özerklik

Son yıllarda, resmi yetkiyi, idari gözetimden bir dereceye kadar çıkaran ve böylelikle departman hiyerarşisinin dışına yerleştirilen kurumsal yapılara ilgi artmıştır. Bu hareket birçok ülkede gözlemlenebilir ve normalde güçlü çoğunluk hükümetlerine sahip ülkelerin bile parlamenter sistemlerinde kök salmıştır. Bu gözlem iki soruyu gündeme getiriyor. Birincisi, politika yapıcılar ve özellikle departman bakanları, aniden köklü yönetim kurumlarından neden vazgeçmektedirler? Diğeri, daha şüpheci soru, parlamenter demokrasilerdeki egemen olan geleneksel idari kurumlar tanımı, ampirik olarak doğrudur. Öyleyse, hiyerarşik olmayan yönetişime olan ilgi şu soruyu gündeme getirmektedir. Politika yapıcılar bakanlık denetimine ve departman hiyerarşisine dayalı idari uygulama kurumlarını ne zaman seçerler ve hangi şartlarda karşılarında belirli bir düzeyde resmi özerkliğe sahip kuruluşlara yetkilerinin devrine dayalı kurumsal çözümlere yönelirler.

Klasik literatür bunlara net ve tutarlı bir cevap sunmuyor. Bununla birlikte, rasyonel kurum teorileri, uzun vadeli çıkarlarını korumaya çalışan siyasi aktörlere karşı, resmi kurumlara ve bunların önemine dikkat çekmektedir, örneğin, kendi politik çıkarlarına karşı takdir yetkisini kullanabilecek gelecekteki başka partiden bir bölüm bakanına karşı. Bu olgu, resmi bürokratik özerkliğin yalnızca siyasi partiler, çıkar örgütleri ve teşkilat başkanları için değil, aynı zamanda koşullar göz önüne alındığında, yeni yasaların yürürlüğe girmesinden sorumlu bakanlara bile, potansiyel bir siyasi varlık oluşturduğunu açıklamaktadır.

İlgili çıkarların karmaşıklığı, merkezi hükümet organizasyonunda bulunan güçlü deneysel değişimleri açıklar, ancak aynı zamanda hangi çözümlerin gerçekten seçileceğini tahmin etmenin asgari doğrulukla mümkün olup olmadığı sorusunu da gündeme getirir.

Bürokrat-politikacı ilişkisini düzenleyen normlar

Sadece merkezi hükümetin resmi yapısını bir kişinin çıkış noktası olarak ele alırsak, birkaç bürokratik özerklik endeksi türetilebilir. Nihayetinde kabine karar verir ve her bakanlıkta, yasadışı olmaması şartıyla, kararlar ile ilgili son sözü bakan söyler. Bu, parlamenter sistemde bakanlık sorumluluğu ilkesinden kaynaklanmaktadır. Bakanın resmi üstünlüğü, kariyer görevlilerinin işe alınması, terfi ve görevden alınmasına ilişkin kararlarda dahi tartışmasız kalır. Başvuranların yüksek devlet memurluğuna (örneğin üniversite diploması) alınmasına ilişkin resmi kriterleri karşılaması kaydıyla, bakanın adaylar arasından seçim yapma hakkı vardır. Bakanlıklardaki memurları, görevlerinin ortadan kalkması durumlarında, görevden alma hakkı da kendisine verilir.

Bununla birlikte, bakanlık takdir yetkisinin kullanımını kısıtlaması beklenen faktörler arasında, yönetişim sistemine gömülü kültürel normlar bulunmaktadır. Temel normlardan biri, görevlilerin uygun şekilde davranması ve kalmak istemesi koşuluyla, bakanlıklardaki pozisyonların kalıcı olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu bakımdan, potansiyel olarak rakip bir siyasi partinin gelecekteki siyasi liderlerininde mevcut personel ile çalışmaları gerekebileceğinden, işe alma ve terfi partizan olmamalıdır. Dahası, bu gerekçelerle, kariyer yetkililerinin alternatif yöneticilerden kabul görmeleri için tarafsız davranmaları, ancak eş zamanlı olarak mevcut siyasi üstlerinden gelen direktiflere ve sinyallere uymaları beklenir. Bu birbiri ile rekabet eden rol beklentilerini uzlaştırmak için, kariyer yapanlara hatırı sayılır miktarda mesleki özerklik atfedilmelidir. Alternatif hareket tarzlarını detaylandırmalarına ve bilgi temelinde belirli çözümleri savunmalarına izin verilmeli ve hatta teşvik edilmelidirler. Sadakat, tarafsızlık ve profesyonel özerkliğin bu hassas dengesi, İngiliz ve İskandinav devlet memuru rolünün merkezinde yer almaktadır (Jacobsen 1960; Sayfa 1992). Siyasi talimatlar enerji ile ama coşku olmadan uygulanmalıdır. Bu rol anlayışının, modern toplumların yönetişimini karakterize eden bazı karmaşıklıkların üstesinden gelen çok iyi gelişmiş bir normatif argümanı ifade ettiği ileri sürülebilir.

Bununla birlikte, bürokratik özerklik söz konusu olduğunda özel öneme sahip olabilecek bir örgütsel araç da vardır. Teorik hareket noktası göz önüne alındığında, hükümet kurumlarında kabine düzeyindeki departmanlardan örgütsel olarak ayrılmış olan yetkililerin, bakandan ve onun siyasi danışmanlarından gelen sinyallere kabine düzeyindeki departmanlardaki meslektaşlarına göre daha az ağırlık vermeleri beklenebilir. İcracı yetkililer(ajanlar), takdir yetkisini kullanırken, mesleki ve teknik kaygılar baskın hale gelebilir (Egeberg 1994). Bu nedenle, üst düzey yöneticilerin atanması da dahil olmak üzere kuruluşlarda alınan çoğu karardan bakanlar sorumlu kalsa bile, “hükümete eşit uzaklıkta yarı özerk kamu kuruluşlarını oluşturma”, özerklik normlarını önemli ölçüde destekleyebilir.

Genel olarak politika süreciyle ilgili olarak, kurumsal bir bakış açısıyla, yetkililerin sadakat ve profesyonel dürüstlük endişelerini dengelemeye ve uzlaştırmaya çabalamasını beklemeliyiz.

Bürokratik Özerklik ve Yönetimin Kalitesi

Bürokratlar için daha fazla özerklik, daha az direktifler ve daha az özerklik, siyasi aktörlerin daha yüksek direktifleri anlamına geldiğinden, Fukuyama (2013), bürokratik özerklik ile hükümetin kalitesi arasındaki ilişkinin ters bir U gibi göründüğünü bulmuştur. Şekil, bir uçta – tam itaat -bürokrasinin takdir yetkisi kullanma alanı yoktur, tersine siyasi ilke tarafından belirlenen ayrıntılı kurallar ve düzenlemelerle oldukça sınırlıdır ve sonuçta hükümet kalitesinin düşmesine neden olur.. En kötü senaryolardan biri, tamamen siyasi olarak atanan kişiler tarafından oluşan kadronun, dahili işe alma ve terfi üzerindeki kontrolü kaybetmesidir. Diğer uç – tam özerklik – bürokrasinin siyasi ilkelerden daha az direktif alması veya hiç almaması, iç prosedür ve hedefleri çerçevelendirme özgürlüğüne sahip  olması durumunda da, hükümetin kalitesi düşer.

Fukuyama (2013) ayrıca, uygun özerklik derecesinin, yüksek kaliteli hükümeti sağlamanın temel bir ön koşulu olması halinde, her ikisinin de bürokrasilerin nasıl çalışması gerektiğini açıklamada başarısız olduğunu gözlemler. Weberci modele göre bürokratların işi, siyasi otoritelerin kararlarını yalnızca belirlenmiş kurallara ve düzenlemelere göre uygulamaktır. . Bunun için teknik kapasiteye rağmen bürokratlar bağımsız gündem belirleme yetkisine sahip değiller. Temsilciler (bürokratlar) basitçe siyasal ilkelerin direktiflerini yerine getirdiklerinden, asıl temsilci vekil biçimi de(principal-agent) bu tür bir yetersizlikten muaf değildir.

Bürokratik Özerkliğin Ölçülmesi

Siyaset bilimi ve kamu yönetimi araştırmacıları ve akademisyenleri, bürokratik özerkliği doğru bir şekilde ölçmek için uygun bir yöntem bulmanın zor olduğunu ifade ediyorlar. En yaygın yaklaşım, uzmanların belirli bir bürokrasi hakkındaki algılarının kaydedildiği uzmanlar anketine dayanmaktır (Fukuyama 2013). Ancak, bu yaklaşımın uzmanların beklentilerin doğası nedeniyle  uygun şekilde kavramsallaştırılmasıyla ilgili bazı içsel zorlukları vardır. Uzmanların, verilen direktiflerin uygunluğunu yargılamak için yeterli kriterlere sahip olmayabileceği veya bir tabiiyet ölçüsü olarak birden çok veya çelişen direktifleri araştırmayabileceği yönünde endişeler vardır.

Ancak Fukuyama (2013), özerkliğin itaatin tam tersi olduğu için kayırmacılığın derecesine veya bürokratik işlemlere siyasi müdahaleye odaklanan yeni bir önlem önermektedir. Önlemleri daha nesnel olarak nitelendirerek, “Örneğin, bürokrasideki siyasi pozisyonlara karşı sınıflandırılmış konumların göreceli sayısına bakılabilir.” Bununla birlikte, bu önlemde kusursuz değildir çünkü böyle bir önlem, personelle ilgili yalnızca bir tür bağlılık kurar. Siyasi amir, kadro ile bağlantısı olmayan çok sayıda çelişkili direktif çıkarırsa veya bürokratik davranış için kapsamlı kurallar ve düzenlemeler getirirse, bürokrasiler hâlâ kısıtlanma riskiyle karşı karşıya olurlar.

NETİCE:

Çağdaş toplumlarda kamu sektörü, genellikle çok sayıda resmi organizasyondan oluşur. Bu kuruluşlar, resmi statüleri ve devredilen yetkileri açısından farklılık gösterir ve idari reformlar genellikle örgütsel sınırların yeniden çizilmesinden oluşur. Aynı zamanda kamu kuruluşları, en basitinden seçilmiş politikacıların tercihlerinin oluşturduğu yaratıklardan daha fazlasıdır. Herhangi bir resmi kuruluş gibi, uzmanlık bilgisi biriktirecek, hayatta kalmak için çaba gösterecek ve farklı bir kurumsal kimlik geliştireceklerdir. Sonuç olarak, bürokratik özerkliğin – hem resmi hem de fiili – nedenlerini ve sonuçlarını anlamak, modern devlette politika oluşturmanın tam bir açıklaması için gereklidir.

Özerk bürokrasi kavramının kendisi, gücün kötüye kullanılması ve siyasi otoriteler üzerinde kontrol girişimine teşebbüs  iddiaları ve onu siyasi aktörlerin sadık bir hizmetkarı olarak sunan Weberyan yorumu ile, dünyanın birçok yerinde bir imaj krizi içindedir. Weber’e göre, bürokrasi herhangi bir özerkliğe sahip olmamalı, bunun yerine siyasi aktörlerin direktiflerini olabildiğince doğru bir şekilde uygulamakla meşgul olmalıdır. Bütün bunlara rağmen, bürokratik özerklik, yönetişim ve kamu yönetimi alanında bir gerçeklik haline gelmiştir ve hizmet sunumunun ve yönetişimin kalitesini sağlamak için uygun miktarda özerklik yararlı görünmektedir.

KAYNAK:

Tobias Bach, Administrative Autonomy of Public Organizations First Online16 June 2018

Bruce G. Carruthers Northwestern University Sociological Theory 12:1 March 19940C> American Sociological Association. 1722 N Street S’W. Washington. DC 20036

Lindsay Harriss, September 24th, 2019

  • Sadik Hasan, Bureaucratic Autonomy, Springer Link

Jørgen Grønnegaard Christensen, Department of Political Science, Bureaucratic Autonomy as A Political Asset

Morten Egeberg, Department of Political Science, University of Oslo

Düşük Gelirli Ülkeler için Dünya Bankası-IMF Ortak Borç Sürdürülebilirlik Çerçevesi

Düşük gelirli ülkeler (DGÜ) genellikle büyük dış borçlarla mücadele ediyorlar. IMF ve Dünya Bankası, gelecekte aşırı borçlanma olasılığını azaltacak, DGÜ’lerin kalkınma ihtiyaçlarının finansmanını harekete geçirirken, bir yandan gelecekte aşırı borçlanma olasılığını azaltacak ve diğer yandan borç verenlere rehberlik edecek bir çerçeve geliştirirdi. Borç Sürdürülebilirlik Çerçevesi (BSÇ) Nisan 2005’te yürürlüğe girmiştir ve periyodik olarak gözden geçirilmektedir. Mevcut çerçeve, Eylül 2017’de IMF ve Dünya Bankası Yönetim Kurulları tarafından onaylandı ve Temmuz 2018’den beri uygulanmaktadır.

Hedeflere ulaşmak için stratejik yaklaşım

Çerçeve, DGÜ’lerin borçlanma kararlarını, finansman ihtiyaçlarını mevcut ve muhtemel geri ödeme kabiliyeti ile eşleştirecek şekilde yönlendirmek üzere tasarlanmıştır.

Borç Sürdürülebilirlik Çerçevesi (BSÇ) kapsamında, borç sürdürülebilirlik analizleri (BSA) düzenli olarak yapılmalıdır. Bunlar aşağıdakilerden oluşur: (i) önümüzdeki 10 yıl içinde bir ülkenin öngörülen borç yükünün ve bunun temel ve stres testi senaryolarına dayanarak ekonomik ve politika şoklarına karşı kırılganlığının analizi; (ii) ülkenin makroekonomik çerçevesine ve ülkeye özgü diğer bilgilere bağlı, sırasıyla gösterge borç yükü eşiklerine ve kıyas ölçütlerine dayanarak, dış ve genel kamu borç sıkıntısı riskinin değerlendirilmesi.

Risklerden kaçınmak için borcun değerlendirilmesi

BSÇ, hem dış hem de kamu sektörü borcunu analiz eder. Çerçeve, DGÜ’lere verilen şartlar önemli ölçüde değiştiğinden ve birçoğu imtiyazlı olduğundan, karşılaştırılabilirlik için borç yükümlülüklerinin bugünkü değerine (PV) odaklanmaktadır. Dış borcun PV’sini hesaplamak için 2013 yılından bu yana yüzde 5’lik bir iskonto oranı kullanılmıştır.

Farklı politika ve kurumsal güçleri, makroekonomik performansları ve şokları emmek için tamponları olan ülkeler, borçların üstesinden gelme konusunda farklı yeteneklere sahiptir. DSF bu nedenle, Dünya Bankası’nın Ülke Politikası ve Kurumsal Değerlendirme (CPIA) endeksine ek olarak, ülkenin tarihsel büyüme ve gerçek büyüme görünümüne, uluslararası rezervlerin kapsamına, para girişlerine ve küresel ortamın durumuna dayanan bileşik bir gösterge kullanarak ülkeleri, üç borç taşıma kapasitesi kategorisinden birine (güçlü, orta ve zayıf) göre sınıflandırır. Ülkenin borç taşıma kapasitesine bağlı olarak borç yükleri için farklı gösterge eşikleri kullanılmaktadır.

Risklerden kaçınmak için borcun değerlendirilmesi

Borç sürdürülebilirliğini değerlendirmek için hem çerçeveden hem de sağduyudan gelen risk sinyalleri kullanılır. Risk sinyalleri, bir tahmin dönemi boyunca borç yükü göstergelerini yukarıdaki gösterge eşikleriyle karşılaştırarak elde edilir. Dış kamu borç problemi riski ile ilgili dört derecelendirme vardır:

  • düşük risk¸ eğer borç yükü göstergelerinin hiçbiri mevcut durum ve stres testleri altında ilgili eşik değerlerini ihlal etmezse;
  • orta derecede risk, eğer borç yükü göstergelerinin hiçbiri mevcut senaryodaki eşik değerlerini ihlal etmezse, ancak en az bir gösterge stres testleri altındaki eşik değerini ihlal ederse;
  • yüksek risk, dış borç yükü göstergelerinden herhangi biri mevcut senaryodaki eşik değerini aşarsa, ancak ülke şu anda herhangi bir geri ödeme zorluğu yaşamamaktaysa; veya
  • borç sıkıntısında, ülke borçlarının ödenmesinde zaten zorluklarla karşılaşmaktadır, borçların varlığı, devam eden veya yaklaşan borç yeniden yapılandırması ya da gelecekteki bir borç sıkıntısı olayının yüksek olasılık göstergeleri ile kanıtlanması gibi (örneğin, borç ve borç hizmeti göstergeleri yakın vadede büyük ihlaller gösterir veya önemli ya da sürekli eşiklerin ihlali).

Çerçevenin işaret ettiği risk derecelendirmelerine ek olarak, nihai risk derecelendirmesine ulaşmak için muhakemenin kullanılması gerekebilir. Özellikle, muhakeme, eşik ihlallerinin ciddiyetinin ve çerçevede tam olarak açıklanmayan ülkeye özgü faktörlerin değerlendirilmesine yardımcı olabilir.

Kamu iç borcunun önemli olduğu ülkeleri işaretlemek için, çerçeve aynı zamanda, dört dış borç yükü göstergesinden gelen ortak bilgilere ve kamu borç / GSYİH oranının PV göstergesine dayanarakl kamu borç sıkıntısı riski için bir sinyal sağlıyor.

Borç konularını politik tavsiyelerine entegre etme

BSÇ, IMF ve Dünya Bankası’nın borç meselelerine, kendi analiz ve politik tavsiyelerini daha etkin bir şekilde entegre etmek imkanını sağladı. Ayrıca ülkeler arasında karşılaştırmaya da izin verdi.

BSÇ, IMF’nin, makroekonomik istikrar, maliye politikasının uzun vadeli sürdürülebilirliği ve genel borç sürdürülebilirliği değerlendirmelerinde önemlidir. Ayrıca, Dünya Bankası bunu her bir DGÜ’ye yardımında hibe ve kredilerin payını belirlemek ve imtiyazsız borçlanma limitleri tasarlamak için kullanırken, IMF finansmanına erişimi ve Fon destekli programlarda borç limitlerinin tasarımını belirlemek için borç sürdürülebilirlik değerlendirmeleri dikkate alınır.

BSÇ, aşırı borç birikimini önlemedeki etkinliği nedeniyle, borçlular ve alacaklılar tarafından geniş ölçüde kullanılmaktadır. DGÜ’lerin orta vadeli borç stratejileri geliştirmeye yönelik ilk adım olarak BDS’yi veya benzer bir çerçeveyi kullanmaları teşvik edilir. Borç verenlerin, borç sürdürülebilirlik değerlendirmelerini borç verme kararlarına dahil etmeleri tavsiye edilir. Böylece çerçeve, DGÜ’lerin, borç ödeme kabiliyetinin sınırlı olduğunda hibe yolu da dahil olmak üzere Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini (SKH) karşılamak için ihtiyaç duydukları finansmanı sağlamalarına yardımcı olacaktır.

Temmuz 2018’de yürürlüğe giren önemli reformlar şunları içermektedir: (i) ülkelerin borç taşıma kapasitesini sınıflandırmak için münhasıran CPIA’ya (Ülke Politikası ve Kurumsal Değerlendirme) güvenmekten kaçınmak ve bunun yerine bir dizi ekonomik değişkeni temel alan birleşik bir ölçü kullanmak; (ii) mevcut durum projeksiyonlarını irdelemek için gerçekçilik araçlarını kullanmak; (iii) beklenmedik borçlar, doğal afetler, emtia fiyatları şoku ve piyasa finansman şoklarını özel senaryo stres testlerine ekleyerek, standart stres testlerini yeniden kalibre etmek; ve (iv) borç açıklarına (iç borç ve piyasa finansmanından olanlar dahil) daha zengin bir tanımlama ve orta risk kategorisindeki ülkeler arasında daha iyi ayrımcılık sağlanması.

KAYNAK: IMF Fact Sheet, March 12, 2020

Banka Düzenleme, Denetim ve Z-Puanı

Genel     

Banka temerrüt ihtimali olan riskli bir iştir. Sonuç olarak, bankacılığın dünyadaki en düzenlenmiş endüstrilerden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bankaların finansal performanslarını ve operasyonlarını güvenli ve sağlıklı bir şekilde işlemelerini sağlamak ve kural ve düzenlemelere uyduklarını izlemek için bankalar denetlenir. Sadece bir bankanın başarısız olması dahi sisteme olan güveni sarsabilir ve bütünlüğü tehlikeye atabilir. Bankaların denetlendiğini bilmek hem piyasaları hem de mevduat sahiplerini güvence altına alarak bankalardan kaçış olasılıklarını ve diğer finansal bulaşım şekillerini azaltır.

Düzenleme ve denetim nedir?

Düzenleme, kurumların banka olarak faaliyet göstermek üzere lisanslandığı ve sağ duyulu kural ve uygulamalara tabi olduğu yasal bir çerçevenin oluşturulması ve sürdürülmesini ifade eder. Denetim genellikle, bankaların kontrol sistemlerinin, faaliyetlerinin ve finansal durumlarının, daha önce atıfta bulunulan düzenlemelerde belirtildiği gibi, sağ görülü bankacılık uygulamaları sınırları içinde olmalarını sağlamaya yönelik izleme sürecini ifade eder. Düzenleme ve denetlemenin; sistematik istikrarı sağlamak, verimliliği artırmak ve yatırımcıları ve mevduat sahiplerini korumak gibi üç mantıksal amacı vardır. Bu hedefler arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle, aynı otorite normal olarak hem düzenleme hem de denetleme yapar.

Denetim, finans sektörünün sürekli yenilik ve adaptasyonu ile uğraşarak, mevzuatı tamamlayabilir. Denetleme araçlarının daha proaktif kullanımı, mevzuat üzerindeki yükün bir kısmının alınmasına yardımcı olarak çok sık kural değişikliği ihtiyacını azaltır ve böylece mevzuat istikrarını teşvik eder. Ayrıca, denetim bankaların kurumsal yönetişimi gibi niteliksel meseleleri ele almak için mevzuatın nicel gerekliliklerinin ötesine geçebilir. Doğru göstergeleri izleyerek ve doğru soruları sorarak, denetçiler bankaları risk kültürlerini daha iyi hale getirmeleri için etkileyebilirler.

Sonuç olarak, düzenleme kritik olmasına rağmen, hikayenin sadece bir parçasıdır. Denetimin, sadece finansal istikrarı sağlamada değil, aynı zamanda halkın finansal sisteme olan güvenini yeniden kazanmaya yardımcı olacak kültür ve yönetişim değişikliklerini teşvik etmede de rolü vardır.

Bankalar neden önemlidir?

Bankalar, çeşitli nedenlerle bir ülkenin ekonomisi için önemlidir. İlk olarak, üretken faaliyetleri finanse etmek için fazlası olan birimlerin (tasarruf edenlerin) fonlarının, eksiği olan birimlere (borç arayanlara) sağlanmasında aracılar olarak hareket ederler. Bu ekonominin işleyişi için çok önemlidir. İkinci olarak, bankalar halka günlük hayatın bir gerçeği olan ve onlarsız ekonominin sorunsuz işleyemeyeceği ödeme hizmetleri gibi bir dizi finansal araç sunarlar. Üçüncü olarak, bankaların bir ülkenin para politikasını doğrudan etkileyen kredi artışı yoluyla mevcut para arzını artırabilmeleridir.

Bankaların neden denetlenmesi gerekiyor?

Bankaların önemli olduğunu tespit ettikten sonra, neden yetkililer tarafından düzenlenip denetlenmeleri gerektiğini inceleyelim. Mantıksal bir ilk neden, güçlü ve uyarlanabilir bir bankacılık sisteminin para otoritelerinin para politikasını gerçekleştirmesine, yani para arzı ve faiz oranları hakkındaki kararlarını uygulamasına yardımcı olmasıdır. Bu anlamda düzenleme “kamu yararı” dır, çünkü herkes etkili bir para politikasından yararlanır. İkinci bir daha pratik neden, bir bankanın işinin benzersiz doğası ile ilgilidir. Bir bankanın işi, tartışma için, bir yandan halktan mevduat alınması ve diğer yandan, aynı fonların başkalarına karla ödünç verilmesine indirgenebilir. Bankaların yükümlülükleri, yani müşteriler adına tutulan mevduat, genellikle kısa vadeli ve belli miktardadır- banka, tamamını kendi kaynaklarından geri ödeyebilmelidir. Bir bankanın varlıkları, yani verilen krediler genellikle daha uzun vadelidir, ancak aslında değeri belirsizdir- banka borçlunun krediyi belirtilen süre içinde geri ödeyeceğinden asla emin olamaz. Bu nedenle bir bankanın işi, doğası gereği oldukça risklidir ve uygun olmayan kararlar, bankanın çökmesine ve mevduat sahiplerinin birikimlerinin kaybına yol açabilir. Bu olduğunda, genellikle bütün bankacılık sistemine olan güven zarar görür. Bütün bunlar, bankaların her zaman yetkili, deneyimli ve etik kişiler tarafından sağ görülü bir şekilde yönetildiklerini sağlamak için denetlenmeleri gerektiğini ortaya koyar.

Bankaların devamlı ayarlanmalarının bir diğer nedeni, bilgi asimetrisidir- yani bilginin, ilgili tüm taraflara eşit ulaşmamasıdır. Mevduat sahipleri, belirli bir bankanın karşılaştığı gerçek riskleri ve paralarını bankaya yatırmak için aldıkları riskin mevduatta kazanılacak faizle orantılı olup olmadığı hakkında yeterli bilgiye sahip değildir.

Bankaların düzenlenmesi ve denetlenmesinin son nedeni, mevduat sahiplerini banka olarak kendilerini yanlış tanıtan ve kaçmadan önce yasa dışı bir şekilde “mevduat” toplayan vicdansız kuruluşlara karşı korumaktır.

Banka Denetleme Birimi ne yapar?

Bankaların para sistemindeki rolü ve sistemik başarısızlık riski nedeniyle, banka düzenleme ve denetimi genellikle bir ülkenin merkez bankası veya banka denetleme ve düzenleme kurumu tarafından yapılır. Sonuç olarak bir merkez bankasının veya banka denetleme biriminin misyonu, finansal istikrarın sağlanması ve sürdürülmesidir. Burada, bankanın fonksiyonlarından birine odaklanılmaktadır, yani, mevduat sahiplerinin ve bir bütün olarak ekonominin yararına verimli ve sağlam bir bankacılık sistemi elde etmek amacıyla bankacılık sistemini düzenlemek ve denetlemek.

Tüm gelişmiş ülkelerde ve az gelişmiş ülkelerin çoğunda, yukarıdaki nedenlerden dolayı bir bankacılık denetim otoritesi vardır. İlkeler büyük ölçüde aynı olsa da, denetim makamları özerklik dereceleri, diğer finansal yönetmelikler ile ilişkiler ve kullanılan denetim yaklaşımları veya yöntemleri bakımından farklılık gösterebilir.

Banka Denetleme Birimi’nin önemli bir işlevi bankaları lisanslamasıdır. Bir bankaya lisans verilmesi için aşağıdaki dört ana kriter yerine getirilmiş olmalıdır.

• Sermaye, amaçlanan işletmenin niteliği ve riskleri göz önüne alındığında, mudileri kayıplara karşı korumak için tampon görevi görmeye yeterlidir.

• Yönetim, yeterlilik ve bütünlük açısından uygundur.

• Önerilen bankanın iş planları uygulanabilir ve bankanın sürdürülebilir olması muhtemeldir.

• Bankanın varlığı kamu yararına sayılır.

Birimin bir diğer işlevi, bankaların sağ görülü denetimidir. Denetim otoritesi bir bankanın yönetimini devralmadığından, benimsenen yaklaşım, birimin faaliyetlerini risk yönetimi sürecindeki tüm kilit oyuncular tarafından sağlıklı risk yönetimi uygulamalarını teşvik edecek şekilde yürütmektir. Yerinde çalışma, bir bankanın risk yönetimi ve kontrollerinin yeterliliği hakkında üst düzey bir görüş oluşturulmasını amaçlamaktadır. Bir bankanın sistemlerinin kalitesinin daha ayrıntılı değerlendirmesi, resmi olarak bankanın dış denetçilerine devredilir. Devam eden finansal durumunun nicel analizi ise, birim ofislerinde saha dışında gerçekleştirilir. Bu nicel analiz, bankalar tarafından aylık olarak sağlanan kapsamlı yasal verilere dayanır. Bankanın dış denetçileri tarafından doğru olduğu onaylanan veriler, elektronik olarak bir veri tabanına girilir ve oran analizi, zaman serisi analizi, emsal ve sektör karşılaştırmaları ve grafik analizi gibi çeşitli tekniklerle anlamlı bilgilere dönüştürülür. Yıllık yayınlanmış finansal tablolar, medya ve derecelendirme kuruluşları gibi diğer kaynaklardan ilgili bilgiler de dikkate alınmaktadır. Analiz sürecinin büyük bölümü, sağ görülü şartlara uyulup uyulmadığını belirlemek için kendilerine tahsis edilmiş bankaların mevcut olan bilgilerini izleyen ve değerlendiren, birim analistlerinden oluşur. Beklenenden sapma, bankanın bünyesinde yapılan özel toplantıların konusu olacaktır. Analistler ve tahsis edilen bankalar arasında sık sık resmi olmayan temasların yanı sıra, asgari resmi etkileşim olarak, üst yönetim ve her bir bankanın çeşitli risk yöneticileri ile üç ayda bir toplanma, her bankanın dış denetçileri ile ön planlama toplantıları, bankanın yönetimi ve denetçileri ile yıllık üç taraflı toplanmalar, ve bankanın yönetim kuruluna yıllık sunumlar, sayılabilir.

Yabancı sermayeli bankalarda, ister bağlı ortaklıklar ister yabancı ana ortaklığın şubeleri olsun, yerli bankalarla aynı lisans ve sağ görülü denetim standartlarına tabidir. Banka Denetim Birimi, bankacılık gruplarının ve sınır ötesi kuruluşlarının konsolide denetimini de üstlenmektedir. Bu standartlar, bankaların sınır ötesi operasyonlarının hem kendi ülkesinde hem de ev sahibi ülkedeki denetim makamları tarafından etkin bir şekilde denetlenmesini ve bu makamlar arasında yeterli bilgi akışının sağlanmasını amaçlamaktadır.

Banka Z-Puanı

Banka sağlamlığının ölçülmesi

Z-puanı, bir ülkenin bankacılık sisteminin temerrüde düşme olasılığını yansıtmak için ampirik bankacılık literatüründe yaygın olarak kullanılan bir risk ölçüsüdür ve hem bireysel banka riskinin hem de genel finansal istikrarın değerlendirilmesinde önemli bir rol oynar.

Bir bankanın durumu ve sağlamlığı hakkında özel bir ölçüm yapmak çok önemlidir. Bu önlem Z-puanıdır. Z-puanı ölçüsünün temel ilkesi “bir bankanın sermaye düzeyini getirilerindeki değişkenlikle ilişkilendirmektir”, böylece bir kişi, bankanın likidite zorluğu içerisine girmeden getirilerindeki değişikliklerin ne kadarının sermayesi tarafından absorbe edileceğini bilebilir.

Getirilerdeki değişkenlik tipik olarak Z-puanının paydası olarak Alacaklardaki Dönüşün (AD) standart sapması ile ölçülürken, oranın payı tipik olarak öz kaynak/varlık oranına AD’nin ilavesi olarak tanımlanır “

Yani, Z-puanı aşağıdaki denklemle hesaplanabilir:

(Alacaklardaki Ortalama Dönüşüm + (öz kaynak / varlık))/( Alacaklardaki Dönüşün sıtandart sapması)

Z-puanı, bir ülkenin bankacılık sisteminin temerrüt olasılığını yakalayabilir ve banka öz kaynaklarını getirilerdeki dönüşün azalması ile tüketmesi için gereken ortalamanın altındaki standart sapma sayısı olarak açıklanabilir.

Z-puanı ölçümlerinden, düşük riskli bir bankanın veya bir ülkenin düşük riskli bankacılık sektörünün yüksek bir Z-puanına sahip olacağı sonucuna varabiliriz, bu da bir bankanın likidite sorununa girmesi için, varlıklara dönüşün standart sapmasının çok fazla düşmesi gerektiğini göstermektedir. Öte yandan, yüksek riskli bir banka veya bir ülkenin yüksek riskli bankacılık sektörü düşük bir Z-puanı değerine sahip olacaktır

Banka sağlamlığını ölçmek için Z puanları kullanıldığında, bu tür ölçümlerin muhasebe tabanlı bir ölçü olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu, düşük gelirli ve muhasebe standartları sağlıklı olmayan gelişmemiş ülkelerde bu tür sağlamlık ölçümleri sorunlu olacak anlamına gelir. Ayrıca, bu ülkelerde yasalar ve yönetmelikler olması gerektiği gibi uygulanmayabilir.

Ayrıca, Z-puanı incelenen banka örneğinde uygun bir korelasyon bulunmayabilir. Örneğin, aynı incelemeye büyük kurumları veya küçük bankaları olan yatırım bankaları dahil edilirse, net bir sonuç elde edilemez.

Aşağıda, tabloda belirtilen değerler, üç farklı Z- puanını karşılaştırmaktadır.

Aşağıdaki grafikte ise Türkiye’deki bankaların Z puanları gösterilmektedir.

Z-puanını global düzeyde incelediğimizde, çok az dalgalanma olan veya hiç dalgalanmayan bir normallik gözlemleyebiliriz. Risk profillerinde büyük farklılıkları olan bankaları içeren çok sayıda ülkeyi dikkate alırsak bu öngörülebilir. Ayrıca, örnekteki her ülke farklı bir bankacılık sistemi tarzı ve ekonomik büyüme, enflasyon, dış borç, cari işlemler dengesi ve diğer faktörler gibi farklı makroekonomik faktörlerle karakterize edilebilir.

Ayrıca, yasanın yozlaştırılması veya verimsiz uygulanmalarının bankacılık düzenlemesinde çok önemli olduğu göz önünde bulundurulmalıdır, çünkü birçok ülkede bankalar düzenleyici makamların hak ve kurallarına uymamaktadır.

Euro Alanında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme

Euro Bölgesi’ndeki bankacılık düzenlemesi iki ana bölüme ayrılır. Birincisi, Euro Bölgesi’nin tüm ülkelerindeki ulusal özelliklere göre, bankalar gibi finansal kurumların işleyişini denetleyen ulusal makamların düzeyidir. İkincisi, tüm üyeler için zorunlu olan Avrupa Birliği tarafından verilen yöndür, ancak aynı zamanda, bu direktifler ülkeler tarafından ulusal özelliklerine göre kendi yasal çerçevelerine ve düzenlemelerine göre değiştirilebilir.

Avrupa Bankacılık Federasyonu SSM Forumu Daniele Nouv’daki ECB denetleme kurulu başkanının 6 Nisan 2016’daki konuşmasından şunlar özetlenebilir:” 2012-2013 yıllarındaki düşük Z-puanlarından sonra Euro bölgesinde yıllarca süren çalkantıyı düzenleyici reformun önceliği bankaların çabuk iyileşme özelliğini arttırmaktır. Bunu başarmak için, Avrupa bankaları sermaye pozisyonlarını geliştirmeli, diğer bir deyişle daha fazla sermaye tutmayı hedeflemelidir.”

Euro bölgesinin banka Z-puanı grafiğinde görünen, 2013’ten 2014’e kaydedilen yükselme, tesadüf gibi görünmüyor, Bunun bir nedeni, 2014 yılında ekonomiyi mali krizden korumak için ihtiyati tedbir olarak uygulamaya konan sermaye ölçüsündeki yükselmedir. Bu durum, yeni düzenlemenin gerçekliğe uygunluk açısından başarılı olduğunun bir göstergesidir.

Basel III anlaşması kapsamında getirilen düzenlemelerden biri, bankaların sermaye yapılarında tutabilecekleri sermaye türünü sınırlamaktır. Bankalar, işletmenin düzenli işlemleri sırasında oluşan kayıpları emmek için farklı sermaye biçimlerini kullanırlar.

Bir bankanın sermaye yapısında yer alan ana sermaye biçimleri Tier1(Öz kaynak Sermaye) ve Tier2 Sermayedir. CET1 oranında kullanılan Tier1 semaye, bankanın ana sermayesini temsil eder. Adi hisse senetlerini, dağıtılmayan karları, dağıtılmış ortak hisse senetlerinden stok fazlasını ve şirketin bağlı ortaklıkları tarafından sahip olunan ortak hisse senetlerini içerir.

Tier1 sermayesi, oluştuklarında hemen zararları emdiği için düzenleyici sermayenin en yüksek kalitesidir. Ek Tier1 sermayesi (AT1) de endişe verici bir temelde zarar emilimi sağlar, ancak AT1 araçları, Tier1 için tüm kriterleri karşılamamaktadır. Örneğin, sürekli koşullu dönüştürülebilir sermaye araçları gibi bazı borçlanma araçları AT1’e dahil edilebilir, ancak Tier1’re dahil edilemez. Buna karşılık, Tier2 sermaye, kaygı konusu sermayedir. Yani, bir banka başarısız olduğunda, Tier2 enstrümanları mevduat sahipleri ve genel alacaklılardan önce kayıpları absorbe edecektir. Tier2’nin dahil edilmesine ilişkin kriterler AT1’e göre daha az katıdır ve vade tarihine sahip enstrümanların Tier2 için uygun olmasına izin verirken, sadece sürekli enstrümanlar AT1 için uygundur.

CET1 sermaye Oranı, bankanın ana sermayesi Tier1’i alarak, risk ağırlıklı varlıklarına göre hesaplanır. Varlıklara, kredi riski seviyelerine göre ağırlık verilir. Örneğin, eldeki nakit %0, ipotek kredisi ise %20, %50 veya % 90 ağırlık taşıyacaktır. CET1, Sermaye Oranı, bir bankanın finansal sıkıntıya dayanma kabiliyetinin bir ölçüsü olarak 2010 yılında finansal krizden sonra belirlenmiştir.

Basel III Sermaye Yeterliliği Koşulları

Öte yandan, Basel Bankacılık Denetleme Komitesi (BCBS) ve daha özel olarak daha yeni olan “Basel III” programı tarafından belirlenen tüm bankaların karşılaması gereken bazı kriterler vardır. Komite, temel olarak krize neden olan bankacılık sektörünün en büyük zayıflıklarının, birçok finansal kurumun aşırı kaldıraç, yetersiz sermaye ve yetersiz likidite olduğu sonucuna varmaktadır. Bu nedenle, Komite yukarıdaki sistemik yetersizlikleri güçlendirmek için düzenlemeler ve önlemler önermektedir.

Basel III, bankaların uyması gereken sermaye yeterliliği şartlarını sıkılaştırdı.

Basel Anlaşması uyarınca, bir bankanın risk ağırlıklı varlıklarının bir oranı olarak belirli bir seviyede nakit veya likit varlık bulundurması gerekir.

Basel Anlaşmaları, finansal kuruluşların yükümlülükleri yerine getirmek için yeterli sermayeye sahip olmalarını sağlamaya yardımcı olan üç dizi bankacılık düzenlemesidir.

 Tier1 sermaye, bankanın ana fonlama kaynağıdır. Genellikle, bankanın birikmiş fonlarının neredeyse tamamını elinde tutar. Bu fonlar, normal iş fonksiyonlarının durdurulmasına gerek kalmayacak şekilde kayıpları emdiğinden, bankaları desteklemek için özel olarak üretilir.

Tier1, sermaye yapısının en altındadır, yani bir kriz durumunda ortaya çıkan kayıplar ilk önce bu aşamadan düşülür. Eğer kesinti CET1 oranının yasal asgari seviyesinin altına düşmesi ile sonuçlanırsa, banka sermaye oranını düzenleyiciler tarafından üstlenilmesi veya kapatılması gereken seviyeye ya da riske geri çekilmelidir.

2020 itibariyle, Basel III uyarınca, bir bankanın CET1 +AT1 ve CET2 asgari sermaye yeterlilik oranlarının toplamı (sermaye tasarrufu tamponu dahil), risk ağırlıklı varlıklarının en az %12,5’i olmalıdır. Bu, CET1 ve CET2 gereksinimlerini birleştirir- minimum CET1 sermaye oranı %8 ve minimum CET2 oranı %2’dir. Sermaye tasarrufu tamponu tavsiyesi, bankaların stres dönemlerinde kullanabilecekleri sermayeyi oluşturmak üzere tasarlanmıştır. Bu değer CET1 sermayesi olarak %2,5’dır.

Yunanistan örneği

Yunan bankacılık yasası ve denetimi, Euro bölgesinin güçlü üyelerinin hızla yakalanması ve titiz AB girişimlerine uyum sağlaması için değiştirildi. Son on yılda Yunan bankalarının küresel mali krize uyum sağlamak için kolay bir misyonu sahip olmamalarına rağmen.

Yunan Cumhuriyeti’nin ardışık kredi notu düşürmeleri (2007’de A’dan Fitch tarafından 2015’te CCC’ye), 2009 yılında özel sektörün katılımıyla kamu borcunun yeniden yapılandırılması, Yunanistan’ın Euro Bölgesine katılımına ilişkin sürekli belirsizlik (2015 yılında referandum), takipteki kredilerin muazzam yükselişi ve kredi portföy kalitesinin düşmesi, bankalar arası veya sermaye piyasası fonlarının bulunmaması ve son olarak sermaye kontrolleri ile sürekli zorlu koşullar yaşadıkları, dikkate alınmalıdır.

Bu nedenle, Yunanistan’daki durumun çok zor olduğu göz önüne alındığında, düzenleyici makam olan Yunanistan Merkez Bankası’nın işbirliği ile Yunan Hükümeti, ekonominin iyileşmesi için aşağıdaki yolu benimsedi:

  • Acil likidite yardım mekanizmasından yardım istemek,
  • Tüm Yunan bankalarını sermaye tabanlarını (stres testlerinden sonra) tahmin edilen yeterli seviyeye çıkarmaya ikna etmek ve böylece ya yeniden sermaye artışı sağlamak ya da rehabilite etmek,
  • Tartışmalı (Yunan halkı için) birinci, ikinci ve üçüncü ekonomik uyum programları aracılığıyla, finans sektöründe reformların uygulanması için Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası(ECB) ve Uluslararası Para Fonu’ndan (“IMF”) yol gösterme ve destek istemek.

Yukarıdaki gerçekleri hesaba katarsak ve banka Z-puanları dikkate alındığında, 2007’de, düzenlemelerin fazla sıkı olmamasıyla küresel mali krize hazırlıksız yakalanan Yunan bankalarının Z-puan değerlerinde küçük bir düşüş gözlemlenir.

5 yıl sonra, 2011’de siyasi belirsizlik ve Yunan bankalarındaki düzenleyici otoritelerin eksikliği nedeniyle Z-puan değerleri sıfıra yakındır. Ancak 2011’den itibaren ECB’nin doğru düzenleme ve denetleme mekanizması ile 2013 yılına kadar Z-puanı değerlerinde yükseliş eğilimi görülür.

2014 yılından bu yana, SSM Çerçeve Yönetmeliği uyarınca, ECB, Yunanistan’ın AB finansal istikrarı için sistematik olarak önemli olan dört bankanın sağ görülü ve yönetişim gerekliliklerine ilişkin doğrudan denetleme yetkisine sahip oldu. Bu eylem, Yunanistan’daki denetleyici bankacılık sisteminin mutlak dönüşümünü etkilemektedir çünkü ECB, Denetim Kurulu ve Yönetim Konseyi aracılığıyla, Yunan bankacılık sektörünün en önemli bölümünün denetimi için münhasıran yetkili kılındı. Yunanistan Merkez Bankası, sadece %10’dan daha küçük bir pazar payı içeren kalan az sayıda küçük Yunan bankasında münhasır denetim yetkilerini korudu. Bu durum, Yunanistan’daki denetim otoritesindeki değişikliğin Yunan bankaları üzerinde olumlu bir etkisi olduğu sonucunu yansıtıyor. 2015 yılında Yunan hükümeti, alacaklıları ile daha fazla uzatma anlaşması yapmayarak, kurtarma süresine son verdi.

Sonuç olarak, ECB, Haziran 2015’te sermaye kontrollerinin başlatılmasıyla sonuçlanan Yunan bankaları için ELA(Acil likidite yardımı) seviyesini artırmama kararını aldı. Bu yıl, Z-puan değerlerinde düşüş eğilimi gözlemlenir. Sermaye kontrolleri gibi çok katı düzenlemelerin Z-puanını düşürdüğü, bankacılık riskini azaltmadığı bir gerçektir. Ancak Yunanistan örneğinde, eğer bu katı düzenlemeler uygulanmasaydı, Yunan bankacılık sektöründe başka bir çöküşe neden olabilecek, daha büyük bir likidite sorunu olacaktı.

Genel olarak dünyayı, Euro alanını veya Yunanistan’ı analiz etsek bile, denetimden bahsettiğimizde, denetimin bankaların disiplininde çok önemli bir rol oynadığı bir gerçektir. Birincisi, bankacılık denetiminin doğrudan etkisi daha kesin ve doğru finansal raporların oluşturulmasını sağlar. İkincisi, denetim bulgularının kamuya açıklanması yoluyla piyasa disiplinini arttırırlar ve son olarak, denetçilerin açıklamaları denetim makamları tarafından kurtarma faaliyetlerinin uygulanmasına temel oluşturabileceğinden, denetim disiplinini geliştirir.

Öte yandan, güçlerini kendi çıkar ve yozlaşmaları için kullanabilen denetçiler arasında güçlü bir ilişki vardır. Bunun nedeni, bazı denetçilerin- öncelikli olarak daha iyi bir banka performansına sahip olmak yerine- seçmenleri veya bağışları belirli bir siyasi partiye yönlendirme çabalarına odaklanmalarıdır.

KAYNAK:

Jaime Caruana, Group of Thirty, “Banking conduct and culture:  A call for sustained and comprehensive reform”, July 2015.

Dr Antonis Zairis* and  George Zairis The effects of banking regulation and supervision on the banking system overall stability *https://www.europeanbusinessreview.eu/page.asp?pid=2397

*Vice President Hellenic Retail Business Association

*University of Edinburgh, Banking and Risk

Tatlı Su Kaynakları

Genel

Su her yerdedir. Yemeklerimizde, çay ve kahvemizde; kıyafetlerimizi, arabalarımızı ve dizüstü bilgisayarlarımızı yapmak için buna ihtiyacımız var – aslında, ondan yapıldılar! İnsan vücudunun %60’ı sudur. Hayatta kalmak için suya ihtiyacımız var.

Dünya yüzeyinin %70’ı su olduğundan, hepimiz için bol miktarda olması gerektiği anlaşılıyor, değil mi? Suyun tükenmesi konusunda endişelenmenize gerek yok… değil mi? Yanlış.

Su sonlu bir kaynaktır, yani bir gün tükenebilir. Nüfus arttıkça suya olan ihtiyacımız artarken, su kaynağımız artmıyor. Küresel bir topluluk olarak hepimiz aynı kaynaktan alıyoruz. Bu demek oluyor ki hepimizin, suyu akıllıca kullanma konusunda sosyal sorumluluğumuz var. Tatlı su yaşam için gerekli olduğundan, herkesin buna eşit erişme hakkı vardır. Dünyadaki her insan, harcadığı su miktarını azaltmak için aktif adımlar atarsa, dünyadaki su kıtlığı ve kuraklığın etkisini azaltmaya yardımcı olabilir. Birleşmiş Milletler, eğer bir şeyler değişmezse, 2050 yılına kadar beş milyar insanın su kıtlığından etkilenebileceği konusunda uyardı.

Yeryüzünde su nasıl dağılmış?

Çoğu insan Dünya’nın “su gezegeni” olarak anıldığını duymuştur. Bu isim, dünyanın bol su ile dolu görüntüsünden geliyor. Uzaydan çekilen fotoğraflarda gezegenimizin karadan daha fazla suya sahip olduğunu görebiliriz.

Ancak, bu suyun yüzde 97’si tuzlu, yüzde 3’ü tatlı sudur- yani düşük konsantrasyonda çözünmüş tuz ve diğer toplam çözünmüş katı madde içerir. Dünya suyunun yüzde üçünden daha azının tatlı su olması beklenmedik ve bir şekilde akla yatkın değil. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezine göre, bu yüzde 3 su miktarının çoğuna da erişilemiyor. Tatlı suyun yaklaşık yüzde 69’u buzullarda ve buz dağlarında tutulmaktadır. Yüzde 30’dan biraz fazlası toprak altında ve kaya oyuklarında tutulan yer altı suları şeklindedir. Geri kalan yüzde 0,3, yüzey suyu ve diğer kaynaklardır. Yüzey suyu olduğu düşünülen suyun yüzde 87’si göllerde, yüzde 11’i bataklıklarda ve yüzde 2’si nehirlerde bulunmaktadır. Görüldüğü gibi, dünyada bulunan toplam suyun yüzde 99’undan fazlası insanlar ve diğer birçok canlı tarafından kullanılamaz. Bu çarpıcı farkındalık, bu kaynağı çok akıllıca kullanmamız gerektiğine işaret ediyor. Önemli bir ilk adım kendimizi ve gelecek nesil vatandaşları bu konuda eğitmektir.

Termatik tartışma

Karalara düşen yağış miktarı yılda yaklaşık 110 000 km3’tür. Bu miktarın yaklaşık yüzde 56’sı ormanlardan ve doğal alanlardan ve yüzde 5’i yağmurla beslenen tarımdan terleme ve buharlaşma yolu ile havaya iletilir. Geriye kalan yüzde 39 veya 43.000 km3, yüzey akışına (besleme nehirleri ve gölleri) ve yeraltı suyuna (besleme akiferleri) dönüşür. Bunlara yenilenebilir tatlı su kaynakları denir. Bu suyun bir kısmı altyapı kurularak nehirlerden veya yer altı su kaynaklarından çekilir. Çekilen suyun çoğu kullanıldıktan bir süre sonra çevreye tekrar iade edilir. Geri gönderilen suyun kalitesi, orijinal olarak çıkarıldığındaki kaliteden daha az olabilir.

Üç tür su çekilmesi mevcuttur: tarımsal (sulama, hayvancılık ve su ürünleri yetiştiriciliği dahil), belediye (evsel dahil) ve endüstriyel su çekimi. Dördüncü tip insani amaçlı su kullanımı, yapay göllerden veya barajlarla ilişkili rezervuarlardan buharlaşan sudur.

Küresel düzeyde, su çekme oranları yüzde 69 tarım, yüzde 12 belediye ve yüzde 19 sanayi içindir. Bununla birlikte, bu rakamlar, çok yüksek su çeken birkaç ülke ortalamasıdır. Her bir ülkenin su çekim ortalaması alındığında, sırasıyla yüzde 59, 23 ve 18 oranları bulunur.

Tarım için çekilen suyun miktarı, büyük ölçüde hem iklime hem de tarımın ekonomideki yerine bağlıdır. Mesela, Afrika ve Asya’da bu değer yüzde 80 iken, Avrupa’da yüzde 20’nin biraz üzerindedir.

Kıyı bölgeleri, büyük şehirleri ve geniş tarım alanları ile dünyadaki en yoğun nüfuslu alanlar arasındadır. Bu nedenle, bu bölgelerin birçoğu içme, ev ihtiyaçları, tarım ve tatlı suya bağımlı endüstriler için önemli miktarda tatlı su gerektirir. Bu talebin karşılanması, özellikle belirgin bir kuraklık süresi olan alanlarda zor olabilir. Bazı kıyı bölgelerinde yeraltı suyu güvenilir bir tatlı su kaynağı sağlar. Bununla birlikte, birçok deltada yeraltı suyu tuzlu veya kirlidir ve içme suyu olarak uygun değildir. Burada insanlar kuraklık döneminde su temini için yüzey suyuna bağımlıdır, bu da yüzey suyu kirliliğe ve hastalıklara karşı savunmasız olduğu için sağlık risklerine yol açabilir.

Dünyanın tatlı suyu tükeniyor mu?

Dünya yüzeyinin %70’inin su olduğu ve bu hacmin sabit kaldığı göz önüne alındığında (1.386.000.000 kilometreküp), su sıkıntısı nasıl mümkün olabilir? Bunun %97,5’i insan tüketimi için uygun olmayan deniz suyudur. Hem nüfus hem de sıcaklıklar sürekli artıyor, yani sahip olduğumuz tatlı su şiddetli baskı altındadır.

Dünya genelinde su talebinin 2000-2050 yılları arasında %55 oranında artacağı öngörülmektedir. Talebin büyük bir kısmı küresel tatlı su kullanımının takriben %70’ini oluşturan tarımdan kaynaklanıyor ve gıda üretiminin de 2035 yılına kadar artan nüfusu beslemek için %69 oranında büyümesi gerekmektedir. Enerji santrallerinde soğutma için kullanılan enerji içerikli çekilen su miktarının %20’nin üzerinde artması bekleniyor. Başka bir deyişle, yakın gelecek, büyük bir tatlı su tüketimini göstermektedir.

Buna karşın, Nasa liderliğindeki bir araştırmaya göre, dünyanın tatlı su kaynaklarının çoğu yenilenmelerinden daha hızlı tüketiliyor.

Nasa’nın kıdemli su bilimcisi Jay Famiglietti, “yer altı su tabakası seviyesinin bütün dünyada düşmekte olduğu konusunda uyardı. Sonsuz bir su kaynağı yok.” Bu durum kum çakıl tabakaları üzerinde oturan şehirlerde çökmelere neden oluyor.

Türkiye’nin su kaynakları

Su, Türkiye ekonomisinin ve çevresinin önemli bir bileşenidir. Ekonomik üretime katkısının yanı sıra, su ve bununla ilgili ekosistemler (ör. Göller, sulak alanlar, kıyı bölgeleri vb.) taşkın koruması, kirliliğin azaltılması ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi çok çeşitli faydalar sağlar.

Türkiye’nin ortalama yıllık yağış miktarı 643 mm’dir ve bu da 501 milyar metreküp(MMK) su demektir. Bunun 274MMK’ü buharlaşır ve 69MMK akiferlere sızar ve böylece su bütçesinden kaybolur. Toplam miktarın 158MMK’sı yüzey suyu olarak nehirler ve göller ile karışır. 7MMK komşu ülkelerden gelirken, 41MMK yüzey suyuna katkıda bulunan yeraltı sularından geri kazanılarak su bütçesine dahil olurlar. Türkiye’nin toplam su potansiyeli 234MMK’dır, ancak ülkenin ekonomik ve teknik kısıtlamaları göz önüne alındığında, yıllık kazanılabilir su potansiyeli 110MMK olarak bu değerin yarısından az olarak hesaplanmaktadır. Kalkınma Bakanlığı’nın 2014 planına göre, Türkiye şu anda kazanılabilir su potansiyelinin %39’unu kullanıyor

Sulama, su kullanımının çoğunluğunu-%73- oluşturmaktadır. %16’sı içme suyu ve %11’i sanayide kullanılmaktadır. 2012 yılında sulama için 36MMK, evsel su için 7MMK ve sanayi için 7MMK kullanılmıştır. Toplam 50MMK su kullanım miktarı, Türkiye’nin toplam su potansiyelinin %44,6’sına eşdeğerdir.

2023 yılında su tüketiminin 112MMK olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan projeksiyonlara göre, Türkiye’nin nüfusu 2030’da yaklaşık 100 milyona ulaşacak ve su potansiyeli kişi başına yıllık 1.652m3’ten 1.244m3’e düşecek. Ülkeleri kişi başına düşen su potansiyeli açısından sınıflandıran Falkenmark Endeksi’ne göre, Türkiye kişi başına 1.000-1.500m3 su potansiyeline sahip olduğu için “su sıkıntısı çekmektedir”. Aynı ölçeğe göre, eğer Türkiye’nin kişi başına su potansiyeli 1.000m3’ün altına düşecek olsaydı, ülke ‘suyu kıt’ olarak kabul edilecek ve su kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlayacak önlemler gerekli olacaktı..

  • Yüzey suları

Türkiye, hidrolojik özelliklerine karşılık gelen 25 havzaya ayrılmıştır. Çoğu nehir Türkiye’den doğmaktadır ve 120’den fazla doğal göl, 293 baraj ve 1.000 küçük baraj rezervuarı bulunmaktadır. Havzalarda yıllık ortalama akış 186MMK’dır. Türkiye’nin su potansiyelinin %8,4’üne sahip Fırat-Dicle Nehri Havzası, hem yüzey alanı hem de su potansiyeli açısından en büyük havzadır.

  • Yeraltı suları

Yukarıda belirtildiği gibi, Türkiye’nin toplam kullanılabilir su potansiyeli 112MMK olup bunun 98MMK’sı yüzey, 14MMK’sı yeraltı suyudur. Türkiye’nin sulanabilir alanının yaklaşık %20-25’i yeraltı suyu ile sulanmaktadır. Yeraltı suyu kullanımının sanayideki payı %48’dir.

Yeraltı suyu kaynakları 1962 Yeraltı Suları Kanunu ile düzenlenmiştir. Bu yasa uyarınca yeraltı suyu kaynakları devletin yetkisi altındadır. Bu suların korunması, araştırılması, tescili ve kullanımı da bu kanun kapsamındadır. Her kuyu kaydedilmelidir, ancak lisanssız kuyu kazma kontrolü zordur. Dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, Türkiye’deki yeraltı suyu kaynakları büyük ölçüde sulama için kullanılmaktadır. Yeraltı suyu çekimlerini izlemek ve aşırı kullanımı önlemek için 2011 yılında bir yeraltı suyu ölçüm düzenlemesi yapılmıştır. Bu düzenlemenin etkili bir şekilde uygulanması, lisanssız kuyuların varlığı, kuyuların yasadışı kullanımını önlemenin zorluğu, iklim ve yağış modellerinin değiştirilmesi gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıyadır. Bu zorluklara rağmen, düzenleme yeraltı suyu kaynaklarının korunması ve yönetiminde ileriye doğru atılmış önemli bir adımdır.

Su kaynakları hem nicelik hem de nitelik açısından güçlü bir baskı altındadır. Ülke genelinde su kaynakları zaman ve mekanda eşit olmayan bir şekilde dağılmıştır ve nehirler iklim koşulları ve topografyadaki farklılıklar nedeniyle genellikle düzensiz akışlara sahiptir.

Yüzeysel ve yeraltı suyu kaynakları Türkiye’nin kentleşmiş ve sanayileşmiş batı kesiminde oldukça sınırlıdır. Buna ek olarak, son çalışmalar yakın gelecekte Türkiye’nin yağış düzenleri açısından daha sıcak, daha kurak ve istikrarsız hale geleceğini göstermektedir, bu da suyun kaçınılmaz olarak çok hassas ve kritik bir konu olacağı anlamına gelmektedir. Yukarıdaki faktörlerin, nüfus artışıyla birlikte (2030 yılına kadar 100 milyon kişi), birçok alanda suyun kullanılabilirliğini azaltması beklenmektedir. Bu özellikle suyun kullanılabilirliğinin 1000 m3 / kişi’den az olduğu Marmara Havzası, K. Menderes Havzası ve Asi Havzası gibi havzalar için önemlidir. Ayrıca, arıtılmamış atık suyun kentsel ve endüstriyel alanlarda deşarjından kaynaklanan su kirliliği, büyüyen ekonomiyle ilişkili bir diğer sorundur.

Türkiye’deki tatlı su üretim fiyatı (20 ABD Doları / m3), yüksek gelirli ülkelerin (47 ABD Doları / m3) ve bölgenin Beyaz Rusya ve Bosna Hersek gibi bazı üst orta gelirli ülkelerinkine (50 ABD Doları) kıyasla düşüktür(Dünya Bankası, 2016). Suyun en büyük kullanıcısı olarak, tarımın geniş sulama sistemleri vardır, ancak mevcut sulama uygulamaları çok verimli değildir. Sulama sistemlerindeki su dağıtım sistemleri, klasik açık kanallardan ve kanaletlerden oluşur, bu da sızıntı ve buharlaşma nedeniyle yüksek kayıplara neden olur. Benzer şekilde, çiftlik düzeyinde, düşük su verimliliğine sahip yüzey sulama yöntemleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Sulama verimliliğinde önemli bir iyileşme olmazsa, su mevcudiyeti Türkiye için ciddi bir sorun haline gelebilir.

Dünya Bankası’nın 2014 yılında yürüttüğü tanısal bir analize göre, suyun ulusal büyümeye ekonomik katkılarından, su kaynaklarının yönetiminde rakip kullanıcılar arasında ödünleşime, su fiyatlandırması ve maliyetin geri kazanımına, tükenmeden kaynaklanan su kaybını telafi etmek veya dengelemek için yatırımları planlanmaya ve öncelik sıralarını tayin etmeye kadar, su kaynakları yönetimi ile ilgili çok çeşitli politika soruları vardır.

Türkiye Güvenlik Açıkları – Su için gelecek projeksiyonu

Çalışmalar, Türkiye’nin su güvenliği tehdidi en yüksek seviyede bulunan Avrupa ülkelerinden biri olduğunu göstermektedir. Hızla artan nüfusun ve yükselen sıcaklıklarla ilişkili potansiyel kuraklığın, bu sorunu artırması muhtemeldir. Akışlarda %-52 ile %-61 arasındaki değişim tahmin edilmekte ve havzalardaki yüzey sularında 2030, 2050 ve 2100 için %20, %35 ve %50 azalma raporlanmaktadır. 2100 yılına gelindiğinde Türkiye, güney Akdeniz bölgelerinde artan su stresine yol açabilecek kurak alanların genişlemesini yaşayabilir.

İklim değişikliğinin doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesinin su kaynakları üzerindeki olası etkileri, 2040-2069 ve 2070-2099 yağış simülasyonları ile 1961–1990 yıllarındakini karşılaştıran, yüksek çözünürlüklü bölgesel iklim modeli (PRECIS) kullanılarak araştırılmıştır.

Bu çalışmada, iç su kaynaklarında öngörülen değişikliğin, yağışta öngörülen değişim ile aynı olduğu varsayılmıştır. Türkiye, kırsal alanda aktif bir nüfusa sahiptir ve ekonomik olarak aktif nüfusunun %43’ü, yaklaşık 15 milyon kişi tarımda çalışmaktadır (2014). Yağış ve su kaynaklarının yüzyılın ortalarında %11, yüzyılın sonunda %12 oranında ılımlı bir düşüş yaşayacağı tahmin ediliyor. Ülke için su kaynakları bir bütün olarak göreceli bol kalırken, Türkiye hala, orta yüzyılda kişi başına düşen su kaynaklarının yaklaşık üçte bir oranında azalmasıyla karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’nin tarım sektörü daha fazla suyu verimli kullanmaya zorlanacak ve bu artan verimliliğe rağmen, muhtemelen bu sektördeki istihdam, gerilemeye devam edecektir. Bu gerilemeye rağmen, Türkiye’nin büyük arazi alanı, büyük kırsal nüfusu ve nispeten büyük su kaynakları, su kıtlığı olan bölgesel çevreye su ihraç etmesine izin vereceği için büyük bir net tarım ihracatçısı olmaya devam edecektir.

Güney Avrupa’da (İspanya ve kuzey İtalya) 21 yüzyılda potansiyel yeraltı suyu beslenmesinde önemli düşüşler beklenirken, Kuzey Avrupa’da (Danimarka, Güney İngiltere, Kuzey Fransa) sürekli artmalar öngörülmektedir. Akdeniz’in güney kenarı boyunca, 2050’lerde potansiyel yeraltı suyu beslemesinde % 70’den fazla düşüş olacağı, iki emisyon senaryosu altında iki iklim modelinden (ECHAM4, HadCM3) çıktı kullanılarak simüle edilmiştir.

Fırat ve Dicle nehirleri

Fırat – Dicle Havzası Ortadoğu’nun iki önemli karla beslenen nehrine ev sahipliği yapıyor ve su kaynakları Türkiye, Suriye, Irak ve İran gibi havza ülkelerinde hidroelektrik enerji üretimi, sulama ve evsel kullanım için kritik önem taşıyor. Fırat akışının yaklaşık %90’ı ve Dicle akışının %46’sı Türkiye’den gelmektedir. Farklı model ve senaryo simülasyonlarına dayanarak, Fırat – Dicle havzası ülkelerinde sıcaklık, yağış, kar örtüsü ve nehir deşarjında gelecekteki değişikliklerin tahminleri yapılmıştır. Bu projeksiyonlardan aşağıdaki sonuçlara varılmıştır:

  • Sıcaklık: Tüm senaryo simülasyonları Fırat-Dicle havzasının tamamında yüzey sıcaklığı artışlarını göstermektedir. Kışın yaylalarda artış nispeten daha fazladır. Yaylalardaki yıllık yüzey sıcaklığındaki artış 2041-2070 için 2,1 ° C (daha düşük emisyon senaryosu, B1) ile 4,1 ° C (daha yüksek emisyon senaryosu, A1FI) arasında değişirken, 2071 için 2,6 ° C ve 6,1 ° C arasında değişmektedir. 2099. Soğuk mevsim sıcaklık artışı, kar örtüsünü azaltarak ve yüzey akışının mevsimselliğini değiştirerek bölgesel hidrolojik döngüyü büyük ölçüde etkileme potansiyeline sahiptir.
  • Yağış: Yağışın daha önce gösterildiği gibi yaylalarda ve kuzey kesimlerinde azalması ve güney kısımlarında artması beklenmektedir. Yağışlardaki değişiklikler, simulasyonların çoğunda havzanın geniş alanlarında istatistiksel olarak anlamlıdır. Mevcut yüzyılın sonuna kadar yaylalarda öngörülen yağış düşüşü, yüksek emisyon senaryosu (A1FI) altında %33 ve A2 senaryosu altında %6-24’tür. Yaylalardaki kar suyu eşdeğer yağışının B1 senaryosu için %55, A2 senaryosu için %77-85 ve A1FI senaryosu için %87 azalması öngörülmektedir.
  • Nehir debisi: Türkiye toprakları, iklim değişikliğinin havzadaki diğer ülkelerin topraklarına kıyasla muhtemelen daha olumsuz doğrudan etkilerini yaşayacaktır. Yıllık yüzey akışının bu yüzyılın sonuna kadar Türkiye topraklarında %26-57 oranında azalması öngörülmektedir. Kuyuların çoğu bu bölgede bulunduğundan, havzadaki diğer tüm ülkelerin yirmi birinci yüzyıl boyunca azalan sular için stres hissetmesi beklenmektedir.

Bu sonuçlar, Türkiye’de 2040–2069 arasında, yıllık Fırat – Dicle nehirleri debisinin %12 azalacağını (IPCC A1B senaryosu) ve Fırat Nehri’nin debisinde bu yüzyılın sonuna kadar %29–73 oranında bir düşme (bir dizi model ve emisyon senaryosu) olacağını gösteren diğer model çalışmaları ile de doğrulanmaktadır.

SRES A2 emisyon senaryosu altında 2071–2100 dönemi için bölgesel iklim modeli, 1961–1990 ile karşılaştırıldığında, Türkiye’nin güneydoğusundaki simüle edilen sonbahar mevsimi yağışlarındaki önemli artışın (% 48), kış açığını dengelemeye yardımcı olacağını ve dolayısıyla yıllık döngü boyunca net değişimi azaltacağı sonucunu vermektedir. Bununla birlikte, bu alanda toplumsal riskler yüksek ve uyum kapasitesi düşüktür, bu da su kaynakları üzerindeki potansiyel çatışmaları ve stresi artırır

KAYNAK:

bbc.com

https://pennyappeal.org/news/

water.fanack.com/ turkey

USGS Science for a cahanging World, Where is Earth’s Water?, ugps.org

Valuing water resources of Turkey, worldbank.org, 16 September, 2016

National Gographic, RESOURCE LIBRARY | EDUCATOR GUIDE

The7!Percent.org The World’s Fresh Water Sources

Climatechangepost..com, latest updata May 20th, 2020