Öne çıkan

Ekonomik büyümenin istihdam üzerindeki etkisi

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Ekonomik büyüme, istihdam artışı ve verimlilik artışının uygun bir kombinasyonundan kaynaklanmalıdır.

Son zamanlarda, çoğu ülkede sürekli iş kıtlığı ve İşsizlik sorunu var. Ve görünüşe göre, ekonomi büyürken istihdam artmadığı için, bu fenomen ‘İşsiz Büyüme’ olarak adlandırılıyor. Çoğu ülkedeki kronik yüksek işsizlik nedeniyle, Ekonomi’de istihdam artışının Ekonomik büyümeden nasıl etkilendiği önemli ve eli kulağında bir soru haline geldi. Büyüme bir amaca yönelik bir araç değildir: insanlara hizmet etmek, kalkınmayı teşvik etmek ve yoksulluğu azaltmak için tasarlanır.

İş ve gelir yaratmak kalkınma için çok önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, yüksek işsizlik veya eksik istihdamla mücadele ediyor. Birçok insan kazandıkları ile zar zor geçiniyor. Bu nedenle yeni işler yaratmanın yanı sıra mevcut işler için gelirleri ve çalışma koşullarını iyileştirmek de büyük önem taşıyor.

Bu nedenlerle, son yıllarda, istihdamın önemi, kalkınma politikası tartışmalarının odağına haklı olarak daha yakından yansıtıldı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yıllık küresel istihdam raporuna göre, dünya önümüzdeki on yıl içinde sürdürülebilir büyüme sağlamak ve sosyal uyumu sürdürmek için 600 milyon üretken iş yaratmanın “acil zorunluluğu” ile karşı karşıya.

Ekonomik büyümenin türü (kapsayıcı veya yoğun), ekonomik büyümeyle bağlantılı olarak istihdam yaratma ritmini belirleyen önemli bir faktördür. Böylece, toplam talep artışına bir tepki olarak ekonomik büyüme (GSYİH büyümesi – toplam üretim), farklı şekillerde elde edilebilir: ya girdi miktarı (işgücü, sermaye, vb.) artar ve ardından kapsayıcı büyüme, veya üretim faktörlerinin üretkenliği artar (yoğun büyüme) veya iki olasılığın bir kombinasyonu ile oluşur.

Öte yandan, ekonomik büyüme sürecinin istihdam üzerindeki etkisinin boyutu ve evrimi, teknik gelişmelerin ortaya konma ritmine, işgücü piyasasına özgü kurumsal değişikliklere, ücret politikaları vb. diğer faktörlere göre de farklılık gösterir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Vurgu, ‘üretken’ ve ‘karşılığını veren’ istihdam üzerinde olmalıdır. Ayrıca, ekonomik büyüme tek başına tüm refahımızda sürdürülebilir bir artış sağlamak için yeterli değildir. Sosyal barış, temiz ve sağlıklı bir ortamın yanı sıra kendi belirlediği yaşam, ve sağlıklı bir çevre, maddi refahın yanı sıra kalkınmanın önemli faktörleridir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki bağlantı

Ampirik araştırmalar, ekonomik büyümenin istihdam yaratma ile pozitif bir şekilde ilişkili olma eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır.

• Khan (2007), gelişmekte olan ülkelerde GSYİH büyümesinin istihdam esnekliğinin 0,7 olduğunu bulmuştur.

• Küresel düzeyde Kapsos (2005), ek GSYİH büyümesinin her 1 yüzde puanı için, 1991 ile 2003 arasındaki üç dönem boyunca toplam istihdamı yüzde 0,3 ile 0,38 arasında arttırdığını bulmuştur.

Ekonomik büyüme istihdam yaratma için iyi olsa da, büyümenin büyük ölçekte emeği absorbe etme potansiyeline sahip sektörlerde gerçekleşmesi önemlidir. Bazı sektörler ve faaliyetler diğerlerinden daha fazla yoğunlukta istihdam yaratırlar.

  • Basnett ve Sen (2013) tarafından yapılan bir yazın incelemesi, imalat ve hizmetlerdeki büyümenin istihdam üzerinde özellikle olumlu bir etkiye sahip olduğunu gösteren kapsamlı bir kanıt yığını bulmuşlardır. GSYİH büyümesinin tarımdaki istihdam üzerindeki etkisinin genel olarak sınırlı olduğu, ancak tarım sektöründeki katma değerli büyümenin istihdam üzerinde nispeten büyük bir etkisinin olduğu görülmüştür. Tekstil için kanıtlar küçüktü, ancak araştırmalar büyümenin istihdam yaratılmasına olumlu katkıda bulunduğunu gösteriyor. Tarımsal işletmeler / gıda işleme için yazarlar, büyümenin istihdam üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu bulmuşlardır.
  • • Melamed, Hartwig ve Grant (2011) hizmetlerdeki büyümenin istihdamı yönlendirmede imalattan görece daha önemli hale geldiğini öne sürüyorlar. Yazarlar, farklı sektörlerde istihdamın etkisine dair kanıtların bulunduğu 1980’ler, 1990’lar ve 2000’lerden 24 büyüme dönemi üzerine araştırmalara baktılar. Bunlardan 18’inde yoksulluk düşmüştü. Bu vakaların 15’inde hizmetlerde istihdamda artış olmuş, onunda endüstriyel istihdamda artış olmuş ve altı vakada tarımda istihdamda artış olmuştur (altısı, üç sektörden ikisinde istihdamda artış gördü, ancak her üç sektörde birden istihdam artışı görülmedi). Benzer şekilde Kapsos (2005), ekonomik sektöre göre tarihsel küresel istihdam esnekliklerinin hizmetlerde en yüksek olduğunu (yüzde 0,61 ile) bulmuştur.

Arthur Okun’un ekonomik büyüme ile işsizliğin nasıl bağlantılı olduğuna dair bulguları

Ekonomiyi incelemeye gelince, büyüme ve iş yaratılması, ekonomistlerin dikkate aldıkları iki temel faktördür. İkisi arasında açık bir ilişki var ve birçok iktisatçı, ekonomik büyüme ile işsizlik seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışmışlardır. Ekonomist Arthur Okun, tartışmayı ilk olarak 1960’larda ele almaya başladı ve konuyla ilgili araştırması o zamandan beri Okun yasası olarak bilinmeye başladı. Aşağıda, Okun yasasının daha ayrıntılı bir özeti, neden önemli olduğu ve ilk yayınlanmasından bu yana nasıl zaman testinden geçtiği yer almaktadır.

• Okun yasası, 1960’ların başında Yale profesörü ve ekonomist Arthur Okun tarafından öne sürüldü.

• Okun yasası, bir ülkenin işsizliği ile ekonomik büyüme oranları arasındaki istatistiksel ilişkiye bakar.

• Okun yasası, bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) işsizlik oranında % 1’lik bir düşüş sağlamak için bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor.

Okun Yasası: Temel Bilgiler

Okun yasası, en temel şekliyle, bir ülkenin işsizlik oranı ile ekonomisinin büyüme hızı arasındaki istatistiksel ilişkiyi araştırır. St. Louis Federal Rezerv Bankası’nın ekonomi araştırma kolu, Okun yasasının “işsizlik oranı doğal oranının üzerinde olduğunda bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) ne kadarının kaybedilebileceğini bize söylemeyi amaçladığını” açıklıyor. “Okun yasasının arkasındaki mantık basittir. Çıktı, üretim sürecinde kullanılan emek miktarına bağlıdır, bu nedenle çıktı ve istihdam arasında pozitif bir ilişki vardır. Toplam istihdam eşittir işgücü eksi işsiz, dolayısıyla çıktı ve işsizlik arasında negatif bir ilişki vardır (işgücüne bağlı olarak). “

“Bu pratik kural, işsizlik oranındaki değişimler ile reel gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) büyüme oranı arasında gözlemlenen ilişkiyi tanımlar. Okun, işgücünün büyüklüğünde ve verimlilik seviyesinde devam eden artışlar nedeniyle, sadece işsizlik oranını sabit tutmak için normalde potansiyel büyüme oranına yakın reel GSYİH büyümesinin gerekli olduğunu kaydetti. İşsizlik oranını düşürmek için, bu nedenle, ekonominin potansiyelinin üzerinde bir hızda büyümesi gerekir.

Daha spesifik olarak, Okun yasasının halihazırda kabul edilen versiyonlarına göre, bir yıl içinde işsizlik oranında yüzde bir puan düşüş sağlamak için, gerçek GSYİH’nın o dönemdeki potansiyel GSYİH büyüme oranından yaklaşık yüzde iki puan daha hızlı büyümesi gerekir. . Dolayısıyla, örnek vermek gerekirse, potansiyel GSYİH büyüme oranı %2 ise, Okun yasası, işsizlik oranında yüzde bir puanlık bir düşüş elde etmek için GSYİH’nın bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor. “

Okun Yasasının Geçerliliği

İşsizlik, farklı boyut ve yönlerde olumsuz etkilediği için herhangi bir insan toplumunda olumsuz bir olgudur. Ek olarak, topluluk yapısını etkileyen ekonomik bir kusuru ifade eder. Bu nedenle, işsizliğin ekonomik ve sosyal boyutları karmaşıklığı arttırmakta, sonuç olarak, doğasını ve büyüme üzerindeki etkisini anlamak için bizi çeşitli analizler yapmaya yönlendirmektedir. Etkiler, ekonomik büyüme oranları ile ekonomide hüküm süren değişen işsizlik oranları arasındaki nedensel ilişkinin varlığı ile doğrulanır. Ancak teorik analiz, belirli bir ülkenin ekonomi politikalarındaki dengesizlikten kaynaklanan ekonomik bir fenomen olarak işsizliğe odaklandığı için bu ilişkiyi her zaman doğrulamamaktadır.

TÜRKİYE Örneği

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın tarafından 26 Haziran 2020 tarihli “Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation” adlı çalışmada, Türkiye için ekonomik büyüme ile işsizlik arasındaki ilişkide incelenmiştir. Aşağıda, çalışmadaki bu bölüm özetlenmektedir.

Bu bağlamda ekonomik büyümenin istihdam veya işsizlik oranı üzerindeki etkileri incelenmekte ve büyümenin istihdam yaratıp yaratmadığı hem dünya literatüründe hem de Türkiye’de araştırma konusu olmaktadır. Tarihsel olarak, ekonomik büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin son dönemlerde zayıfladığı veya bir başka deyişle daha karmaşık hale geldiği görülmektedir. Büyüme ve istihdam arasında ne bire bir ne de istikrarlı bir ilişkinin, ülke ekonomilerindeki gelişmelerle birlikte olduğu görülmektedir. Yapısal uyum politikasını destekleyen ekonomistler, ihracata dayalı büyüme stratejisinin temeli olan dış ticaretin serbestleşmesi ile istihdamın artacağını öngörmüşlerdir. Son yıllarda birçok gelişmekte olan ülkenin deneyimlediği şey, neoklasik teorinin bu iddialarını doğrulamaktan uzaktır. Çalışma çağındaki nüfusun hızla arttığı bir ortamda yeterli istihdamın sağlanması için yüksek büyüme hızlarının yanı sıra büyümenin de sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye’de 1990’lardan bu yana büyüme rakamlarının üç defa eksi yüzde 6’nın altında olması büyümenin son derece istikrarsız olduğunu gösteriyor. Bu, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine bağlı büyümenin kalıcı olmadığını ve sermaye hareketlerinin liberalleşmesi ile kırılganlığın yükseldiğini göstermektedir

Ekonomik büyümenin istihdamı artıracağı ve işsizliği azaltacağı görüşü literatürde Okun yasası olarak biliniyor. Arthur Okun, 1947-1960 dönemi için üç aylık verileri kullanan regresyon analizi ile Birleşik Devletler’deki işsizlik oranı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceledi. Geliştirilen regresyon denklemine göre, mevcut gelir ile tam istihdam geliri arasındaki fark, işsizlik oranıyla ters yönde değişmektedir.  Okun’un geliştirdiği yasa, büyüme oranının %2,25 olarak ölçülen eğilimi veya ortalama büyüme oranını aşması durumunda, işsizlik oranında düşüşe yol açacağını belirtiyor. Tam olarak, büyüme eğilimini aşan GSYİH büyümesinin her yüzde puanı işsizlik oranını ne kadar düşüreceği sorusu aranmaktadır. Okun yasası, benzer şekilde işsizlik oranını %1 düşürmek için gereken büyüme oranını tahmin etmek için kullanılabilir. Amerika Birleşik Devletleri için yukarıda belirtilen dönemi kapsayan çalışma, büyüme öncesi orana göre her %1 büyüme oranının işsizlik oranını %0,5 puan düşürdüğü sonucuna varmıştır. Ekonominin doğal oranın üzerinde büyüme gösterdiği yıllarda, işsizlik oranında gerçek ve doğal büyüme hızı arasındaki farkın k katına kadar bir değişim olacaktır.

Bu çalışma, Okun yasasının Türkiye için çok kötü çalıştığını göstermektedir. Bu çalışmada regresyon analizi kullanılarak elde edilen negatif yönlü regresyon doğrusu, işsizlik oranındaki değişim ile büyüme hızı arasında ters bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Ancak, büyüme, işsizlik üzerinde etkili olması için en az %4,3 olmalıdır. Diğer bir deyişle, büyüme hızı bu seviyeye ulaştıktan sonra her %1 puanlık artış, işsizlik oranında sadece %0,13 düşüşle sonuçlanmaktadır. Türkiye ile ilgili birçok farklı çalışmada da benzer sonuçlara ulaşıldığı görülmektedir. Bu hesaplamalar, özellikle konjonktürün genişleme dönemindeki büyümenin istihdam üzerinde çok düşük etkileri olduğunu ve dolayısıyla istihdam yaratmayan büyümenin varlığını göstermektedir. Bu çalışmalardan elde edilen bir diğer önemli bulgu da Okun’un Türkiye ekonomisindeki ilişkisinin asimetrik bir yapıya sahip olması, yani reel çıktının genişleme döneminde işsizliğin azaltılmasına etkisi ile daralma döneminde artan işsizliğe etkisinin aynı olmamasıdır.

Türkiye’de 1999–2019 döneminde büyüme oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişki incelendiğinde, özellikle kriz dönemlerinde büyüme ile işsizlik arasında ters bir ilişki olduğu görülmektedir. İşsizlik oranı 1999, 2001 ve 2009’da yüksek seviyelere ulaştı ve daha sonraki yıllarda (bazı dönemlerde) gecikmiş olsa da düşmeye başladı. Benzer şekilde 2018 yılında yaşanan döviz krizinin yarattığı olumsuz büyüme koşulları ile işsizlik artmaya başladı ve 2019 yılında %13,7 ile en yüksek değerine ulaştı. Öte yandan, ekonomide yaşanan döngüsel canlanmanın işsizlik üzerindeki etkisi görece zayıf kaldı. 2004 ve 2005 yıllarında %10’a yaklaşan büyüme hızına rağmen, işsizlik oranı yüksek seviyelerde sabit kaldı. İncelenen dönemde büyümenin en yüksek olduğu 2011 yılında işsizlik oranındaki düşüşün son derece sınırlı kaldığı söylenebilir. 2013 ve 2017 yıllarında yaşanan genişleme döneminde işsizlik azalmadı, aksine artmaya başladı.

Türkiye ekonomisinde yıllar içinde büyüme istatistikleri artmış olsa da işsizlik oranları Okun yasasının öngördüğü şekilde azalmadı. Genel kabul gören teoride, bir ülke ekonomisinin büyüme hızı arttığında, istihdamın artması ve işsizlik oranının düşmesi beklenir. Türkiye’de son yıllarda sağlanan yüksek ekonomik büyüme oranlarına rağmen, bu performans işsizlik oranlarına aynı ölçüde yansımamış ve tartışmalara yol açmıştır. İstihdam sağlamayan, tüketime ve yabancı sermaye hareketlerine dayalı bir ekonomik büyüme modeli sürdürülebilir değildir. Hızlı nüfus artışı ve genç nüfuslu bir demografik yapı göz önüne alındığında, üretime dayalı politikalarla, istihdam sağlayan, katma değeri yüksek ürünlere odaklanan ve dışa bağımlılığı azaltan bir ekonomik büyüme modeli geliştirmek büyük önem taşımaktadır.

Bu açıklamalara göre Türkiye ithalata bağımlı bir üretim yapısına sahip olduğundan ekonomiyi hızlandırmak için ithalatın artması gerekiyor. Bu durumda, kaçınılmaz olarak bir dış hesap açığı vardır. Dış tasarruf kullanımı anlamına gelen bu açık, Türkiye’deki dış borç stokunun tolere edilebilir seviyenin üzerine çıkmasına neden olmuştur. Artan dış borç ve bunun sonucunda döviz ihtiyacı, ekonominin daha kırılgan hale gelmesi ve makroekonomik dengelerin hızla bozulması anlamına gelir.

Cari açık vermeden büyümek için ekonominin üretim yapısındaki önemli değişikliklerin Türkiye’de bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Öncelikle ara malı üreten sektörlerin geliştirilmesi ve ithalata olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Ayrıca dış ticarette rekabetçi bir döviz kuru politikasının olumlu sonuçlar vermesi beklenmelidir.

İstihdam Açısından Zengin Ekonomik Büyüme

Sürekli, kapsayıcı ve sürdürülebilir, tam ve üretken istihdamı ve herkes için insana yakışır işi teşvik eden” ekonomik büyümenin ancak işler ve insana yakışır iş yaratması halinde kapsayıcı olacağı kabul edilir.. Büyüme, istihdam ve yoksulluğu azaltma faaliyetleri arasındaki güçlü bağlantı nedeniyle yoksulluk ve eşitlik hedeflerine ulaşılmasını da desteklemelidir.

Tek başına ekonomik büyüme, özellikle yoksullar, savunmasızlar ve geride kalma riskiyle karşı karşıya olanlar için daha fazla ve daha iyi işler anlamına gelmez. Ekonomik büyüme, üretken istihdamı artırmak için bir ön koşuldur; istihdamdaki artışlarla işgücü verimliliğindeki artışların birleşik sonucudur. Bu nedenle, ekonomik büyüme oranı, istihdamdaki büyümenin ve işgücü verimliliğindeki büyümenin gerçekleşebileceği mutlak tavanı belirler. Bununla birlikte, büyümenin şekli veya doğası da önemlidir. Ekonomik büyümenin üretken istihdam yaratma üzerindeki etkisi, yalnızca büyüme oranına değil, aynı zamanda büyümenin üretken işlere dönüşmesindeki verimliliğine de bağlıdır. İkincisi, büyümenin sektör kompozisyonuna ve bireysel sektörlerdeki büyümenin sermaye / emek yoğunluğu gibi bir dizi faktöre bağlıdır.

Genellikle hem yeni iş sayısını hem de üretkenliği ve ayrıca istihdamdan elde edilen gelirleri artırma ihtiyacı vardır. Bu nedenle, istihdam açısından ekonomik kalkınmanın incelenmesi, ekonomik büyümenin daha fazla iş ve daha yüksek verimlilik / gelir ihtiyacını ne ölçüde karşıladığının değerlendirilmesidir. Anlamlı iç görüler elde etmek için böyle bir değerlendirmenin ekonomik sektörlere göre ayrıştırılması gerekir. Ekonomik büyümenin üretken bir dönüşümle ne ölçüde ilişkilendirildiği ve bu dönüşüm tarafından yönlendirildiği, orta ve uzun vadede ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliği için büyük önem taşımaktadır.

Bir ekonominin nüfusu için yeterli istihdam fırsatları yaratma yeteneğini ölçen göstergeler, ekonominin genel kalkınma performansı hakkında değerli bilgiler sağlayabilir. Bu göstergeler arasında işsizlik oranları, istihdam – nüfus oranları, işgücüne katılım oranları ve çıktıya göre büyümenin istihdam yoğunluğu veya istihdamın esnekliği yer alır – bu son gösterge, istihdam artışının ne kadar ekonomik büyümenin yüzde 1 puanı ile ilişkili olduğunu ölçer. Büyümenin istihdam içeriğindeki düşüş, bir politika meselesidir. İstihdam ve insana yakışır işin ekonomik büyüme ve yoksulluğu azaltma politikalarına açıkça entegre edilmesi, insanlar için faydaların en üst düzeye çıkarılmasına ve büyümenin hem sürdürülebilir hem de kapsayıcı olmasını sağlamaya yardımcı olur.

“Çalışan yoksulların” durumu, özellikle kayıtlı ekonominin küçük olduğu ve birçok kadın ve erkeğin – çoğu zaman zor ve uzun saatler boyunca – çalıştığı, ancak kendilerini ve ailelerini yoksulluktan kurtaracak kadar para kazanamadığı ülkelerde özel bir ilgi konusu olmalıdır.

Geçtiğimiz on beş yıl boyunca ILO, UNDP, OECD, UN-DESA, Dünya Bankası ve diğerleri, büyüme-istihdam-yoksulluk bağına ilişkin önemli analitik çalışmalar yürüttüler Dünya Bankası’nın “İşler” başlıklı 2013 Dünya Kalkınma Raporu, artan yaşam standartları, daha fazla sosyal uyum ve geliştirilmiş üretkenlik açısından istihdamın dönüştürücü rolünü vurguladı. UNDP’nin “İnsani Gelişme İçin Yeniden Düşünmek” başlığı altında yayınlanan 2015 İnsani Gelişme Raporu, iş (daha geniş anlamıyla) ve insani gelişme arasındaki bağlantıyı kurmayı amaçlıyordu. Afrika Devlet Başkanları tarafından bu vesileyle kabul edilen Beyanname, “istihdam yaratmayı ulusal, bölgesel ve kıtasal düzeylerde ekonomik ve sosyal politikaların açık ve merkezi bir hedefi olarak, sürdürülebilir yoksulluğun azaltılması ve onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla yerleştirmektir.” denildi.

KAYNAK


Dr Ritika Srivastava

Dr Ritika Srivastava is the freelance writer with People Matters.

DCED, Link between employment and enterprise-development.org

Investopedia, ECONOMICS  MACROECONOMICS, By RYAN FURHMANN

 Reviewed By TOBY WALTERS  Updated Nov 3, 2020

ILO home Topics, Decent work for sustainable development (DW4SD) Resource Platform  October 2017

European Scientific Journal 13(28)

DOI: 10.19044/esj.2017.v13n28p470

Authors: Saleh Al-hosban,

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın, Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation and Current Account Balance: Theory and Case of Turkey

Haziran 26 2020, Gözden geçirme Ağustos 31, 2020

Enflasyonu Kontrol Metotları

Enflasyonun nedenleri çok ve çeşitlidir. Parasalcılar ve klasikçiler, toplam talepte bir artışla sonuçlanan para arzındaki bir artışı suçlarlar. Keynesyenler ise parasal faktörlere önem vermezler. Onlara göre enflasyona, elbette, toplam talepteki artış neden olur. Temel olarak, enflasyon için bu iki argüman, talep yönetimi politikalarına yol açmaktadır.

Talep yönetimi politikaları genel olarak (i) para politikası ve (ii) maliye politikası olarak gruplandırılabilir. Bununla birlikte, enflasyon aynı zamanda maliyet artırıcı faktörlerden de kaynaklanmaktadır. Bu tür enflasyonu kontrol etmek için genellikle fiyatlar ve gelirler politikası önerilmektedir. Aslında, bir ekonomideki enflasyon, hem talep ve hem de maliyet artışlı faktörlerin bir karışımıdır. Bu nedenle, politika yapıcılar enflasyonu kontrol etmek için üç yöntem kullanır: (i) parasal önlemler; (ii) mali önlemler; ve (iii) parasal olmayan önlemler. Gelişmiş ülkelerde, indeksleme yöntemi de bazen anti-enflasyonist bir araç olarak kullanılmaktadır.

Parasal Önlemler:

Hızlı ekonomik büyüme döneminde, ekonomideki talep, onu karşılama kapasitesinden daha hızlı büyüyor olabilir. Firmalar bu eksikliğe fiyatı yükselterek yanıt verdiğinde enflasyonist baskılara yol açar. Bu durum, talep yönlü enflasyon olarak adlandırılır. Enflasyona tepki olarak, Merkez Bankası faiz oranlarını artırabilir. 1. Daha yüksek faiz oranları, borçlanmayı daha pahalı ve tasarrufları daha cazip hale getirir. 2. Ev sahipleri, artan ipotek ödemeleri ödemek zorunda kalacak ve bu da harcanacak daha az harcanabilir gelire yol açacaktır. 3. Bu nedenle hanelerin harcama yapma yeteneği ve teşviki daha az olacaktır. 4. Ayrıca firmalar, yatırımları finanse etmek için borç almaktan caydırılacak ve bu da daha düşük işletme yatırımlarına yol açacaktır. Bu nedenlerle, daha yüksek faiz oranları, tüketici harcamalarını ve yatırımı yavaşlatmada oldukça etkilidir ve daha düşük bir ekonomik büyüme oranına yol açar. Ekonomik büyüme yavaşlarken enflasyon da yavaşlıyor.

Ayrıca, bir merkez bankası, enflasyonla mücadelede; kredi talebini, maliyetini ve kullanılabilirliğini veya ülkenin para arzını etkilemek için kullanabileceği, aşağıdaki kredi kontrol araçlarına da sahiptir: (a) Kredi faiz oranı, (b) Açık piyasa işlemleri, (c) Değişken nakit rezerv oranı ve (d) Seçici kredi kontrol yöntemleri. Merkez bankasının istikrar politikası, toplam talebi azaltma niyetiyle bir “sevilen para politikası” gerektirmektedir. Merkez bankası enflasyonla mücadele için, tahvil ve menkul kıymetlerin açık piyasa satışını yapar, minimum nakit rezerv oranını yükseltir. Tüm bu önlemler banka kredisini daha maliyetli hale getiriyor. Daha yüksek kredi maliyeti, daha az kredi kullanılabilirliği ve dolayısıyla daha az para arzı sağlar. Bunlar, toplam talebi daraltma potansiyeline sahiptir. Tüm bu önlemler ticari bankaların kredi yaratma potansiyelini azalttığından, toplam özel harcamalar azalır ve böylece enflasyon kontrol altına alınır. Son olarak, merkez bankası, tüm ekonomi yerine herhangi bir sektör(ler)de enflasyonist fiyat artışı yaşadığında, seçici kredi kontrolü kullanır. Ancak bu araç esas olarak tüketim harcamalarının kontrolünde etkilidir.

Ancak, para politikasının etkinliğini azaltan bazı sınırlamalar vardır. Birincisi, para politikası toplam talebi sadece dolaylı olarak, yani faiz oranını yükselterek ve para arzını azaltarak etkiler. Bu nedenle, etkinliği ancak bir zaman gecikmesinden sonra hissedilebilir. İkinci olarak, tüm harcama türleri parasal kontrol silahlarından etkilenmez. Toplam talebin büyük kısmını özel harcamalardan ziyade kamu harcamaları oluşturuyorsa, para politikası önlemlerinin pek bir faydası olmayacaktır. Kamu harcamaları, merkez bankacılığı politikalarıyla kolayca kontrol edilemez. Üçüncüsü, para politikası talep artışlı enflasyonla oldukça başarılı bir şekilde mücadele edebilir, ancak maliyet artışlı enflasyon, merkez bankacılığı kontrolüne tabi değildir. Yüksek ücretler veya hammadde ve enerji fiyatlarındaki artış, vb., maliyete artışına dayalı enflasyonist eğilimler yaratır. Banka faiz oranı, açık piyasa işlemleri ve diğer kredi kontrol araçlarının maliyet enflasyonuna hiçbir cevabı yoktur. Bu sınırlamalar ışığında, diğer politika önlemleri kullanılmaktadır. Bunlardan en önemlisi maliye politikası önlemleridir.

Mali Önlemler                                                                                                                                                         Maliye politikası önlemleri, hükümetin vergilendirme, harcama ve borçlanma ile ilgili politikasını içermektedir. Maliye politikasının bu üç unsuru toplam harcamaları etkiler. Enflasyon döneminde daraltıcı maliye politikası önerilmektedir. Toplam harcamaların büyük kısmının devlet harcamalarından kaynaklandığı biliniyor. Enflasyon sırasında, devlet harcamaları azaltılabilir. Ancak bazı siyasi nedenlerle veya ekonomik zorunluluklar nedeniyle kamu harcamalarında kesinti yapılması zor olabilir. En azından, verimsiz kamu harcamaları kontrol edilmelidir. Çoğu zaman, modern hükümetler, enflasyonun toplumu olumsuz etkileyebileceği etkisini umursamadan seçmenleri memnun etmek için daha fazla harcama yapma eğilimindedir. Aslında harcamaların kontrolü enflasyonun önemli çözümlerinden biridir. Bir ülke enflasyona maruz kaldığında, hükümet aşırı toplam harcamaları ortadan kaldırmak için hem doğrudan hem de dolaylı vergileri artırabilir. Gelir ve/veya servet üzerinden vergi alındıktan sonra harcanabilir gelir azalır. Bu, özel toplam harcamaları büyük ölçüde azaltacaktır. Bununla birlikte, gerçekte, vergi mükellefleri bir hükümeti iktidardan uzaklaştırabileceğinden, bir hükümet vergi oranlarını yükseltme konusunda isteksiz olabilir. Enflasyon döneminde aşırı satın alma gücünü temizlemek için hükümet, devlet tahvili satarak halktan borçlanma yoluna gidebilir. Maliye politikası, para politikası gibi kusursuz değildir. Belirli sınırlamalara maruz kalmaktadır. Birincisi, maliye politikasının hiçbir zaman siyasi bir boşlukta ele alınmaması anlamında maliye politikası ve siyaset el ele gider. Siyasi zorlamalar etkinliğini büyük ölçüde azaltır. İkincisi, vergi-harcama programının akılsızca kullanılması istenilen sonuçları vermeyebilir. Gelir vergisindeki bir artış, harcanabilir geliri ve dolayısıyla tüketim harcamalarını azaltır. Ancak vergi oranlarındaki artış, tasarruf oranlarının ve sermaye oluşumunun düşmesine neden olur. Ayrıca, daha yoksul kişilere yönelik gıda sübvansiyonu programı veya işsizlik ödeneği vb. gibi transfer ödemelerinde kesinti yapılması, bu tür harcamaların sınırlandırılması gerekmesine rağmen enflasyon sırasında akılsız görünebilir. Para politikası ve maliye politikası önlemlerinin etkinliğini sonuca bağlamadan önce, bu iki politika önleminin en iyi kombinasyonunun bile istenen sonuçları vermeyebileceği söylenebilir. Bu politika önlemlerinin etkililiği için gerekli olan şey “iyi zamanlama”dır. Ayrıca, birçok nedenden dolayı, toplam harcamaları etkilemek için para ve maliye politikası önlemlerinin doğru bir şekilde harmanlanmasını sağlamak neredeyse imkansızdır. İlk olarak, toplam talebin gerçekten yükselip yükselmediğini kesin olarak söylemek zor. Hiçbir ekonomi, toplam talebin ne kadar hızlı büyüdüğünü söyleyebilecek bir “hız göstergesine” sahip değildir – “GSYİH’nın mevcut çeyrekte ne yaptığı ancak çeyreğin sonunda öğrenilir”. O zaman bile bu rakamlar belirsizdir ve revizyonlara tabidir. Her şeyden önce, istikrar politikası zorunlu olarak tahmine dayalıdır ve kısa vadeli ekonomik tahminler bir sanat olabilir, ancak kesin bir bilim olmayabilir.

Enflasyonu Düşürmeye Yönelik Diğer Politikalar                                                          

Enflasyona toplam talebin mevcut çıktı üzerindeki fazlalığı neden olduğundan, enflasyona karşı kalıcı çözüm çıktıda bir artış yaratmaktır. Ülkenin kaynaklarını, üretken olmayan sektörlerden üretken sektörlere kaydırarak çıktı artırılabilir. Teknolojik gelişmede aynı zamanda daha yüksek çıktıya yol açabilir. Ayrıca, yozlaşmış ve verimsiz yönetim, çoğu zaman çeşitli anti-enflasyonist önlemlerin etkinliğini köreltir. Karaborsacıların, spekülatörlerin, stokçuların vb. faaliyetleri, temelde enflasyonu kışkırttığı için ciddi şekilde ele alınmalıdır.

  1. Beklentileri azaltmak

Enflasyonun zaman içindeki önemli bir belirleyicisi enflasyon beklentileridir. İnsanlar gelecek yıl enflasyon beklerse, firmalar fiyatları yükseltecek ve işçiler daha yüksek ücret talep edecek. Bu beklenti daha yüksek enflasyona neden olma eğilimindedir. Merkez Bankası ve hükümet, enflasyonu kontrol altına almak için inandırıcı korkutmalar yaparak beklentileri etkili bir şekilde azaltabilirse, bu onların işini kolaylaştıracaktır.        

2. Fiyat kontrolları

 Enflasyon ile birlikte, karlılığı korumak ve artan maliyetlerle başa çıkmak için fiyatları mümkün olduğunca artırmaya çalışan firmalar görülecek. Bu “kâr itici” enflasyondan kaçınmanın bir yolu, fiyat kontrolleri getirmektir. Hükümetin fiyat artışlarına sınır koyduğu yer burasıdır. Örneğin, 1971’de Başkan Nixon, seçimleri kazandıktan sonra 1973’te yeniden uygulamaya koyduğu bir fiyat dondurması getirdi. Fiyat dondurmaları kısa bir süre için politik olarak popülerdi ancak temelde başarısız oldu. Firmalar arzı kısıtladı ve fiyat donmaları sona erdiğinde, bastırılmış enflasyon intikam alırcasına geri döndü. Ancak, savaş zamanındaki fiyat kontrollerinin enflasyonu düşürmede başarılı oldukları belirtilmelidir.      

 3. Ücret kontrolü                          

Enflasyona ücret enflasyonu neden oluyorsa (örneğin, daha yüksek reel ücretler için pazarlık yapan güçlü sendikalar), o zaman ücret artışını sınırlamak enflasyonu yumuşatmaya yardımcı olabilir. Daha düşük ücret artışı, firmalar için maliyetleri azaltacak ve ekonomide daha az talep fazlalığına yol açacaktır. Özellikle sendikalar güçlüyse, enflasyonu gelir politikalarıyla kontrol etmek zor olabilir. Ayrıca, ücret kontrolü ekonomide yaygın bir işbirliği gerektirir, ancak firmalar işgücü sıkıntısı yaşıyorsa, hükümetin ücret kontrollerini aşmak zorunda olsalar bile, işçileri almakla daha fazla ilgileneceklerdir                                                                                                                                                                                                   4. Parasalcılık                                                                                                                                                                Monetarizm para arzını kontrol ederek enflasyonu kontrol etmeye çalışır. Monetaristler, para arzı ile enflasyon arasında güçlü bir bağlantı olduğuna inanırlar. Para arzının büyümesini kontrol edebiliyorsanız, enflasyonu kontrol altına alabilmeniz gerekir. Monetaristler bunlar gibi politikaları vurgularlar: • Daha yüksek faiz oranları (sıkılaştırıcı para politikası) • Bütçe açığının azaltılması (deflasyonist maliye politikası) • Hükümet tarafından yaratılan paranın kontrolü.  Ancak uygulamada, para arzı ile enflasyon arasındaki bağlantının daha az güçlü olduğu görülmüştür.                                                                                                                                                                                                         5. Arz Yönlü Politikalar                                                                                                                                                                Enflasyona genellikle kalıcı rekabetsizlik ve artan maliyetler neden olur. Arz yönlü politikalar, ekonominin daha rekabetçi hale gelmesine ve enflasyonist baskıların hafifletilmesine yardımcı olabilir. Örneğin, daha esnek işgücü piyasaları enflasyonist baskıyı azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak arz yönlü politikalar uzun zaman alabilir ve artan talebin neden olduğu enflasyonla baş edemez.

 6. Döviz kuru politikası

Bir ülke, sabit bir döviz kuru mekanizması ile enflasyonu düşük tutmaya çalışabilir. Argüman, eğer bir para biriminin değeri sabitse (veya yarı sabitse), o zaman bu, enflasyonu düşük tutmak için bir disiplin yaratır. Enflasyon yükselirse, para birimi rekabet edemez hale gelir ve düşmeye başlar. Bununla birlikte, döviz kuru üzerinden enflasyonu hedeflemek zordur.

7. Hiperenflasyonu azaltmanın yolları- para birimini değiştirmek

Hiperenflasyon döneminde geleneksel politikalar uygun olmayabilir. Gelecekteki enflasyon beklentilerini değiştirmek zor olabilir. İnsanlar bir para birimine olan güvenlerini kaybettiklerinde, yeni bir para birimi tanıtmak veya altını veya başka bir para birimini çıpa olarak kullanmak gerekli olabilir. Maliyete dayalı enflasyon (örneğin artan petrol fiyatları nedeniyle) enflasyona ve daha düşük büyümeye yol açabilir. Bu, her iki dünyanın da en kötüsüdür ve daha düşük büyümeye yol açmadan kontrol edilmesi daha zordur. 2022’de dünya, artan enerji fiyatları ve arz kıtlığına neden olan Covid kilitlenmesinin sona ermesi nedeniyle maliyet enflasyonunda bir artış gördü. Maliyet kaynaklı enflasyonun düşürülmesi daha zordur çünkü temelde arz sorunlarından kaynaklanmaktadır. Faiz oranlarını yükseltmek kör bir araçtır ve düşük büyümeye neden olması muhtemeldir. Bu nedenle Merkez Bankaları daha yüksek bir maliyet enflasyonuna tolerans gösterme eğilimindedir ve bunun kısa ömürlü olmasını umarlar. Uzun vadede, daha esnek işgücü piyasaları, krizlerle başa çıkmak için stok biriktirme, petrol rezervleri ve rekabet gücünü artırmaya yönelik politikalar ile arz sorunları çözülmeye çaışılır.

8. Indeksleme                                                                                                                 

Enflasyonu azaltmak yerine, enflasyonla mücadele etmek için bazen indekse bağlama olarak da adlandırılan bir indeksleme yöntemi önerilir. Bu politika, satın alma gücünü aynı seviyede tutmak için para ödemelerini (ücretler ve maaşlar gibi) bir fiyat enflasyon endeksine bağlayarak çalışır. Bu, fiyat endeksi yüzde 7 artarsa, parasal ücretlerin de aynı oranda otomatik olarak artacağı anlamına gelir. Bu durumda ücretliler, satın alma güçlerinde herhangi bir düşüş yaşamazlar. Ancak indeksleme ile sadece ücretliler değil, alacaklılar da korunur. İndeksleme yöntemi, kendisi enflasyonist karakterde olduğundan daha az popüler bir yöntem olarak kabul edilir ve genel olarak yalnızca yüksek enflasyon oranları hüküm sürdüğünde uygulanır.

NETİCE

Enflasyon genellikle Merkez Bankası ve/veya hükümet tarafından kontrol edilir. Kullanılan temel politika para politikasıdır (değişen faiz oranları). Bununla birlikte, teoride, enflasyonu kontrol etmek için “1. Para politikası – Daha yüksek faiz oranları ekonomideki talebi azaltarak daha düşük ekonomik büyüme ve daha düşük enflasyona yol açar. 2. Para arzının kontrolü – Monetaristler, para arzı ile enflasyon arasında yakın bir bağlantı olduğunu, dolayısıyla para arzını kontrol etmenin enflasyonu kontrol edebileceğini savunuyorlar. 3. Arz yönlü politikalar – ekonominin rekabet gücünü ve verimliliğini artırmaya yönelik politikalar, uzun vadeli maliyetler üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturur. 4. Maliye politikası – daha yüksek bir gelir vergisi oranı harcamaları, talebi ve enflasyonist baskıları azaltabilir. 5. Ücret/fiyat kontrolleri – ücretleri ve fiyatları kontrol etmeye çalışmak teorik olarak enflasyonist baskıları azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak, genellikle etkili olmadıkları için nadiren kullanılırlar” şeklinde daha önce sözü edilen çeşitli araçlar vardır.

Bu bakımdan, enflasyon kontrolünün çok yönlü bir hamle olmaya devam ettiği söylenebilir. Belirli bir politika en iyi sonuçları veremez. Başka bir deyişle, enflasyonu kontrol etmek için sadece para politikasının mı yoksa sadece maliye politikasının mı önemli olduğu argümanı yanlıştır. En iyi sonucu elde etmek için bu anti-enflasyon önlemleri eş zamanlı olarak kullanılmalıdır. Zira, bu politika önlemleri birbirleri ile rekabet etmeyip, aksine birbirlerini tamamlarlar.

Burada, Merkez bankalarının kilit rolü, fiyat istikrarını (düşük ve istikrarlı enflasyon) sağlamak ve ekonomik dalgalanmaları yönetmeye yardımcı olmak için para politikasını yürütmektir. Merkez bankalarının faaliyet gösterdiği politika çerçeveleri, son yıllarda büyük değişikliklere tabi tutulmuştur. 1980’lerin sonlarından bu yana enflasyon hedeflemesi, para politikasının önde gelen çerçevesi olarak ortaya çıkmıştır. Birçok düşük gelirli ülke aynı zamanda parasal bir toplamı (dolaşımdaki para hacminin bir ölçüsü) hedeflemekten, enflasyon hedeflemesi çerçevesine geçiş yapmaktadır

Ülkeler ayrıca, Merkez Bankası’nı para politikasını belirlemede bağımsız hale getirmişlerdir. Argüman, bağımsız bir Merkez Bankası’nın siyasi baskılardan uzak olacağı ve seçmenlerin gözüne girmek için seçimlerden önce faiz oranlarını düşürmek gibi hatalardan kaçınacağı yönünde.

KAYNAK:

Methods to Control Inflation, by Tejvan Pettinger, 8 July 2022, economicshelp.org,

Nikita Dutta, Preventive Measures to Control Inflation (4 Methods), economicsdiscussion.net,

IMF Bültenleri.

Ölüm, Enflasyondan mı, yoksa Faiz Artışlarından mı Olsun?

Yirmi-birinci yüzyıla borçlar yüzyılı da denilebilir ve işler olduğu gibi devam ederse, büyük borç temerrüdü yüzyılı olarak da adlandırılacak. Yüzyılın başında, neredeyse tüm gelişmiş dünyada merkez bankaları tarafından teşvik edilen aşırı düşük faiz oranları, özel kredi yaratma çılgınlığına ve 2008’de dünya ekonomisi için korkunç sonuçlarla patlayan devasa bir finans ve gayrimenkul balonuna neden oldu.

Yirmi-Birinci Yüzyıl: Borç Yüzyılı

Politikacılar tarafından ağır bir şekilde baskı altına alınan merkez bankaları, düşük faiz oranlarına bağlılıklarını iki katına çıkararak, barış zamanlarında görülmemiş bir derecede kamu aşırı borçluluğuna neden oldu. Kamu borç birikimi ve düşük faiz oranlarına dayalı büyüme modelinin zayıflamaya başladığı 2020 yılında, COVID-19 resesyonu geldi. Bu nedenle, 2020 yılında dünya çapında yapılan kamu harcamalarının fazlalığı düzeltilemedi ve yakın zamanda düzeltilecek gibi de görünmüyor. Ve bunun birikimi (ve ayrıca özel borçlar, özellikle şirketler tarafından piyasaya çıkarılanlar) geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıyor olabilir.

2011’in başında küresel borç 200 trilyon dolara ulaşırken, küresel GSYİH 74 trilyon dolardı (yüzde 275 borç/GSYİH). 2021’in ikinci çeyreğinde, küresel borç, 83,9 trilyon dolarlık GSYİH (yüzde 330 borç/GSYİH) ile neredeyse 300 trilyon dolara ulaştı.

Ekonomi İki Yıldır Zombileşiyor

Yukarıda belirtildiği gibi, küresel borç son on yılda küresel ekonomiden daha hızlı büyümüştür, bu nedenle kredi kalitesi gerçekten bozulmuş gibi görünmektedir. Borcu ödemek için gereken gelir, borcun kendisinden çok daha yavaş büyüyor.

Bu argümanı destekleyen ek bir kanıt, “zombi şirketlerinin” sayısındaki artıştır. Bir zombi şirket, faiz ve vergi öncesi kazançları borç servisinden daha az veya ona eşit olan şirkettir. Bir zombi harika bir metafordur çünkü bir zombi hareket eder ve canlı gibi görünür ama aslında ölüdür. Bir zombi şirketi de hareket eder ve canlı görünür- etkinlik yaratır, işçi çalıştırır ve mal üretir- ama gerçekte (neredeyse) ölüdür. Borcunu kendi imkanlarıyla ödeyemediği için öleceği (neredeyse) kesindir. Çeşitli raporların gösterdiği gibi, dünyanın her yerinde zombi şirketlerinin sayısı katlanarak artmaktadır.

Bu şirketlerin iflas etmeye başlaması beklenebilir ve gerçekte olan da budur. Fed’e göre, 2020’de (tüm şirketlerin bir kesri olarak) 2,5 kat daha fazla zombi şirket iflas etti (2019’da <%2 ve 2020’de yaklaşık yüzde 4,5).

İlginç biçimde, 2020’de hayatta kalan zombi şirketlerin değerlerinin hızla yükseldiği görülüyor. Toplam değerleri şimdiden 6 trilyon doları aşıyor.  2019’da bu değer 2 trilyon dolara yakındı.

Dünyada Enflasyon Yükseliyor

Merkez bankalarının tek bir açık görevi vardır: paranın satın alma gücünü korumak. Para politikasının temel amacı budur. Bazı merkez bankalarının bir başka görevi de ekonomik faaliyet düzeyini sürdürmektir (ve hepsinin örtülü bir amacı olduğu iddia edilebilir).

Gelişmiş ülkelerde merkez bankalarının enflasyon hedefi yüzde 2, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 4 (merkez bankaları bu hedeflerin satın alma gücünü koruduğunu iddia ederken, gerçekte satın alma gücü kaybını ifade ediyor). Enflasyon çoğu ülkede açıkça hedeflerin üzerindedir.

Merkez Bankaları Korkuyor: Teşvikten Geri Dönecekler mi?

Enflasyonun hızlanması merkez bankalarını zor durumda bırakıyor. Görevleri fiyatları istikrara kavuşturmaktır; bu nedenle, bu fiyat artışını önlemek için bir şeyler yapmaları gerekiyor gibi görünüyor. Ancak gördüğümüz gibi hızlanmanın büyük bir kısmı merkez bankaları politikalarından.

Dünyanın önde gelen merkez bankaları, çok övülen daralmanın, yani hükümetlerden ve özel şirketlerden tahvil satın almayı bırakmaya ve muhtemelen faiz oranlarını artırmaya yönelik kısıtlayıcı bir para politikasının geldiğini duyurdular.

Ancak merkez bankaları daralmaya çalıştıklarında iki önemli sorunla karşı karşıya kalacaklardır.

1. Kamu açığı

Birincisi, hükümetler yalnızca 2020 ve 2021’deki sorumsuz harcamaları nedeniyle aşırı borçlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda açığı 2019’unkine düşürmeleri de yıllar alacaktır.

Politikacılar, 2020’de fazla harcadıklarını 2021’de harcamayı bırakma sözü verdiler; ancak harcamaları kısmaktansa sözlerinden dönmeyi tercih ettiler.

Merkez bankaları kamu borcu satın almayı bırakırsa, hükümetleri harcamaları azaltmaya zorlayacaklardır. Bu da kısa vadede ekonomiyi yavaşlatacaktır. Merkez bankaları ve hükümetler bu sonuçtan ne pahasına olursa olsun kaçınmak istiyor.

2. Zombi şirketler

Aşırı düşük faiz oranları, sürdürülemez bir özel şirket borçlanması dalgası yaratarak zombi şirketler oluşturdu. Faiz oranlarındaki bir artış, bu zombi şirketleri iflas ettirecek ve büyük çaplı işten çıkarmaları tetikleyecektir. Merkez bankaları ve hükümetler bu sonuçtan kaçınmak istiyorlar.

Merkez Bankalarının İkilemi: Enflasyonla mı yoksa Daralma ile mi Ölüm?

Yüksek enflasyon, fiyat göstergelerine endekslenmemiş borcun değerini aşındırmaya yardımcı olur. Bu, aşırı borçlu hükümetlere ve zombi şirketlere yardımcı olur. Sorun şu ki, borçlular son yıllarda enflasyonun artmasından daha hızlı borç biriktiriyor, dolayısıyla reel borç artmaya devam ediyor.

Bu bakımdan, daha sürdürülebilir borç seviyelerine dönülmesi gerekir. Bu hedefe ulaşmak için iki seçenek var gibi görünüyor.

1. Düşük enflasyonun artmaya devam etmesi

Bu seçenek çok tehlikelidir, ancak daha makul görünüyor. Aylardır merkez bankaları fazla detay vermeden toplumları bu seçeneğe hazırlıyorlar (örneğin her yıl değil uzun vadede yüzde 2 enflasyon hedefinden bahsediyorlar). Enflasyondaki artış tehlikelidir çünkü paraya olan talebi düşürerek fiyatların hızlanmasına neden olur. Bu durumdan geniş halk kitleleri büyük zarar görürler.

2. Para politikasını kısıtlayıcı hale getirerek bazı şirketlerin ve hatta hükümetlerin iflas etmesine izin verilmesi

Bu ikinci seçenek daha az inandırıcıdır ancak muhtemelen daha sağlıklı olacaktır.

Daha yüksek faiz oranları ve kısıtlayıcı para politikası, ekonominin daha az değer üreten tüm bölümünü çökertecek, bu da yeni fikirleri gerçekleştirmek ve yeni iş projelerine başlamak için kaynakları serbest bırakacaktır. Bu politikalar aynı zamanda bazı hükümetlerin iflas etmesine de yol açacaktır ki bu travmatik bir durum olsa da gelecekte diğer hükümetler ve iflas eden hükümetlerin kendileri için izlenmesi gereken bir disiplin ilkesi oluşturabilir.

Başka bir deyişle, en sağlıklı şey disiplinli olmaktır. Ne yazık ki mali disiplin, ucuz borca alışılarak kamuda neredeyse tamamen unutulan, özel sektörde ise unutulmaya yakın bir ilke haline gelmiştir.

SONUÇ

Piyasalar artık son derece boş verir ve iyimser bir havada. Temeller, iyimserliklerini haklı çıkarmıyor gibi görünüyor. 2019’da zaten sorun olan zombi şirketler sadece öldürülmekle kalmadı, çoğaldı. Zombi kıyameti, hayal edilenden daha yüksek olabilir.

Bu yıllarda, merkez bankacı olmak dünyanın en zor ve en az tatmin edici işlerinden biri. Merkez bankaları ne yaparlarsa yapsınlar şiddetli (ve haklı) eleştiriler alacaklar.

Paranın değerini korurlarsa ekonomik kriz yaratırlar ve ekonomik krizden kaçınmaya çalışırlarsa paranın değerini yok ederler (ve zaten parasal krize neden olurlar).

Zehirinizi seçin: enflasyon veya iflas.

KAYNAK: Bu yazıda, büyük ölçüde aşağıdaki makalelerden yararlanılmıştır.

Death by Inflation or by Interest Rate Hikes?

By  Daniel Fernández on  December 18, 2021, trends.ufm.edu

COVID-19 Economic Zombification

By  Daniel Fernández on  December 1, 2021 trends.ufm.edu

Richard Durant

Inflation: Monetary And Fiscal Policy  seekingalpha, Sep. 12, 2021

ENFLASYON ve CANTİLLON ETKİSİ

KONTROLLU ENFLASYON

Enflasyon, teoride, ekonomi tam kapasitede çalışmadığında, yani kullanılmayan emek veya kaynaklar olduğunda çıktıyı artırmaya yardımcı olur. Tasarruf etmek yerine harcamayı bir dereceye kadar teşvik etmek için ideal bir enflasyon seviyesi sıklıkla önerilmektedir. Paranın satın alma gücü zamanla azalacağından, tasarruf etmek ve daha sonra harcamak yerine şimdi harcamak için daha büyük bir teşvik oluşturur.

Daha fazla para, artan harcama demektir ve bu da daha fazla toplam talep anlamına gelir. Bu nedenle artan talebi karşılamak için daha fazla çıktı gerekir. Harcamaların artması, bir ülkedeki ekonomik büyümeyi teşvik edebilir. Bu nedenle, dengeli bir stratejinin, enflasyon değerini ideal ve arzu edilen bir aralıkta korumak olduğuna inanılmaktadır.

Bir ülke çok üretken büyüdüğü için, tüketici fiyatlarının sürekli olarak düşmesine izin verilirse, tüketiciler daha iyi bir fiyat için satın alımlarını erteleyeceklerdir. Bu durum, üretimde azalmaya, iş kayıplarına ve kötüleşen bir ekonomiye neden olan toplam talebi azaltan bir etkiye sahiptir. Bu durumdan kaçınmak için enflasyon gereklidir.

Borç alanlar, borçlarını aldıkları paradan daha düşük bir değerde ödeyeceğinden, enflasyon onlar için işleri daha da kolaylaştırır. Bu, genel olarak harcamaları artırır, borç vermeyi ve borçlanmayı teşvik eder.

KONTROLSUZ ENFLASYONUN EKSİLERİ

Enflasyon nedeniyle insanlar daha fazla para ödemek zorunda kalırlar. Enflasyon, insanların sahip oldukları varlıklarının gerçek değerini azaltabilir. Bu nedenle, portföylerini enflasyona karşı korumak isteyenler emtia, gayrimenkul, altın ve diğer enflasyondan korunan varlık sınıflarına yatırım yapmayı düşünürler. Yatırımcıların enflasyondan kar elde etmesinin bir başka yolu da enflasyona endeksli tahvillerdir. Ancak, bu tür yatırımlar yapacak birikimleri olmayan sabit gelirli veya gelirleri aynı oranda artmayan geniş halk kitleleri, fiyatlardaki bu yükselişten en fazla zarar görenlerdir.

Yüksek ve değişken enflasyon oranları bir ekonomi üzerinde önemli bir olumsuz etkiye sahip olur. Tüm kuruluşlar herhangi bir ekonomik karar alırken, genel olarak artan maliyetlerin etkilerini dikkate alacaklardır. Bu da ekonomide belirsizliğe yol açabilir çünkü bu kararlar, gelecekteki enflasyon oranlarını yanlış tahmin etme riskini taşıyabilir.

Yeni para ve kredi ekonomiye her girdiğinde, her zaman belirli kişilerin veya işletmelerin eline geçer. Onlar yeni parayı harcadıkça, o, ekonomide kişiden kişiye ve hesaptan hesaba hareket ettiği için, yeni para arzına yönelik fiyat düzeyi ayarlamaları(yükselmeleri) süreci devam eder.

Enflasyon, bazı fiyatların önce yükselmesine ve diğer fiyatların daha sonra yükselmesine neden olur. Fiyatlar ve satın alma gücündeki ardışık değişimi tanımlayan “Cantillon Etkisi,” enflasyonun zaman içinde genel fiyatları artırmanın yanı sıra göreli fiyatları, maaşları ve getiri oranlarını nasıl etkilediğini gösterir.

Genel olarak ekonomistler, ekonomik dengelerinin dışında kalan göreli fiyatlardaki bozulmaların ekonomi için kötü olduğu konusunda birleşirler. Böyle bir süreç, ekonominin gerileme dönemlerinin de önemli bir sebebidir.

CANTİLLON ETKİSİ

Cantillon etkisi, para miktarının eşit olmayan bir şekilde genişlemesinden kaynaklanan nispi fiyatlardaki değişikliktir

Enflasyon sadece fiyatlardaki ortalama bir artış değildir. Fiyatlar orantılı veya aynı anda yükselmez. Bu, herhangi bir ekonomik değer yaratmayan bazılarına keyfi fayda sağlarken, örneğin tasarrufları yok ederek ekonomik değeri olan hiçbir şeyi yok etmeyen bazılarına zarar verir. Bu Cantillion etkisidir.

Cantillon Etkisi, enflasyonun bir ekonomideki mallar ve varlıklar üzerindeki eşit olmayan etkisini tanımlar. Yeni itibari para belirli noktalarda bir ekonomiye enjekte edildiğinde etkileri, değişik kişiler ve sektörler tarafından farklı zamanlarda hissedilir. Bu, nispi fiyatlarda bir bozulmaya neden olur ve bazı taraflara fayda sağlarken diğerlerini dezavantajlı hale getirir.

Ekonomiye yeni para eklendiğinde, doğal olarak mal ve varlıkların fiyatını yükseltecektir. Ancak, tüm fiyatlar aynı miktarda veya aynı anda artmayacaktır. Cantillon Etkisi, yeni para arzının ilk alıcısının, fiyatlar yükselmeden önce para harcamak için arbitraj fırsatına sahip olduğunu iddia eder.

Bu kısmen, yeni itibari paranın neredeyse sıfır maliyetle yaratılması ve genellikle bankalar olmak üzere belirli taraflara verilmesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Bu parayı alanlar, fiyatı henüz para arzındaki artışı yansıtmayan mal ve varlıklara harcama yapmak fırsatına sahip olup, indirimli fiyattan mal satın alabilirler.

Yeni para, merkez bankalarından özel bankalara, yatırımcılardan sıradan vatandaşlara aktıkça, fiyatlar yavaş yavaş para arzındaki artışı yansıtmaya başlar. Sıradan vatandaşlar, daha yüksek fiyatlarla mal satın aldıklarında, artan para arzını hissedeceklerdir.

Bu nedenle, ekonomide yeni para akışı, fonları önce alan taraflar için faydalı, daha sonra alanlar için daha az faydalıdır. Merkez bankasına en yakın kişi ve kurumlara- bankalar ve varlık sahipleri- finansal sisteme en az bağlı olanlar pahasına finansal avantajlar sağlanır.

Cantillon Etkisinin bir sonucu olarak enflasyon, hükümet tarafından vatandaşların satın alma gücü üzerinde, yasal olmayan yüksek bir vergi olarak görülebilir.

Başkana ve Kongreye Yakın Olun

Cantillon’un ayrıca, Devletin yarattığı paradan yararlananların, o devletin kurumsal yapısına dayandığına dair  bir teorisi vardır. Bu, muhtemelen sistem aracılığıyla dağıtılan para birimi seçeneklerinden yararlananların, “krala ve zengine yakın olanlar” olduğu anlamına gelir.

Merkez Bankalarının Görevleri

Merkez bankaları, bulundukları ülke veya coğrafi bölgede para politikasından sorumlu olan bağımsız kamu kurumlarıdır. Devlet tarafından görevlerini yerine getirmekle yükümlüdürler. Her merkez bankasının başkanı, ait olduğu coğrafi bölgenin temsilcisi/temsilcileri tarafından seçilir. Ana merkez bankaları FED, ECB, BoJ ve BoE’dir. Temel amaçları, enflasyonu makul düzeyde (%2’yi geçmemek üzere) tutarak ekonomik aktiviteyi desteklemektir.

ECB – Avrupa Merkez Bankası

ECB, Avrupa Birliği’nin merkez bankasıdır. 1998 yılında kurulmuştur ve merkezi Frankfurt, Almanya’dadır. ECB, Eurosystem ve Avrupa Merkez Bankaları Sisteminin merkezi organıdır:

– Eurosystem, Avrupa Merkez Bankası’nı (ECB) ve Euro’yu benimseyen AB Üye Devletlerinin ulusal merkez bankalarını (NCB’ler) içerir. Eurosystem çerçevesinde, ECB’ye daha önce ulusal merkez bankalarına verilen görevler verilmiştir: para basımı ve para politikaları tayini;

– Avrupa Merkez Bankaları Sistemi (ESCB), ECB ve 27 AB Üye Devletinin ve NCB’lerini içerir, yani Eurosistem ile karşılaştırıldığında, euro’yu benimsemeyen ülkelerin NCB’lerini de içerir. Euro bölgesine katılmayan Üye Devletlerin NCB’leri, ESCB içinde özel bir statüye sahiptir: özerk bir ulusal para politikası yürütme hakkına sahiptirler, ancak euro bölgesinin para politikası veya uygulanmasına ilişkin karar alma süreçlerine katılmazlar.

ECB bağımsız bir kuruluştur. Hariçden herhangi bir talimat almaz. Sermayesi, yalnızca bir dağıtım anahtarına uygun olarak ulusal merkez bankaları tarafından oluşturulur. Bu anahtar, Avrupa Birliği içindeki her ülkenin, GSYİH payına ve nüfus büyüklüğüne göre katkıda bulunmasına dayanmaktadır. İlk sermayesi yaklaşık 4 milyar € idi. AB ülkelerinin merkez bankaları, ECB’ye döviz rezervi de  öderler. Böylece ECB gerektiğinde döviz piyasasına müdahale edebilir.

Avrupa Merkez Bankası, Yürütme Kurulu’ndan (Başkan, Başkan Yardımcısı ve 4 nitelikli kişi) oluşur. Bu 6 kişi, şu anda Avrupa Birliği’nin en yüksek organı olan Avrupa Konseyi tarafından atanmaktadır. Merkez bankası meşruiyetini ve güvenilirliğini, Yürütme Kurulu’nun 6 üyesinin Avrupa Konseyi tarafından atanmasından almaktadır.

Yürütme Kurulu, Avrupa Merkez Bankası’nın, Yönetim Konseyi (euro bölgesi ulusal merkez bankalarının yöneticileri ve Yürütme Kurulu üyeleri) tarafından alınan para politikası kararlarının uygulanmasından sorumlu olan taktik organıdır.

Yönetim Konseyi, para politikası kararlarının alınmasından sorumludur. Para politikası kararlarını alınması, iki analize dayanır: bir ekonomik analiz ayağı ( enflasyon eğilimleri hakkında bilgi veren; döviz kurları, büyüme, borç oranları, bütçe açıkları vb. gibi ekonomik, parasal ve finansal istatistikleri kullanarak) ve gelecekteki enflasyon hakkında daha az  bilgi veren ‘ işlem para birimi + kısa vadeli tasarruflar + uzun vadeli tasarruflar’  başta olmak üzere parasal büyüklüklerin izlenmesini içeren bir parasal analiz ayağı.

ECB, her yıl Avrupa Parlamentosu’na yıllık bir rapor sunarken, Avrupa Merkez Bankası Başkanı, Avrupa Parlamentosu Ekonomik ve Parasal Komitesi tarafından her üç ayda bir dinlenir. Ancak ECB’nin Avrupa Parlamentosu tarafından yaptırıma tabi tutulması mümkün değildir.

Eurosystem’in temel görevleri şunlardır:

– euro bölgesinin para politikasını tanımlamak ve uygulamak;

– euro bölgesinin döviz kuru politikasını yürütmek;

– Üye Devletlerin döviz rezervlerini tutmak ve yönetmek;

– ödeme sistemlerinin düzgün çalışmasını sağlamak.

Ayrıca Eurosystem, kredi kuruluşlarının basiretli denetimi ve finansal sistemin istikrarı ile ilgili olarak yetkili makamlar tarafından izlenen politikaların sorunsuz bir şekilde yürütülmesine katkıda bulunmaktadır.

Bu amaçla, faiz oranları gibi çeşitli eylem araçlarına sahiptir. Üç kilit oran vardır: yeniden finansman oranı, mevduat oranı ve marjinal borç verme oranı. Yeniden finansman oranı (EONIA: Avrupa Gecelik Endeks Ortalaması) ana orandır, gerektiğinde piyasaya likidite enjeksiyonunu kolaylaştırarak ekonomik aktiviteyi düzenler. Etkili olarak, bankaların kendilerini yeniden finanse edebilecekleri oranı belirleyen gecelik faiz oranıdır. Para piyasasında referans olarak kullanılır, bu oran minimum orandır. Mevduat oranı ve marjinal borç verme oranı da dahil olmak üzere birçok oran yeniden finansman oranı ile ilişkilidir. Bunlar aslında paranın maliyetidir. Yatırımları düzenler ve şirketlere ve bireylere sunulan kredi koşullarını etkiler. Faiz oranları düşükse, paranın maliyeti düşük olduğu için yatırımcılar toplu olarak borç alacaklardır. Ekonomik düzenleyicidir. Kriz zamanlarında, ekonomik aktiviteyi artırmak için oranlar düşürülür. Tersine, enflasyon çok yüksekse, enflasyonist baskıyı azaltmak için oranlar artırılır. Mevduat oranı, bankaların merkez bankası nezdindeki mevduatları için ödenen faiz oranıdır. Bu mevduatlar bankanın asgari rezervlerine karşılık gelmektedir. Banka, olası bir krizden korunmak için kârının bir kısmını bir kenara ayırmak zorundadır. Bankalar faiz kazanmak için ek fonları serbestçe kullanabilirler. ECB risksiz olarak kabul edildiğinden, bu durum genellikle kriz zamanlarında geçerlidir.

Her ayın ikinci Perşembe günü, euro bölgesi ulusal merkez bankalarının yöneticileri para politikası kararları almak için Frankfurt’ta toplanırlar.

FED – Federal Rezerv Bankası

FED, Amerika Birleşik Devletleri’nin merkez bankasıdır. On iki yerel federal bankanın (New York, San Francisco, Chicago, Richmond, Atlanta, Boston, Dallas, Cleveland, Philadelphia, Kansas City, Saint-Louis, Minneapolis) sahibi olduğu özel bir kurumdur. Bu durum ona,  hükümetten belirli bir bağımsızlık sağlar.. 1913 yılında kurulmuştur. FED, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı tarafından atanan başkanının yetkisi altındadır. Başkan, aynı zamanda kararları alan ve Guvernörler Kurulundan (Yönetim Konseyi: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı tarafından atanan ve Senato tarafından onaylanan 7 üye), New York Federal Rezerv Bankası Başkanı ve Federal Rezerv Bankasının dönüşümlü olarak diğer 4 Guvernörlerinden oluşan komitenin bir parçasıdır. Banka, finansman açısından, tamamen bağımsızdır ve bütçeden herhangi bir pay almaz. Abone olduğu devlet tahvillerinin faiziyle ve çeşitli bankalara sağladığı hizmetlerle finanse edilmektedir.

İşlevleri çoktur. Ülkenin ekonomik büyümesini teşvik etmenin yanı sıra tam istihdam ve fiyat istikrarını sağlamak amacıyla ABD’nin para politikasına karar verir. Dolayısıyla tüm bu hedefler ışığında izlenecek para politikasını belirlemelidir. FED’in ana silahı gecelik faiz oranıdır. Oran ne kadar düşük olursa, parasal yaratım o kadar uygun olacaktır. FED’in oranlarını değiştirme kararı genellikle Bej Kitap yayınlandığında alınır. Bu Bej Kitap, Amerikan ekonomisinin durumunun bir özetidir. Bölgeleriyle ilgili tüm ekonomik bilgileri derleyen çeşitli yerel federal rezervlerden gelen raporlara dayanmaktadır. Bu amaçla çeşitli uzmanlarla görüşülür. Bej Kitap tüm bölgeleri içerir. Para Politikası Kurulu toplantısından yaklaşık iki hafta önce, yılda sekiz kez yayınlanır. Bu toplantıda, FED’in atacağı adımlara karar verilir. Güçlü bir enflasyonist baskı olduğunda, FED dolaşımdaki para miktarını azaltmak için oranlarını artırmaya karar verir. Böyle bir durumda, para musluğunun sıkılaştırıldığı söylenir. Tersine, durgunluk içindeki bir ekonomi durumunda, FED ekonomik aktiviteyi canlandırmak için oranlarını düşürür.

Biri yılın başında diğeri ortasında olmak üzere yapılan iki toplantı daha çok önemlidirler. İstisnai olarak 2 gün süren bu 2 toplantıda, Komite’nin, Yönetim Kurulu Başkanı’nın Amerikan Kongresi’ne sunduğu, aslında Amerikan para politikasına ilişkin bir rapor olan Para Politikası Raporunun Kongre’de tartışılmasına olanak sağlıyor.

Federal rezerv:

– ABD’nin para politikasına, fiyat istikrarı amacı ile karar verir,

– ekonomik büyümeyi kolaylaştırma yükümlülüğü vardır,

– Amerikan bankacılık sistemini denetler,

– Amerikan ekonomisi hakkında Bej Kitap gibi raporlar yayınlar,

– son çare borç veren olarak hareket eder,

– kendi para birimi olan ABD dolarının dış değerinden sorumlu değildir.

BoE – İngiltere Bankası

İngiltere Bankası (BoE), 1694 yılında William Paterson tarafından kuruldu. Birleşik Krallık’ın merkez bankasıdır. Oluşumu, ülkede güçlü bir ticari gelişme sağlamıştır. 1946’da kamulaştırıldıktan sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1997’de Mali Hizmet Kurumu (FSA) tarafından düzenlenmesi esnasında  bağımsızlığına kavuştu. Bu yıl aynı zamanda Birleşik Krallık’ın para politikasında önemli bir dönüm noktası oldu, çünkü ülke, avronun kabulüne “hayır” demeye karar verdi. BoE daha sonra büyük bir finans kurumu olarak rolünde güçlendi. Gerçekten de Birleşik Krallık ulusal para birimini korumayı tercih ettiğinden, sterlin yatırımlarını daha çekici hale getirmek ve diğer birçok Avrupa ulusal merkez bankasından daha esnek bir yönetim benimsemek için avronun düşük oranlarından yararlanabilmektedir.

İngiltere Merkez Bankası’nın rolü, Birleşik Krallık’ta parasal ve finansal istikrarı teşvik etmek ve sürdürmek, döviz kuru politikasını yürütmek, İngiltere ve Galler’de sterlinin dağıtımını sağlamak ve ticari bankalara “son kredi mercii” olarak hareket etmektir.

Londra’nın, Forex için dünyanın en büyük finans merkezi olduğuna dikkat etmek önemlidir.

İngiltere Merkez Bankası ayda bir kez, her ayın ilk Perşembe günü toplanır. Faiz oranlarına ilişkin kararı öğleden sonra saat 1’de kamuoyuna duyurulur. ECB’den farklı olarak BoE, kararının ardından basın toplantısı yapmıyor. Ancak FED gibi, toplantısını takip eden haftada çeşitli üyeler arasında yapılan fikir teatilerinin ayrıntılı bir raporunu yayınlar. BoE toplantısının “Tutanakları” bu nedenle özellikle İngiliz para politikasının gelecekteki yönüne dair göstergeler arayan döviz piyasası tarafından önemle beklenir.

BoJ – Japonya Bankası

Japonya Merkez Bankası (BoJ), 1871’de tek bir Japon para birimi olan yen’in piyasaya sürülmesine yol açan “Meiji Restorasyonu”ndan kısa bir süre sonra 1882’de kuruldu.

BoJ, Nisan 1998’de bağımsız hale geldi ve ana görevleri, ülkenin para politikasını oluşturmak, banknot ihracını yönetmek, Japonya’nın finansal istikrarını sağlamak, ekonomik raporlar yayınlamak ve uluslararası ticaret dengesine katkıda bulunmaktır.

BoJ Başkanı Japonca’da “Sosai” olarak anılır ve beş yıllık bir görev süresi vardır.


KAYNAK

Bruno Trader  What are the duties of Central Bank? (centralcharts.com)

Negatif Faiz Oranlı Ortamlarda Eğilimler

Düşük faiz oranları büyümeyi ve ekonomik aktiviteyi teşvik eder. Yüksek faiz oranları, borçlanmayı, büyümeyi ve genel olarak ekonomiyi yavaşlatıyor. Bu nedenle düşük faiz oranlarının enflasyon yarattığı düşünülmekte ve enflasyonu frenlemek için çok yüksek faiz oranları kullanılmaktadır.

Düşük faiz oranlı ortamlar, hem fiziksel hem de finansal varlıklara yapılan yatırımları finanse etmek için borç para almayı daha ucuz hale getirerek ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi amaçlar. Düşük faiz oranlarının özel bir şekli negatif faiz oranlarıdır. Bu tür bir para politikası, mudilerin mevduatlarından faiz almak yerine merkez bankasına (ve bazı durumlarda özel bankalara) paralarını tutmaları için ödeme yapmaları gerektiği için alışılmadıktır.

Diğer her şey gibi, her madalyonun her zaman iki yüzü vardır – düşük faiz oranları, etkilenenler için hem nimet hem de köstek olabilir. Genel olarak, borç alanlar ve yatırımcılar düşük faiz oranlarından yararlanırken, tasarruf sahipleri ve borç verenler kaybetme eğiliminde olacaktır.

Düşük Faiz Ortamından Kimler Yararlanır?

Merkez bankaları, ekonomik gerileme döneminde büyümeyi teşvik etmek için faiz oranlarını düşürür. Bu, borçlanma maliyetlerinin ucuzladığı anlamına gelir.

Düşük faizli bir ortam, ev almış olanlar için uygundur çünkü aylık ipotek ödemelerini azaltacaktır. Benzer şekilde, müstakbel ev sahipleri, daha ucuz maliyetler nedeniyle pazara çekilebilir. Düşük faiz oranları, tüketicilerin cebinden daha fazla para harcamaları anlamına gelir.

Bu aynı zamanda daha büyük alımlar yapmaya istekli olabilecekleri ve daha fazla borç alacakları anlamına da gelir. Ev eşyalarına olan talebi artırır. Bu, bankaların daha fazla kredi verebilmeleri nedeniyle finansal kurumlara ek bir fayda sağlıyor. Çevre aynı zamanda işletmelerin büyük satın almalar yapmasına ve sermayelerini artırmalarına yardımcı olur.

Düşük Faiz Oranı Ortamının Dezavantajları

Düşük faiz ortamının avantajları olduğu gibi, özellikle faiz oranlarının uzun süre aşırı düşük tutulması durumunda dezavantajlar da vardır. Daha düşük borçlanma oranları, yatırımların da etkileneceği anlamına gelir, bu nedenle bir tasarruf hesabına veya benzer bir araca para yatıran herkes bu tür bir ortamda fazla bir getiri görmez.

Banka mevduatları da azalacak ve banka karlılığı düşecek çünkü daha ucuz borçlanma maliyetleri faiz gelirlerinde düşüşe neden olacaktır. Bu dönemler, insanların üstlenmek istedikleri borç miktarını artıracak ve bu da faiz oranları yükselmeye başladığında hem bankalar hem de tüketiciler için sorun teşkil edebilecek.

Negatif faiz ortamında enflasyonun etkileri

Böyle bir ortamda enflasyon yükseldikçe, işletmelerin fiyatlarını yükseltmek zorunda kalmalarına ek olarak, bankalar kar marjını korumak için faiz oranlarını yükseltmek zorunda kalıyor ve daha yüksek oranlar, marjinal işletmelerin başarısız olacağı, dolayısıyla işsizliğin artması ve genel ekonomiye zarar vermesi anlamına geliyor. Yüksek enflasyon, sadece artan maliyetler ve artan işsizlik nedeniyle değil, aynı zamanda yaşam maliyeti artışına kadar geçen süre nedeniyle de herkese zarar verir. Yüksek enflasyon aynı zamanda insanları “değerini kaybetmeden önce” harcamaya teşvik eder, böylece sadece değeri koruma yöntemi olarak ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alırlar. Ayrıca borca girerler ve tasarruf edemezler. Kısa vadede bu ekonomiyi canlandırabilir, ancak uzun vadede herkes o kadar kısa görüşlü hale geldiğinden uzun vadede plan yapamayacak kadar kötü seçimler yapmalarına ve böylece  ekonomik olarak en uygunundan daha azını elde etmelerine neden olacaktır.

İŞSİZLİK

Dünyada, üç kategoriye sahibiz: istihdam edilenler, yetersiz çalışanlar ve işsiz. Bu şaşırtıcı durum, toplumların iyiliklerinden daha çok zararlarına neden olmaktadır. İşsizlik bugün toplumların önündeki en büyük sorunlardan biri haline geldi. Bu, toplumumuzun derinliklerini yiyen ve ilerlemelerini engelleyen bir kansere benziyor. Her gün bazıları  işlerini kaybederken, diğerleri ise masalarına yiyecek koyacak bir iş için caddelerde dolaşıyorlar.

İşsizlik, gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde yaşanan küresel bir sorundur. En büyük kanıt, gelişmiş ülkelerin bile işsizlik sorunlarıyla mücadele etmeleridir. Uluslararası İşgücü Örgütü, 2012’de hem istihdam edilenlerin hem de işsiz olanların istatistiklerini yayınladı. Orada, dünya nüfusunun yaklaşık % 6’sının işsiz olduğu ve bu rakam içinde genç işsizliğinin önde geldiği tespit edildi.

Yüksek işsizlik, daha düşük yaşam standartları ve yoksulluğun artması ile birlikte benlik saygısını kaybetme, boşanma oranının artması, şiddet suçlarının artması ve hatta intihar gibi sosyal patolojiler de dahil olmak üzere insani sefaletle ilişkilidir. Bu sosyal maliyetlere ek olarak işsizlik, ekonomik problemlerde doğurur. Makroekonomik düzeyde, yüksek işsizlik, ekonominin kaynaklarını kullanmadığını ve dolayısıyla potansiyelinin altında çalıştığını ifade eder. Yüksek işsizlik, sosyal sigorta programlarındaki harcamaların artması ve vergi tahsilatının azalması nedeniyle, hükümet parasına da mal oluyor. Bu bakımdan hükümet ve kişiler tarafından işsizlik probleminin üstesinden gelecek ve daha fazla istihdam yoluyla ülke ekonomisini geliştirecek  uygun çözüm adımları atılması önem kazanmaktadır.

İşsizlik ve işsizlik oranı

Genel olarak, insanların işsiz olarak sınıflandırılması için iki temel ölçüt dikkate alınmaktadır: (i) hiçbir işleri olmamalı, ve (ii) aktif bir şekilde iş arayışında olmalıdırlar.

İşi olmayan ve aktif olarak arama yapmayanların, işgücü dışında olduğu düşünülmektedir.

Daha hassas olarak, ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu(BLS), işsiz kişileri “referans haftasında işi olmayan, geçici hastalık dışında işe hazır olanlar, ve referans haftası ile biten dört haftalık süre içerisinde bir iş bulmak için özel çaba sarf etmiş olanlar” olarak tanımlıyor. Bu kuralın bir istisnası vardır:” çıkarıldığı bir işe yeniden çağrılmayı bekleyen kişiler, işsiz olarak sınıflandırılmaları için iş arıyor olmalarına gerek yok.”

İşgücü dışında sınıflandırılan grubun yalnızca istihdam edilmeyi istemeyen kişilerle sınırlı olmadığı unutulmamalıdır. Gerçekten de, işi olmayan ve iş bulmakla ilgilenen (geçmiş yıllarda iş aramış oldukları gerekçesiyle işaret edildiği gibi) insanları da içerir; ancak, işlerin mevcut olduğuna inanmadıkları için aramayı bırakmışlardır. Bu kişiler ankette cesareti kırılmış işçiler olarak sınıflandırılırlar. Cesareti kırılmış işçilerin, işsizlerle benzer bir durumda olduklarıiçin,  işsizlere benzer bir döngüsel model sergilemektedir. Bu nedenle, genişletilmiş bir işsizlik ölçüsünde, cesareti kırılmış işçiler de dahil edilmelidir.

İşgücü piyasası koşullarını değerlendirmek için ekonomistler, işsiz sayısı yerine, toplam iş gücünün yüzdesi olarak işsizlik oranını kullanmaktadır. Gerçek işsizlik oranının, “doğal” işsizlik oranı veya kısa dönemli döngüsel faktörlerin tam olarak ortaya çıktığı zamanki işsizlik oranı(yani, ekonomideki ücret oranlarının, toplam işgücü talep ve arzı dengede kalacak şekilde belirlendiği) ile mukayese edilmeleri de faydalıdır.

İşsizliğin doğal oranından sapması,” döngüsel işsizlik veya iş gücü talebindeki kısa dönemli değişimden kaynaklanan işsizlik” olarak adlandırılır. Gerçek işsizlik oranı, doğal orandan çok daha fazla oynaklık sergiler, çünkü tanımı itibarı ile doğal oran, iş gücü piyasasındaki kısa vadeli dalgalanmaların neden olduğu oynaklığı, ihmal etmektedir.

Gerçek işsizlik oranı tahmini doğal oranın altına düştüğünde, emek piyasaları tipik olarak “sıkı” olarak tanımlanmaktadır. Bunun tersi gerçekleştiğinde, “daha yumuşak” bir işgücü piyasası ya da “gevşek” bir iş piyasasından haberdar olmaya başlarız. Tabii ki, gerçek ve doğal işsizlik oranlarının karşılaştırılması, sonrakinin işsizliği açık bir şekilde ölçen bir sayı olmayıp, sadece teorik kavramın bir tahmini olması ve bu tahmini çevreleyen belirsizlikler nedeniyle, karmaşıktır.

Doğal İşsizlik Oranı

Doğal işsizlik oranı, bir ekonomide daima bir miktar işsizlik seviyesinin olacağını kabul eder. Doğal oranda, tüm işsizlik gönüllü olacaktır. Bu, ekonomi tam istihdamla çalışırken oluşan, istihdam oranıdır. Doğal oran, iş talebinin ve iş arzının etkileşimi ile belirlenir. Denge ücret oranında, iş isteyen herkes iş bulabilir.

Bununla birlikte, bu ücret oranında da, çalışmamayı seçen bazı insanlar olacaktır. Doğal işsizlik oranı şu şekilde belirlenir:

 • Sosyal yardımların değeri

• Sendikal güç

 • Vergilendirme sistemi

 • Emek göçü

 • Sosyal faktörler

Doğal işsizlik oranını azaltmak istiyen hükümetler, arz tarafı politikalarına konsantre olmaya ihtiyaç duyarlar. Bir ülkede sosyal yardımların nispeten yüksek olması, daha az insanın çalışmak istemesine sebep olabilir.

İşsizlik Çeşitleri Bir dizi işsizlik çeşidi vardır:

• Yapısal işsizlik

Yapısal işsizlik: ekonomi evrim geçirdikçe oluşur. Farklı sektörler diğer sektörlere dayanamadığında veya yaratılan yeni iş türleri, bazı işleri ortadan kaldırdığında gerçekleşir. Örneğin, mevcut işlere göre kalifiye işçilerin eksikliği veya bölgeler ya da sanayi genelinde işgücü talebindeki dengesiz büyümeden kaynaklanan emek arzı ve talebi arasındaki kalıcı uyumsuzluğa atıfta bulunmaktadır.

• Döngüsel işsizlik

Döngüsel işsizlik, reel GSYİH’daki dalgalanmalara eşlik eden işsizliktir. – İş döngüsü koşullarını yansıtır. – İş faaliyetlerinde genel bir düşüş olduğunda, döngüsel işsizlik artar.

• Geçici işsizlik

Geçici işsizlik, bir ekonominin normal çalışması sırasında doğal olarak ortaya çıkan işsizliktir. Bu, insanların doğru işleri ve işverenlerin de doğru kişileri bulmasının zaman alması nedeniyle oluşur.

Zira, bir kişinin beceri ve tercihlerine uyan bir iş varsa bile, kişinin o işi keşfetmesi biraz zaman alabilir – Eksik bilgi sebebiyle. – Çünkü:

• işverenler, mevcut tüm işçilerin ve onların niteliklerinin farkında değildirler ve

• mevcut işçiler, işverenlerin sunduğu tüm işlerin farkında değillerdir.

Politika yapıcılar, genellikle, geçici işsizliğin, yapısal işsizlikten daha az sorunlu olduğunu düşünürler; zira bu, işçilerin onlar için en iyi ve muhtemelen en üretken olacağı işleri bulmaları için gereken süreyi yansıtır. Bir kişinin işi olmadığı için çalışamadığı kesintisiz bir aylık süreç olarak tanımlanan işsizliğin, geçici işsizlik ile ilişkili olanı kısa olma eğilimindedir, ancak yapısal işsizlikle ilişkili olanları çok uzun olabilir.

Yukarıdakiler göz önüne alındığında, politika yapıcılar işsizlik oranını mümkün olduğunca düşük tutmaya çalışmamalıdırlar mı? Pek değil: işsizliğin, doğal oranın çok altında tutulması, başında enflasyonist baskıların geldiği olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bunun nedeni, ekonomide sürdürülebilir nitelikteki maksimum istihdam düzeyinin (bazıları uzun vadeli istihdam seviyesi olarak anar) para politikasına değil ekonominin temel yapısına bağlı olmasıdır: demografik özellikler, işgücünün özellikleri, teknoloji, doğal kaynaklar, vb. İstihdam, bu maksimum sürdürülebilir seviyenin üstüne itilirse, insanlar işlerin bol olduğunu fark ederler ve dolayısıyla pazarlık gücüne sahip olacakları için ücretler yükselir. Ücretler yükseldiğinde üretim masrafları arttığından ve bu da tüketicilere aktarılacağından dolayısıyla fiyat enflasyonu artacaktır. Fiyat enflasyonunun da maliyeti vardır.

Para politikası yapıcıları negatif sonuçlar vermeden işsizlik oranını doğal limitin altında tutamazken, diğer politika yapıcılar eğitim ve üretkenliği artıran politikalar ile ekonominin yapısını etkileyerek istihdamın maksimum sürdürülebilir seviyesini arttırabiliyorlar, bunun yapılması oldukça zor olsa da.

İşsizliğin Etkileri:

İşsizlik, ülkeleri etkileyerek birtakım sıkıntılara neden olur. Bunların bir kısmı, aşağıda verilmektedir.

1. Azalan vergi gelirleri: İşsizlik nedeniyle çalışan ve para kazanan insan sayısı azalır ve bu nedenle daha az gelir vergisi toplanır. Hükümet tarafından toplanan daha az vergi gelirinin, hükümet mâliyesi üzerinde büyük bir etkisi olurdu.

2. Yüksek arz tarafı maliyeti: İşsizlik nedeniyle çalışmayan çok sayıda kişi olduğunda, hükümet, mevcut endüstri koşulları için gerekli olan becerileri iş gücüne öğretmek zorundadır. Dolayısıyla, en yeni endüstri ile eşleşecek şekilde iş gücünün eğitim becerileri için hükümetin harcama yapması, onun görevidir. Bu durum, hükümetin ekonomisinde bir boşalma yaratır.

3. Artan refah maliyeti: İşsizlik döneminde az sayıda insan çalışacak, ancak neredeyse tüm insanlar sosyal yararlar talep edeceklerdi. Bundan dolayı, devlet parası tekrar boşalıyor. Devlet, finansmanı halka fayda sağlamak için kullanmalıdır.

4. Düşük ücretler: İşsizlik dönemlerinde, firmalarda istihdam için emek arzı artmaktadır. Bu senaryoda, düşük ücretler için çalışmaya hazır birçok insan olduğu için ücretlerin düşüşü var. Bu şekilde endüstrilere olumlu etkisi olur ve onların değişken maliyetleri düşer.

5. Fazla emek: İşsizliğin etkisi nedeniyle, çalışmaya hazır birçok aday vardır ve bu durum endüstrilere istihdam için daha fazla seçenek sunuyor. Daha fazla deneyime sahip nitelikli kişileri seçebilirler.

6. Düşük kalitede mal talebinin artması: Bir ekonomide, düşük gelir elde eden kişilerce bazen az miktarda mal satın alınır, ve bunlar düşük kalitede mallar olarak adlandırılır. İşsizlik döneminde, insanlar düşük gelir nedeniyle, daha düşük kalitede mal almaya dönüş yaparlar. Düşük kalitede mal sahihleri, yüksek bir kâr ve satış gelirine sahip olacaktı.

7. Daha az talebe dayanan mal ve hizmetler: İşsizlik, bireylerin çok düşük gelirli oldukları için malları ve hizmetleri satın almalarını engeller. Bu senaryolarda, daha düşük satış geliri, karın düşmesine neden olur.

8. Artan eğitim maliyeti: İşsizlik sebebiyle düşük ücret maliyetlerinden fayda sağlayan birçok firma olmasına rağmen, uzunca bir süre işsiz kalmış çalışanları için harcama yapmak ve onları eğitmek durumunda kalmaktadırlar. Çalışanların eğitimi, firmanın kaynakları ve zaman harcaması ile başarılır, dolayısıyla çalışanların maliyetinde bir artış oluşur.

9. Daha düşük yaşam standartları: Özel tasarruflar ve sosyal faydalar, işsizlik dönemlerinde insanların güvenebileceği tek kaynaktır. Fazla harcama yapmazlar ve yaşamları için yalnızca daha az mal satın alırlar ve bu nedenle daha düşük yaşam standartlarına itilirler.

10. Depresyon ve güven kaybı: İşsizlik, kişilerin depresyona ve güven kaybına neden olduğu bir dönemdir. İşsizlik, bazı kişilerde stresle ilişkili depresyona yol açmaktadır.

11. Becerilerin kaybı: İşsizlik döneminde bazı bireylerin, çalışma beceri ve kabiliyetleri azalabilir.

Bir kişinin işsiz kalması ne kadar uzun sürerse , onun daha çok eğitilmesi gerekir.

12. Uzun vadeli yapısal işsizlik oranının bir parçası haline gelen işsizler, iş arayışından vazgeçebilir.

13. İşsizlik, ekonominin bir bütün olarak performansı üzerinde önemli etkilere neden olabilir.

İşsizliğin azaltılmasına yönelik politikalar

İşsizlik baştan ulus tarafından düzgün bir şekilde planlanırsa çözülebilir. Doğal işsizlik oranının çözülebilmesi için çeşitli yollar vardır. Uzun vadeli işsizliği çözmek için hükümetin ve halkın birlikte çalışabileceği bazı olası yollar şunlardır: İşsizliğin azaltılmasına yönelik politikaların hızlı bir listesi:

1. Para politikası – Toplam talebi canlandırmak için faiz oranlarını düşürmek,

2. Maliye politikası – Toplam talebi artırmak için vergileri azaltmak,

3. Yapısal işsizliğin azaltılmasına yardımcı olmak için, beşeri sermayenin arttırılması – eğitim ve öğretim – işgücünü daha fazla istihdam edilebilir hale getirmek ve emek üretkenlik düzeyini yükseltmek için uzun süreli bir strateji,

4. Firmaların, durgun alanlara yatırım yapmalarına yardımcı olmak için coğrafi sübvansiyonlar,

5. Reel ücretli işsizliğin azaltılması için asgari ücretin düşürülmesi,

6. İşçi çalıştırmayı ve işe almayı kolaylaştırmak için daha esnek emek piyasaları.

7. Hem kamu hem de özel sektörden gelen talebin canlandırılması – yeni istihdam yaratmak için, toplam talebi yüksek tutmak,

8. Gelir akışına talep enjeksiyonu sağlamak için, ihracat rekabet gücünün geliştirilmesi,

9. İşe teşviklerin geliştirilmesi – sosyal faydalara bağımlılığın azaltılması ve emek arzının boyutunun genişletilmesi için işyeri ödemesi yapmak,

10. Ulusun nüfus artışının kontrolü,

11. Serbest meslek / girişimciliğin özendirilmesi

12. Emeklilik yaşının azaltılması,

13. Eğitim standarlarının geliştirilmesi,

14. Temel eğitim olanaklarının sağlanması,

15. Yaratıcı, olumlu ve rekabetçi olmak,ve son olarak

16. Siyasi istikrarın sağlanması.

İşsizliğin azaltılması için iki ana strateji var —

  1. Talep eksikliği olan işsizliği (durgunluğun neden olduğu işsizliği) azaltmak için talep tarafı politikalar,

Durgunluk var olduğunda ve döngüsel işsizlik yükseliyorken, talep tarafı politikaları önemlidir (Örneğin 1991 ve 2008 durgunluklarından sonra). Talep tarafı politikaları, talep eksikliği ile oluşan işsizliğin azaltılmasına katkıda bulunabilir; örneğin, bir durgunluk döneminde. Bununla birlikte, arz tarafındaki işsizliği azaltamazlar. Bu nedenle, bunların etkinlikleri, oluşan işsizlik türüne bağlıdır.

1. Mali Politikalar

Mali politikalar, toplam talebi ve ekonomik büyümeyi artırmaya yardımcı olarak işsizliği azaltabilir.

Hükümet genişletici mali politika izlemeye ihtiyaç duyacak: bu, vergilerin düşürülmesini ve hükümet harcamalarının arttırılmasını içeriyor. Daha düşük vergi, harcanabilir geliri artırır (örneğin KDV oranı düşürülmesi, vb.) ve bu nedenle tüketimi artırmaya yardımcı olur ve toplam talebi artırır.

Toplam talepteki artışla birlikte, reel GSYİH’da bir artış olacaktır (ekonomide yedek kapasite olduğu sürece). Firmalar daha fazla üretim yaparsa işçiler için talep artacak ve bu nedenle talep eksikliği olan işsizliği azaltacaktır. Ayrıca, yüksek toplam talep ve güçlü ekonomik büyüme ile daha az sayıda firma iflas ederek bu durum, daha az iş kayıpları anlamına gelecektir.

Keynes, uzun süren bir durgunluk döneminde genişletici maliye politikası uygulanmasının aktif bir savunucusu idi. Bir durgunluk döneminde kaynakların (hem sermaye hem emek) boşta kaldığını iddia ediyordu. Bu nedenle hükümet müdahale etmeli ve işsizliğin azaltılması için ek talep yaratmalıdır.

Yüksek toplam talebin ekonomi üzerindeki etkisi

Ancak,

1. Toplam talep, diğer bileşenlere de bağlıdır. Örneğin; eğer güven düşükse, vergilerin düşürülmesi tüketici harcamalarını artırmayabilir, çünkü insanlar tasarruf etmeyi tercih edebilirler. Eğer kısa zamanda durumun tersine döneceği  şüphesi var ise, insanlar vergi indirimlerini harcamayabilirler.

2. Mali politika etkisi gecikmeli olabilir. Örneğin hükümet harcamalarının artırılması yönündeki bir kararın toplam talebi artırmaya yönelik etkisi, uzun zaman alabilir.

3. Eğer ekonomi tam kapasiteye yakınsa, toplam talepteki artış, sadece enflasyona neden olacaktır. Genişletilmiş mali politika, yalnızca üretimde kapasite boşluğu olması durumunda, işsizliği azaltacaktır.

4. Genişletilmiş mali politika, yüksek hükümet borçlanmasını gerektirir- yüksek seviyede borçlu ve artan tahvil getirisine sahip ülkeler için bu mümkün olmayabilir.

5. Uzun vadede, genişletici mali politika, dışlama etkisine neden olabilir; örneğin, hükümet harcamayı artırıyor ancak özel sektörden borç aldığı için, özel sektör daha az harcama yapmak durumunda kalıyor ve bu nedenle toplam talep artmıyor.

 2. Para politikası

Para politikası, faiz oranlarının düşürülmesini kapsar. Daha düşük oranlar borçlanma maliyetini düşürür ve insanları harcama ve yatırım yapmaya teşvik eder. Bu, toplam talebi arttırır ve aynı zamanda GSYİH’nin artmasına ve talep eksikliği olan işsizliğin azaltılmasına yardımcı olmalıdır.

Ayrıca, düşük faiz oranları döviz kurunu düşürecek ve ihracatı daha rekabetçi yapacaktır.

Bazı durumlarda, düşük faiz oranları talebi artırmada etkisiz olabilir.

Mali politikadaki benzer sorunlar gibi, para politikası da, toplam talebin diğer bileşenlerine bağlıdır.

Düşük faiz oranları, bankalar hala kredi verme konusunda isteksiz davranırsa, harcamayı artırmaya yardımcı olmayabilir.

B- Yapısal işsizliğin azaltılmasına yönelik arz tarafı politikalar.

Arz politikaları, daha fazla mikro ekonomik sorunla ilgilidir. Toplam talebi artırmayı değil, emek piyasasındaki kusurları aşmayı ve arz yönlü faktörlerin neden olduğu işsizliği azaltmayı amaçlıyorlar. Arz yönlü işsizlik aşağıdakileri içerir:

Geçici Yapısal

Klasik (reel ücret)

Arz tarafındaki işsizliğin azaltılmasına yönelik politikalar

1. Eğitim ve öğretim. Amaç, uzun zamandır işsiz olanlara, gelişmekte olan endüstrilerde iş bulmalarını sağlayacak yeni becerileri kazandırmaktır. Bununla birlikte, eğitim ve öğretim düzeni sağlanmasına rağmen işsizler, yeni beceriler öğrenmeyi yapamayacak durumda veya isteksiz olabilir. En iyi ihtimalle işsizliğin azaltılması birkaç yıl alacaktır.

2. Ticaret birliklerinin etkilerini azaltın. Sendikalar, pazar denge fiyatının üstünde ücret karşılığı pazarlık yapabilirlerse, onlar gerçek ücretli işsizliğe neden olacaklardır. Bu durumda, işçi sendikalarının etkisini azaltmak (veya asgari ücretlerin düşürülmesi), bu gerçek ücretli işsizliğin çözülmesine yardımcı olacaktır.

3. İstihdam sübvansiyonları. Firmalara, vergi indirimleri veya uzun süreli işsiz olanları almak için, sübvansiyon verilebilir. Bu, onlara yeni bir güven vermeye ve iş başında eğitim yaptırmalarına yardımcı oluyor. Ancak, bu oldukça pahalı olacaktır, ve firmaları, vergi indirimlerinden yararlanmak için mevcut işçileri, uzun zamandır işsiz olanlarla değiştirmeye teşvik edebilir.

4. İşgücü piyasasının esnekliğin geliştirilmesi. Gelişmiş ülkelerdekidaha yüksek yapısal işsizlik oranlarının, firmaları öncelikle işçi çalıştırmaktan vazgeçtiren kısıtlayıcı emek piyasalarından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Örneğin, maksimum çalışma haftalarını kaldırmak ve işçileri almayı ve çıkarmayı kolaylaştırmak, daha fazla iş yaratmayı teşvik edebilir. Bununla birlikte, artan işgücü piyasası esnekliği, geçici istihdam artışına ve daha fazla iş güvensizliğine neden olabilir.

5. Daha sıkı sosyal fayda gerekleri. Hükümetler, işsizlerin bir işi kabul etmeleri veya sosyal yardımları kaybedecekleri riski konularında, daha aktif bir rol alabilir. Belirli bir süre sonra, hükümet bir kamu sektörü işini garanti edebilir. Bu, işsizliği önemli ölçüde azaltabilir. Bununla birlikte bu durum, hükümetin binlerce kişiyi yüksek maliyet yaratarak, verimsiz görevlerde çalıştırmakla sonuçlandığı anlamına gelebilir. Ayrıca, sosyal fayda talep etmeyi zorlaştırılırsa, başvuranların sayısı azaltılabilir.

 6. Coğrafi hareketliliğin geliştirilmesi. Çoğu zaman işsizlik bazı bölgelerde daha fazla yoğunlaşmaktadır. Bu coğrafi işsizliğin üstesinden gelmek için hükümet, durgun bölgelerde faaliyet gösteren firmalara vergi indirimleri verebilir. Alternatif olarak, yüksek istihdam alanlarına taşınan işsiz kişiler için mali yardım sağlayabilir.

7. Maksimum çalışma haftası. Maksimum çalışma haftasının (örneğin 35 saat) firmaların daha fazla işçi çalıştırması ve işsizliği azaltması gerekmesine yol açacağı öne sürülmüştür.

Ancak, maksimum çalışma haftası bir firmanın maliyetlerini artırabilir ve bu nedenle daha fazla çalışan  almak istemezler. Ayrıca, bir firmanın saatlerdeki kesintiye daha fazla istihdam sağlayarak yanıt vereceği kesin değildir – üretkenliği artırmaya çalışabilirler. Yanlış becerilere sahip olanlar yine aynı problemle karşı karşıya kalacaklardır.

NETİCE

Ulusal İşsizlik oranı, doğru şekilde planlandığı ve uygulandığı zaman, azalacaktır. Doğal işsizlik, herhangi bir ülkede önemli bir endişe kaynağıdır ve dolayısıyla ülkeyi, ekonomik çöküşten kurtarmak için, ona odaklanmak önemlidir.

İşsizlik, ülkedeki her bireyi etkilediğinden, hükümet tarafından uygun ekonomik koşulların ve korumanın sağlanması ihtiyacı vardır. Hükümetler, işsizliğe yol açan durgunluk dönemlerinde doğru adımları atmak için hazırlanmalıdır. Bu nedenle, işsizlik, ülkenin tüm vatandaşları tarafından üzerinde durulması  gereken bir husustur. Her vatandaş işsizliği önlemek için her ne yapabilecekse, onu yapmakta sorumlu olmalıdır. İşsizlik büyük bir krizdir ve ülkenin ekonomik durumunu gömebilir ve bu nedenle doğru yöntemi takip etmek zorunludur. İşsizliğin ne olduğundan habersiz olanlar ve iç ayrıntılarını bilmeyenler, bu noktaları atlayıp, hatta bundan faydalanabilirler. Bu bakımdan, işsizlikten uzak bir ulus geliştirmek için çalışmalıyız.

KAYNAK:

Tejvan Pettinger, November 14. 2016 economics Federal Reserve bank of Sanfrancisco Dr. ECON education May 2007

https://revisionworld.com

http://content.wisestep.com/solve-unemployment-country-best-tips

Causes of unemployment, 14 December 2021 by Tejvan Pettinger, Oxford

Policies for reducing unemployment, 14 June 2019 by Tejvan Pettinger, Oxford.

GELİR EŞİTSİZLİĞİ

Ekonomik eşitsizlik küresel bir gerçektir—bir ölçüye göre, dünyanın en zengin 8 insanı, dünya nüfusunun yarısınınki kadar (3,6 milyar insan) bir serveti kontrol ediyor. Bununla birlikte, herkes bunun çözülmesi gereken bir sorun olduğu konusunda hemfikir değildir ve insanların sunduğu çözümler büyük ölçüde farklı olabiliyor. Örneğin, en iyi çözüm devlet müdahalesi mi yoksa pazar bazında yenilik mi?

Genel

Gelir eşitsizliği, bir ekonomideki farklı sosyoekonomik grupların değişen gelirlerini ifade eder. Bir ülkede, bölgede veya tüm dünyada en yüksek ve en düşük gelire sahip olanlar arasındaki farkı vurgular.

Gelir eşitsizliği, bir ekonomide çeşitli birey ve hane grupları arasında eşit olmayan bir gelir dağılımı olduğunda ortaya çıkar.

Gelir eşitsizliği genellikle sosyoekonomik grupları karşılaştırır ve yüzde cinsinden ifade edilir. Örneğin, kazananların ilk yüzde onunun bir ülkenin toplam gelirinin yüzde ellisini temsil ettiğini söylemek gibi.

Gelir ve gelir dağılımı

Gelir terimi, insanların yaptıkları iş için aldıkları paradır. Ayrıca sattığımız şeylerden ve sağladığımız hizmetlerden aldığımız parayı da içerir.

Gelir dağılımı, bir ülke, bölge veya dünyadaki farklı sosyoekonomik grupların ne kadar kazandığına bakar. Gelir eşitsizliğini tanımlamak için gelir dağılımının ne olduğunu bilmemiz gerekir. “Bireyler veya aileler arasındaki veya farklı gruplar, alanlar veya ülkeler arasındaki gelir farklılıkları.”

Gelir eşitsizliği ve ücret eşitsizliği benzerdir. Bununla birlikte, ücret eşitsizliği, temettülerden, yatırımlardan, bir şey satmaktan veya serbest tüccarın elde ettiği kârdan elde edilen geliri içermez.

Servet ve gelir eşitsizliği

Servet; nakit para, bankadaki para, hisse senetleri, tahviller, mülkler, araçlar vb. dahil tüm mal varlıktır. Başka bir deyişle, servet sahip olunan her şeydir.

Gelir ise maaş, ikramiye ve hisse temettüler gibi alınan para akışıdır.

Bir şeyi satın alındığından daha fazlasına satıldığında elde edilen kar, aynı zamanda gelirdir. Gelir, genellikle haftalık, aylık veya yıllık olarak hesaplanır.

Servet eşitsizliği için ise, bir ülkedeki tüm servetin dağılımı önemlidir. Toplam servetin bir nüfusa ne kadar adil veya adaletsiz bir şekilde dağıtıldığını ifade eder ve yüzde cinsinden ifade edilir.

Gelir eşitsizliği başlı başına büyük bir mesele değildir. Servet eşitsizliği ise büyük bir meseledir ve kısmen gelir eşitsizliğinden beslenir. Gelir eşitsizliğinin olumsuz sonuçlarının düzeltilmesi için, servet eşitsizliği dengesini değiştirmenin bir yolu bulunmalıdır. İnsanların iyi bir hayat kazanabilmeleri gerekiyor, evet, ancak üst-orta gelirli haneler bile tıp, eğitim, barınma ve yakıt maliyetleriyle karşı karşıya kaldıklarında zorlanıyor. Bu maliyetlerle karşı karşıya kalan çoğu insan servet biriktirmek için mücadele eder… ve genellikle başarısız olur.

Şu senaryoya bakın. Bir kişi yılda 50 bin TL kazanıyor. Başka birinin 1 milyon TL.si var, çalışmıyor, ancak yatırım gelirinden yılda ortalama 50 bin TL. kazanıyor. Üretken işçi, yatırım geliri üzerindeki indirimli vergi penceresi sayesinde (bir firmanın servetini yönetmesine izin vermekten başka bir şey yapmayan) zengin yatırımcıdan daha azını evine götürmek durumundadır.

Gelir; değişir, harcanır, enflasyondan zarar görür. Ancak zenginlik sadece yaşam standardını değil, yaşama şeklini de değiştirir. Kendi kendine büyür, kendini korur ve geliştirir ve işten ayrılıp emekli olduktan ve hatta öldükten sonra da yaşamaya devam eder.

Gelir eşitsizliğinin ana nedenleri

Gelir eşitsizliğini yaratan iki ana sebepten bahsedilebilir:

  • Pazar Eşitsizliği: İstihdam edenlerin farklı memnuniyet düzeylerine neden olabilen bireylerdeki; enerji, zeka, duygu, eğitim ve bunlara benzer bir kalite veya özelliğin derecesindeki farklılıklar nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlik.  Bu nedenlerle, bu tür özelliklere daha çok sahip bireyler, diğerlerine göre nispeten daha fazla para kazanabilirler.

Otomasyon ve ticaret liberalizasyonu, gelişmiş ekonomilerde işgücü piyasalarını derinden dönüştürerek, yüksek vasıflı ve eğitimli işçilere orantısız avantajlar sağladı ve araştırmalar, bu güçlerin eşitsizliğin artmasında rol oynadığını gösteriyor. Üniversite diploması olmayan erkekler ve işçiler, en çok etkilenenler oldu. Bu işçilerin çoğu işgücünden ayrıldı. Buna karşılık, özellikle kentsel alanlarda yüksek eğitimli ve vasıflı işçiler prim kazandı.

Ancak bu etkilerin hafifletilmesinde hükümetlerin rolünün vurgulanması önemlidir. Misal olarak, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa, benzer teknolojik değişim ve ticaret liberalizasyonu seviyelerine rağmen, çok farklı eşitsizlik seviyelerine sahiptir. Ülkeler arasındaki farklı politikalar, mantıksal olarak eşitsizlikteki büyümeleri etkilemiş olmalıdır.

  • Siyasi-Ekonomik Eşitsizlik: Hükümetin uyguladığı yönetim politikaları sonucunda siyasi-ekonomik faktörlerden kaynaklanan eşitsizlik. Hükümetin yönergeleri, bireylerin gelir düzeylerini ciddi şekilde etkileyebilir. Hükümet, gelir seviyelerini önceden belirlenmiş bir aralıkta tutma yaklaşımı izleyebilir. Aksi takdirde, daha yüksek kazanma kabiliyetine sahip insanlara faydalı olan kapitalizmi takip edebilir.

Gelir eşitsizliği nasıl önlenir

Genellikle, aşağıda belirtilen hususların, gelir eşitsizliğinin azaltılmasında faydalı oldukları belirtiliyor:

Kişisel zenginliğin anahtarları eğitim ve özgürlüktür. Servet eşitsizliğindeki fark, en etkili şekilde, eğitimli, bilgili bir yurttaşlık yaratan politikalara sahip olunarak kapatılabilir. Bunun için genel olarak politikalar; tüm vatandaşlara ücretsiz eğitim sağlanması ve gelişmiş eğitimin ucuz ve kullanışlı hale getirilmesi yönünde olmalıdır.

Adil vergi sistemi. Vergi adaletinin sağlanması için, esas olarak geliri vergilendirmeye yönelik bir sistem gerekir. Böyle bir sistemde; yüksek gelirden daha fazla, düşük gelirden daha az vergi alınan ve aynı zamanda vergi kaçağını önleyen düzenlemeler olmalıdır. Farklı gelirleri olan varlık sahibinin ve düşük gelirlinin aynı oranlarda vergi ödemek zorunda bırakıldığı vasıtalı (ötv, kdv, vs.) vergilere ağırlık vermemek gerekir.

Daha aşamalı servet vergisi. Birçok ülkenin artan oranlı gelir vergisi sistemleri vardır. Bu, daha yüksek gelirlerin daha yüksek vergi oranı ödediği anlamına gelir. Bununla birlikte, bu sistemlerde bile, servet (yatırımlar ve mirastan elde edilen sermaye kazançları gibi) genellikle çok daha düşük oranda vergilendirilir. Genel olarak servet inşasını boğmamak önemli olmakla birlikte, varlıklılara avantaj sağlayan vergi boşlukları ve politikaları yeniden düzenlenebilir veya kaldırılabilir. O halde, çoğu durumda çözüm, vergi oranlarını değiştirmekten çok sistemdeki boşlukları kaldırmaktır.

Ekonomiye belirli noktalarda (Merkez Bankaları’nca) yeni para enjekte edilmesi kazananlar ve kaybedenler yaratır. Yeni paraya erişimi olanlar (Bankalar, finansal güce sahip olanlar) muazzam bir kazanç sağlar ve düşük faizli para musluğundan uzak olan herkes satın alma gücünü kaybeder. Burada bir gizem yok: Piramidin tepesindekiler için düşük faiz oranlı milyarlar mevcutsa, buna göre fayda sağlanacaktır.

Transfer ödemeleri. Bu tür harcamalar için borç almak yerine enflasyonu fazla yükseltmeyecek şekilde para basarak ödeme yapmak daha uygun olur. Böylece devlet, faiz ödemelerinden kurtarılmış olur. Zira, bu yeni para için ödenecek bir faiz yoktur ve bu nedenle mali parazitlerin, bu paranın yaratılmasından kazanacakları hiçbir şey yoktur.

Yıllık kazanılan geliri belirli bir değerden az olan haneler için gelir vergilerini azaltan, aynı hane için, faiz, temettüler ve sermaye kazançları gibi kazanılmamış gelirlerden alınan vergiyi gelirle aynı oranda vergilendiren bir yapı kurmak. Halen pek çok gelişmiş ülkede dahi uygulanan, kazanılmış gelir sahiplerinin dönem sonunda sağlık, eğitim ve buna benzer harcamalarının en az bir kısmının veya tamamının kesilen vergiden düşülerek iade edilmelerini sağlamak,

Asgari ücreti arttırmak. Dünyanın birçok yerinde, ücret skalasının alt ucundaki çalışanlar, yoksulluk sınırının üzerine çıkmaya yetecek kadar kazanamıyor. Asgari ücretin belirlenmiş olduğu ülkelerde bu oranın yükseltilmesi, milyonlarca insanın yaşamlarını ve varlık geliştirme yeteneklerini iyileştirmeye yardımcı olabilir. Asgari ücretleri artırmaya karşı çıkanlar, bunun maliyetleri artırdığını ve ekonomik büyümeyi boğduğunu öne sürüyorlar, ancak destekçiler en azından bunun aksini gösteren eşit miktarda kanıt sunabilirler. Enflasyonist ortamlarda asgari ücreti, enflasyondaki hareketler ile uyumlu bir şekilde güncellemek,

Sendika üyeliğini ve gücünü artırmak. İşçi sendikaları, üyelerinin kazanma gücünü artırmaya yardımcı olur ve onların varlığı, üye olmayanların ücretlerinin yükseltilmesine de yardımcı olabilir. Muhalifler, artan maliyetler ve (artan asgari ücretle yaptıkları gibi) boğulmuş büyüme olasılığına işaret edecekler, ancak yine bu tür iddialara karşı çıkmak için bol miktarda kanıt var.  Ekonomik eşitsizlik görünürde artarken, dünyanın birçok yerinde sendika üyeliği azaldı. Sendika destekçileri bunu tesadüf olarak görmüyor.

Rekabeti engelleyen düzenlemeleri azaltmak. Bazıları hükümetin ekonomik eşitsizlikle mücadele etmek için müdahale etmesi gerektiğini düşünürken, diğerleri bunun sadece yoldan çekilmesi ve serbest piyasanın herkes için zenginlik yaratmasına izin vermesi gerektiğini düşünüyor. Bu görüş farklılıklarına rağmen, insanlar genellikle iş büyümesiyle ilgili aşırı veya gereksiz düzenlemelerin belirlenmesi ve ortadan kaldırılması gerektiği konusunda hemfikirdir. Pratik açıdan bu, küçük işletme kurma, vergilendirme vb. alanlarda “bürokratik bürokrasiyi” azaltmak için destekleyici tedbirler anlamına gelir.

Yapay zekayı ve otomasyonu sorun olarak görmemek. Yapay zeka gibi alanlardaki teknolojik gelişmeler hayranlık uyandırabilirken, aynı zamanda “robotların” milyonlarca insanın işini elinden alacağına dair korkuları da artırıyor. Bununla birlikte, tarım makinelerinden montaj hattına ve bilgisayarlara kadar emek tasarrufu sağlayan teknolojinin önceki sürümlerinin, ortadan kaldırdıklarından daha fazla iş yarattığını hatırlamak önemlidir. Otomasyon ve yapay zekanın ekonomik eşitsizliği kötüleştireceğini varsaymak yerine, bu teknolojilerle ilgili işlerin gelişimini teşvik eden politikaları desteklemek belki de daha iyidir.

Eski işleri kurtarmaya çalışmak yerine yeni işleri benimsemek. Yeni teknoloji, tüketici tercihleri, sosyal değişimler, küresel politika ve diğer birçok faktör, bazı iş kategorilerinin düşüşünü ve diğerlerinin yaratılmasını kaçınılmaz olarak etkiler. Kaybedilen “iyi işleri” kurtarmayı istemek belki içgüdüsel olsa da, iş piyasasındaki değişiklikleri benimsemek ve bunlara uyum sağlamak, servet yaratmak için muhtemelen daha iyi bir stratejidir.  Bu, gerileyen endüstrileri veya iş kategorilerini yapay olarak destekleyen politikalara karşıt olmak veya yeniden iş eğitimini ve eğitim programlarını geliştirmeyi desteklemek anlamına gelebilir.

Küçük girişimcileri teşvik etmek. Büyük şirketler tanınmanın çoğunu alırken, küçük işletmeler genellikle modern ulusal ekonomilerin can damarıdır. Yeniliği ve iş yaratmayı mikro düzeyde desteklemek – küçük işletmeleri başlatmayı ve sürdürmeyi kolaylaştırarak – ekonomideki birçok kişi için zenginlik yaratmayı teşvik edebilir. Küçük işletmelerin ayağa kalkmasına yardımcı olmak için “mikro krediler” sağlayan kuruluşları savunmak gerekir.

Farklı görüşler

Tartışmanın diğer tarafında, bazı etkili ekonomistler uzun zamandır eşitlik ve büyüme arasında bir değiş tokuş olduğunu – daha büyük eşitsizliğin daha yüksek çıktının kaçınılmaz bir sonucu olabileceğini ileri sürüyorlar. Ancak bu bakış açısına toplu bir şekilde itiraz ediliyor. Bazı sosyal bilimciler, insanlar yoksulluktan kurtulursa (başkaları süper zengin oluyorken) eşitsizliğin kabul edilebilir olabileceğini düşünüyor. Diğerleri, eşitsizliğin yetenek farklılıklarının kaçınılmaz bir sonucu olduğu ve bireylerin özgür seçimlerinin bunda önemli bir rol oynadığını ve bu nedenle eşitsizliğe aşırı odaklanmanın yanlış olduğunu savunuyorlar.

NETİCE

Ekonomik eşitsizliğin daraltılması gerekip gerekmediği konusunda, ekonomiden politika ve felsefeye uzanan farklı görüşler var. Eşitsizlikle mücadele için en bariz örnek, adalet kavramına dayanır – herkesin refaha ulaşmak için eşit şansa sahip olması gerekir.

Sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, örneğin zenginlik ve otorite eşitsizlikleri, ancak herkes için ve özellikle toplumun en az avantajlı üyeleri için telafi edici faydalarla sonuçlanıyorsa adildir.

Hükümetin uyguladığı yönetim politikaları sonucunda, politik-ekonomik faktörlerden kaynaklanan gelir eşitsizliği, piyasa eşitsizliğinden daha tehlikeli kabul edilir, çünkü bu durumda unsurlar, bireyin kontrolünde değildir.

KAYNAK:

Wikihow, Christophe M. Osborne, PhD  May 2, 2021

Phil DiNuzzo, Workers of the World, Answered Jun 24, 2011

Keith Nolen,  Consultant, business architect, author,

piie.com, How to Fix Economic Inequality?

wallstreetmojo

Rich Winkel, washingtonsblog , An Overview of Policies for the United States and Other High-Income Economies May 14, 2014

marketbusinessnews, Income  Inequality

EKONOMİK KURUMLAR

Bir topluluk, farklı kültürel, ırk ve dini geçmişlere sahip bireylerden oluşur. Burada topluluğu bir arada tutan şey, bireylerin bu farklılıkların kıymetini bilerek barış, uyum ve karşılıklı saygı içinde birlikte yaşamaya karar vermiş olmalarıdır. Böyle bir topluluğun yönetişim ilkeleri olarak; bütünlük, kamu güveni, şeffaflık ve dürüstlük tüm dini öğretiler ve kültürel gelenekler tarafından övülür. Bu değerler, hem bireyler hem de toplum liderleri tarafından savunulmalıdır.

Bu iyi yönetişim ilkeleri, günümüz demokratik toplumlarda; güvenlik; kamu özgürlüklerinin etkin bir şekilde korunması; bir güven faktörü olarak şeffaflık; demokratik sürdürülebilirlik ilkesi olarak sosyal uyum; ve kurumların bağımsızlığı olarak özetlenebilir.

Kurumlar Neden Önemli?

Ekonomistler kurum terimini kullandıklarında şunu kastederler: mülkiyet hakları, dürüst hükümet, siyasi istikrar, güvenilir hukuk sistemi ve rekabetçi ve serbest piyasalar. Bunlar neden bir ekonomi için önemli kabul ediliyor? Çünkü, kıt kaynakları tahsis etmek için doğru ortamı yaratırlar.

Kurumların ekonomik kalkınmayı dört geniş kanal aracılığıyla desteklediği ileri sürülür: ekonomik işlemlerin maliyetlerinin belirlenmesi, yatırım getirisinin uygun olma derecesinin belirlenmesi, güçlük ve kamulaştırma düzeyinin belirlenmesi ve çevrenin işbirliğine ve artan sosyal sermayeye ne derece elverişli olduğunun belirlenmesi.

Rodrik, Subramanian ve Trebbi (2002), kurumsal ekonomi üzerine çığır açan bir çalışmada, dünyanın en gelişmiş ülkeleri ile en yoksulları arasındaki gelir farklılıklarını belirlemede kurumların, coğrafyanın ve entegrasyonun (ticaretin) göreli önemini değerlendirdiler. Çalışma sonucunda, kurumsal belirleyicilerin diğer tüm belirleyicileri “baskıladığını” görüyorlar. Bununla beraber, ekonomik faaliyetin gelişmesi için kurumların önemli olduğu yeni bir sezgi değildir. Adam Smith, adalet sisteminin, özel mülkiyet haklarının ve hukukun üstünlüğünün (Ulusların Zenginliği) önemine atıfta bulunarak, bunun şaşırtıcı bir ayrıntı olduğunu zaten belirtmişti. Aron (2000), kalkınma endekslerinin kurumsal olanlarla ilişkilerini araştıran  çalışmalarında: 7’sini mülkiyet hakları ve yaptırımla, 10’u sivil özgürlüklerle, 10’u siyasi haklar ve demokrasiyle, 4’ü işbirliği kurumlarıyla (örneğin kulüpler ve dernekler) pozitif bir ilişki bulurken, 15’inde gelişme ile siyasi istikrarsızlık arasında negatif bir ilişki buluyor.

Ekonomik kalkınmaya yardımcı olan kurumlar, ekonomik faaliyetin maliyetlerini azaltır. Maliyetler, araştırma ve bilgi maliyetleri, pazarlık ve karar maliyetleri, güvenlik ve uygulama maliyetleri gibi işlem maliyetlerini içerir (Coase, 1992, s 197; Dahlman, 1979, s. 149). Ortak yasal çerçeveler (örneğin sözleşmeler ve sözleşmelerin uygulanması, ticari normlar ve kurallar) sağlayarak işlem maliyetlerini düşürürler ve ortak yasa ve düzenlemelere uyum için emniyet ve adalet sistemleri sağlayarak güveni teşvik ederler.

Kurumların gelişmediği topluluklarda ticaret, tipik olarak akrabalık veya etnik ve dini bağlara dayanır. Ortak dil ve din normları ve ağları, ekonomik değişim anlaşmalarına uyulmasını sağlamak için yeterli olabilir; toplu cezalandırma ve sosyal itibar, üçüncü bir tarafın yokluğunda bile (genellikle gayri resmi) sözleşmelerin uygulanmasını sağlamak için yeterli olabilir. Greif (1993), dürüst olmayan tüccarlar ve toplu cezaları hakkında bilgi paylaşımına izin veren Mağribi tüccarlarının ticaret ağlarını tanımlamaktadır. Ancak, farklı gruplarla ticaret fırsatlarından yararlanmak ve ekonomik işlemlerin boyutunu artırmak için kültürel bağlar ve din yeterli değildir. Ticaret ortakları ve takasın ayrıntıları ve üzerinde anlaşılan koşullara uygunluk konusunda anlaşma sağlayan kurumlar hakkında daha fazla bilgiye ihtiyaç vardır. Bunlar, sözleşmeler, davranış kuralları, standart ağırlıklar ve önlemler, ifşa anlaşmaları ve mahkemeler ve emniyet  aracılığıyla uygulama şeklini alır. İşlem maliyetlerinin küçük olduğu durumlarda, sözleşmelerin özel olarak uygulanması yine de tercih edilebilir. Ancak ekonomik ilişkiler geliştikçe ve giderek kişisellikten uzaklaştıkça, üçüncü bir tarafın(kurumun) kurallara uyumu zorlama rolü giderek daha fazla gerekli hale geliyor (Shirley, 2003, s. 2).

Kurumlar ve Ekonomik Büyüme

Kurumsalcılar, ekonomik büyümenin ekonomik ve politik kurumların bir işlevi olduğunu öne sürerler.

Neden bazı ülkeler zenginken bazıları fakir? Solow’dan (1956) bu yana, geçici yanıt, sermaye birikimi ve teknik değişimdeki farklılıklar olmuştur, ancak teori bu farklılıkları neyin oluşturduğunu açıklamamaktadır. İçsel büyüme teorileri (Aghion ve Howit 1992; Grossman ve Helpman 1991; Romer 1990) araştırma ve geliştirme ile insan sermayesindeki farklılıkların teknik değişim ve birikimde farklı büyümeye yol açtığını iddia etmek için ortaya çıktı. Yine de, neden bazı ülkeler eğitim ve inovasyona daha fazla yatırım yapıyor?

North (1990), Acemoğlu ve Robinson (2013) ve diğer yeni kurumsal ekonomistler, kurumlardaki farklılıkların zaman ve mekan boyunca ekonomik performanstaki farklılıkları açıklayabileceğini iddia ediyor. Acemoğlu ve Robinson (2013) çalışmalarında “çıkarıcı” ve “kapsayıcı” kurumlar arasında ayrım yapmaktadır. İlki, bir yanda demokratik olmayan siyasi kurumlara, diğer yanda zayıf hukukun üstünlüğüne ve özel mülkiyet haklarının yokluğuna atıfta bulunur. “Kapsayıcı” kurumlar, toplumun geniş bir kesimi için demokratik siyasi kurumlar, güçlü hukuk devleti ve özel mülkiyetin korunmasından oluşan bir ağdır. Kurumlara ilişkin baskın söylem, “kapsayıcı” kurumların uzun vadeli büyümenin derin belirleyicileri olduğunu ileri sürmektir.

Kurumlar Ekonomik Büyüme İçin Yeterli mi?

Bir diğer görüş ise(Colin Constantine 2017), kapsayıcı” kurumların ekonomik büyümenin derin belirleyicileri olduğu iddiasını tam olarak tatmin edici bulmuyor ve büyüme sürecinde kurumların rolünü gözden kaçıran kurumsal ekonomistlerin, ekonomik yapıların büyüme dinamiklerindeki rolünü görmezden geldiklerini ileri sürüyor.

Bu yeni görüşün temel anlayışı, kurumların performansının bir ülkenin ekonomik yapısı tarafından belirlendiğidir. Pek çok az gelişmiş ülkede bir tür “kapsayıcı” kurum vardır- birincil sorun, bunların yalnızca kanunla yazılması ve zor ya da yalnızca seçici olarak uygulanmasıdır. Bu durum, azalan getiri üretim yapılarının sonucudur.  Uygulayıcı kurumlar maliyetsiz değildir ve azalan getirisi olan ekonomik faaliyetler, uygulama maliyetlerini karşılamak için yeterli katma değer üretmez. Artan getiri ekonomik yapılarına sahip zengin ülkelerde ise bunun tersi geçerlidir.

Bir ülke artan getirisi olan bir ekonomik yapıya nasıl sahip olabilir? Büyümeyi artırıcı yapısal değişiklikler, üretim kurumlarının devlet tarafından yeterince desteklenmesiyle oluşacaktır (Khan 2010). Reinert’i (2007). Üretim kurumları (endüstriyel politikalar: tarifeler, sübvansiyonlar vb.) ile değişim kurumları (mülkiyet hakları, hukukun üstünlüğü vb.) arasında ayrım yapmaktadır. Asgari bir hukuk kuralı ve bir tür mülk sahipliği olmaksızın üretimin gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Buradan, değişim kurumlarının üretim üzerinde önemsiz olmayan etkileri olduğu sonucu çıkar.  Ancak, değişim kurumları üretimi veya getirisi artan malların üretimini garanti etmez. Değişim kurumları en iyi ihtimalle gerekli koşullardır, ancak ürün üretimi için tek başına yetersizdir. Devlet sübvansiyonları ve vergi indirimleri, olumlu şekilde uygulandığında üretim seviyeleri üzerinde doğrudan etkilere sahip olabilir ve belirli malların üretimini diğerlerine göre teşvik edebilir.

Bu yeni görüş, kurumsal ekonomistlerin ileri sürdükleri, hem “kapsayıcı” hem de “çıkarıcı” kurumların öncelikle değişim kurumlarına (exchange institution) dönüştüğünü öne sürüyor. Bu, üretim yeteneklerinin zaten var olduğu zımni varsayımın sonucudur. Ancak tanım gereği üretim teknolojilerinden yoksun olan yoksul ülkeler, gelişmiş ülkelerden değişim kurumlarını “indirerek” sağlam bir büyümeyi ateşleyemezler. Aslında,  az gelişmiş ülkelerde kaynaklarda yetersiz bir şekilde tahsis edilir. ayrıca yoksul ülkelerin değişim yapacak çok az şeyi olduğu fark edildiğinde, değişim kurumlarının büyümeyi artıran yapısal dönüşümler üretemeyeceği savunuluyor. Dolayısı ile bu görüş ile kurumlar ile  kalkınma konusundaki egemen söylem arasındaki temel fark budur.

Bu görüş, ekonomik yapıların ekonomik performansın temel nedeni olduğuna dair alternatif bir teorik ve ampirik durum geliştirmektedir. Ekonomik yapılar, yapısal öğrenme oranını belirler, kurumsal performansı etkiler, gelir dağılımını etkiler ve siyasi geçişlerin yönünü, dolayısıyla ekonomik performansı belirler. Aynı zamanda, kurumlar, siyasi güç ve ekonomik yapılar arasındaki geri bildirim döngüleri de çok önemlidir.  Dolayısıyla piyasaların tek başına büyümeyi artırıcı dönüşümler sağlayamayacakları belirtiliyor.

Bu görüşe göre, büyümeyi sağlayan kurumlar değil; daha ziyade, ekonomik performansı sağlayan bir ülkenin ekonomik yapısıdır. Bu nedenle, ekonomik yapılardaki zaman ve mekandaki farklılıklar, ekonomik kalkınmadaki farklılıkları açıklayabilir.

Fakat ekonomik yapılar nelerdir? Yüksek teknolojili üretim gibi bazı emtialar, artan getiri kapsamına sahiptir ve bazı tarım ürünleri gibi diğerleri, azalan getirileri ile ünlüdür. Belirli bir ülke, teknik olarak gelişmiş yüksek katma değerli mallar üretiyorsa, artan getiri üretken bir yapıya sahiptir- ve bunun tersi geçerliyse azalan bir getiri ekonomik yapısı, teknolojik olarak basit, düşük katma değerli mallardan oluşur. Temel olarak, ekonomik faaliyetler bir ekonominin üretken yeteneklerini yansıtır ve bir ülkenin üretken yapısı basitçe teknolojik yeteneklerinin toplam temsilidir.

Güçlü büyüme, bir ülke artan getirili bir ekonomik yapıya kavuştuğunda gerçekleşirken, aksi takdirde ekonomik durgunluk ve düzensiz büyüme gözlenir. Yüksek katma değerli ve teknolojik olarak karmaşık mallar, yeniliğe elverişli piyasa yapılarında üretilir ve bunlar daha uzun süreler için daha yüksek ücretleri ve kârları sürdürür (Reinert 2008). Ayrıca, ekonomik faaliyetlerin artan getirisi, daha uzun kariyer basamakları sağlar ve bunlar, emeğin sosyal sınıflar arasında merdivenleri tırmanması için önemli bir araç görevi görür ve bu da gelir dağılımını geliştirir.  Ortaya çıkan fikir birliği, daha düşük eşitsizliğin büyümeyi daha çok artırdığı yönündedir. Ayrıca, artan getiri üretim yapılarında demokratik geçişler daha olasıdır ve bu, büyümenin önemli bir yakın nedeni olan teknik bilginin yayılmasını arttırır (Acemoğlu 2008).

Kurum Bağımsızlığı

Seriye Sezen(Ankara, Siyasi Bilimler Fakültesi) tarafından “Türkiye’deki Bağımsız Düzenleyici Kurumlar: Gerçekten Özerkler mi?” adlı çalışmada, Türkiye’deki bağımsız düzenleyici kurumların özerkliğini incelemektedir. Kısaca, ilk olarak onların yaratılmasına yol açan farklı faktörleri ve ikinci olarak, onların resmi veya hukuki özerkliklerinin yasal temelini araştırıyor. Daha sonra araştırma, bu resmi özerkliğin gerçekte ne ölçüde uygulamaya konulduğunu ve yönetim kurulu üyeleri tarafından nasıl algılandığını değerlendirmektedir. Araştırma, görüşmelerden oluşan bir anket aracılığıyla yapılmıştır. Çalışma, “Resmi özerklik kanunla tatmin edici bir şekilde sağlanmış olmasına rağmen, hükümetin bu özerkliği ikincil mevzuat yoluyla sınırlama eğiliminde olduğu” sonucuna varmaktadır. Dolayısı ile, özerkliğin fiili kullanımı üzerinde bazı kısıtlamalar vardır. Fiili özerklikle ilgili olarak, anket bulguları, kurulların müzakerelerinde dış ve iç baskılara ve müdahalelere maruz kaldığını göstermektedir. Böylece, ”‘özerklik ne kadar büyük olursa, yönetim o kadar verimli olur” varsayımı sorgulanır. Yönetim kurulu üyeleri üzerindeki baskının ana kaynakları, düzenlemeye tabi sektörlerin kendilerinden kaynaklanmaktadır. Bu bulguların, piyasa güçleri tarafından karşı karşıya kalındığı için, demokrasi ve siyasi-idari ara yüz üzerinde önemli bir etkisi vardır.”

Yargı Bağımsızlığı

Yargı bağımsızlığı, demokrasinin iki temel unsurunu, yani hukukun üstünlüğünün ve kuvvetler ayrılığının somut bir şekilde ifade edilmesidir. Anayasal bir demokraside, siyasi süreç ve herhangi bir devlet işlevi, yasaların sınırları içinde gerçekleşmelidir. Yargıçlar, hukukun üstünlüğünü korumakla görevlidir. Bunu uygunsuz bir etki olmaksızın yapabilmelerini sağlamak için, yürütme ve yasama erkinden bağımsız olmalıdırlar. Demokrasideki rolleri, insan haklarının korunmasında özellikle önemlidir. Uluslararası hukuka göre yargı bağımsızlığının tanımı şu şekilde yapılabilir: bağımsız bir yargı (a) tarafsız olmalıdır; (b) davalara tarafsız bir şekilde yaklaşmalıdır; (c) önyargı göstermemelidir; (d) siyasi olarak bağımsız olmalıdır; ve (e) herhangi bir kaygı duymadan çalışabilmelidir.

Merkez Bankası Bağımsızlığı (MBB)

Merkez Bankası (MB) ile Hükümet arasındaki ilişki, MB’nin atama prosedürleri, para politikası ve hükümete borç verme gibi hususlarla ilgili önemli bir yapılandırmadır. Teorik ve ampirik literatür, MBB ile enflasyon arasında önemli bir negatif ilişki olduğunu göstermektedir. Burada, para politikasının resmi olarak özerk bir MB’ye devredilmesinin, MB’nin fiyat istikrarı hedefine daha iyi ulaşmasını sağlayacağı, onu gerek seçim süresinde gerekse diğer zamanlarda partizan siyasi baskılardan daha iyi yalıtacağı varsayılmaktadır. Bu nedenle, birçok yükselen piyasa ekonomisinde merkez bankası reformlarını en uygun şekilde sıralamak ve uygulamak için MBB’yi geniş bir şekilde tanımlamak ve ölçmek çok önemlidir.

MBB, hükümetin etkisinin ya dışlanması ya da büyük ölçüde kısıtlanması gereken üç alanla ilgilidir: personel, finans ve politika konularında bağımsızlık. Hükümetin etkisinin MB’nin atama prosedürlerinden kısmen veya tamamen hariç tutulması durumunda, bir MB’nin Personel Bağımsızlığı veya Siyasi Bağımsızlığına sahip olduğu söylenir. Bu bağımsızlığın derecesi, atama prosedürlerinde hükümetin etkisi, görev süreleri ve MB yönetim kurulunun görevden alınması gibi faktörler tarafından belirlenebilir. Mali Bağımsızlık veya Mali Bağımsızlık derecesi, MB’nin hükümeti MB kredilerine doğrudan ve dolaylı erişimden ne ölçüde hariç tutabileceği ile belirlenir. Burada doğrudan kredi, MB mali açığın parasallaştırılmasına izin verdiğinde ve MB birincil piyasada devlet borcunun yönetimine katıldığında dolaylı kredi ortaya çıkar.

Merkez Bankası Kurumu özerkliği ile ilgili olarak Avrupa Merkez Bankası başkanı Mario Draghi, bağımsız kurumların nasıl çalıştığının parlayan bir örneğidir(Cassar White, 2018). ” Draghi, görünüşte sakin ama siyasi baskıya boyun eğmeme konusunda çelik gibi bir kararlılığa sahip bir kişidir. 2016 yılında, AB ekonomilerini büyümeye teşvik etmek için para politikasını gevşetme stratejisi nedeniyle Alman politikacılardan büyük baskı gördü.

Savunması son derece basitti: ‘Siyasetçilere değil, yasalara uyuyoruz’. Şansölye Angela Merkel, kurumların bağımsızlığına müdahalelerini meşrulaştırmaya çalışan çoğu politikacı gibi, siyasi meslektaşları tarafından yönetilen eleştirilerin haklı olduğunu iddia etti. Politikacıların sıradan insanların çıkarlarını savunma hakkı ve görevi olduğunu savundu.

Draghi bir kez daha sakin ve diplomasi bir tavırla tepki gösterdi. ‘Belirli bir eleştiri türü, ECB’nin bağımsızlığını tehlikeye atıyor olarak görülebilir ve bu, yatırımı geciktirir’ dedi.

Daha yakın zamanlarda, İtalya başbakan yardımcısı Luigi Di Maio, İtalyan hükümetinin önemli kamu harcamalarına dayalı bütçesini destekleyerek, sadık bir İtalyan gibi davranmadığı için Draghi’yi eleştirdi. Di Maio’nun hayatında şimdiye kadar hiç düzgün bir iş yapmadığı bildiriliyor ve bugün, muhtemelen son birkaç yılda AB’yi büyük buhrandan kurtarmış olan bir uzmana iyi mali yönetişim dersleri vermeye çalışıyor.

Herkes Draghi’yi ve kamusal rolü siyasi etkiden bağımsızlığın yasal güvenceleriyle korunan diğer bağımsız kurum yöneticilerini taklit edemez. Ancak bağımsız kurumların liderlerinden, patronlarının istediğini değil, doğru olanı söylemesi ve yapması beklenir.”

KAYNAK:

Seriye Sezen, Ankara Üniversitesi SBF, Independent Regulatory Agencies in Turkey: Are They Really Autonomous?

John Cassar White, timesofmalta, The freedom of thinking independently, 2018

Luca Ferrini, e-ir.info, 2012, The Importance of Institutions to Economic Development

Collin Constantine, 2017, Economic structures, institutions and economic performance, Journal of Economic Structures volüme 6

Economic Institutions, econlib.org, Econlib College Guide

Bürokrasi ve Bürokrat

Tarih boyunca, hem küçük hem de büyük uluslar, belirli seçilmemiş çeşitli meslekten kişileri, hükümet yapısı içinde göreceli güç pozisyonlarına yükselttiler. Toplu olarak, bu tür çalışanlara bürokrasi denir. Bürokrasi, bir dizi politika ve programla bağlantılı işlevleri yerine getirmekle görevli, seçilmemiş görevlilerden oluşan idari bir gruptur.

Genel

Bürokraside çalışan bireyler, hükümetin her alanında gerekli ve hatta araçsal rolleri doldururlar: Hukuktan tarıma, savunmadan hayvancılığa, uzay araştırmalarından ilköğretime, dış ilişkiler ve istihbarat toplama kurumlarındaki üst düzey pozisyonlardan en küçük düzenleyici kurumlardaki katip ve personele kadar birçok teknik ve teknik olmayan alan, departman, kurum, alt bölümler, ilçeler ve çeşitli düzeylerde, merkezi olarak yönetim ve koordinasyon gibi. Hükümetin işlevlerini ve programlarını yürütme konusundaki uzmanlıkları nedeniyle işe alınırlar veya bazen atanırlar.

Bürokrasi Ne Yapar?

Modern toplum, kamu mallarının sağlanması, yaşam kalitesinin artırılması ve ekonomik büyümenin teşvik edilmesi için hükümetin etkin işleyişine güvenir. Devletin bu işlevleri yerine getirmesi için yapması gereken faaliyetler arasında – bunlarla sınırlı olmamak üzere – vergilendirme, iç güvenlik, göç, dış ilişkiler ve eğitim yer alır. Toplum büyüdükçe ve devlet hizmetlerine duyulan ihtiyaç arttıkça, bürokratik yönetim ve kamu idaresi daha zorunlu hale geliyor. Kamu idaresi, hem devlet bürokrasilerinde kamu politikasının uygulanması hem de memurları bu kuruluşlarda çalışmaya hazırlayan akademik çalışmadır.

Bürokrasi sadece hükümete özgü değildir, aynı zamanda özel ve kar amacı gütmeyen sektörlerde de bulunur. Yani, kapsamı ve büyüklüğü ne olursa olsun, hemen hemen tüm kuruluşlar bürokratiktir; kamu ve özel kuruluşlar bazı önemli yönlerden farklılık gösterse de. Örneğin, özel kuruluşlar bir sahip, yönetim kurulu veya hissedar gibi bir üst otoriteye karşı sorumluyken, hükümet kuruluşları Cumhurbaşkanı, başbakan, meclis, mahkemeler ve nihayetinde halka karşı eşit olarak sorumludur. Özel ve kamu kuruluşlarının temel amaçları da farklıdır. Özel kuruluşlar maliyetleri kontrol ederek, pazar payını artırarak ve kar elde ederek hayatta kalmaya çalışırken, kamu kuruluşları için, verimlilik ve etkinlikle çalışmak gibi anlaşılması zor hedefi ölçmek daha zordur.

Bürokrat kimdir?

Bürokratlar, resmi kurallar altında faaliyet gösteren ve hiyerarşik organizasyonları olan bürokrasilerde çalışan kişilerdir. Ayrıca bürokrat, uzmanlaşmış, idari işlevlerde eğitim almış ve deneyim kazanmış, tam zamanlı, maaşlı bir çalışandır.

Onlar, bir hükümetin temel direkleridir. Politikacılar devlet yönetimini bilmiyor olabilirler, ve birçok politikacının derecesi veya temel öğrenimi olmayabilir. Hatta bazıları, Anayasa kural ve düzenlemelerini, temel hukuk kurallarını vs. bile bilmeyebilirler, ama yine de hükümetleri onlar yönetiyor.

Peki, bu insanlarla devlet nasıl yönetilecek? İşte bürokratların devreye girdiği yer burasıdır.

Başbakana, bakanlara ve siyasi ilgililere politikalar, yasalar ve ülkeyi nasıl yönetecekleri konusunda tavsiyelerde bulunurlar. Sorunları çözme konusunda bilgili ve deneyim sahibidirler. Örneğin, bir müsteşar veya bakan yardımcısı, devlet içerisindeki kariyerlerinin son aşamasında o göreve gelmiş ve böylece devletin çeşitli kademelerinde geçirdiği uzun süreler içinde birçok sorunla karşılaşmış, insanlar ve ülke için en iyisinin ne olacağı konusunda deneyim kazanmışlardır.

Buradan, bürokratların hükümet yönetiminde etkili olduklarını söyleyebiliriz. Politikacılar, bir yandan onları kontrol altında tutarken, diğer yandan insanlar ve ülke için iyi şeyler yapmalarını engellememeleri gerekir.

Bürokrasinin Siyasallaşması

Her ikisi de farklı siyasi ideolojilere aitse, üst düzey siyasi yöneticiler ve üst düzey bürokratlar arasında fikir ayrılıkları ortaya çıkar. Böyle bir durumda, siyasi yöneticilerin bürokrasiyi kontrol etmesi zorlaşıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için birçok kişi, üst düzey siyasi yöneticinin, siyasi ve ideolojik bakış açılarını paylaşan kişileri üst görevlere ataması gerektiğini öne sürüyor. Ancak, bu tür görüşler söz konusu olduğunda politikacılar ve bürokratlar arasında benzerlikler artmaya başlar. Bu yöntem, politikacılar ve bürokratlar arasındaki ayrımları bulanıklaştıracaktır.

“Ganimet Sistemi” olarak adlandırılan yukarıdaki yöntemin uygulaması ABD’de bulunmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda Andrew Jackson bu sistemi tanıttı ve bu durum hala devam ediyor. Jackson, çok sayıda üst düzey yetkiliyi kendi parti adamları ile değiştirdi ve bugün bile Amerikan başkanları aynı şeyi yapıyor.

ABD, ganimet sisteminin yaratıcısı olmasına rağmen, diğer birçok liberal demokrasi, ganimet sisteminin varyantlarını benimsemiştir. Karmaşık ve gizli bir şekilde, başbakanlar ve diğer bazı üst düzey siyasi yöneticiler, önemli bürokratik görevlere kendi adamlarını atarlar.

Geçen yüzyılın seksenlerinde İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher bunu yaptı ve bu davranışı nedeniyle birçok kişi tarafından şiddetle eleştirildi. Yönetim, Thatchering ile suçlandı. Fransa’da da siyasallaşma sürüyor. Çok sayıda üst düzey bürokratik makamın, politikacılar tarafından doldurulduğu tahmin edilmektedir.

Pek çok parlamenter demokraside, siyasallaşma süreci doğrudan gerçekleşmez. Üst düzey bürokratların görüş ve ideolojileri bakanlar tarafından bilinir ve buna göre bakanlar bürokratları transfer eder veya en güvendikleri kişileri önemli görevlere atar. Amaç, görüş ve ideoloji alanında uyum sağlamaktır. Ancak böyle bir yöntemin çok sayıda dezavantajı vardır. Devleti çok iyi tanıyan tecrübeli bürokratik yetkililerin ideolojik tercihleri olsa da, en azından bir kısmının, tarafsız davrandıkları da bir gerçektir.

Ayrıca, büyük ölçekli politizasyon, yönetime zarar vermeye mahkûmdur. Üst düzey bürokratlar kontrol edilebilir (bazıları bunun her zaman doğru olmadığını söyler), ancak bu durumdan topluluğun genel çıkarları etkilenecektir. Farklı ideolojilere sahip kişi ya da gruplar ya da topluluklar meşru paylarından mahrum kalacaklardır- siyasi gerekçelerle fırsat verilmeyebilir.

Hakimiyeti karşılamak

Bürokrasiyi kontrol etmek için siyasallaştırma ve hesap verebilirlik yöntemleri kuşkusuz çok önemlidir ve bunlar dünyanın birçok yerinde yaygın olarak uygulanmaktadır.

Bürokrasinin baş işlevi (veya baş işlevlerinden biri) siyasi yöneticilere, bürokratlara, kilit pozisyonlarda bulunanlara tavsiye veya öneri teklifinde bulunmak, ondan faydalanmak ve tüm yönetim üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmaktır. Bazen güçlü bürokratlar, siyasi yöneticileri çeşitli yollarla etkilemeye çalışırlar. Siyasi yöneticiler bu durumun farkında olmalıdırlar.

NETİCE

Siyasi yetkililer ile üst düzey bürokratlar arasında ideolojik farklılıklar varsa, o zaman fikir çatışması kaçınılmazdır. Bu nedenle birçok siyasi yetkili, bürokratlardan siyasi taahhüt ister. Bu amaca, yönetim siyasallaştırılırsa, yani siyasi yetkililer parti adamlarını üst görevlere atarsa ulaşılabilir, fikri yaygındır. Ancak, böylesine büyük bir bürokratik değişimin çeşitli mahzurları vardır. Devlet yapısındaki bilgi ve deneyimi yok edebilir. Ayrıca çoğu zaman yeni göreve getirilenlerde iktidara yakınlık, uzmanlığa tercih edilebilir. Buda, bürokrasinin kalitesine etki edebilir.

Hükümetler seçimle değişebilir. Bürokrasi, seçilmiş hükümet olsun ya da olmasın, devlet yönetimin de sürekliliği sağlar. Bürokrasi, yönetimin çelik çerçevesi olarak bilinir. Yönetim birimleri onun etrafında ve altında inşa edilir.

Bir hükümet bağlamında, bürokratlar partizan olmayıp, seçilmiş yetkililer tarafından belirlenen politikaları uygulayan kişilerdir. Bir iktidar partisi seçimi kaybettiğinde, bürokrat işini sürdürür ve tıpkı bir önceki partinin politikalarını nasıl uygulamışsa, kazanan partinin belirlediği politikalara göre de aynı şekilde çalışmalarını sürdürür. Bu bakımdan bürokraside bazı üst kademe yöneticileri dışında fazla değişiklik yapılmamalı ve kurum fazla siyasallaştırılmamalıdır. Zira, gelecekte seçimi kazanacak parti yöneticileri de onlarla çalışacaklardır. Onlar, devletin hafızalarıdır.

Modern kamu yönetiminin ciddi gözlemcileri, bürokratların tarafsızlığının bir gerçek değil, bir mit olduğu görüşündedir. Eğitimli ve siyaset bilincine sahip kişiler olarak kendi görüş ve ideolojilerine sahip olmaları oldukça doğaldır ve hiç kimse onları, bunları terk etmeye zorlamamalıdır.

ENFLASYON İLE FAİZ ORANLARI, PARA DEĞERİ ve EKONOMİK BÜYÜME ARASINDAKİ İLİŞKİ

Genel

Enflasyon, insanların parasal değerini ve ülkenin milli gelirini aşındıran görünmez bir vergidir. Aynı zamanda, iş adamları  tarafından yüksek oranda izlenen ekonomik bir göstergedir.

Çoğunlukla, enflasyon oranı hareketleri ile faiz oranı (nominal ve reel faiz oranı) arasındaki ilişki merak edilir.

Bazı gelişmiş ülkelerde, 50 yıla aşan  bir süre boyunca tüketici fiyat endeksine ve reel faiz oranı verilerine  dayanan gözlemler:

ilk olarak, enflasyon oranı ve reel faiz oranının her zaman zıt yönlerde hareket ediyor gibi,  ikinci olarak, genellikle uzun vadede nominal faiz oranının enflasyon oranının hareketlerinin gerisinde kaldığını, ancak yukarı veya aşağı yönde hareket edebildiğini göstermektedir. Buna neden olan nedir?

Genel olarak, her üç eğrinin de hareketleri 1970’lerden önceki yıllarda nispeten küçüktü. Ancak para politikasının klasik perspektiften daha kısa vadeli Keynesyen bir ideolojiye kayması üzerine, eğriler arasında önemli farklılıklar oluştuğu  gözlemlenmektedir.

1970’lerden itibaren artmaya başlayan hükümet harcamaları, para arzında ani artışlar yaratmaya başladı. Paranın miktar teorisi, hükümetler harcamaya başladığında, dolayısıyla para stokunu artırdığında, enflasyon oranının da yükseleceğini öne sürer.  Bunu önlemek için, para politikaları enflasyonist eğilimlere karşı kullanılmaya başlandı. Nominal faiz oranlarını yükseltme, harcamaları kısma ve para arzını azaltma girişimleri başlatıldı. Mali kararlar ve sonraki parasal tepkiler, faiz oranlarının ve enflasyonun dalgalanmasına ve birbirlerinden farklı hareket etmelerine neden oldu.

Bunlardan reel faizin, hem nominal faiz oranının hem de enflasyonun tersi yönde hareket etmesinin nedeni, reel faiz değerinin nasıl elde edildiği ve neyi temsil ettiğinden kaynaklanır.

Fisher Etkisi: Enflasyon oranı, nominal faiz oranı ve reel faiz oranı arasındaki bağlantıyı inceler. Nominal faiz oranının, beklenen enflasyon oranı ve reel faiz oranı olmak üzere iki bileşen içerdiğini gösterir. Reel faiz oranı, beklenen enflasyonu hesaba kattıktan sonra tasarruf sahiplerince yapılan yatırımın getirisini temsil eder.

İlişki, “ reel faiz oranı = nominal faiz oranı – enflasyon oranı”  şeklindedir. Bu ilişki, reel faiz oranının, getiri-nominal faiz değeri, eksi belirli bir yatırımın enflasyon yoluyla kaybedilen satın alma gücünü ölçtüğünü ileri sürer. Bir bankaya %6 nominal faiz oranı ile para yatırırsınız, ancak beklenen enflasyon %4 ise, tasarruflarınızın gerçek satın alma gücü %2 artar. Örneğin, Merkez Bankası para arzını artırırsa ve beklenen enflasyon %4’ten %7’ye çıkarsa, istikrarlı bir ekonomi sağlamak için Merkez Bankası faiz oranlarını %6’dan %9’a yükseltir. Nominal faiz oranları enflasyonla aynı oranda artarsa, reel net etki çok azalır. Bu nedenle, iki değişkenin ters hareketleri, bu belirli değişkenin konumu ile tanımlanır. Fiyat seviyesi, nominal nakit varlıklardan daha fazla yükseldiyse, bu durum elde tutulan varlıkların gerçek değerini düşürecektir. Ekonominin büyümesine yardımcı olmak için Enflasyon ve Faiz oranı arasındaki pozitif reel faiz noktasına ulaşmak gerekiyor. Ve merkez bankaları, enflasyonu takip etmek ve limitler içinde tutmak için faiz oranlarını kullanırlar.

Ancak, enflasyonun farklı itici güçleri olabilir. – talep veya maliyet. Enflasyon talep itmeli ise, o zaman daha yüksek faiz oranının enflasyonu düşürmesi söz konusudur. Ancak, enflasyon maliyet itmeli ise (bazı ülkelerde görüldüğü gibi), o zaman daha yüksek faiz oranı aslında üretim maliyetini yükselterek enflasyonu artırabilir. 

Bununla birlikte, tek başına bir enflasyon rakamı bir şey ifade etmez. Merkez bankalarınca önemli olan, enflasyon oranındaki değişmelerdir. Merkez bankaları her zaman enflasyon seviyesini ülkenin ekonomik büyüme oranıyla ilişkilendirirler. Faiz oranlarındaki değişiklikler para politikasına bağlı olmakla birlikte, merkez bankaları, çoğu zaman ve özellikle kriz dönemlerinde, ekonomik büyümeden ödün vermeyi reddeder.

Enflasyon ve faiz oranları arasındaki yakın ilişki

Enflasyon para yaratımından kaynaklanır. Bu para yaratımı, sürekli artan para arzının seviyesi ile ölçülür. Ancak para arzındaki bir artış mutlaka enflasyon oluşturur anlamına gelmez. Enflasyona yol açan şey, üretilen zenginlikten (GSYİH ile ölçülür) daha fazla para arzında olan artıştır.  Etkili olarak bu, aynı oranda artmayan bir arz üzerinde talep baskısı oluşturur ve enflasyon yaratır.

Enflasyon oranı merkez bankaları tarafından çok yakından izlenir. Para politikalarını yönlendirmek ve politika faiz oranlarını belirlemek için enflasyonu incelerler. Her merkez bankası genellikle kendisine aşmak istemediği bir enflasyon eşiği belirler ve deflasyonu önlemeye çalışır (genellikle ekonomik durgunlukla eş anlamlıdır).

Bu şekilde, enflasyon oranı çok yükselirse, merkez bankası enflasyonu kontrol altına almak ve ekonomideki aşırı ısınmayı önlemek için faiz oranlarını yükseltir veya piyasadaki aşırı likiditeyi azaltır. Bu tedbirler, para yaratmayı yavaşlatarak enflasyonu düşürür.

Öte yandan, ülke deflasyon eşiğinde ise, merkez bankaları borçlanmayı daha ucuz hale getirerek ekonomiyi canlandırmak için faiz oranlarını düşürür (bu da para yaratımını artırır ve dolayısıyla enflasyon yaratır).

Enflasyon ılımlı ise, merkez bankaları faiz oranlarını enflasyon düzeyine ve ayrıca ekonomik büyüme oranına (GSYİH) göre belirler. Tabii ki, enflasyonla mücadelede, merkez bankaları tarafından başka birçok faktör de dikkate alınmaktadır.

Enflasyonun döviz kuru üzerindeki etkileri

Enflasyonun döviz kuru üzerindeki etkisinin teorik olduğunu belirtmek gerekir. Gerçekten de, döviz kurunun belirlenmesinde etkili olan başka birçok faktörde mevcuttur. Bununla birlikte, diğer unsurlar dikkate alınsa dahi döviz kuru gelişmelerinin en önemli belirleyicilerinden biridir. 

Enflasyon bir ülkenin döviz kurunu iki şekilde etkiler: –

Para Birimini Zayıflatarak – Enflasyon düşük ise faiz oranlarının düşmesine neden olacaktır. Yabancı yatırımcılar artık ülkeyi yatırım yapmak için daha az çekici görecek ve daha iyi getiri elde etmek için fonları uygun yüksek getirisi olan başka bir ülkeye taşıyacak. Bunu yaptıklarında, başka bir ülkenin para birimini satın almak için yerel para birimini satıyorlar, bu da talebini azaltarak para biriminin zayıflamasına yol açar.

Para Birimini Güçlendirerek – Yukarıda belirtildiği gibi enflasyon ekonominin faiz oranını yükseltir. Yani şimdi enflasyonda bir artış varsa, bu faiz oranlarında artışa yol açar. Bu yabancı yatırımcıları cezbeder ve yerli para birimine olan talep artar. Bu talep, para biriminin diğer para birimleri (döviz kuru) cinsinden değerini yükseltir.

Yüksek faiz oranları sonucunda para biriminin değer kazanması, her türlü yatırımı artırmayacak, sadece küresel piyasalardan borç alma artacaktır. Öte yandan işletmeler yurt dışına taşınmaya teşvik edilecek ve tüketiciler de daha fazla ithalat yapacaktır.

Döviz kurunun parasal modeli, yüksek faiz oranının uzun vadede fiyatları ve enflasyonu artırdığını ve döviz kurunu değersizleştirdiğini ileri sürer. Bu ana akım düşünce değil, ancak bazı ülkelerde ampirik olarak doğrulanmış bir sonuç. Daha yüksek faiz oranının fiyatları düşürdüğü ve döviz kurunu güçlendirdiği bilgeliği kısa vadeli bir kavramdır ve keynesyen/gelir modeline dayanan döviz kuru belirlemeye yönelik geleneksel yaklaşım olarak bilinir…

Enflasyon ve Reel GSYİH

Bir ekonominin artan Reel GSYİH’sı, talepte artış yaratır. Artan talep, arzda aynı oranda bir artış yoksa, fiyatlarda yükselişe (enflasyon) yol açarak Reel Faiz Oranlarının yükseltilmesine sebep olur.  Artan Reel Faiz oranı talebi kısarak enflasyonu azaltır. Bu durum faizleri düşürür ve  sonucunda GSYİH azalır.  

Yani her şey eşit olduğunda, artan faiz oranları enflasyonu düşürecek veya deflasyon yaratacaktır.

Gerçek dünyada, her şey eşit değildir ve faiz oranları yükselmeye başladığında, genellikle enflasyona ayak uydurmaya çalışır, bu yüzden sonunda birbirlerine bağlanırlar.

Burada Reel GSYİH’yi artıran bileşenlerin yapısı da önemlidir. Eğer bu artış yatırım ve üretim ağırlıklı ise, böyle bir durum enflasyon yaratmaz. Zira artan talebi karşılayacak arz mevcuttur. Yok eğer bu artış ağırlıklı olarak hükümet harcamaları ve kredi bazlı özel harcamalar sonucunda oluşmuşsa, bu durum bir talep patlaması yaratmış ve enflasyonu yükseltmiş olacaktır. Bazen üretim artışının büyümeye katkısı oluşabilir. Ancak, bu artış artan talebi karşılamak için atıl kapasitenin kullanılması sonucu ise fazla etkili olamaz. Bu bakımdan enflasyonist ortamlarda, yatırım/ üretim/ verimlilikteki artışın fazla etkili olmayacağı, kredi ağırlıklı tüketim (istihdam yaratmayan) ile oluşacak büyümenin belli bir oranı geçmesini, Merkez Bankaları parasal araçları kullanarak önlerler. Zira, böyle bir ortamda mesela %4’den fazla bir büyüme, enflasyonu daha fazla artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Esasen, gelişmekte olan bazı ülkeler de bu tür büyümenin getirisi, gelir dağılımı bozukluğu nedeni ile geniş halk kitlelerine yansımamaktadır.

DİKKAT: Bu yazıda bahsedilenler, teori üstüne teoridir ve hiçbiri gerçekten doğru veya yanlış değildir. Hepsi kendi varsayımlarının merceğinden bakıldığında anlam kazanır.

SS