Öne çıkan

Tablo ve İstatistik, Özet bilgi

***************************************************************************************

Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz – Eylül, 2020

Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 2020 yılı üçüncü çeyreğinde %6,7 arttı

GSYH 2020 yılı üçüncü çeyrek ilk tahmini; zincirlenmiş hacim endeksi olarak, bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %6,7 arttı.

Finans ve sigorta faaliyetleri 2020 yılı üçüncü çeyreğinde %41,1 arttı

GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2020 yılı üçüncü çeyreğinde bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; finans ve sigorta faaliyetleri %41,1, bilgi ve iletişim faaliyetleri %15,0, sanayi %8,0, inşaat %6,4, tarım %6,2, diğer hizmetler faaliyetleri %6,0, gayrimenkul faaliyetleri %2,8, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri %2,4 ile hizmetler %0,8 arttı. Mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri %4,5 azaldı.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %15,6 arttı. Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2020 yılı üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %6,5 arttı.


GSYH 2020 yılının üçüncü çeyreğinde cari fiyatlarla 1 trilyon 419 milyar 483 milyon TL oldu

Üretim yöntemiyle Gayrisafi Yurt İçi Hasıla tahmini, 2020 yılının üçüncü çeyreğinde cari fiyatlarla bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %22,6 artarak 1 trilyon 419 milyar 483 milyon TL oldu. GSYH’nin üçüncü çeyrek değeri cari fiyatlarla ABD doları bazında 197 milyar 377 milyon olarak gerçekleşti.

Devletin nihai tüketim harcamaları 2020 yılı üçüncü çeyreğinde %1,1 arttı

Devletin nihai tüketim harcamaları, 2020 yılının üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %1,1 arttı. Yerleşik hanehalklarının tüketim harcamaları %9,2, gayrisafi sabit sermaye oluşumu %22,5 arttı.

Mal ve hizmet ithalatı 2020 yılı üçüncü çeyreğinde %15,8 artarken ihracat %22,4 azaldı

Mal ve hizmet ithalatı, 2020 yılının üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %15,8 artarken ihracatı %22,4 azaldı.

İşgücü ödemeleri 2020 yılı üçüncü çeyreğinde %9,7 arttı

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yılın üçüncü çeyreğinde %32,9 iken bu oran 2020 yılında %29,9 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise %50,5’ten %55,3’e arttı.

TUİK Haber Bülteni
****************************************************************

VERGİ GELİRLERİ Hk.

NELER YAPILMALI konusunda, Nedim Türkmen şunları belirtiyor:
“Türk vergi sisteminde devrim zamanı geldi de geçiyor. Hiç lafı eveleyip, gevelemeden devrim için neler yapılması gerektiğini 30 yıllık bir maliyeci olarak aşağıda sizlere özetledim.”

  • Her şeyden önce Gelir Vergisi Kanunu’nda “kaynak kuramından” net artış kuramına geçilmek zorundadır.
  • Vergi sistemi malı değil, parayı takip etmelidir.
  • Dolaylı vergilerin oranları düşürülmelidir. Bir paket sigarada yer alan 20 dal sigaranın 17 dalı vergiye gitmektedir. İçilen her 4 kadeh rakının 3 kadehi vergidir. Birada alkol oranı yüzde 5, vergi oranı yüzde 65’tir. Musluktan suyu alıp, benzin diye satmaya kalksanız 4.5 TL’den aşağıya satamazsınız.
  • Türk vergi sisteminde verginin çalışan ve çalıştıran tarafından ödendiği gerçeği karşısında; istihdam üzerindeki vergi yükleri azaltılmalıdır. Çalışanların ölmeden yaşayabilmeleri için kazanmaları gereken tutar, gelir vergisinden istisna tutulmalıdır.
  • Kayıt dışı istihdam oranının resmi rakamlara göre yüzde 33, kayıt dışı ekonominin yüzde 40’lık bir büyüklüğe sahip olduğu bir ekonomide çok zor olsa da “kayıt dışı ekonomiye dayalı büyüme modeli” terkedilmelidir.
  • Vergi denetimi çok etkin hale getirilmeli, artık her yıl çıkartılan af yasalarına bir son verilmelidir. Vergiyi tabana yaymak masalından vazgeçip, vergiyi tavana yaymanın yolları aranmalıdır.
  • Ülkemizde toplanan her 100 TL’lik verginin; 10 TL’sı, 806.000 kurumlar vergisi mükellefi, 22 TL’si ise gelir vergisi mükellefleri tarafından ödenmektedir. Gelir vergisinin yüzde 92’si tevkifat yoluyla tahsil edilmekte, ücretliler 22 TL toplam gelir vergisinin 14 TL’sini ödemekte, 4 milyon beyanname veren mükellef ise toplam gelir vergisinin 5 TL’sini ödemektedir. Toplam vergi gelirlerinin kalan 68 TL ise Katma Değer Vergisi, Özel Tüketim Vergisi gibi tüketim vergileri ve cüzi miktarda servet vergilerinden oluşmaktadır.
  • Türkiye’nin vergi ödemeyenler için cennet olmaktan çıkartılıp, anayasada belirlenen mali güce göre vergi alınması ilkesine dönmek zorundadır. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının, maliye politikasının sosyal amacı olduğu gerçeğini hiçbir zaman ülkeyi yönetenler akıllarından çıkartmamalıdır.

Vatandaşına, ‘bu harcamayı, bu tasarrufu nasıl yaptın’ diye soramayan bir devlet olamaz. Harcama ve tasarrufun kaynağı mutlaka sorulmalıdır. Mevduat tutarları 30%’un üstünde artarken vergi gelirlerinin yüzde 15 seviyesinde kaldığı bir ülkede Maliye Bakanlığı’nın varlığı sorgulanmalıdır.

************************************************************************************

GÜNEY KORE NASIL KALKINDI

Ekonomisi özellikle iyi performans gösteren Güney Kore bunu nasıl başardı. Devlet, Kia ve Samsung gibi yerli firmaları, yüksek ithalat tarifeleri gibi politikalarla uzun süre dış rekabetten koruyan politikalar uyguladı. Bu korumacılık, bu Koreli firmaların onları son yıllarda olduğu gibi uluslararası pazara itecek kaynakları büyütmelerine ve biriktirmelerine, böylece devletin sonradan bu korumacı engellerin bazılarını indirmesine de olanak sağladı.

Bütün sanayileşme ve kentleşme konuşmalarında çoğu zaman kırsal topluluklar unutulur. Güney Kore’de bu unutulmadı. 50’li ve 60’lı yıllarda, zengin toprak ağalarının sahip olduğu devasa çiftlikleri parçalayan ve daha küçük çiftçilere dağıtan kapsamlı bir devlet öncülüğündeki toprak reformu gerçekleştirildi. Bu, devletin bu toprak sahiplerinin etkisinden dolayı politik olarak zor olan cesur bir hareketiydi, ancak genellikle şehirlerdeki büyümeyi destekleyen kilit bir faktör olan tarımsal üretkenliği artırmaya yardımcı oldu.

Her anlamda eğitim, gelişimin temel faktörlerinden biridir. İnsan sermayesine önemli yatırımlar yapmadan hiçbir ülke sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya ulaşamaz. Eğitim, insanların üretkenliğini ve yaratıcılığını artırır, girişimciliği ve teknolojik gelişmeleri destekler.

Kore toplumunda eğitim uzun süredir önemli bir hak olarak görülüyordu. Konfüçyüsçü öğrenmeye saygı geleneği ve daha büyük başarılar için özel ulusal istek nedeniyle eğitim daima önemli görülmüştür.

Eğitim, Kore’yi, birkaç ulusal krize rağmen, 1945’teki bağımsızlığından bu yana büyümesine katkıda bulunan ve onu gelişmiş bir ülke olmaya iten faktörlerden birisi oldu. Bu başarının arkasında, elbette ki, eğitime olan halkın tutkusu ve devlet yatırımları vardı.

OECD’ye göre, 25 ila 34 yaşları arasındaki Güney Korelilerin yaklaşık yüzde 70’i bir tür yüksek öğrenimi tamamladı. Karşılaştırmalı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin yüzde 49,4’lük yüksek öğretime erişim oranı, Güney Kore kültürünün üniversite eğitimine muazzam bir vurgu yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, ironik olarak, yüksek öğrenime olan bu talep, öte yandan derecenin değerinin önemli ölçüde düşmesine sebep oldu. Üniversite derecelerindeki bu değer düşüşü, öğrencilerin Seul’deki en prestijli üç üniversiteye kabul edilmek için agresif bir şekilde rekabet etmelerine neden oldu. Bu durum bir ölçüde eğitimde eşitsizlik de yarattı.

Güney Kore’nin bu inanılmaz gelişiminde AR-GE’ de önemli bir rol oynamıştır. Bu konuda hükümetlerin büyük desteği mevcuttur. Örneğin, son yıllarda bu tür çalışmalar için sarfedilen para, GSYİH’nınn %5’ini geçmektedir.

Koreli yetkililer, Ar-Ge’nin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ve endüstriyel kalkınma için ayrılmaz bir itici güç olduğunu ve özellikle, gelişmekte olan ülkelerin teknolojik rekabet gücünü artırmada kilit bir rol oynadığını ve bu nedenle küresel değer zincirlerinin en düşük katma değerli kısımlarını işgal eden bir kısır döngüde hapsolmaktan kaçmalarına yardımcı olmaya hizmet ettiğine (genellikle orta gelir tuzağı) inanıyorlar.

Her ülkenin ihtiyaçlarının farklı olduğuna dikkat çekilerek,  az gelişmiş ülkeler için önceliğin istihdam yaratmaları, düşük gelirli ülkelerin ise ekonomilerini çeşitlendirmeleri gerektiğini, orta gelirli ülkelerin daha sofistike endüstrilere ve kalifiye işlere ihtiyaç duyarken, üst orta gelirli ülkelerin teknoloji yoğun sektöre ihtiyacı olduğunu belirtiyorlar.

Güney Kore, ekonomileri araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamaları ve yüksek teknolojili halka açık şirketlerin yoğunlaşması gibi faktörleri kullanarak puanlayan, ve 2016 yılında yayınlanan 2016 Bloomberg Yenilik  Endeksi’nde bir numaralı sırayı aldı. Bloomberg’in 2020 Yenilik Endeksi’nde ise, Almanya’dan sonra ikinci sırada bulunuyor ve son 5 yıldır 60 ülke listesinin başlarındaki yerini koruyor. Cornell Üniversitesi, INSEAD ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından yayınlanan ayrı 2019 Küresel İnovasyon Endeksi’nde de, 129 ülke arasında Güney Kore 11. sırada ve Almanya 9. sırada görünüyor.

Her iki endeks de Güney Kore’nin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) yoğunluğundaki üstün performansını vurguluyor, bu da hükümet ve endüstri tarafından yapılan Ar-Ge yatırımına ve her iki sektörde ve sektörler arasında çalışan araştırmacı sayısına dayalı bir gösterge.

Güney Kore’de oluşan eğitimdeki eşitsizliğinin bir benzeri, gelir sisteminde de görülebilir. Kore’deki toplum ve ekonomi, kazanan her şeyi alır zihniyetiyle işliyor. Bazı araştırmalar, Güney Kore’nin en hızlı büyüyen gelir açıklarından birine sahip olduğunu gösteriyor. Ülkenin en yüksek yüzde 10’dakilerin gelirini kalan yüzde 90’ın geliriyle karşılaştıran P90 / P10 oranı ilginç bir eğilime işaret ediyor. Genel P90 / P10 oranı, Güney Kore’deki gelir eşitsizliğinin 2011’den beri iyileştiğini gösterirken, eğri 2015 ile 2017 arasında yükseldi. Ayrıca, 2017’de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Güney Kore’yi P90 / P10 oranına göre 32. sıraya koydu.

Güney Kore’deki gelir eşitsizliği en çok ülkenin eğitim sisteminde ve uygun fiyatlı konutta belirgindir. Güney Kore, gelir eşitsizliğini azaltma sözü veren Başkan Moon Jae-in’i 2017’de seçti. Sonuç olarak, vatandaşlar gelir eşitsizliği konusunda hiç olmadığı kadar bilinçlidir.

Hükümetin Güney Kore’deki gelir eşitsizliğine tepkisi, yeniden yapılandırılmış vergi politikaları biçimini alıyor. Başkan Moon Jae-in’in 2017 seçiminden bu yana Kore hükümeti, ülkenin yaşlılara yönelik sosyal yardım ve işsizlik yardımlarını genişletmek için çalışıyor. Bu arayışta, mevcut yönetim 2017 yılında önde gelen kurumsal holdingleri, yatırımcıları ve yüksek gelirli bireyleri hedef alan sert vergi artışları uyguladı. Tahminler, bu yeni uygulanan vergi planının, refah programlarını desteklemek için yaklaşık 3,14 milyar $ artıracağını belirliyor. Pek çok Koreli, bu yeni kazanılan gelirin Güney Kore’nin sürekli yaşlanan nüfusu için koşulları iyileştireceğini umuyor. Mevcut yönetim, yüksek gelirli Güney Koreliler için artan vergilerin yanı sıra asgari ücreti de artırdı.

Ancak, bu yeni politikaların ne kadar etkili olabileceğine dair endişeler var. Örneğin, bazı raporlar, idarenin ülke genelinde asgari ücret artışının geri tepebileceğini öne sürüyor. Artan asgari ücrete yanıt olarak, birçok küçük ve orta ölçekli işletme, işçilerin çalışabileceği saatleri kısaltmaktadır.

Sürekli yükselen barınma ve eğitim maliyetleri, birçok Güney Korelinin bu kaynaklara erişimini sınırlıyor. Hükümetin Güney Kore’deki gelir açığını kapatma çabası da tam anlamıyla etkili görünmüyor. Ancak, Güney Kore hükümetinin gelir eşitsizliğine karşı aktif önlemler alması önemlidir. Çözülmesi gereken pek çok sorun varken, birçok Güney Koreli vatandaş, mevcut yönetimin çabalarının daha eşit fırsatlar ve mali başarı ile sonuçlanacağını umuyor.

NETİCE

ABD gibi bazı ülkelerin, ekonominin devlet tarafından bu şekilde yoğun bir koordinasyonuna kültürel olarak bu kadar açık olmayacağı söyleniyor.  Ancak Asya’da ve gelişmekte olan dünyadaki diğer birçok ülkede, hiç şüphe yok ki, yüksek düzeyde bir devlet yönetim biçimi iyi bir şekilde ortaya konulduğu taktirde, sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik büyümeyi sağlayabiliyor.

***************************************************************************************

Endüstri, ISIC bölümleri 10-45’e karşılık gelir ve üretimi içerir (ISIC bölümleri 15-37). Madencilik, imalat (ayrı bir alt grup olarak da rapor edilir), inşaat, elektrik, su ve gazdaki katma değerleri içine alır. Katma değer, bir sektörün tüm çıktılarının toplamından, ara girdileri çıkarıldıktan sonra bulunan net değerdir. Fabrikasyon varlıkların amortismanı veya doğal kaynakların tükenmesi ve bozulması için kesinti yapılmadan hesaplanır. Katma değerin kaynağı, Uluslararası Standart Endüstriyel Sınıflandırma (ISIC), revizyon 3 veya 4 ile belirlenir.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelir eşitsizliği OECD ülkelerinde otuz yıldır artmakta ve politik kaygıları en üst düzeyde artırmaktadır. Şüphesiz İskandinav ülkeleri, OECD’de gelir açısından en eşit ülkeler arasında olsalar da, bu kural için bir istisna olmamaktadırlar. Yüksek ve yükselen eşitsizlik birçok yönden toplumlarımıza zarar vermektedir. Sosyal uyumu ve kurumlara olan güveni engelleyerek, fırsatların kaybedilmesine ve ekonomik büyümeye zarar verebilir.
Gelir eşitsizliğinin yaygın bir ölçüsü olan Gini katsayısı, herkes aynı gelire sahip olduğunda 0, tüm gelir sadece bir kişiye gittiğinde 1 olur, OECD ülkelerinde ortalama 0,318, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye’de 0,4’ü aşar ve Şili ve Meksika’da 0.5’e yaklaşıyor.i, OECD ülkelerinin çoğundan daha eşittir. İzlanda, Norveç ve Danimarka 2014 yılında en eşit OECD ülkeleri. Finlandiya beşinci, İsveç ise onuncu sırada.
Eşitsizlik, ücretler veya gelirler açısından sadece “zengin” ve “fakir” kelimelerini yan yana koymakla ilgili değildir. Bu olgu, birikmiş servet veya borçları da içerir, keza, sağlık durumu, iş kalitesi ve eğitim ile de ilgilidir. Bu karmaşık faktörler ağının iyi anlaşılması, işgücü piyasası ve eğitim politikalarından, yeniden dağıtım politikalarına kadar uzanan ve eşitsizlikler konusunu en iyi şekilde ele alabilecek uygun politikaların tasarlanmasında çok önemlidir.
Notlar:
Notlar: Nakit kamu transferlerinin yeniden dağıtıcı etkisi, piyasa gelirlerinin Gini katsayısı (sıfır piyasa geliri olan durumlar da dahil olmak üzere eşdeğer hanehalkı başına piyasa gelirlerine göre sıralanan kişiler ile) ve vergi öncesi Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür. Gelir (yani brüt gelir), bireyler sıfır gelirli durumlar da dahil olmak üzere vergi öncesi gelirlerine göre sıralanır. Vergilerin yeniden dağıtıcı etkisi, vergi öncesi gelirlerin Gini katsayısı ile hane halkı harcanabilir gelirinin Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür (bireyler harcanabilir hane halkı gelirlerine göre sıralanır).

 
KAYNAK:
Celine Thévenot
Inequality in OECD countries First Published August 29, 2017 Research Article Find in PubMed
https://doi.org/10.1177/1403494817713108

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2019

En yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay %46,3 oldu

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2019 yılı sonuçlarına ilişkin gelir bilgileri, bir önceki takvim yılı olan 2018 yılını referans almaktadır. Gelir hesaplamalarında, hanehalkı gelirleri hanehalkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine dönüştürülmektedir.

En son yapılan araştırma sonuçlarına göre; en yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,3 puan azalarak %46,3’e düşerken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,1 puan artarak %6,2’ye yükseldi.

Sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı (%), 2010-2019 

Gini katsayısı 0,395 olarak tahmin edildi

Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade etmektedir. En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,013 puan azalış ile 0,395 olarak tahmin edildi. Toplumun gelirden en fazla pay alan %20’sinin elde ettiği gelirin en az pay alan %20’sinin elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7,8’den 7,4’e, gelirden en fazla pay alan %10’unun elde ettiği gelirin en az pay alan %10’unun elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 13,7’den 13,0’a düştü.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre gelir dağılımı göstergeleri Tablosu, 2010-2019

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 59 bin 873 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri %16,5 artarak 2019 yılı anket sonuçlarına göre 59 bin 873 TL oldu.

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir gelir ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019


Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 28 bin 522 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri bir önceki yıla göre %17,9 artarak 24 bin 199 TL’den 28 bin 522 TL’ye yükseldi.

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ve bir önceki yıla göre değişimi Tablosu, 2010-2019

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri en yüksek tek kişilik hanelerin oldu

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirlerinde en yüksek gelir geçen yıla göre 4 bin 616 TL artarak 37 bin 262 TL ile tek kişilik hanehalklarının oldu. Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 32 bin 941 TL iken tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarında bu değer 29 bin 449 oldu. En düşük yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip hanehalkı tipi ise 22 bin 794 TL ile en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalkları oldu.

Hanehalkı tipine göre yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri (TL) grafiği, 2018-2019


Toplam gelirden en yüksek payı %46,7 ile maaş ve ücret geliri aldı

Toplam gelir içerisinde en yüksek payı, %46,7 ile bir önceki yıla göre 1,8 puan azalan maaş ve ücret geliri aldı. İkinci sırayı %21,9 ile önceki yıla göre 1,8 puanlık artış gösteren sosyal transfer geliri alırken üçüncü sırayı %17,7 ile 2018 yılı anket sonuçlarına göre 1,1 puan azalan müteşebbis geliri aldı.

Tarım gelirinin müteşebbis geliri içindeki payı 2018 yılı anket sonuçlarına göre 0,3 puan azalarak %22,6 olurken, emekli ve dul-yetim aylıklarının sosyal transferler içindeki payı 0,8 puan artarak %91,8 olarak gerçekleşti.

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 51 bin 888 TL ile yükseköğretim mezunlarının oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla yükseköğretim mezunlarında 51 bin 888 TL, lise ve dengi okul mezunlarında 34 bin 115 TL, lise altı eğitimlilerde 26 bin 833 TL, bir okul bitirmeyenlerde 18 bin 279 TL ve okur-yazar olmayan fertlerde 14 bin 129 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %17,3 ile okur-yazar olmayan en düşük artış ise %8,6 ile bir okul bitirmeyen fertlerde oldu.

Eğitim durumuna göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019

Yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %18,9 ile inşaat sektöründe oldu

Esas iş gelirleri sektörel ayrımda incelendiğinde; en yüksek yıllık ortalama gelirin 37 bin 169 TL ile hizmet sektöründe, en düşük yıllık ortalama gelirin ise 21 bin 807 TL ile tarım sektöründe olduğu görüldü. Bir önceki yıla göre; yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %18,9 ile inşaat sektöründe gözlenirken, bunu %14,8 ile tarım sektörü izledi. Diğer taraftan hizmet sektöründe %12,5, sanayi sektöründe ise %12,0 artış gözlendi.

Yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019                   Yıllık ortalama esas iş geliri değişimi (%), 2018, 2019

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 95 bin 495 TL ile işverenlerin oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla işverenlerde 95 bin 495 TL, ücretli maaşlılarda 34 bin 286 TL, kendi hesabına çalışanlarda 27 bin 127 TL ve yevmiyelilerde 14 bin 769 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre en yüksek artış %13,9 ile ücretli, maaşlı çalışanlarda en düşük artış ise %8,2 ile işverenlerde oldu.

Esas işteki durumlarına göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019


Göreli yoksulluk oranı %14,4 oldu

Toplumun genel düzeyine göre belli bir sınırın altında gelire sahip olan bireyler göreli anlamda yoksul sayılmaktadır. Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı 2019 yılında 0,5 puan artarak %14,4 oldu. Medyan gelirin %60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre yoksulluk oranı ise son yılda 0,1 puan artarak %21,3 olarak gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre hesaplanan yoksulluk oranı (%), 2010-2019

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %40’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puanlık artış ile %8,3 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin %70’i dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre değişmeyerek %28,5 oldu.

Yoksulluk oranı en düşük haneler tek kişilik ve çekirdek aile bulunmayan haneler oldu

Hanehalkı tipine göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; tek kişilik hanehalklarında yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puan azalarak %9,2, çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarında bu oran 1,5 puan artarak yine %9,2 olmuştur. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının 0,6 puan azalarak %18,2, tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının ise 0,9 puan artarak %13,8 olduğu görüldü.

  Medyan gelirin %50’sine Medyan gelirin %60’na ve hanehalkı tipine göre yoksulluk oranı (%)  2018, 2019

Okur-yazar olmayanların %26,1’i, yükseköğretim mezunlarının %2,5’i yoksul

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayan fertlerin %26,1’i, bir okul bitirmeyenlerin %22,4’ü yoksul iken, bu oran lise altı eğitimlilerde %13,4, lise ve dengi okul mezunlarında ise %6,9 oldu. Yükseköğretim mezunları ise %2,5 ile en düşük yoksulluk oranının gözlendiği grup oldu.

Eğitim durumuna göre yoksulluk oranı (%), 2018, 2019


Maddi yoksunluk oranı %26,3 oldu

Finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk; çamaşır makinasi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtmaktadır.

Yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranı 2018 yılında %26,5 iken 2019 yılı anket sonuçlarında 0,2 puan azalarak %26,3 olarak gerçekleşti.

Maddi yoksunluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019                                 

Sürekli yoksulluk oranı %12,7 oldu 

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan sürekli yoksulluk oranı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsamaktadır. Buna göre, 2019 yılı anket sonuçlarında sürekli yoksulluk oranı bir önceki yıla göre değişmeyerek %12,7 oldu.

Medyan gelirin %60’ına göre sürekli yoksulluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019

Kendilerine ait bir konutta yaşayanların oranı %58,8 oldu

Oturulan konuta sahip olanlar geçen yıla göre 0,2 puan azalarak 2019 yılında %58,8 hesaplanırken, kirada oturanların oranı %25,6, lojmanda oturanların oranı %1,3, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenler oranı ise %14,3 olarak gerçekleşti.

Konut sahipliği (%) 2018, 2019                                                       Konut sahipliği değişimi 2018, 2019

Konutun izolasyonundan dolayı ısınamama en çok karşılaşılan konut ve çevre problemi oldu

Kurumsal olmayan nüfusun %39,3’ü konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, %36,9’u sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemleri yaşarken %26,1’i trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlarla karşılaştı.

Konut ve çevre problemleri (%), 2018, 2019

Taksit ödemeleri veya borçları olanların oranı %71,1 oldu

Geçen yıla göre nüfusun konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemeleri 0,7 puan artarak %71,1 oldu.  Nüfusun %9,6’sına bu ödemeler yük getirmezken %19,0’ına çok yük getirdi. Hanelerin %58,7’si evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, %33,6’sı iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, %29,7’si beklenmedik harcamaları, %19,2’si evin ısınma ihtiyacını, %56,6’sı eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Seçilmiş yaşam koşulları göstergeleri, 2018, 2019

TUİK Haber Bülteni

Yeni Ekonomik Sistem Arayışı

Ekonomik sistem nedir?

Bir ekonomik sistem, toplumların veya hükümetlerin mevcut kaynakları, hizmetleri ve malları bir coğrafi bölge veya ülke genelinde organize ettiği ve dağıttığı bir araçtır. Ekonomik sistemler, toprak, sermaye, emek ve fiziksel kaynaklar dahil olmak üzere üretim faktörlerini düzenler. Bir ekonomik sistem, belirli bir topluluğun ekonomik yapısını oluşturan birçok kurumu, ajansı, kuruluşu, karar alma sürecini ve tüketim kalıplarını kapsar.

Ekonomik Sistem Türleri

Dünyada pek çok ekonomi türü vardır. Her birinin kendine özgü ayırt edici özellikleri vardır, ancak hepsi bazı temel özellikleri paylaşır.  Her ekonomi, benzersiz bir dizi koşul ve varsayıma dayalı olarak çalışır. Ekonomik sistemler dört ana türe ayrılabilir: geleneksel ekonomiler, komuta ekonomileri, piyasa ekonomileri ve karma ekonomiler.

Geleneksel sistemler malların, hizmetlerin ve işin temellerine odaklanır ve geleneklerden ve inançlardan etkilenir. Merkezi bir otorite, komuta sistemlerini etkilerken, bir piyasa sistemi talep ve arz güçlerinin kontrolü altındadır. Son olarak, karma ekonomiler komuta ve piyasa sistemlerinin bir kombinasyonudur.

Karma sistemler küresel olarak norm haline gelmiştir ve Batı’daki birçok ülke bugün karma ekonomi sistemi izliyor. Çoğu endüstri özeldir, geri kalanı ise esas olarak kamu hizmetlerinden oluşur ve hükümetin kontrolü altındadır. Karma bir sistemin, piyasa ve komuta sistemlerinin en iyi özelliklerini birleştirdiği söylense de, pratikte, karma ekonomiler, serbest piyasalar ve hükümet kontrolü arasında doğru dengeyi bulma zorluğuyla karşı karşıyadır. Zira, hükümetler gerekenden çok daha fazla kontrol uygulama eğilimindedirler.

Küresel Ekonomik Sistem Başarısız mı?

İkinci Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, dünya ekonomik büyüme yoluyla evrensel refaha giden bir yol arıyordu. Dünya Bankası’na göre, 1960’ta küresel GSYİH 11,194 trilyon dolardı. 2016 yılında 77,297 trilyon oldu. Aradan geçen 56 yıl boyunca, küresel ekonomi sabit 2010 ABD $ ‘ı ile 6,9 kat büyümüştü.

Mevcut insan bilgisi, teknoloji, organizasyon, farkındalık ve ekonomik çıktı düzeyi göz önüne alındığında, dünyadaki her insanın şimdiye kadar sağlıklı ve mutlu bir yaşamın temel unsurlarına güvenli bir şekilde erişmesi sağlanmalıydı: sağlıklı beslenme, temiz su, barınma, barış ve adalet, temel sağlık hizmetleri ve eğitim, doğru ve zamanında haberlere ve küresel iletişim ağına erişim gibi. Ölçülemiyen sayıda insanın sağlıklı, güvenli ve mutlu bir yaşamın bu temellerinden hâlâ yoksun olması, derin ekonomik başarısızlığın işaretidir. Bu başarısızlığın bir başka kanıtı, hızla derinleşen çevresel, eşitlik ve yönetişim krizleridir ve insan geleceği için potansiyel olarak çok büyük bir tehdit oluşturuyor.

1. Çevresel Kriz: Küresel Ayak İzi Ağı, 1970 yılında insan tüketiminin ilk kez Dünya’nın biyolojik kapasitesinin sınırlarını aştığını hesapladı. 2017’ye kadar, Dünya’nın kaldırabileceğinin 1,7 katı bir hızla tüketiyorduk. Bu 0,7 fazla, insan yaşamı da dahil olmak üzere, dünyanın, yaşamı destekleme kapasitesini tüketiyor. Ve bu fark, büyümeye devam ediyor.

2. Eşitlik Krizi: 2010 yılında, dünyanın en zengin 388 milyarderinin toplam serveti, insanlığın en yoksul yarısının toplam servetine eşitti – 3,5 milyar insan. 2017 yılı itibariyle, yalnızca dünyanın en zengin 8 milyarderinin finansal serveti, insanlığın en yoksul yarısınınkine eşit hale geldi – bu, insanlık tarihindeki en büyük adil olmayan  servet ve güç dağılımı.

3. Yönetişim Krizi: Küresel şirket yönetimi, yerel halkı ve toplulukları, kendilerinin ve onların soyundan gelenlerin ihtiyaçlarına hizmet etmek için sürekli olarak bağlı oldukları yerel ekonomilerin ve kaynakların kontrolundan çıkarıyor. Ortaya çıkan yoksunluk, gerilim ve güvensizlik, siyasi aşırılığı, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü besleyen ve kendi kendini düzeltemeyen siyasi kurumların güvenilirliğini yok ediyor.

Bunların hepsi, yalnızca finansal kazanç arayan ve yaşama yalnızca mevcut piyasa fiyatı üzerinden değer veren uluslararası şirketler ve finans piyasaları tarafından yönetilen küresel bir ekonominin derin başarısızlığının göstergeleridir.

Mevcut durum

Kapitalizm, son on yılda önemli katkılar sağlamıştır. Bunlar, düşük karbonlu ekonomilerin gerekliliği ile uyumlu olarak yenilenebilir enerjiler için kullanılan teknolojilerin gelişmesini; dünya genelinde yaşam beklentisini önemli ölçüde artıran tıbbi atılımlar; zenginlik yaratma ve yüz milyonlarca insanı aşırı yoksulluktan kurtaran yükselen ekonomilerin büyümesi gibi.

Ancak, bu gelişmelerin bedeli de yüksek olmuştur. İnsanlık şu anda, şimdiki kapitalist modelin doğasına özgü çeşitli sosyal ve çevresel sorunlarla karşı karşıyadır- teşvik yapıları ve özel oyuncuların, sosyal içermeyi ve çevresel direnci teşvik eden bir yaklaşım üzerinden karlarını maksimize etmeye nasıl öncelik verdiği.

Mevcut modelin artık işe yaramadığı konusundaki fikir birliği, genelleştirilmiş başarısızlığın açık semptomlarıyla kanıtlanmaktadır: farklı ülkeler içinde ve arasında zengin ve yoksul arasında artan sosyal eşitsizlikler; çoğunluğu Küresel Güney’de olmak üzere 2 milyardan fazla insan, uygun temizlik tesislerinden veya temiz yemek pişirme imkanlarından yoksun; 70 milyondan fazla insan küresel ısınma ve / veya çatışmalar nedeniyle zorla yerlerinden edildi; yükselen göç dalgaları ve sosyal gerilim; arazi kullanımının yanlış yönetiminin bir sonucu olarak okyanus asitlenmesi; ve gıda güvenliğini tehlikeye atan böceklerin büyük ölçüde yok olması.

Bunların hepsi, her yıl sadece sol eğilimli savunucular tarafından değil, küresel akademik camianın çoğu tarafından siyasi ideolojiler çerçevesinde ve Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Dünya Ekonomik Formu gibi uluslararası kuruluşlar tarafından her yıl açıklanan gerçeklerdir.

Burada, kapitalist ekonomik sisteme ayrıntılı bir alternatif önermeye yönelik herhangi bir girişim, biraz yadırganabilir. Farklı ekonomik modellerin nasıl kurulduğu ve farklı gerçekliklerde ve toplumlarda dünya çapında nasıl işledikleri son derece karmaşıktır. Ancak, bir alternatifi tasavvur etmenin zorlukları ne olursa olsun, mevcut durum üzerinde büyüyen bir fikir birliği var gibi görünüyor: kapitalist sistem herkes için işlemiyor.

Kurumsal Yönetimin Gücü

Mevcut ekonomide iktidar, yaşama yalnızca paraya hizmet ettiği için değer veren kurumlarda bulunduğundan, bir ekonominin tek meşru amacıda başarısız oluyor: yaşam araçları için ona bağlı olan insanlara sonsuza dek hizmet etmek. Ekolojik Bir Medeniyet için yeni bir ekonominin kurumları, yaşayan insanları ve içinde yaşadıkları toplulukları güçlendirmelidir. Paraya yalnızca, hayata hizmet için değer vermeleri gerekir.

Resmi kalkınma ajanslarının politika ve programları, kendi kendini yöneten topluluk insanının, birlikte yaşam araçlarının yarattığı ilişkileri bozdu, tekelleştirdi ve paraya çevirdi.

Arazi, su, barınak, ulaşım, bilgi, eğitim, sağlık hizmetleri ve yaşamın diğer temel unsurlarının kontrolü, erişim için para talep eden özel menfaat şirket oligopollerine ve tekellerine geçti. Para elde etmek için, insanlar emeklerini düşük ücretler karşılığında şirketlere sattılar ya da şirketlerden faiz oranlarıyla ödünç aldılar. Ekonomik gelişme, bu yeni sömürgeciliği maskeledi.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer “gelişmiş” ülkelerde. ilişkilerden para kazanılıyor. Paraya erişimin ve yaşam araçlarının kontrolü kurumsal oligopollere ve tekellere geçişi. Emeklerini seçimleri ile değil, zorunluluktan satan insanlar. Aile ve toplum ilişkilerinin parçalanması. Ve siyasetin büyük bir parayla ele geçirilmesi.

Özel menfaat şirketi ve kaynakları ve paranın kontrolünde yoğunlaşma ve tekelleşme konularındaki neredeyse sınırsız yeteneği, bunu mümkün kılar.

Daha eşit toplumlar önemlidir

Kapitalizmin ateşli savunucularının çoğu için yasaklanmış bir kelime olan ‘sosyalizm’, mevcut modele geçerli bir alternatif olabilir mi? Geleneksel sosyalist model, sosyalist bir toplumdaki teşvik yapıları ve otoriterliğe doğru çekilme gibi Marx ve Engels gibiler tarafından gerektiği gibi ele alınmayan kavramsal meseleler dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle gelişmedi. Bununla birlikte, bu alternatiften öğrenilebilecek önemli dersler de vardır. Paylaşılan refahı teşvik etmek ve daha eşit toplumları savunmak bunlardan sadece ikisi.

Paylaşılan refahı teşvik etmek çok şey ifade eder. Örneğin özel sektörde, Google gibi devasa oyunculardan Chobani gibi yoğurt üreticilerine, örnek olarak liderlik eden ve çalışanlarına hisse veren birçok şirket var. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, hükümetler insanları bir araya getirmek ve toplum yaşamını teşvik etmek için parklar ve kültür yapıları gibi ortak alanlara erişime öncelik verebilir. Merhum ve saygı duyulan sosyolog Zygmunt Bauman, şaheserlerinden biri olan “Bireyselleştirilmiş Toplum” da insan yaşamının parçalanma sürecinden geçtiğini savundu. Sürdürülemez tüketicilik, topluluğun daha geniş refahına öncelik vermek yerine, bireyci odaklı toplumların sonuçlarından yalnızca biri olmuştur- sanayiciliğin ortaya çıkışı ve işbölümü ile daha belirgin hale gelen bir süreç.

Daha eşit toplumları savunmanın önemi, basitçe, mevcut modelin sınırsız serveti yoğunlaştırdığı ve yoksulluk tuzakları gibi kısır olumsuz ve kırılması zor çevrelerle sonuçlanan çarpıtmalar yarattığı gerçeğine dayanmaktadır. Görüldüğü gibi, zengin ülkeler arasında bile, ABD de dahil olmak üzere daha yüksek eşitsizlik oranlarına sahip olanlar, Japonya gibi daha az eşitsizlik gösteren nispeten zengin ülkelere göre alkol bağımlılığı, bebek ölümleri ve cinayetler gibi daha fazla toplumsal sorun yaşıyorlar.

Yeni Ekonomi

Yaşam araçlarının mülkiyeti, yalnızca kişisel mali kazancı en üst düzeye çıkarmak için birkaç kişi tarafından tutulduğunda, kesin sonuç şu anda elde ettiğimiz şeydir: herkesin sağlığının ve refahının bağlı olduğu sosyal ve çevresel temellerin yok edilmesi. Mevcut tecrübemizin gösterdiği gibi, ekonomik demokrasi, siyasi demokrasinin önemli bir yapı temelidir.

Demokrasi ve pazarlar, bir sağlıklı toplumun önemli yapı temelleridir. Çok uluslu şirket birleşmeleri, yaşam araçlarının mülkiyetini birleştiriyor. Bir şirketin, hepsine sahip olmasının ne kadar süre alacağı bilinmiyor. Bu nedenle, demokrasinin ne zaman oligarşiye, piyasanın ne zaman tekele dönüşeceği merak ediliyor.

Başarısız Emperyal Medeniyet ekonomisinden Ekolojik Medeniyetin Yeni Ekonomisine geçiş, ekonominin tek meşru amacının, yaşayan toplulukların tüm üyelerinin, sağlıklı, mutlu ve üretken bir yaşamın esasları için ihtiyaçlarını sonsuza dek karşılamada desteklemek gerektiğini farkına varmakla başlar. Bu, yaşayan varlıklar olarak doğamızla ve ihtiyaçlarımızla ve şu anda tam ve aşırı yüklü bir Dünya’da yaşayan küresel bir tür olduğumuz gerçeğiyle tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmelidir.

Yeni ekonominin kurumları, Dünya’ya uyum sağlama yeteneğimizin ve sorumluluğumuzun, Dünya’nın bize uyum sağlama kapasitesini ve sorumluluğunu aştığını kabul etmelidir. Ayrıca paranın ekonominin amacı değil, bir aracı olduğunu da kabul etmeleri gerekir. Ve sadece hayata hizmet ettiği için uygun şekilde değerlidir. Ve eğer ekonomi yaşama hizmet edecekse, ekonomik kaynakların ve önceliklerin kontrolü, insanların birbirlerine ve yaşadıkları ve bağlı oldukları yerin doğal yaşam sistemlerine önem verdikleri yaşayan topluluklarda köklenmelidir.

Temel Yeni Ekonomi Sonuçları ve Sistem Seçimleri

Ekolojik Bir Uygarlığın Yeni Ekonomisi üç temel sistem sonucunu sağlamalıdır:

1. Dünya Dengesi. Sonlu bir yaşayan Dünyadan doğan ve onun tarafından beslenen canlı varlıklar olarak, sağlığımız ve refahımız Dünya’nın sağlığına ve iyiliğine bağlıdır. Toplam tüketimimizi Dünya’nın yaşayan yenileme kapasitesi ile dengede tutmak için ekonomiyi ve insan ürememizi yönetmeliyiz.

2. Paylaşılan Refah. Dünya, tüm Dünya yaşamının ortak mirasıdır. Dünyanın tüm 7,6 milyar insanının temel ihtiyaçları karşılanmalı ve büyümekte olan mevcut üretim kapasitesi paylaşılmalıdır. Dünya üzerinde maddi savurganlığa yer yoktur.

3. Yaşayan Demokrasi. 1. ve 2. koşulları yerine getirmek için, insan ekonomisi, değişen yerel koşullara sürekli olarak adapte olmak için kendi kendini düzenleyen yerel biyo-sistemler olarak organize olan Dünya’nın biyosferini (canlıların yaşadığı yüzey, atmosfer ve hidrosfer bölgeleri) taklit etmelidir. Derin demokrasi, hem sonuç hem de geçişin yönlendirilmesi için gereklidir.

 Hayatın çıkarları paranın çıkarlarından önce gelmesi gerektiğinden, iki sistem tasarımı seçeneği kritiktir:

Herkes İçin Daha İyi Bir Yaşam Arayışı

Gereksiz savurganlıktan başka diğer şeylerden çok az fedakarlık ederek, tüm insanların yaşam kalitesini artıran yollarla, eşitsizliği ve yaşayan Dünya üzerindeki insan yükünü azaltmak için birçok fırsatımız var.

Daha eşit toplumların psikolojik, sosyal ve çevresel olarak daha sağlıklı toplumlar olduğuna dair önemli kanıtlar vardır. Ve insanlar, birbirlerini tanıyan ve önemseyen toplulukların üyesi olarak örgütlendiklerinde, ortak refahları için demokrasinin gelişmesine ve hükümetlerin görece dikkat çekmeyecek olmasına izin veren bir sorumluluk duygusunu paylaşırlar.

Savaş araçlarının, hızla modası geçecek tüketim malları üretme politikasının, reklamcılık ve statü odaklı tüketimin üretimini ve kullanımını ortadan kaldırımayı başarırsak, yaşayan Dünya üzerindeki insan etkisinin faydalı şekilde azaltılması sağlanır.

Mükemmel toplu taşıma ve işe, alışverişe ve rekreasyona yakın yerleşim yerleri ile otomobil bağımlılığını ortadan kaldırmak için kentsel alanlarının yeniden düzenlenmesi. Trafik tıkanıklığının boşa harcanan saatlerinden ve fosil enerjisinden kurtarılmış bir yaşam.

Yerel kaynakları kullanarak yerel üretim ve onarım, yeniden kullanım ve geri dönüşüm için uygun desteği kullanarak tarımsal ve üretim ihtiyaçlarımızı karşılayarak toplu taşımanın çevresel maliyetleri büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. Toprağın, suyun, ormanların doğal sağlığını eski haline getirmek için toksik kimyasalların kullanımının ortadan kaldırılması balıkçılığı, insan sağlığınıı ve konforunu artırırken, Dünya’nın güzelliğini geri getirebilir. Bu eylemler herkes için istihdam fırsatları sağlayabilir; yoksunluğu, güvensizliği ve boşa harcanan insan potansiyelini ortadan kaldırır; ve aile ve toplum için zamanı artırır. Kolay mı? Hayır. Gerekli ve faydalı mı? Evet.

Büyük olasılıkla ölçülen GSYİH düşecektir – belki önemli ölçüde. Ama herkesin sağlığını ve mutluluğunu artırıyorsa, kötü kusurlu bir mali göstergeye ne olacağı neden önemsenmeli?

Kapitalist sisteme empatik bir alternatif yaratabilir miyiz?

Kısacası, kapitalist üretim ve tüketim modeli refahı paylaşmayı destekleyemedi ve eşitsizlik büyüyor. Aynı zamanda, toplumdaki bireysel benlik ve diğerleri arasındaki boşluk büyüdü ve bir topluluk duygusunu aşındırdı.

Benlik ile öteki arasındaki farkı azaltmak, empatinin anlamlarından biridir. İşte dünyanın ihtiyacı olan şey bu – pragmatik empati. Mevcut modelde gittiğimiz yön – örneğin bireylerin çevreye saygısızlık ederken kendi başarılarını sürdürmelerine izin veren – çok endişe vericidir. Sonuçta, başarısız bir dünyada hiç kimse başarılı sayılamaz.

Pragmatik olarak toplumların, insanların onurlu bir hayat yaşama şansına sahip olduğu bir dünyayı, toplu olarak yeniden hayal etmesi gerekir. Dünya gezegeninin hissedarları olarak, insanlar kâr paylarına sahip olacaklardır. Başka bir deyişle, konut tesislerine erişim dahil olmak üzere bir ürün ve hizmet sepeti alma hakkına sahip olacaklardır- sağlıklı yiyecek, temiz su ve kanalizasyon; sağlık ve eğitim. Tüm bunların mümkün olduğu bir dünyayı teşvik etmek için iyi bir başlangıç noktası, daha fazla empati uygulamaktır.

Diğer insanların duygularını algılama ve anlama yeteneği olan “Empati”ye dayalı bir sistem, bir alternatif olarak, birçok ekonomik modelin en iyi yönlerini alarak yeni bir şeyin temellerini oluşturmak olabilir. Bu alternatif, “empatikizm” sistemi olarak adlandırılabilir. Sermaye ve köklü teşvik yapıları aracılığıyla yeniliği ve girişimciliği teşvik eden, ancak parayı ve diğer kaynakları yalnızca insan merkezli bir toplumu geliştirmek için araç olarak kullanan bir ekonomik sistemi temsil edecektir. Aşırı eşitsizliği bastırırken ortak refaha öncelik verecektir.

Geleneksel kapitalizm ile sosyalizm arasında bir orta nokta bulan empatikizm, kavramlar, bölgeler ve insanlar arasında köprü kurmakla ilgili olacaktır. Bu, bölünmeleri sona erdirmek ve işbirliğini teşvik etmek, bireyleri gerçek bir topluluk duygusuna yönlendirmekle ilgili olacaktır. Empatik toplumlar bize bütünün sadece bir parçası olduğumuzu ve bütün olmadan hiçbir şey olmadığımızı hatırlatır. Dünyada değişimi teşvik etmek istiyorsak, birbirimizle ve gezegenimizle empati kurmaktan başka bir yol yok.

Yeni Ekonomi ve Kapitalizmin Yeniden Yapılanması

Yeni ekonomi terimi, erken İnternet şirketlerinin dünyayı değiştirme vaadi etrafında bir yatırım moda sözcüğü olarak gelişmesine rağmen, bu terim aynı zamanda küresel ekonomik sistemi yeniden tasarlama çağrılarıyla da ilişkilendirilmiştir. Küresel kapitalizmin tamamen yeniden tasarlanması bağlamında yeni bir ekonomi sistem talebi, bunu sosyal ve çevresel hedeflere ulaşmak için gerekli bir adım olarak gören insanlar tarafından ortaya atıldı. Bu bağlamda, yeni bir ekonomi, yönetim ve daha fazlası olarak; iyi kurumsal vatandaşlık, olumlu toplum etkileri ve varlık sahipliğini farklı şekilde dağıtma yoluyla, hissedarlara kâr sağlamaya daha az odaklanan bir ekonomidir.

Bazı yatırımcılar ESG yatırımıyla sistem içinde çalışmanın yollarını bulmuş olsa da, yerleşik çıkarlar göz önüne alındığında, kapitalizmin tamamen elden geçirilmesi oldukça zordur. Bu yaklaşım, alt satırdaki kârları sınırlasa bile, sosyal ve çevresel olarak daha yararlı şekillerde hareket eden şirketleri ödüllendirir. Bu hareketin etkisi halka açık piyasada yeni yeni hissedilmeye başlandı ve özel sermayeye ve finansın daha agresif köşelerine henüz ulaşmadı.

Teknoloji anlamında yeni ekonomi büyük ölçüde memnuniyetle karşılanırken, kapitalist sistemi sosyal, çevresel ve sürdürülebilirlik hedefleri etrafında yeniden yapılandırmak açısından yeni ekonomi değişim bir direnişle karşılaştı. Sistem içindeki değişime karşı bu direnç, ilerlemeyi yavaşlattı ve daha fazla insanı, özellikle ekonomik eşitsizlik ve uzun vadeli dışsallıkların yükünü taşıyan gençleri, tüm ekonomik sistemin değişmesi çağrısında bulunmaya teşvik etti.

• Ölçüm: Ölçtüğümüz şeyi alırız. GSYİH ve hisse senedi fiyatları gibi finansal varlık göstergeleri, bize şirketlerin ve varlıklıların finansal çıkarlarının nasıl gittiğini anlatır. Canlı göstergeler, doğanın, insanların ve demokrasinin sağlığını ve refahını ölçer, bize yaşayan insanların ne yaptığını anlatır. Yeni Ekonomi, hayali finansal refah göstergelerini değil, canlı refah göstergelerini geliştirmeyi başarıyor.

• Güç: Yaşam araçlarımıza sahip olarak bizi yönetenler. Temel yaşam araçlarına sahip olanlar, yönetirler. Monarşi altında, krallar tebaalarının hayatlarının bağlı olduğu topraklara ve sulara sahipti. Devlet sosyalizmi altında, hükümet geçim araçlarının sahibidir ve iktidar siyasetçilerin elindedir. Kurumsal kapitalizmde, şirketler geçim araçlarının sahibidir ve varlıklı finansörler iktidarı elinde tutar. Yeni Ekonomi, hukuken sahip oldukları özel mülkü yoğun şekilde yönetmeyen veya kullanmayan sahiplik yerine, eşit olarak dağıtılmış yerel köklü mülkiyeti tercih ediyor.

Siyasi demokrasi, Ekolojik Bir Medeniyet için Yeni Bir Ekonomiye Büyük Dönüşü Yönlendirme becerimiz için çok önemlidir. Mevcut durumun gösterdiği gibi, siyasi demokrasi zorunlu olarak ekonomik demokrasinin temeline dayanır – temel yaşam araçlarının mülkiyetine eşit, demokratik katılım.

Thomas Jefferson, demokratik ideali savundu. Adam Smith, pazar idealini savundu. Her ikisi de, komşularını tanıyan ve onların refahını önemseyen kendi kendini yöneten küçük çiftçiler, zanaatkârlar ve dükkan sahiplerinden oluşan piyasa temelli, demokratik toplumları öngörüyordu. Bu, ulus devletlerin politik süreçlerine hakim olan tekelci şirketlerin küresel ekonomisinden çok uzak bir vizyondur.

Nüfus artışı, artan beklentiler ve ileri teknoloji, yeni zorluklar ve yeni fırsatlar yaratır. Ancak gücün dağıtılması, kendi kendini örgütleme ve herkesin iyiliği için endişe etme gibi temel ilkeler, şimdi, gerçeğe dönüşmesi gerekenleri doğru bir şekilde tanımlamaktadır.

KAYNAK

CFI Economic System, corporatefinanceinstitute.com

Murilo Johas Menezes, Can we create an ampathic alternative, World Economic Forum 08 Aug 2019, 08 Aug 2019

Silvia Castrogiovanni, Founder, Kindacom, Elena Pattini, Vice Chairman, Kindacom Scientific Committee, Essential New Economy Outcomes and System Choises

Will Kenton,  New Economy Updated Nov 9, 2020, Investopedia:

Diğer.

YAŞAM KALİTESİ, Gelir eşitsizliği ve yoksulluk

Herkese neredeyse eşit ödeme yapıldığı zaman, gelir eşitsizliği ortadan kalkar ve devlet, tüm bireylerin refahı için çalışır. Gelir eşitsizliğinin; daha yavaş GSYİH büyümesi, azalan gelir hareketliliği, daha fazla hane halkı borcu, politik kutuplaşma ve daha yüksek yoksulluk oranları gibi politik ve ekonomik etkileri vardır.

Gelir eşitsizlikleri, her ülkedeki yaşam standartlarındaki farklılıkların en görünür tezahürlerinden biridir. Yüksek gelir eşitsizlikleri, tipik olarak, nüfusun büyük bir kısmının işsiz kalması veya düşük ücretli ve düşük vasıflı işlerde mahsur kalması şeklinde bir insan kaynağı israfına işaret eder. Gelir, belirli bir yıldaki hane halkı harcanabilir geliri olarak tanımlanır. Serbest meslek ve sermaye geliri ve kamu nakit transferlerinden oluşur; hane halkı tarafından ödenen gelir vergileri ve sosyal güvenlik katkı payları düşülür. Hane halkının geliri, farklı büyüklükteki hanelerin ihtiyaçlarındaki farklılıkları yansıtacak bir ayarlama ile her bir üyesine atfedilir (yani, dört kişiden oluşan bir hane halkının ihtiyaçlarının, tek başına yaşayan bir kişininkinin iki katı olduğu varsayılır.).

Bireyler arasındaki gelir eşitsizliği, genellikle aşağıdaki göstergeler ile ölçülmektedir.

  • Gini katsayısı, nüfusun kümülatif oranlarının, aldıkları gelirin kümülatif oranlarıyla karşılaştırılmasına dayanır ve mükemmel eşitlik durumunda 0 ile mükemmel eşitsizlik durumunda 1 arasında değişir.
  • Ortalama log sapması, ortalama gelirin her ondalık dilimdeki gelire oranının logaritmasının ortalama değeridir.
  • Değişimin karesel katsayısı, her ondalık dilimdeki ortalama gelirin değişiminin, tüm nüfusun ortalama gelirinin karesine bölünmesiyle elde edilir.
  • P90 / P10 oranı, dokuzuncu ondalık dilimin üst sınır değerinin (yani en yüksek gelire sahip insanların %10’unun) ilkine oranıdır.

Ortalama log sapması ve ondalık dilimler arası oranlar 1’den daha düşük değere sahiptir ve üst sınırı yoktur, oysa kare değişim katsayısının alt sınırı 0 ve üst sınırı sonsuzdur.

Gini endeksi, 1912’de Corrado Gini adlı İtalyan bir istatistikçi tarafından tasarlandı. Şimdiye kadar, özellikle gelir ve servet dağılımında sosyoekonomik eşitsizliğin tartışmasız en popüler ölçütü olmuştur. Gini indeksinin avantajı, tüm gelir dağılımındaki eşitsizliğin, 0 ile 1 arasında değerler olarak yorumlanması ve görece en kolay bir istatistikte özetlenebilmesidir. Bu metot, farklı nüfus büyüklüklerine sahip ülkeler arasında karşılaştırma yapılmasına imkan verir. Ayrıca, Gini indeksindeki verilere erişim kolaydır, düzenli olarak güncellenir ve ülkeler ve uluslararası kuruluşlar tarafından raporlanır.

Gini indeksi, bir ekonomideki bireyler veya hane halkları arasında gelir dağılımının (veya bazı durumlarda tüketim harcamalarının) tam olarak eşit bir dağılımdan ne ölçüde saptığını ölçer. Bir Lorenz eğrisi, en yoksul birey veya hane halkından başlayarak, kümülatif alıcı sayısına göre alınan toplam gelirin kümülatif yüzdelerini gösterir. Gini indeksi, Lorenz eğrisi ile varsayımsal bir mutlak eşitlik çizgisi arasındaki alanı ölçer ve çizginin altındaki maksimum alanın yüzdesi olarak ifade edilir. Dolayısıyla, 0 Gini indeksi mükemmel eşitliği temsil ederken, 1 indeksi mükemmel eşitsizliği ifade eder.

Gini endeksi, apsisin en düşükten en yükseğe (x) kümülatif normalleştirilmiş gelir sıralaması ve ordinatın en düşükten en yükseğe (y) kümülatif normalleştirilmiş gelirin olduğu Kartezyen koordinatlarında çizilen Lorenz Eğrisi’nden (Lorenz, 1905) Şekil’de gösterildiği gibi türetilebilir. Gini’ye (2005) göre Gini indeksi, mükemmel eşitlik çizgisi ile Lorenz eğrisi (A) arasındaki alanın oranının, mükemmel eşitlik çizgisi (A + B) altındaki toplam alana bölünmesiyle hesaplanabilir.

Gini katsayısı hakkında düşünmenin başka bir yolu, mükemmel eşitlikten sapmanın bir ölçüsüdür. Lorenz eğrisi tam olarak eşit düz çizgiden ne kadar fazla saparsa (Gini katsayısı 0’ı temsil eder), Gini katsayısı o kadar yüksek ve toplum o kadar az eşittir.

Dünya Bankası’nın Yoksulluk ve Paylaşılan Refah 2020 raporuna göre, Gini katsayısı H1N1 (2009), Ebola (2014) ve Zika (2016) gibi büyük salgınları takip eden beş yıl içinde yaklaşık 1,5 puan artmıştır. Gini katsayısı, 19. ve 20. yüzyıllarda sürekli büyüme gördü. 1820’de Gini katsayısı 0,50, 1980 ve 1992’de ise 0,657 idi.

GİNİ Katsayısının, gelir eşitsizliğinin istatistiksel bir ölçüsü olarak avantajlarına rağmen, bazı eksiklikleri de vardır.

Gini katsayısı, bir ülkedeki servet veya gelir dağılımını analiz etmek için yararlı bir araç olsa da, bir ülkenin genel servetini veya gelirini göstermeyebilir. Yüksek gelirli bir ülke ile düşük gelirli bir ülke aynı Gini katsayılarına sahip olabilir. Ek olarak, güvenilir GSYİH ve gelir verileri gibi sınırlamalar nedeniyle, Gini endeksi gelir eşitsizliğini abartabilir ve hatalı olabilir.

Örneğin, üst ve alt gelir grupları arasındaki eşitsizliğin dağılımındaki değişiklikleri bize anlatmaz. Gini katsayısındaki bir azalma, en altta buna karşılık gelen gelirlerde bir artış olmaksızın (yani insanlar aynı derecede fakir oluyorken), en tepenin gelirlerindeki bir düşüşten kaynaklanabilir. Gini endeksi, gelir dağılımının kuyruklarındaki eşitsizliğe daha az duyarlıdır

Ayrıca, düşük Gini endeksine sahip bir ülkenin her zaman o ülkedeki gelir dağılımının daha yüksek Gini endeksine sahip bir ülkeden daha eşit olduğu anlamına gelmediği bazı çalışmalarda  belirtilmektedir. Bunun nedeni, iki ülkenin Lorenz eğrilerinin farklı gelir dağılımlarını yansıtacak şekilde kesişebilmesidir. Bunlar arasındaki gelir eşitsizliği, en zenginlerin ve en yoksulların sahip olduğu gelir payına ilişkin bilgiler dikkate alındığında çok farklı olabilir. .

Örneğin, Palma, 2011 Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Gelir Dağılımı Veri Tabanı Örgütü (OECD IDD), 2015 yılında İngiltere ve İsrail’in aynı Gini endeksini (0,360) paylaştığını, ancak Birleşik Krallık’taki en yüksek %10’un gelir payının en alttaki % 10’un gelir payına oranı 4,2 iken, İsrail’de bunun 5,8 olduğunu belirtmektedir.

Yüksek gelirli bir ülke ile düşük gelirli bir ülke, gelirler her ülke içinde benzer şekilde dağıtıldığı sürece aynı Gini katsayısına sahip olabilir: Örneğin, OECD’ye göre, Türkiye ve ABD’nin her ikisinin de 2016’da 0,39-0,40 civarında Gini katsayıları vardı, ancak Türkiye’nin kişi başına GSYİH’si ABD’nin yarısından azdı (2010 dolar bazında).

Ülkelerin aynı Gini endeksini paylaşırken, en zengin ve en fakir arasındaki gelir paylarının farklı olabilmesi, Gini endeksinin tek başına ülkeler arasındaki gelir eşitsizliğini tam olarak belirtemediğini gösterir.

Ayrıca Atkinson (1970), Gini endeksinin gelir dağılımının orta bölümündeki değişikliklere daha duyarlı ancak, gelir dağılımının üst ve alt bölümlerindeki değişikliklere daha az duyarlı olduğunu belirtmektedir.

Palma (2011), ondalık dilimler arası oranları kullanarak ülkelerdeki gelir eşitsizliğini analiz eder ve gelir eşitsizliğindeki artışın, en üst %10’un elinde tuttuğu gelir payındaki ve en alttaki %40’ın sahip olduğu gelir payındaki artan çeşitlilikten kaynaklandığını bulur. 5 ila 9 arasındaki ondalık dilimlerin gelir payı zaman içinde sabit kalır.

Palma (2011), gelir eşitsizliği yüksek olan ülkelerde (en iyi %10’un, gelir payını mali bakımdan beslemede daha başarılı olduğu ülkelerdir), gelir eşitsizliğini azaltmak için politika yapıcıların politikaları en üstteki %10’un sahip olduğu gelir payı oranını en alttaki %40’ın sahip olduğu gelir payına göre düşürmeye yönelmeleri gerektiğini öne sürüyor.

NETİCE

İki veya daha fazla ülkenin aynı Gini endeksine sahip olması, bu ülkelerin aynı düzeyde gelir eşitsizliği paylaştığı anlamına gelmez. Aslında, ülkelerin en zengin ve en fakir arasındaki gelir farkı dikkate alındığında gelir eşitsizliği oldukça farklı olabilir. Aynı şekilde, en zenginlerin sahip olduğu gelir payının en yoksulların sahip olduğu gelir payına eşit oranına sahip iki veya daha fazla ülkenin gelir eşitsizliliğinin, her zaman bu ülkeler arasında aynı olduğu anlamınada gelmez.Gini indeksinin, gelir dağılımının kuyruklarında eşitsizliğe daha az duyarlı olduğu bilinirken, en zenginlerin gelir payının en yoksulların gelir payına oranı, gelir dağılımının ortasındaki eşitsizliği hesaba katmaz.

Eşitsizlik düzeyindeki bir değişikliğin altında yatan nedenler oldukça karmaşık olabilir ve birçok faktörden etkilenir. Ayrıca, aynı ölçü, kullanılan veri kaynağına bağlı olarak farklı bir sonuç verecektir. Bu bakımdan, gelir eşitsizliği ölçümünde sadece GİNİ İndeksine bağlı kalmayıp, diğer metotlarla da onu tahkik etmek faydalı olacaktır.

EKONOMİK YAPTIRIMLAR

Zengin Devletler mali güçlerini,  büyük  siyasi etkiye sahip çok zengin iş adamları(oligark) yaratmayı önlemek, vergi kaçakçılığına son vermek ve daha adil bir dünya ekonomisi yaratmak için kullanmalıdır.

Yalnızca son altı ayda, Trump yönetimi Rusya, İran, Çin, Venezuela ve Türkiye hükümetlerine yeni ekonomik kısıtlamalar getirdi. Bu yeni bir fenomen değil, ancak Amerikan yaptırım devletinin on yıllarca süren genişlemesinde bir hızlanmaya işaret ediyor. Hazine’nin Yabancı Varlık Kontrol Ofisi (OFAC) şu anda Küba’dan Kuzey Kore’ye kadar ülkeye özgü 26 yaptırım programını yönetmektedir. Ayrıca, ABD tüzel kişilikleri veya Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren yabancı şirketlerle iş yapmaktan men edilen 6.000’den fazla kişi, şirket ve grubun bulunduğu bir kayıt tutmaktadır.

Bunlar arasında Kolombiyalı kartel liderleri, Suriyeli casuslar, Güney Sudanlı generaller ve gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesine karışan Suudi yetkililer yer alıyor. Yaptırım araçlarını böylesine geniş bir yelpazede farklı durumlarda kullanmanın anlamsızlığı  açıktır.

Yaptırımlar bir Amerikan icadı değildir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği, kendi ekonomik baskı rejimlerini yönetiyor – örneğin, BM Güvenlik Konseyi, 1990’dan 2003’e kadar Irak’a neredeyse tamamen bir ticari ve mali ambargo uyguladı – ve şu anda dünya nüfusunun üçte biri yaptırımlar altında bir ülkede yaşamaktadır. Yine de Washington’un ekonomik silahının kontrolü rakipsizdir: ABD hükümeti, yerel bankalardan ve kurumlardan geçen varlıklara el koyabildiğinden, Wall Street ve dolar finansmanına erişimi engelleyebilir ve yabancı şirketlere ambargo altında ülkeyle ticareti durdurmaları için fiilen baskı yapabilir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, liberal enternasyonalistler silahlı çatışmanın yerini alacak baskı uygulamaları için yeni bir yol aramaları sonucunda, ekonomik yaptırımlar ortaya çıktı. Siperlerin dehşetine geri dönmekten kaçınmaya kararlı olarak, barışı sağlamak için abluka, varlık dondurma ve kara listeye alma gibi teknik araçların kullanılmasını önerdiler. Ekonomik savaş Orta Avrupa ve Orta Doğu’da yüz binlerce insanı aç bıraktığından, Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin yaratıcıları gelecekte ekonomik izolasyon tehdidinin hükümetleri ve sivil halkı yıkıcı davranışlardan ve savaştan caydıracağını umdular.

Yaptırımların barışı teşvik ettiği yönündeki bu kurucu fikir devam ediyor. Yine de bu deneyin bir asırlık gerçekçi bir değerlendirmesi, yaptırımların başarılı olduklarından çok daha sık başarısız olduğu ve istenmeyen sonuçlarını nadiren yetersiz kazanımlara değer olup olmadığı gerçağiyle yüzleştirmektir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve yurtdışında ki yeni düşünceler, liberal enternasyonalizmin ortodoksluğunun yaptırımlarına meydan okumalı, ekonomik baskının gücünü ilerici amaçlar için yeniden icat ederken, dünya siyasetindeki tehlikeli aşırılıklarını azaltmalıdır. 21. yüzyılda savaş ve eşitsizlik sorunlarını ele alan ciddi bir dış politika, bu kusurlu aracı yeniden şekillendirmeli ve onun ötesine geçmelidir.

Zira, yaptırımların aşırı kullanımı uluslararası istikrarsızlığın önemli bir kaynağı haline gelmiştir. Yaptırımlar uluslararası rekabeti azaltmak yerine şimdi onu daha da kötüleştiriyor. İran, yaptırımların yeniden uygulanmasını bir “savaş durumu” yaratma olarak görüyor. Rus yetkililer onları “ekonomik savaşa” benzetti ve “başka yollarla” yanıt vereceklerine söz verdiler. Kuzey Kore, ABD ve BM yaptırımlarını bir “savaş ilanı” olarak görüyor ve karşılığında kendi kavgacı söylemini artırdı (Trump-Kim romantizmine rağmen). Çin, kendi adına, daha zayıf ama benzer baskılara gümrük tarifeleri yoluyla yanıt verdi.

Bu, üretken olmayan tedbirler karmaşasıyla yüzleşecek ve savaşa karşı gelme ve dış politika üzerindeki demokratik kontrolü artırma geleneğini sürdüren alternatifler önerecek yeni politikalara ihtiyaç var. Bugünün jeopolitik ve ekonomik çalkantılarının ortasında, tek başına askeri aşırılıkları dizginlemeye odaklanmak yeterli değil. Akıllı ve ilerici bir dış politika, Amerikan ekonomik hegemonyasının sert kenarıyla yüzleşmediği sürece geçerli olmayacaktır.

Dikkate alınması gereken ilk gerçek, yaptırımların ne kadar yıkıcı olabileceğidir: Siyasi sonuçları ne olursa olsun, ekonomik yaptırımlar hedefledikleri toplumların uzun vadeli büyüme yörüngesine ciddi şekilde zarar verir. 1976’dan 2012’ye kadar, BM ve ABD yaptırımları, hedefledikleri ülkelerin kişi başına düşen GSYİH’sini ortalama yüzde 25 azalttı. Özellikle Amerikan yaptırımlarının, hedef ülkelerdeki yoksulluk açığını genişletmede güçlü bir rol oynadığı görülmüştür. Yaptırımlar aynı zamanda ekonomik eşitsizliği daha da kötüleştiriyor; 1960 ile 2008 yılları arasında 68 yaptırım rejimi üzerinde 2016 yılında yapılan bir araştırma, bunların gelir eşitsizliklerini önemli ölçüde artırdığını ortaya koydu.

Siyasi olarak ne sıklıkla boşuna olduğunu düşündüğümüzde, bu zarar daha da anlamsız görünüyor. Yaptırımların Güney Afrika’nın 1980’lerde nükleer silahlarından vazgeçmesine ve 1990’larda apartheid’i sona erdirmesine katkıda bulunduğu doğrudur. Ayrıca, 2015’te İran’ın nükleer kapasitesini kısıtlayan Ortak Kapsamlı Eylem Planına (JCPOA) ulaşılmasına da yardımcı oldular.

Ancak bu iki göreceli başarı bile yalnızca yaptırımlara bağlı değildi. Gerçek savaş ya da savaş tehdidi, müzakerelerin arkasında büyük bir yer tutuyordu ve Pretoria ve Tahran’daki tesadüfi siyasi değişimler ve yapıcı uluslararası gelişmeler – Güney Afrika’daki Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Avrupa ve Asya ülkelerinin İran’la görüşmelere dahil edilmesinin- bu yaptırımların başarısının anahtarı olmuşlardır.  ABD müttefiki olmayan büyük ülkelere karşı ya da ulusal çıkarları ilgilendiren hayati sorunlar üzerinde kullanıldığında, yaptırımlar hayal kırıklığı yarattı. Nadiren askeri hareketi önlediler, muhalif hükümetleri devirdiler ya da halkı yöneticilerine karşı başarılı bir şekilde isyan etmeye teşvik ettiler.

Bunların yerine ekonomik yaptırımlar, egemen seçkinlerin konumunu zayıflatmak yerine pekiştirme eğiliminde oldular. Tüm ekonomiyi küresel piyasalara kapatmak, gücün ve ayrıcalığın kötüye kullanılması olasılıklarını artırdı. İran ve Rusya’daki oligarklar ve siyasi seçkinler, yabancı mallara, hizmetlere ve haberlere erişimden yoksun bir nüfustan takipçi kazanarak ve tekelleşme rantı sağlayarak, son ABD yaptırımlarından cömert bir şekilde yararlandılar. Dış dünya ile azalan etkileşim, milliyetçi coşkuları genişletti ve sertleştirdi. Düşen ekonomik refah, dış ticaret kaybı ve yaptırım altındaki toplumların yaşadığı genel durgunluk, her şeyden önce yoksullara ve masumlara zarar veriyor. İster ekonomik, politik, insani, ahlaki veya ihtiyati gerekçelerle olsun, yaptırımların kullanımının azaltılması ile ilgilii  görüşler güçlenmektedir.

KAYNAK :

Nicholas Mulder,  astanatimes.com, 2014

Yapı Denetim Kurumu

………………Bölgesi Yapı Denetim Kurumu, görev alanı içindeki tüm inşaat projelerinin gözden geçirilmesi, izin verilmesi ve denetlenmesinden sorumludur.

Yapı Denetim Misyonu

Yapı Denetimi Kurumu (Bölümü), halkın işgal ettiği yapıların sağlık ve güvenliğini sağlamak için ülkenin yapı ve mekanik yasalarını uygulayan, devlet onaylı bir kurumdur. Kurum, siyasal ve sosyal örgütlerden veya şahıslardan etkilenmeyen özerk bir yapıdadır.

Amacı, izinleri işlerken, planları gözden geçirirken, inşaat izinlerini düzenlerken, denetimler yaparken ve kullanma belgeleri düzenlerken, vatandaş tabanına profesyonel ve verimli hizmet sunmaktır. Kurum, şehrin, mahallelerinin ve genel olarak topluluğun ekonomik canlılığında oynadığı ayrılmaz rolü kabul eder.

Uygulama Kapsamı

Yapı Denetim Kurumu inşaat izin başvurularını inceler ve işleme tabi tutar, konut ve ticari inşaatların yerinde denetimlerini gerçekleştirir ve tüm inşaat faaliyetlerinin, bina, yangın ve deprem yönetmeliklerine uygun olmasını sağlar. Bu konuda tek yetkili mercidir.

Kurum, ayrıca problemleri giderme, imar uyumu, tarihi koruma, arazi karışıklıklarını giderme, çökmeler ve erozyon kontrolü ve taşkın yatağı yönetimiyle ilgili düzenlemeleri de uygular.

İl, ilçe belediyeleri ve köy kurumları, iskan planları veya tadilatları yapamaz, yapı izinleri veremezler. Bu yerler bu tür hizmetleri bölgelerine en yakın Kurum’dan alırlar. Kurum bu maksatla, kendi bölgesi içerisindeki çeşitli yerleşim yerlerine yakın Saha Ofisleri kurabilir.

Zorunlu Denetim

Her yapı izni, inşaatın farklı aşamalarında denetimlerin yapılmasını gerektirir. Neyin inşa edileceğine bağlı olarak, gerekli denetimler yapının türüne bağlı olacaktır. Proje için yapılması ve onaylanması gereken denetimler, yapı izninde listelenmiştir. Denetçi, gerekli gördüğünde bunların dışında, ilave denetimler uyguluyabilir.

Bina denetimleri neden gereklidir?

Yerel yasalar, yeni bir yapı yapılacaksa veya bir yapı üzerinde çalışma yapılacaksa izin alınmasını gerektirir. İznin verilmesini izleyen denetimler, siz, aileniz, çalışanlarınız veya genel halk için güvenli olmayan ve tehlikeli koşullara yol açabilecek tatmin edici olmayan işleri, hatalı malzemeleri veya kod ihlallerini ortaya çıkarabilir.

Yapı Denetleme Kurumu, yapıların sağlık ve güvenliğini herkesin yararına sağlayacak şekilde tasarlanan geçerli inşaat kurallarına uygunluğu sağlamak için yeni inşaatları, bina tadilatlarını ve elektrik, mekanik, vs. tesisat uygulamalarını kontrol eder.

İzin verilen işin inşası sırasında veya tamamlanmasını takiben yapılan denetimler, geliştirme ve bina kullanımına izin verme sürecindeki son adımlardır. İşin kapsamına bağlı olarak yapılan son denetim, bir yapının kullanımı için güvenli olduğunu belirten bir Yapı Kullanma Sertifikası verilmesini sağlayacaktır. Bu sertifika alınmadan yapı kullanıma açılamaz. Aksi taktirde yapı sahibi hakkında, adli soruşturma yapılması, ağır para ve hapis cezalarına mahküm olmaları söz konusu olacaktır.

Yapı İzin müracaatı

Kurum’un Müracaat Hizmetleri Merkezi, her bir proje için gereken döküman gereksinimleri belirler. Aşağıdaki liste, bunların en önemlilerini sıralamaktadır:

  • Yerleşim Yeri Planı – önerilen projenin mevcut binalara, mülk hatlarına, yol hakkına, herhangi bir irtifaya, dolgu, taşkın sahalarına ve dere yataklarına ilişkin konumunu gösterir.
  • Temel Planı – arazi zemin etüdünü ve ona uygun tasarlanmış temelin türünü, boyutunu ve yerini belirtir.
  • Yapısal Hesaplamalar – proje büyük boyutta, alışılmadık bir şekle ve / veya iki kattan fazla yüksekliğe sahip ise yapısal hesaplamalar gerekir. Bu hesaplamalar, Kurum’un ilgili bölümünün, yapısal elemanların yeterli boyutta olduğu ve uygun şekilde birleştirildiğini doğrulamasına izin verir. Binanın deprem veya rüzgarın neden olduğu yanal harekete dayanma kapasitesini belirlemek için yanal bir analiz gerekir. Projenin bu kısmı lisanslı bir mühendis tarafından hazırlanmalıdır.
  • Enerji Hesaplamaları – yeni bir binada veya mevcut bir binaya (ısıtılmış veya soğutulmuş) bir alan eklendiğinde, enerji hesaplamaları ile 2015 Uluslararası Enerji Tasarrufu Yönetmeliğine uygunluğun gösterilmesi gerekir.
  • Kurum denetimleri için denetim ajandası hazırlanması.
  • Ticari planlar için özel denetim beyanı gereklidir.

Yapı denetimleri hakkında

İnşaat başladığında yapının izin belgesinde belirtilen ajandaya göre denetimini sağlamak, mülk sahibinin sorumluluğundadır.

Kaçırılan bir denetim, mülk sahibi ve yükleniciler için önemli sonuçlar doğurabilir. Bu. bazı işlerin geri alınması(sökülmesi) ve yeniden yapılması gerektiği anlamına gelebilir. Ayrıca Kurum, böyle bir durumda yapının kullanımını da engelleyebilir.

Düzenli denetimler yoluyla, mal sahibi ve Kurum, işin onaylı planlara göre yapıldığından emin olabilirler. Proje ilerledikçe bunun yapılmasının nedenlerinden biri, sonunda değil de, yapılan iş hala açık ve görülebilirken olmasıdır. Sadece yapının sonunda yapılan incelemede, pek çok elemanın düzgün bir şekilde yapılıp yapılmadığını kontrol etmek mümkün olmayacaktır.

Gerekli denetimler, onaylı planlara, şartnamelere ve diğer bilgilere ilişkin değerlendirmelere dayalı olarak inşaat kullanma onayında listelenecektir.

Denetimleri organize etme sorumluluğu

Yapı Yönetmeliği, mülk sahibinin veya inşaattan sorumlu olanının, işin her kritik aşaması zorunlu denetim için hazır olduğunda Kurum izin yetkilisine bildirimde bulunmasını gerektirir. Bunun için,  Kurum izin yetkilisine mümkün olduğunca önceden haber vermeye çalışılmalıdır. İnşaatçılar ve montajcılar genellikle işleriyle ilgili denetim zamanlarını ayarlasalar da, esas olarak bundan mülk sahibi veya işi yapan sorumludur. Mülk sahibi veya inşaat sorumlusunun, denetimlerin ne zaman gerekli olduğunu anlamış oldukları kabul edilir. Herhangi bir ilave açıklama ihtiyacı doğduğunda, ilgililerle görüşülmelidir. Yapı izni yetkilisinin denetim gereksinimleri, her projenin boyutuna ve karmaşıklığına göre değişecektir.

• İnşaat projesi başladığında gerekli incelemeleri yapmak için Kurum ile iletişime geçmek yapı sahibinin sorumluluğundadır.

• Bu denetimlerin ihmal edilmesi maliyetli gecikmelere ve zaman alan iş kesintilerine neden olabilir

• Bir Bina Denetçisi, belirli bir proje için hangi denetimlerin gerekli olduğu konusunda yardımcı olabilir

• Bu denetimler için maliyet, yapı izin ücretine dahildir.

• Yerel teftiş ofisi aracılığıyla ek denetimler düzenlenebilir (ek bir ücret uygulanabilir)

Son muayeneyi rezerve ederken, kuruma uzun bir hazırlanma süresi verilmelidir. Denetimden önce, projeyi tamamlamak için gereken her şeyi detaylandıran bir ön  kod uygunluk sertifikası raporu hazırlamak için zamana ihtiyaç vardır. Bu belge alınmadan, yapı kullanıma sunulamaz.

Bina denetimleri

Yapı için gerekli olacak denetimler, normalde bina izninde listelenmiştir ve hangi bölgede  olduğuna bağlı olarak biraz farklı olabilir.

Her zorunlu denetim aşamasında, denetçi, inşaatçı tarafından yapılan işi onaylamalı ve işin devam edebilmesi için bir inşaat onayı vermelidir. Herhangi bir yanlışlık varsa, devamı için bir izin veya onay verilmeden önce o işin denetçiyi tatmin edecek şekilde düzeltilmesi gerekecektir.

İnşaat ve Yapı Denetçileri

Yapısal sağlamlığı ve şartnamelere, bina kurallarına ve diğer düzenlemelere uygunluğu belirlemek için mühendislik becerilerini kullanarak yapıları inceleyen kişidir. Denetimler doğası gereği genel olabilir veya elektrik sistemleri veya su tesisatı gibi belirli bir alanla sınırlı olabilir.

Yapı denetimleri, Kurum Yapı Denetçileri tarafından gerçekleştirilir. Bu kişiler Ana Onay Makamı olarak anılır. Bina Denetçileri, hem bir yapı inşa etmenin teknik yönünü kapsayan Yapı Yönetmeliği hem de bölgedeki farklı yorumlar ve bina yönetmelikleri konusunda uzman kişilerdir. Bunlar, ilgili kurumlar tarafından akredite olmuş ve devlet tarafından verilmiş geçerli bir lisansa sahiptirler. Çoklukla, en az dört yıllık İnşaat ile ilgili üniversite eğitimi görmüş olmaktadırlar ve Kurum’un yapı denetim havuzu içerisinde istihdam edilirler. Hangi denetçinin hangi iş için görevlendirileceği, tamamen Kurum tarafından belirlenir. Kurum, iş yükünün çok ağırlaştığı ve mevcut denetçi sayısının yetersiz kaldığı durumlarda, güvenirliliğini ispat etmiş özel firmalardan da denetim hizmeti alabilir.

İnşaat denetçilerinin işlerini iyi yapmak için omuzlarına yüklenen pek çok sorumluluk vardır – nihayetinde imzaladıkları işten sorumludurlar, bu nedenle çoğu çok kapsamlı ve metodik olmak zorundadır.

Lidanslı bir yapı denetçisi, aşağıdaki faaliyetleri yetkin bir şekilde ve profesyonel bir standarda göre gerçekleştirecektir:

  • Yapı izin belgesinde belirtilen denetim aşamalarında, ilgili inşaat sorumlusunun talebi üzerine çalışmaların inşaat iznine, İnşaat Yasası’na ve inşaat yönetmeliklerine uygun olup olmadığını doğrulamak için gereken denetimleri yapmak,
  • Kontrol edilen işin yazılı denetim kayıtlarını hazırlamak,
  • Yapı Yasasına, inşaat yönetmeliğine ve inşaat işi ile ilgili olarak verilen inşaat iznine uymayan işler hakkında belge ve raporlar düzenlemek, ilgililere sunmak,
  • Uygun olmayan inşaat işinin düzeltilmesi için sözlü talimatlar vermek. (inşaatçıya ve / veya inşaat işinin yürütüldüğü sahadan sorumlu olduğu anlaşılan kişiye).

Muayene gününde neler beklenir

Muayene gününde, mal sahibi veya temsilcisinin onaylanmış planlar ve ilgili belgeler ile sahada olması gerekir. Bina denetçisi, onaylı izin belgelerinin bir nüshasının mevcut olmaması durumunda bir denetim yapmayı reddedebilir. Bunlar, inşaat sorumlusu veya diğer yükleniciler tarafından “bina planları” olarak kullanılmak üzere her zaman hazır olmalıdır.

Mal sahibi veya temsilcisinin şunları yapması gerekir:

  • Denetimi yapanın herhangi bir talebine yanıt verilmelidir, böylece işin devam   edilmesi onaylanabilir.
    • küçük sorunlar kolaylıkla düzeltilebilir veya onaylanabilir ve denetim kaydına not edilebilir (bina izin belgelerinin bir parçası)
    • büyük sorunlar, işin ilerleyebilmesi için kurum aracılığıyla resmi bir değişiklik gerektirebilir
  • Bir denetimin ardından, işin başarılı olup olmadığını ve yapılan tüm denetimlerin listelendiği denetim kaydı kontrol edilmelidir.
  • denetim başarılı olduysa, işe devam edilir
  • denetim başarısız olursa, tüm uyumsuzluk alanları düzeltilmeli ve önerilen zaman çerçevesinde başka bir denetim düzenlenmelidir.
  • Her denetimde, bir öncekinde istenmiş ise, kullanılan malzemelerden alınan numunelerin onaylı bir labaratuardan alınmış test raporları, denetçiye ibraz edilecektir.

Yapı izni yetkilisinin denetim gereksinimleri, her projenin boyutuna ve karmaşıklığına göre değişecektir.

30 yaş üstü yapıların zorunlu kontrolu

Bakımdan yoksun yaşlanan binaların halk için tehlike oluşturabileceğine şüphe yok. Bu sorunu çözmek için Hükümet, Zorunlu Yapı Denetim Şemasını(YDŞ) uygular.

Buna göre:

  1. Hükümet her yıl en az 30 yaşında olan ve deprem riski yüksek bölgelerde bulunan eski ve öncelikle daha önce hasar görmüş ve onarılmış 5.000 bina seçer (üç katı geçmeyen evsel binalar hariç) ve hedef binalardaki tüm birimlerin sahiplerine ön bildirim mektupları göndererek, binaların YDŞ kapsamında seçildiğini bildirir. Ön bildirim mektuplarının gönderilmesinden altı ay sonra, Hükümet, mal sahiplerine yasal bildirimler yayınlayarak, onlardan belirli öngörülen denetimleri gerçekleştirmesi için bir Lisanslı Denetçi(denetlenen bina ile çıkar ilişkisi olmayan) ile anlaşmalarını talep eder.
  2. Denetimin kapsamı, dış unsurları, fiziksel unsurları, yapısal unsurları, yangın güvenlik unsurlarını, drenaj sistemlerini, izinsiz inşaat işlerini vb. içerir.
  3. Denetçi, binanın onarım çalışmaları gerektirdiğini tespit ederse, binanın ortak sahipleri, Denetçinin gözetiminde öngörülen onarım işlerini yürütmek için bir Müteahhit  ile anlaşmalıdır.
  4. Muayene ve onarım işlerinin tamamlanmasının ardından, Denetçi, kayıt amacıyla Hükümete bir denetim ve tamamlama raporu sunar.
  5. Bu işle ilgili olarak kurulan birim, onarım işleri için ihtiyacı olanlara kredi sağlayan bir mekanizma oluşturur. Devlet, denetçi maliyetini tamamen veya kısmen yüklenebilir veya mahalli yertkililerle bu konuda işbirliği yapabilir.
  6. Makul bir mazeret olmaksızın yapı denetimi için yasal uyarıya uymayan herhangi bir malik veya mülk sahibi şirket kovuşturulabilir  para ve hapis cezalarına mahkum edilebilir.
  7. Denetçi, binanın onarılmayacak kadar hasarlı ve kullanım için tehlikeli olduğunu tespit eder ve bununla ilgili rapor verirse, Hükümet derhal o yapıyı tahliye ettirir ve yıktırır. Yıkılan binanın yerine veya daha uygun bir yere yenisi yaptırılır ve daha önce oturanların tekrar iskanı sağlanır. Bu tür işlerin finansmanı için uzun vadeli kredi dahil, devlet katkısınıda içeren düzenlemeler ve transferler yapılır. 30 yaş altı olup, maliklerince kontrol ettirilmesi sonucunda, onarımı yapılması veya iskanı tehlikeli görülüp tahliyesi gerektiği kararı çıkan binalar içinde, yukarıdaki benzer hususlar uygulanır.

AR-GE ve Ekonomik Büyüme

Yenilik, ekonomik büyümeyi teşvik eder. Ama yeniliğin yakıtı nedir? Onun merkezinde, araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin, bilim adamları ve araştırmacılara yeni bilgi, teknik ve teknolojiler geliştirmeye olanak sağlaması vardır. Teknoloji değiştikçe, insanlar aynı miktarda ya da daha az kaynakla, daha fazla üretebilir, dolayısıyla verimlilik büyür. Verimlilik büyüdükçe, ekonomi de büyür.

Yeniliğin ekonomiyi nasıl etkilediğini anlama konusunda önemli ilgi, 1980’lerde oluşmaya başladı. Bundan önce, ekonomide genel fikir birliği, yenilik sadece “oldu” şeklinde ve teknolojik değişim yoluyla ekonominin gelişmiş olmasıydı – temelde, hükümet politikasının, uzun vadeli ekonomik büyüme üzerinde çok az etkisi vardı. Ancak, bazı ekonomistler yeniliğin kamu politikası ile şekilleneceğini ve bu nedenle ekonomik büyümeyi sağlamak için kullanabilecek bir el olduğunu anlamaya başladılar. Bu anlayışın bir bölümü, beşeri sermayeyi daha iyi anlamak, ya da diğer bir deyişle işçilik, onların bilgi birikimleri toplamı ile ölçülebilir tezi ile çakıştı. Ve bilgideki böyle artışlar, işçilerin teknolojileri daha iyi ve daha etkili biçimde kullanarak daha yüksek verimliliğe yol açar anlamına geldi.

Ekonomik büyümenin son teorileri, dünya ekonomilerinin büyüme modellerini açıklamak için içsel teknolojik değişimlere dikkat çekiyor. Romer (1986) öncülük ettiği bu içsel büyüme modellerine göre, teknolojik yenilik, insan sermayesini ve mevcut bilgi stokunu kullanarak araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) sektörlerinde oluşturulur. Daha sonra, nihai mal üretiminde kullanılır ve çıktının büyüme oranında kalıcı artışlara yol açar. Bu modellerin kalbinde doğru olarak varsayılan, Ar-Ge sektörlerde istihdam edilen beşeri sermayenin yenilik getirileri( içsel belirlenmiş yenilik), sürdürülebilir bir ekonomik büyümeye olanak tanır.

Ekonomik büyüme için Ar-Ge ne kadar önemlidir? Ekonomik teori, ekonomik büyümeyi açıklarken Ar-Ge ve beşeri sermaye birikimini vurgular. Bu sorunun cevabı, Ar-Ge giriş düzeyi yükseldiğinde, çıktının ne kadar artacağına bakarak verilir. Bu, sermaye stoku ile ilgili olarak çıktının elastikiyeti tahmin edilerek ölçülür. Bu, çıktıdaki Ar-Ge stokunun payı ile Ar-Ge getiri oranının çarpımına eşittir. Pek çok deneysel makalede, firma ve endüstri seviyelerinde Ar-Ge için getiri oranını tahmin etmek çabaları vardır. Genel olarak bunlar, Ar-Ge için sosyal getiri oranlarını, özel getiri oranlarının önemli ölçüde üstünde olduğunu bulurlar. Bu getiri oranları, büyüme için Ar-Ge’nin ne kadar önemli olduğuna bizi bilgilendirir, ve hükümet sübvansiyonları için en önemli gerekçeyi sağlar.

Günümüzde küresel sisteme entegre olucu ve rekabet gücünü artırıcı, bilgi ve teknoloji yatırımlarına ihtiyaç büyüktür. Bu nedenle, Ar-Ge yatırımları önem ve öncelik taşımaktadır. Ar-Ge‘ye daha fazla önem veren ülkeler, yeni teknolojiler geliştirebilmekte ve küresi alanda rekabet avantajı ve üstünlüğüne sahip olmaktadırlar.

AR-GE fonlamaları için Hükümet araçları

Hükümet, araştırmaların fonlanması için, her birinin ekonomi teorisi terimleri açısından avantaj ve dezavantajları olan, üç temel araca sahiptir.

  1. Hükümetin araştırma enstitüleri ve üniversitelerde sahip olduğu Ar-Ge

Hükümet, sahip olduğu araştırma enstitüleri ve üniversiteleri ağırlıklı olarak fonlayarak, bizatihi kendisi AR-Ge çalışmaları gerçekleştirebilir. Avrupa’da bu tip Ar-Ge çeşidi. Hükümet araştırma bütçesinin büyük bir kısmını kapsar. Araştırma enstitülerinin birincil amacı, kamu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Üniversiteler çoğunlukla, daha sonra şirketler tarafından onların uygulamalı araştırmalarında kullanılabilecek, temel araştırma üretirler. Ancak üniversiteler, araştırma enstitüleri ile karşılaştırıldığında daha bağımsız bir araştırma gündemine sahiptirler ve bu onları Hükümet direktiflerine daha az duyarlı hale getirir. Hükümet, üniversitelerin araştırma bütçelerinin büyük kısmını kontrol eder, bu da politikacıları alakalı kılar. Üniversiteler ve araştırma enstitüleri, iş ve sanayi verimliliğini doğrudan, özel Ar-Ge çalışmalarını dolaylı etkiler.

2.  Şirketlerin Ar-Ge çalışmalarının doğrudan fonlanması

Hükümet, şirketler tarafından gerçekleştirilen Ar-Ge için doğrudan finansman sağlayabilir. Bu fonlama şekli, şirketlerin Ar-Ge çalışmaları üzerindeki marjinal getiriyi artırmayı hedefler. Burada iki alternatif vardır:

  • Sözleşmeli Ar-Ge çalışmalarını fonlama, burada icracıdan ziyade fonlayan, araştırma sonuçlarının sahibidir. Örneğin bu tür savunma sanayinde yaygındır,
  • Hibe veya sübvansiyonlar şeklinde fonlama, burada Ar-Ge’ yi gerçekleştiren şirketler sonuçların sahibi olurlar.

Doğrudan fonlama durumunda, ne tür projenin fonlanacağına genellikle Hükümet karar verir. Doğrudan fonlama örneğin, sosyal getirinin özel getiriye kıyasla yüksek olduğu projelere (teknoloji projelerinin erken evreleri) veya Hükümetin kendi hedefleri (savunma, sağlık) için yararlı projelere verilecektir. Ar-Ge hibeleri çoğu kez, özel talepleri içerir, örneğin, şirketin, üniversiteler veya diğer şirketlerle işbirliği kurması gibi. Başka bir talep, şirketin belirli sayıda yeni çalışan istihdam etme gerekliliği olabilir. Bu tip özel fonlamanın bariz bir dezavantajı. Hükümetin rekabeti bozmasıdır.            

3. Şirketlerin Ar-Ge çalışmaları için vergi teşvikleri

Hükümet, Ar-Ge maliyetlerini azaltmak için şirketlere vergi teşvikleri sunarak Ar-Ge yapmak için yardımcı olabilir. Çoğu OECD ülkeleri, aynı yıl içerisinde yatırımları yapılırsa, Ar-Ge maliyetlerini tamamen silmeye izin verir, ki bu amortisman toplamının vergiye tabi gelirlerden düşülmesi anlamına gelir. Hükümet ayrıca şirketin vergiye tabi karından düşülebilir vergi kredileri sağlayabilir. Başka bir yöntem, Ar-Ge amaçlı kullanılan makine ve bina için hızlandırılmış amortismana izin vermektir.

Hükümetin bakış açısından vergi teşviklerinin bir dezavantajı, ancak şirket görüş açısından bir avantajı, ilgili Ar-Ge çalışmasının sosyal ve özel getirileri arasındaki farkın büyüklüğü ne olursa olsun, şirketler, ne tür bir Ar-Ge’ye yatırım yapmak istediklerine kendileri karar verirler (yukarıdaki doğrudan finansmana bakınız). Ar-Ge maliyetleri kardan mahsup edildiğinden, şirketlerin kısa vadede yüksek getiri sağlayacak projeleri seçmeleri riski vardır. Ayrıca, özel ve sosyal getirileri arasındaki farkı küçük olan projelerin seçilmesi kuvvetle muhtemeldir. Vergi indiriminin bir avantajı, farklı kurulmuş şirketler arasında, rekabeti bozmaması veya ayrım yapmamasıdır. Vergi teşviklerinin, bununla beraber, belli bir ayrımcılık etkisi vardır.

AR-GE HARCAMALARI

Dünya daha araştırma yoğun hale geliyor. 2016 yılında Avrupa Komisyonu, AB’deki bilim, araştırma ve yenilik performansıyla ilgili bir raporda, finansal krizin yalnızca geçici olarak kontrol ettiği bir evrim olan dünyanın “daha bilgi yoğun, daha açık ve daha bağlantılı” hale geldiği uyarısında bulundu. Dünyanın tüm büyük bölgeleri bilgi yatırımlarını artırıyor ve bu, temelden değişen bir küresel Ar-Ge ortamına yol açıyor.

2018’de (kapsamlı verilerin mevcut olduğu en son yıl), küresel Ar-Ge harcamaları 2,107 trilyon dolardı.  Amerika Birleşik Devletleri, diğer tüm ülkelerden daha fazla Ar-Ge finansmanı sağlamaya devam etti. 2018’de ikinci sırada yer alan Çin, sonraki en yüksek dört ülkenin (Japonya, Almanya, Güney Kore ve Fransa) toplamından daha fazla Ar-Ge’ye finansman sağladı. 2018 yılının en büyük 10 Ar-Ge finansmanı ülkesinin Ar-Ge harcamaları olan 1,789 trilyon ABD doları, küresel toplamın yaklaşık %84,7’sini, ilk 20 Ar-Ge ülkesinin sağladığı toplam 1,995 trilyon dolar finansman ise, küresel toplamın %94,7’sini oluşturdu.

(Satın alma Gücü Paritesi. PPP, farklı para birimlerinin göreli değerini belirlemek ve farklı ülkelerden gelen verileri, aralarında doğrudan karşılaştırmalara imkan veren ortak bir para birimine ayarlanması.)

Dünyanın önde gelen gelişmiş ülkelerinin Ar-Ge için daha fazla fon ayırdığı bilinen bir gerçektir. Bugün bir ülke AR-GE için bir kenara koyarsa, gelecekte daha büyük bir temettü biçer durumunda olacaktır

Ancak, bu rakamları GSVİH yüzdesi olarak ifade etmek, daha iyi anlatım sağlar. Bu anlamda, İsrail yüzde 4,95 ile başı çekmektedir. Onu yüzde 4,81 ile Güney Kore izlemektedir. Karşılaştırma için, bütün OECD ülkeleri ortalaması yüzde 2.4’tür.

İsrail, Güney Kore ve Amerika

Kore ve Çin gibi ülkeler son on yıl içinde Ar-Ge için yatırımları artırmaya odaklanmışlardır. Kamu politikası, Ar-Ge yatırımlarını artırmada rol sahibidir.

Bilgi ve iletişim teknolojisi (ICT) ve elektronik sektörlerine yapılan önemli yatırımlar, Güney Kore’nin son on yılda en hızlı büyüyen ekonomilerden biri olmasını sağlamıştır. Ülkenin kalkınmaya odaklanması, yüksek öğrenime harcanan GSYİH payı açısından küresel olarak dördüncü sırada yer almasına da yansıyor. Ancak ülke zorluklarla karşı karşıya. Nüfus yaşlanıyor, ekonomik büyüme daha zor hale geliyor ve çevre sorunları ortaya çıkıyor.

İsrail ayrıca araştırma ve geliştirme açısından uzun bir genişleme dönemi gördü. İsrail hükümeti, son birkaç on yılda büyümeyi teşvik etmek için bir dizi program başlattı ve iş sektörü de hızlandı. İsrail’in Ar-Ge alanındaki büyümesinde en büyük etkiye sahip olan programlardan biri de İbranice girişim anlamına gelen “Yozma” dır. Yozma, risk sermayesi fonlarına yatırım yaptı ve yabancı yatırımcılara risk sigortası sunarak onları ülkesine çekti.

Amerika ise, dünyada AR-GE için yapılan harcamalarda başı çekmektedir. İkinci Çin hükümeti gelmektedir.

TÜRKİYE

TUİK istatistik kurumundan yapılan açıklamaya göre, Türk hükümetinin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerini destekleme harcamaları 2018’de %21,6 artarak 13 milyar Türk lirasına ulaştı.

Ülkenin Ar-Ge faaliyetlerine sağladığı dolaylı destek de %60 artarak 4,6 milyar TL’ye (882 milyon $) çıktı.

Ar-Ge harcamalarında en büyük pay -%40,4 – genel üniversite fonları tarafından kullanılırken, bunu savunma (% 34,4) ve endüstriyel üretim ve teknoloji (% 6,8) izledi.

“Başlangıç bütçe ödeneklerine dayanan geçici sonuçlara göre Türkiye, 2019 bütçe yılı için Ar-Ge’ye 15,6 milyar TL (2,77 milyar $) ayırdı.”

“Bunun, yalnızca devlet kurumlarında gerçekleştirilen devlet tarafından finanse edilen Ar-Ge’yi değil, aynı zamanda diğer üç ulusal sektörde (ticari girişim, kar amacı gütmeyen özel, yüksek öğretim) ve ayrıca yurtdışında (uluslararası kuruluşlar dahil) devlet tarafından finanse edilen Ar-Ge’yi de kapsadığı” açıklamada belirtildi.

Haziran(2019) itibarıyla teknoloji bakanlığı verilerine göre Türkiye 1.178 Ar-Ge merkezine sahip ve 34.227’den fazla projede yer alan 58.400’ün üzerinde Ar-Ge personeli istihdam ediyor.

Ülkede ayrıca, ülkenin uluslararası rekabet gücünü artırmak için özel sektör ürünlerini geliştirmek, iyileştirmek ve çeşitlendirmek için çalışan yaklaşık 344 tasarım merkezi bulunmaktadır.

Ar-Ge ve tasarım merkezleri, devlet tarafından vergi muafiyetleri ve teşviklerle destekleniyor.

Gayrisafi yurtiçi Ar-Ge harcamalarında ticari kesim %49,8 ile en büyük paya sahipken bunu %40,5 ile yükseköğretim kesimi ve %9,7 ile kamu kesimi takip ediyor. Bir önceki yıl ticari kesim %47,5 ile yine ilk sırada yer alırken, bunu %42,1 ile yükseköğretim, %10,4 ile kamu kesimi takip etmişti.

AR-GE harcamalarının, Türkiye’nin 2023 yılı hedefleri ile paralel çizgide, GSYİH’nin %3’üne erişmesi için 85 milyar TL.ye çıkması gerekmektedir. Özellikle özel sektör, bu amaç için oynayacak önemli bir role sahiptir. Ar-Ge harcamalarının yüksek katma değerli ürünler haline çevrilmesi sürecinde, sanayi ve üniversiteler arasında yakın işbirliği ve koordinasyonu tesis edilmelidir. Yüksek öğretim sektörü küresel niteliklere sahip insan gücü yetiştirirken, özel sektör de, Ar-Ge faaliyetlerini destekleyen projeleri üstlenmelidir.

DİJİTAL RADYO YAYINI

Ses, esas itibariyle titreşen havadır. Bir davul tarafından sesin nasıl üretildiğini düşünelim. Davula vurulduğu zaman davul zarı titreşime başlar. Bu titreşim, direk olarak etrafındaki havaya iletilerek zarın içeri girişi veya dışarı çıkışına göre onu kendine çeker veya iter. Bu titreşim havanın yoğunluğunda değişiklikler yaratarak, onun davul zarından dalgalar halinde uzağa yayılmasına sebep olur. Bu, ses dalgaları olarak adlandırılır. Ses dalgaları kulağımıza eriştikleri zaman, kulak zarımıza çarparak onunda benzer şekilde titreşmesine neden olur, ve daha sonra sinir sistemimiz ve beynimiz bu titreşimleri algılanan sese çevirmek için görev alırlar.

Ses dalgasının bir tam gidiş dönüş yolculuğuna-sıfırdan başlayarak yukarı ve sonra sıfırın altına aşağı ve tekrar sıfıra kadar yukarı- dalga şeklinin bir “döngüsü” karşılık gelir. Dalga şeklinin sıfır ile tepesi arasındaki mesafe ise “genlik”tir.

Her gün bizi çevreleyen – tiz, kalın, yüksek ve yumuşak – seslerin temel nitelikleri, frekansı (saniyede döngü sayısı) ve bu seslerin dalga şeklinin genliği tarafından belirlenir. Biz sesleri tiz veya bas tona sahip olarak algılarız, ve bu algı sesin dalga şeklinin her bir saniyede kaç döngü oluşturduğuna göre- sesin frekansı- belirlenir. Saniyedeki döngü sayısı arttıkça frekans yükselir ve algılanan tonda yükselir.

Bir davul grubu olması durumunda, örneğin, büyük bas davul, küçük trampete nazaran daha düşük bir ton üretir. Genellikle, bir müzik aletinin titreşim elemanı büyüdükçe, bu bir büyük davul veya daha uzun bir piyano bağı veya bir üflemeli çalgı aletinin uzun hava sütunu gibi, tonu kalınlaştırır.

Frekansı veya saniyedeki döngü sayısını tanımlamak için kullanılan birim “Heartz” “Hz.”dir. Bir dalga şekli saniyede bir tam döngü oluşturduğunda frekansı 1 Hz, saniyede 10 döngü oluşturuyorsa frekansı 10 Hz’dir. Binler Hz içine girdiğimizde: “kilohertz” kullanırız. “kHz.” “Bin Hertz” (1000 Hz) veya “bir kilohertz (1kHz)” olarak. Ferdi farklılıklar olmakla beraber insan işitme normal aralığı yaklaşık 20 Hz ile 20.000 Hz (20 kHz)’dir. 80 Hz altı kalın tonlu çok düşük frekans, 250 Hz – 4.000 Hz arası orta frekans, bunun üstündeki her şey yüksek frekans olarak adlandırılır. İnsan işitmesinin bir diğer enteresan karakteristiği, ton tize doğru yükseldikçe sesin geldiği istikameti tayin edebilmesinin kolaylaşmasıdır.

Sesler kendi dalga genliğine göre yüksek veya yumuşak olarak algılanır. Yüksek genlik yüksek sese tekabül eder. Bir davula daha güçlü vurursanız, fiziki titreşimin genliği büyüyecek, böylece hava ile iletilen dalga şeklinin genliği artacaktır.

DİJİTAL SESİN ESASLARI

CD’nin, 80’li yılların başında tüketiciler için ilk dijital müzik ortamı olarak ortaya çıkmasından beri, ses dünyasının sayısallaştırılması giderek ilerlemiştir. Ticari ses sistemleri de dijital teknolojinin sayısız yararları ile dizayn edilmektedir. Aşağıda çok kısa olarak dijital sesin temelleri özetlenmektedir.

Dijital ses sistemlerinde, analog ses sinyalleri dijital (sayısal) veriye dönüştürülür ve daha sonra dijital şekilde nakledilir ve işlenir. Analog sinyallerin dijital forma dönüştürülmesi A/D dönüştürücülerinde yapılır. Bu dönüşüm sonucu dijital sinyal bir dizi bir (1) ve sıfır (O)’dan oluşur. Birler ve sıfırların bir dizisi olarak temsil edilen değerler ikili (binary) değerler olarak bilinir ve bunlar günlük olarak kullandığımız desimal 10 numaradan oluşan 0-9 sayılarından farklıdır. Bir kez gerekli tüm sinyal iletimi ve işlemesi yerini aldıktan sonra ikili dijital sistem tekrar dönüştürücü ile analog sinyale dönüştürülür. Ses temelde hava yoluyla yayılan titreşimler olması nedeniyle, dijital ses ne kadar gelişmiş olursa olsun, analog sinyal ile başlamak ve sona ermek zorunda kalacaktır. Bu, ses zincirinin sadece orta bölümünde dijital teknoloji kullanmanın ne gibi faydalar sağlayacağı sorusuna yol açar.

Gürültü, herhangi bir ses sisteminin her aşamasında girişte mikrofondan çıkışta hoparlörlere kadar pusuda beklemektedir. Uzun kablonun olduğu her yerde sinyalin bozulmasına sebebiyet verecek gürültünün, sisteme sızma şansı olacaktır. Bu analog ve dijital sistemlerin her ikisinde de aynıdır. Fark şu ki eğer bir analog sinyal gürültü tarafından bozulmuşsa, bu değişiklik tersine çevrilemez ve sistemden çıkıştada bozulmuş kalacaktır. Dijital sinyaller, diğer yandan, sadece belirli bir referans seviyesinin altında veya üstündeki voltaj tarafından temsil edilen birler ve sıfırlar ile oluşur.

Gürültü, voltajda ufak değişikliklere neden olabilir, ancak “yukarıdaki” veya “aşağıdaki” nin referans düzeyi ile ilişkisi değişmeden kaldığı sürece, birler ve sıfırlar hala birler ve sıfırlar olarak tanınabilir, böylece sinyal etkilenmemiş kalır. Bu nedenle dijital ses sistemleri analog sistemlere göre gürültüye çok daha dirençlidir, uzun kabloların kullanıldığı yerlerde bile, sinyalin bozulmasına daha çok dayanıklılık gösterirler.

Dijital sesin bir diğer avantajı kolay işletilmesi ve otomasyonudur. Ayarları hafızaya alma ve ihtiyaç duyulduğunda hatırlatma başka bir dijital faydadır. Her bir olay için bütün sistemin baştan ayarlanması ile mukayese edildiğinde, bu önemli ölçüde zamanda ve uğraşmada tasarruf sağlar.

Dijital sistemler, aynı zamanda, otomatik olarak ters tepkileri(feedback) bastırır ve konuşmacının, mikrofon ile arasındaki mesafeyi korumadığı durumlarda ses şiddetindeki değişimleri telafi edebilir.

Bilgisayar gibi dijital ses sistemleri de programlara göre hizmet ederler. Yani işlevsellik geniş bir yelpazede uygun programlar sağlanarak tek bir cihazda uygulanabilir. Bu komple bir önceden ayarlanmış işleve sahip analog cihazların aksine, dijital cihazlarda kullanılan programlar, sistem tasarımındaki değişiklikleri veya iyileştirmeleri veya sistem tamamlandıktan sonra büyümeye izin vermesini bağdaştıracak şekilde yükleme sırasında değiştirilebilir.

Dijital cihazlar, örneğin kolay erişim ve kontrol sağlayan, harici bilgisayar veya dokunmatik panelli kontrol sistemlerine bağlanabilir. Eklenti genişleme kartlarını destekleyen dijital karıştırıcılar(mixer) ve işlemciler, çeşitli analog ve dijital formatlarda mevcut giriş ve çıkışların sayısını artırmayı mümkün kılar. Bu örneğin, daha fazla esneklik arttırıcı ve toplam maliyeti azaltıcı olarak mevcut analog işlemciler yeni dijital sistemde kullanılabilir demektir.

DİJİTAL RADYO

Dijital radyo sistemlerinde dünya çapında dört standart mevcut: IBOC (In-Band On- Channel), DAB (Digital Audio Broadcasting), ISDB-TSB (Integrated Services Digital Broadcasting) ve DRM (Digital Radio Mondiale). Tümü birkaç açıdan birbirinden farklıdır.

IBOC

HD Radyo markalı adıyla, iBiquity Digital Corporation adında şirket, IBOCU’u geliştirdi ve hala onu yönetmeye devam ediyor. 2003 yılında düzenli kullanım için başlayan IBOC dijital radyo hizmetlerini bugün ABD’de 2.000 ‘den fazla AM ve FM istasyonları kullanıyor. ABD’de HD radyo istasyonlarının çoğunluğu FM bandını kullanıyor ve bunların çoğu artık bir veya daha fazla yayın hizmeti sunuyorlar. Bugün, IBOC istasyonları ana içeriği analog ve dijital olarak iki uyarlama yayınlamaktadırlar. Böylece aynı yayın kanalını kullanarak eski ve yeni alıcıların her ikisine de hizmet veriyorlar.

DAB

ABD’de Eureka 147 olarak da bilinen, ve İngiltere’de Dijital Radyo olarak adlandırılan DAB, IBOC a benzer bir dizi avantajlar ile geliyor. Ama tasarımı temelden farklıdır.

IBOC’ın aksine, DAB bir kanalı analog yayın ile paylaşmaz. Bu yüzden yeni özel bant gerektiriyor. Her DAB yayını çoklu program hizmetinden oluştuğu için (kalite ve taşıdığı veri miktarına bağlı olarak, genellikle 6 ila 10) çok daha fazla banda ihtiyacı var. Bu, tipik bir yerel radyo istasyonunun onu kullanmasını imkansız kılar. Genellikle birkaç yayıncının işbirliği ile veya yayıncılar için servis operatörleri gibi davranan bir üçüncü taraf topluluğu tarafından uygulanır.

Son zamanlarda, DAB + ve DAB-IP olarak bilinen DAB’ın iyileştirilmiş versiyonları geliştirilmiştir. Bu gelişmeler DAB sinyalinin menzilini artırmaktadır. Bugün, dünya çapında hemen hemen 40 ülkede (çoğunlukla Avrupa’da), havada DAB hizmetleri var, ve diğerleri de bunu veya türevlerinden birini benimsemeyi düşünüyorlar.

ISDB-TSB

2003 yılında özellikle Japonya için geliştirilmiş ISDB-TSB, çoklu program hizmeti için bir dijital radyo sistemidir. Halen VHF bandındaki iletim frekanslarını kullanmaktadır. ISDB- TSB’nin benzersiz bir özelliği, benzer yayınlarda dijital radyo kanalları ile ISDB dijital TV kanallarının iç içe olmasıdır.

DRM

DRM öncelikle kısa dalga bandında AM uluslararası yayının yerini almak için geliştirilmiş bir sistemdir. DRM, analog hizmetler gibi benzer kanal planını kullanır ve bazı sınırlamalarla ve analog hizmet değişiklikleri ile, analog istasyon ile aynı kanalı paylaşır. DRM tek ses kanallı sistemdir. 2007 yılında tanıtılan iyileştirilmiş DRM+ versiyonu VHF bandı içindir. Bu gelişim iki kanal ve etrafı saran(surround) ses yeteneği sunar.

Sirius XM

Sirius XM, iki benzer ancak rakip uydu radyo hizmetlerinin birleşimidir: XM Satellite Radyo ve Sirius Satellite Radio. Perakende düzeyinde hala ayrı çalışan XM ve Sirus abonelik hizmetlidir. Onlar, arabalar, taşınabilir ve sabit alıcılar tarafından alınması amaçlanan 150’den fazla dijital ses kanalları yayınlarlar. Bunlar tam kıta Amerika Birleşik Devletleri, Kanada’nın çoğu ve Meksika’nın bazı parçalarını kapsar.

Internet Radio

Birçok radyo istasyonları artık WEB dinleyicileri için kendi havadan sinyal yayınını simüle eden online ses hizmetlerini kullanıyor. Bir yayıncı, aynı zamanda, farklı maksatlı, zaman kaydırmalı, ya da kendi hizmetlerinden tamamen farklı ek çevrimiçi ses akışları sunabilir. Bant genişliği sıkıntısı olmaması veya çevrim içi hizmetler için lisans zorunluluğu bulunmaması, yayıncıların istedikleri gibi bir çok hizmeti vermelerini sağlamaktadır. Ancak havadan yapılan yayınların aksine, web dağıtımı bir ülke ya da dünya çapında üçüncü taraf internet sağlayıcıları tarafından son kullanıcılara dağıtılır.

DAB DİJİTAL RADYO YAYINI

Ayrıca dijital radyo ve yüksek çözünürlüklü radyo olarak da bilinen Dijital Ses Yayını (DAB), analog sesin dijital sinyale dönüştürülerek, AM içinde veya (daha genel olarak) FM frekans aralığında tahsis edilmiş bir kanal üzerinden iletilen bir ses yayınıdır. DAB’ın, FM (frekans modülasyonu) yayın bandında CD kalitesinde ve AM (genlik modülasyonu) yayın bandında FM kalitesinde ses sunduğu söylenir.

Dijital ses yayın sinyalleri (IBOC) olarak iletilir. Çeşitli istasyonlar, aynı frekans aralığında gerçekleştirilebilir. Dinleyiciler, DAB sinyallerini işleyebilecek şekilde donatılmış bir alıcıya sahip olmalılar. Yayınlama sahasında sinyal MPEG algoritması kullanılarak sıkıştırılır ve kodlu ortogonal frekans bölmeli çoğullama(COFDM) kullanılarak modüle edilir. Bir dijital sinyal, geleneksel analog iletim üzerinde; gelişmiş ses kalitesi, indirgenmiş sönümleme etkileri(fading and multipath effects), gelişmiş hava, gürültü ve diğer parazitlere bağışıklık, tahsis edilen frekans bandında yayın yapabilecek istasyon sayısını artırarak dinleyici tabanının genişletilmesi dahil olmak üzere çeşitli avantajlar sunar. Bazı DAB istasyonları son dakika haberleri, spor, ve hava durumu ana başlıklarını veya kaydırılan metin biçiminde bültenleri alıcının ekranında sunabilirler. Bunlar alıcılardaki küçük ekranlardan izlenebilir.

DAB standardı 1980’lerde bir Avrupa araştırma projesi olarak başlatılmıştır. Norveç Yayın Kurumu (NRK), 1 Haziran 1995 tarihinde dünyada ilk DAB kanalını başlattı(NRK Klasik). BBC ve SR’de ilk DAB dijital radyo yayınlarını Eylül 1995’de gerçekleştirdiler. Bugün, Avustralya, İtalya, Malta, İsviçre dahil 40’dan fazla ülke, DAB yayını sağlamaktadır. Almanya ve Hollanda DAB+ istasyonları ile yayın yapmaktadırlar. DAB yayınında sinyal kuvveti bir kritik eşik değerin altına düştüğünde alış kalitesi hızla düşer. FM yayında ise azalan sinyal ile alış kalitesi daha yavaş bozulur. Ancak DAB yayınında istasyon ayarı ve ayarlamadaki FM’de olan “hiss” sesi yoktur. İstasyona direk olarak en iyi konumda bağlanılır.

Ses kalitesi, kullanılan saniyedeki bit sayısına ve ses malzemesine bağlı olarak değişir. İstasyonların çoğu MP2 ses kodeği ile 128 kbit/s, ya da daha az bit hızı kullanırlar ki FM kalitesi algılama elde etmek için 160 kbit /s gerekir. 128 kbit /s bit hızı, FM radyodan daha iyi bir dinamik aralık ve sinyal-gürültü oranı verir, ancak FM radyodaki 15 kHz’e tekabül eden 14 kHz üst kesme frekansı steryo hissini bozar. MP2 ile “CD ses kalitesi” ancak “256 … 192 kbps” bit hızları ile mümkündür”.

DAB + olarak adlandırılan sistemin geliştirilmiş versiyonu Şubat 2007‘de, piyasaya çıktı. DAB, DAB+ ile uyumlu değildir. Bu, DAB alıcılarının DAB+yayınları alamayacağı demektir. Bununla beraber yayıncılar, aynı iletim içine DAB ve DAB+ programlarını katabilirler. AAC+ ses kodeğinin uygulanması nedeniyle DAB+, DAB’tan takriben iki kat daha fazla verimlidir. DAB+, 64 kbit/s’ e kadar düşük bit hızlarında dahi yüksek kalitede ses sağlar. Alış kalitesi, Reed- Solomon hata düzeltme kodlamasının eklenmesi nedeniyle, DAB’dan daha güçlüdür.

TÜRKİYE’de AKILLI ÜRETİM

Son yıllarda Türkiye ekonomisini bilgiye dayalı bir sisteme dönüştürme yolunda ilerlemeler var. Böyle bir konseptin odak noktası, katma değeri yüksek akıllı ürünler geliştirmektir.

Bu amaç, Türkiye’deki girişimcileri ve iş dünyasını barındıran TÜSİAD tarafından düzenlenen, ülkedeki “Akıllı Endüstri ve Endüstri 4.0 gelişmeleri” konulu bir konferansta bir kez daha doğrulandı.

Son istatistiklere göre Türkiye’de, katma değerleri yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payı sadece %3-4 gibi düşük bir rakamdır. Türkiye ekonomisi, Akıllı Endüstri uygulamaları ve gelişimleri ile toplam üretim hacmi içindeki yüksek teknolojili ürünlerin payını önemli ölçüde artırabilir.

Akıllı Üretim üzerinde yapılan bir çalışma, ”Verimlilik, Büyüme, Yatırım ve İş Gücü” olarak dört ana alanda, henüz gerçekleştirilmemiş iyileştirmeler yapmak fırsatının olduğunu gösterdi. Bu fırsatların, “Endüstri 4.0 kavramlarının tam olarak uygulanmasıyla, Türk üretim sektöründe 50 milyar TL’ye varan tasarruf, %5-15 verimlilikte tasarruf, %4-7 verimlilikte artış” şeklinde olması bekleniyor.

Büyüme söz konusu olduğunda, Türkiye ekonomisinin Endüstri 4.0 kavramlarını kullanarak küresel değer zincirine tam entegrasyonu ile, endüstriyel üretimde yıllık ek büyümenin %3’üne varan bir rekabet avantajı elde edebilir ve böylece GSYİH’da %1 oranında artış sağlayabilir (çalışmalara göre, bu büyüme ek gelir olarak yaklaşık GSYİH’da150-200 milyar Türk Lirası artış anlamına gelir).

Yatırımın uygun hale getirilmesi ve bunun önümüzdeki on yıl içinde gerçekleşmesi için yıllık yaklaşık 10-15 milyar Türk Lirası (cari fiyatlarla ve mevcut ekonomik büyümeye dayalı) yatırım yapılması gerekiyor (üretici gelirinin %1-1,5’una  denk gelen).

Ancak, Türk yatırımcılar genel olarak kısa bir yatırım getirisi bekledikleri için bu zor olabilir. Ayrıca, yukarıda belirtilenlerin gerçekleşmesi durumunda işgücünün yapısının değişmesi de gerektiği varsayılıyor. Endüstri 4.0 yüksek eğitimli bir işgücü gerektirirken, şu anda mesleki eğitim seviyeleri oldukça düşüktür.

Türk endüstrisinin dönüşümü

Araştırmada, yukarıda belirtilen alanlarda başarılı bir değişim elde etmek için Türkiye’nin, Akıllı Endüstri uygulamalarının Türk endüstrisinde uygulanmasına temel oluşturacak bir yol haritası geliştirmesi gerektiği sonucuna varılıyor. Ayrıca, ülkenin işgücününde akıllı fabrikaların ihtiyaçlarına hazırlıklı olması gerekiyor.

Şubat 2016’da Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK), Türkiye’de Endüstri 4.0 için stratejik bir gündem ve yol haritası geliştirecek bir koordinasyon birimi kurulmasına karar verdi. Akıllı endüstri, siber-fiziksel sistemler, yapay zeka, sensörler, robot teknolojisi, Nesnelerin İnterneti, büyük veri, siber güvenlik ve bulut bilişim başta olmak üzere kritik ve öncü teknolojilerde mükemmelliğe ulaşmak için bu alanlarda Ar-Ge çalışmalarının artırılmasınada karar alındı.

BTYK, Türk sanayisinin teknoloji üretiminde uluslararası rekabet gücünü artırmaya geçişinin üç ana ayağa dayandığını özetledi:

– tüm paydaşlarla koordinasyon içinde akıllı üretim için bir uygulama ve izleme modeli geliştirmek;

– Kritik ve öncü teknoloji alanlarında (siber fiziksel sistemler, yapay zeka, sensörler, robotik, nesnelerin interneti, büyük veri, siber güvenlik vb.) hedefe yönelik Ar-Ge çalışmalarının artırmak;

– kritik ve öncü teknolojileri geliştirmeye yönelik altyapı üretimi için destek mekanizmaları tasarlamak.

Akıllı Üretim Sistemlerinde ana ve öncü teknolojiler

BTYK kılavuz ilkeleri ışığında 2016 yılının ikinci yarısında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu TÜBİTAK, farklı tematik çalışmalar ve etkinliklerle Akıllı Üretim Sistemlerine hizmet veren anahtar ve öncü teknolojilerin hangileri olduğunu araştırmaya başladı. Araştırma kampanyası, akıllı üretim sistemlerinin tanımlarını ve kavramlarını, teknoloji gruplarını ve kapsamlarını özetlemek için uluslararası ve ulusal raporların temini ve gözden geçirilmesini içeriyordu.

Proje kapsamında TÜBİTAK’ın ilgili teknolojilerinden araştırma ve geliştirme desteği alan yaklaşık bin firmaya kapsamlı bir anket uygulandı. Çalışma sonucunda teknoloji temelli ulusal stratejik hedefler, kritik ürün ve teknolojiler, Ar-Ge konuları ve sektörel uygulamalar belirlendi; stratejik hedefler, kritik ürün ve teknolojiler, Ar-Ge konuları, teknolojik olgunluk seviyeleri, yetkinlik, yerelleşmenin katma değeri ve ticarileşme potansiyeli denetlendi.

Farkındalık ve eğilimler

Türk firmaları arasında Endüstri 4.0 gelişmelerine ilişkin farkındalık nispeten düşüktür. Şirketlerin %22’si kapsamlı bilgiye sahip, %59’u genel bilgiye sahip ve %19’u bu tür gelişmeler hakkında bilgi sahibi değil. TÜBİTAK tarafından yapılan araştırmaya göre, elektronik, yazılım ve malzeme sektöründe farkındalık en yüksek ve genel olarak firmaların % 50’si ilgili teknolojileri 3 ila 5 yıl içinde entegre etmeyi bekliyor.

Dijital olgunluk düzeyi ile ilgili olarak, Türk sanayisi ikinci ve üçüncü sanayi devrimi arasında yer almaktadır ve araştırmanın gösterdiği en olgun sektörler, malzeme sektörü (kauçuk ve plastik), bilgisayar, elektronik ve optik cihazlar ile otomotiv ve beyaz eşya sektörleridir.

Türk firmalarına göre en fazla katma değeri sağlayacak üç teknoloji, otomasyon ve kontrol sistemleri, gelişmiş robotik sistemler ve eklemeli üretimdir. Beklenti, bu teknolojilerin daha çok makine ve teçhizat sektörü, bilgisayar, elektronik ve optik cihazlar sektörü ile otomotiv ve beyaz eşya sektöründe yerini almasıdır.

Akıllı İmalat Sistemleri Teknolojisi Yol Haritası

TÜBİTAK’ın geçtiğimiz yıllardaki ulusal araştırma teklif çağrısı konularının odak noktası, gelişmiş üretim teknolojileri ve Nesnelerin İnterneti: Katmanlı İmalat – Çok katmanlı üretim, Hızlı prototipleme ve 3B baskı teknolojileri, CAD / CAM, simülasyon ve modelleme yazılımı, Robotik ve mekatronik, Esnek imalat; Nesnelerin İnterneti – Sensörler ve algılama sistemleri, Sanallaştırma, M2M iletişimi, Bulut bilgi işlem vb. i olmuştur.

Türk sanayisinin Endüstri 4.0 geçişine hazırlanmasına yardımcı olmak için TÜBİTAK, Endüstri 4.0 kavramlarının benimsenmesini ve geliştirilmesini kolaylaştırmak için bir yol haritası geliştirdi. Yol haritası, Türk endüstrisinin dikkatini vermesi gereken dijitalleşme, bağlanabilirlik ve geleceğin fabrikalarının yanı sıra 8 kritik teknoloji, 10 stratejik hedef ve 29 kritik ürün olmak üzere üç teknoloji grubunu tanımlıyor.

Dijitalleşme (büyük veri ve bulut bilişim, sanallaştırma ve siber güvenlik odaklı)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Güvenli, özel bulut hizmeti platformu: uç cihazlar, algoritmalar ve uygulamalar için güvenli, özel, akıllı ve ölçeklenebilir bulut hizmeti platformları geliştirin.

– Büyük veri analizi: karar destek sistemlerinde toplanması, işlenmesi, ilişkilendirilmesi, analiz edilmesi, raporlanıp kullanılması.

– Siber güvenlik çözümleri: Endüstri 4.0 uygulamaları siber güvenlik çözümleri geliştirilmesi.

– Modelleme ve simülasyon: modelleme ve simülasyon teknolojilerinin geliştirilmesi

Bağlantı (Nesnelerin İnterneti (IoT) ve sensör teknolojilerine odaklanarak)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Endüstriyel IoT platformu: Birlikte çalışabilirlik, artırılmış güvenlik ve güvenilirlik ve endüstriyel uç nokta ekipmanı için yazılım ve donanım geliştirme ile endüstriyel IoT dijital platformunun kurulması.

– M2X yazılım ve ekipmanları: Ürün yaşam döngüsü boyunca kaliteyi ve verimliliği artıracak güvenilir ve yenilikçi M2X (Makine-Makine, İnsan-Makine, Makine-Altyapı) yazılımı ve / veya donanımı ile ortaya çıkan verilere uygun veri depolama teknolojilerinin geliştirilmesi.

– Yenilikçi sensörler: endüstriyel, fiziksel, kimyasal, biyolojik, optik, mikro-nano sensörlerin geliştirilmesi; zeki aktörler; endüstriyel, kablosuz, dijital sensör ağları; yapay görme, görüntü işleme, yenilikçi sensör uygulamaları ve ağır koşullara dayanıklı sensörler.

Gelecekteki fabrikalar (eklemeli üretim, gelişmiş robotik sistemler ve otomasyon ve kontrol sistemlerine odaklanma)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Robotik, otomasyon, ekipman, yazılım ve yönetim sistemleri: KOBİ’lerin de erişebildiği, teknoloji ve maliyet açısından uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek akıllı üretim robotları, ekipman ve yazılım / yönetim sistemleri geliştirmek.

– Tamamlayıcı imalat malzemeleri, ekipmanları ve yazılımları: hammaddelerin, üretim ekipmanlarının ve eklemeli imalatta kullanılan gerekli yazılım ve otomasyon sistemlerinin geliştirilmesi.

– Akıllı fabrika sistemleri: akıllı fabrika sistemlerinin ve bileşenlerinin ve ara katman yazılım teknolojilerinin geliştirilmesi.

Türkiye’de Akıllı Endüstri Uygulamaları

“Küresel Rekabet için Zorunluluk Olarak Türkiye’de Endüstri 4.0 – Gelişmekte Olan Pazar Perspektifi” çalışmaları, otomotiv, beyaz eşya, tekstil, kimya, yiyecek ve içecek ve makine sektörlerinin, ülkedeki ekonomik kalkınmaya katkıda öncü olduklarının altını çizdi.

Sektörler ayrıca Endüstri 4.0 proje ve uygulamalarına yönelik uygulama fırsatları açısından incelendiler. Çalışma, fırsatlar arasında şunların yer aldığını gösterdi: bilgi ve malzeme akışı, tedarikçilerle entegrasyon, tasarım aşamasında ürün ve üretim sürecinin simülasyonu, esnek üretim ve öngörülebilirliği artıran akıllı ürün ve üretim hatları.

Sektör temsilcileriyle yapılan görüşmeler, bu fırsatların farkındalığının çok yüksek olduğunu ve birçok sanayi kuruluşunun, çeşitli olgunluk seviyelerinde olmalarına  rağmen, Endüstri 4.0 uygulaması açısından şimdiden ilerlemeye başladığını göstermiştir.

Bir diğer önemli ve yaygın bulgu, bu yolculuğun ancak tüm paydaşların katkıda bulunması ve bütüncül politikaların oluşturulmasıyla başarılı olabileceği inancıdır. Araştırma raporu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu işgücü, ölçek ve yatırım gibi sayısız yapısal sınırlamaları ele almak için uzun vadeli, kapsamlı bir yaklaşımın geliştirilmesini zorunlu görmektedir.

Endüstri kuruluşları ve tedarikçilerin Endüstri 4.0’a özgü teknolojileri takip etmesi ve kendi iş modellerine ilişkin fırsatları benimsemesi gerekmektedir. Araştırma, işgücünün ve ekipmanın da yeni paradigmaya uyarlanması gerektiğini gösterdi.

Araştırmada sonuç olarak, politika yapıcılar ve kamu sektörü için önemli önceliklerin, ülkenin teknolojik altyapısının (örneğin telekomünikasyon, bilgi, iletişim alanında) Sanayi 4.0 gereklilikleri göz önünde bulundurularak geliştirilmesini desteklemek, gerekli olanları hazırlamak, gereken yatırım ve teşvik ortamını hazırlamak ve en önemlisi, vasıflı işgücü talebini karşılamak için uzun vadeli eğitim politikaları oluşturmak konularında birleşildi.

Raporda, Endüstri 4.0 çerçevesinde gelişen değer zincirlerinin önemli bir dönüşümü tetiklemesinin beklendiği hizmet sektörüne de dikkat çekiliyor. Üretim çözüm ortakları olan finans, lojistik, yazılım ve sistem entegrasyonu da önemli alanlar.

Otomotiv, Beyaz eşya ve Tekstil sektöründe Akıllı Endüstri kavramları

Çalışmaya göre, Türk otomotiv sektöründe Akıllı Endüstri uygulamalarını farklı alanlarda yerine getirmek için birçok fırsat var: otomatik ve daha esnek montaj hatlarının geliştirilmesi; yatay veri ve sistem entegrasyonunun geliştirilmesi, üreticilerin tedarikçilerle daha iyi işbirliği yapacağı ortak bir çalışma alanı yaratılabilmesi; akıllı depoların ve dahili lojistik çözümlerinin geliştirilmesi, üreticilerin rekabet gücünü artırabilir.

Beyaz eşya sektöründe şirketler şunlara odaklanabilir: parçalara, hatlara ve ekipmana yerleştirilen sensörlerin geliştirilmesi ve entegrasyonu, sistemler arasında daha iyi iletişim için Makineden Makineye (M2M) ve Makineden İnsana (M2H) iletişim sağlanması; şirket içi sistemlerin daha dikey entegrasyonu daha verimli üretime yol açabilir; üretim alanındaki işgücü verimliliği, otonom taşıma araçları ve teslimat robotlarının uygulanmasıyla artabilir.

Tekstil sektörü, farklı Endüstri 4.0 konseptlerinin geliştirilmesine olanak tanır; Ar-Ge yoluyla ürün geliştiren birimler arasında prototip hazırlama ve verilerin dikey entegrasyonu için gelişmiş simülasyon araçlarının daha fazla kullanılması, işbirliği düzeyini artıracak ve premium ürünlerin daha hızlı geliştirilmesine yardımcı olacaktır; ERP çözümleri aracılığıyla tedarikçiler ve müşterilerle daha fazla yatay entegrasyon, premium değer zincirinde daha iyi rekabete olanak tanır; iletişim yoluyla daha esnek üretim (M2M) sağlanır.

Kimyasallar ve Tarımsal Gıda

Yukarıda belirtilen sektörlere benzer şekilde, Türkiye’deki Kimya, Tarımsal Gıda ve Makine sektörleri de Akıllı Endüstri teknolojileri, konseptleri ve projelerinin başlangıcı  için çeşitli fırsatlar yaratmaktadır.

Kimya sektörü araştırmacıları, akıllı teknolojik gelişim için aşağıdaki potansiyel alanların ana hatlarını çizdiler: muhasebe, üretim ve envanter sistemlerinde uçtan uca veri entegrasyonu, daha hızlı gerçekleşebilen küçük hacimli üretimi sağlayabilir; Ar-Ge’nin yönlendirmesini amaçlayan üretim hatlarından toplanan büyük veri setlerinin ileri düzey analizi, yeni ürünler için daha iyi yaratıcılığın yanı sıra daha iyi üretim sistemleri ve süreçlerine yol açabilir; ve ayrıca akıllı depolar ve şirket içi lojistik çözümler, daha iyi uçtan uca üretim planlamasını yaratır.

Agrofood endüstrisi, Endüstri 4.0 uygulamaları içinpotansiyeli olan başka bir büyük alandır. Üretim, lojistik ve satış sistemlerinden toplanan büyük veri setlerinin gelişmiş analizi, sektördeki şirketlerin pazar talebini daha iyi tahmin etmesine yardımcı olabilir.

RFID ve sensörler tarafından desteklenen tedarikçilerle yatay bir entegrasyon, beslenme maliyetlerini düşüren, özel beslenme programları sağlayabilir. Ayrıca, üretim, satış ve lojistiğin dikey entegrasyonu, iyi geliştirilmiş güvenlik protokolleri ile korunan bulutta kaydedilen büyük verilerin önünü açabilir. Sektör raporu, bu tür verilerin mantıksal analizinin kapasiteyi, gerçek zamanlı performans takibini ve raporlamayı geliştirebileceğini belirtmektedir.

Makineler

TÜSİAD ve Boston Consulting Group’a göre prototip ve test sistemlerinin üretiminde kullanılan gelişmiş simülasyonlar, ürün geliştirme ve kalıp tasarımı sürelerini azaltacaktır. Sanal ortamda daha entegre çalışan Ar-Ge, tasarım ve üretim birimleri, ürün geliştirme süresini ve kalite kontrol kaynaklı zayiatı düşürebilir.

CNC ve kalıp döküm kullanan üretim hatlarının otomasyonu, konfigürasyon ve teslimat süresini kısaltabilir ve kapasite kullanımını artırabilir. Ayrıca, tehlikeli görevlerde yer alan işçiler için sağlık ve güvenliği de artıracaktır. CRM sistemlerine entegre büyük veri analizi, satış öncesi ve sonrası hizmetleri iyileştirebilir. İlaveten, pazar analizi, gömülü sensörlerin satış sonrası hizmetler için uzaktan sorun giderme yolunu açabileceğini ve böylece garanti maliyetlerini azaltabileceğini gösterdi.

Bu konuda neredeyse sonsuz fırsatlar barındıran diğer alanlar, fabrika ve depo tasarımının yanı sıra akıllı envanter yönetimini iyileştirmek için kullanılabilecek simülasyon ve artırılmış gerçekliktir. Araştırmada, lazer güdümlü otonom araçlar ve optik toplama sistemleri kullanılarak hazırlanan siparişlerin, teslimat süresini, iş gücü verimliliğini ve ergonomiyi artırabileceği sonucuna da varıldı.

KAYNAK

see-industry.com, SouthEast European  Industrial Market

Boston Consultng Group, Netherlands Enterprise Agency study

TUBITAK araştırmaları

TUSIAD raporları

EKONOMİK SORUNLAR

Finans Sektöründeki Sıkıntı

Türkiye, imkanlarının çok ötesinde harcama yaptığı gerçeğini ne kadar saklayabilir? Normalde hükümetler gelirlerinden daha fazlasını harcadıklarında, fark bütçe açığı olarak görünür. Bu açığı, uluslararası piyasalarda işlem gören ve bu nedenle takibi kolay tahvil ihraç ederek finanse ederler. Borç yükü çok fazla büyürse ve borçlanma maliyetleri yükselirse, o zaman ülke temerrüde düşmeli veya bir kurtarma planı aramalıdır. Bu tür bir borç krizi, Arjantin, Yunanistan veya Pakistan’ın da onaylayabileceği gibi hoş değil, ama en azından açık ve tanıdık.

Türkiye, olması gerektiğinden çok daha fazlasını harcadı, ancak bunun maliyetleri, finans sisteminin derinliklerinde, çok kişi tarafından görünmeyecek şekilde oluştu. Bulunması gereken nispeten az devlet borcu vardır – genellikle uluslararası tahvillerle finanse edilen tür – ancak genel değeri biraz yükseliyor. Büyük borçlanma, hem özel hem de devlete ait bankalar da dahil olmak üzere ülkenin bankaları tarafından yapılmıştır ve Türkiye’nin sıkıntısının arttığı yer burasıdır.

2008 mali krizinden bu yana, ABD Merkez Bankası, Amerika Birleşik Devletleri’nde ekonomik toparlanmayı teşvik etme umuduyla faiz oranlarını düşük tuttu. Bu, hem Amerikalılar hem de kredi arayan herkes için dolarla borçlanmayı ucuz hale getirme etkisine sahipti. Türk bankaları bunu gördüler ve ucuz dolar kredileri almaya başladılar.

Ve böylece Türkiye bankalarının çok fazla doları oldu. Onlarla ne yapmalı? Birincisi, , turizm, enerji, altyapı, emlak gibi sektörlerde, teklif edilen ucuz faiz oranları nedeniyle lira yerine dolar cinsinden krediyi tercih eden Türk firmalarına verdiler. Altyapı ve gayrimenkul gibi sektörler öncelikle Türklere satılıyorlardı, dolayısıyla gelirleri Türk lirası üzerinden idi. Ancak kredi geri ödemeleri hala dolar cinsindendi. Sorun şu ki, liranın dolar karşısında değeri düştüğünde – ve son birkaç yılda önemli ölçüde düştü – Türk firmaları için dolar kredilerini geri ödemeleri zorlaşacaktı. Bu durum bankalar için sıkıntı yaratabilirdi.

Türk bankalarının yurt dışından ödünç aldıkları dolarların tamamı Türk şirketlerine verilmedi. Bireysel Türkler dolar değil, lira ile ev veya araba almak için kredi kullanıyor. Dolayısıyla Türkiye bankalarının borç verebilmek için liraya ihtiyacı vardı. Bankalar biriktirdikleri doları alıp finans piyasalarında merkez bankası tarafından belirlenen lira faiz oranına bağlı bir ücret ödeyerek(swap) liraya çevirdi. Bu, ülkenin bankacılık sisteminde derinlere inen ikinci bir risk yarattı: Faiz oranları yükselirse, bankaların lira borçlanma maliyeti yükselecek ve banka kârları azalacaktı.

Son birkaç ayı ileri saralım. COVID-19 küresel ekonomiye çarptığında, Türkiye gibi gelişmekte olan pazarlar ağır darbe aldı. Lira, yalnızca Mart ve Nisan aylarında değerinin yüzde 10’unu kaybetti. Lira değeri düştüğünde, ithal malların fiyatı yükseliyor ve  yaşam standartları düşüyor. Bir tepkiden korkularak, lira değerinin daha da düşmesinin engellenmesine karar verildi. Açık piyasada lirayı satın almak için dolar satarak para biriminin değerini destekleyen standart bir yöntem kullanıldı. Yazın büyük bir bölümünde bu yöntem işe yaradı: Lira, neredeyse tüm Haziran ve Temmuz aylarında, dolar karşısında 6,85 civarında sabit kaldı.

Ancak para biriminin değerini savunmak için dolar rezervlerini harcamak, yalnızca harcayacak dolarınız olduğu sürece işe yarar. Hükümet yıla olması gerekenden çok daha az rezervle başladı ve para biriminin savunulması konusunda ısrar, kısa süre sonra daha fazla harcama talebiyle karşılaştı. Daha fazla dolar nerede bulunur?

Burası, Türkiye bankalarının tekrar devreye girdiği yerdir. Daha önceki yıllarda yurt dışından milyarlarca borç almış bankaların fazlalıkları vardı. Böylece Türkiye’nin merkez bankası da ülkenin kendi bankalarından dolar almaya başladı. Merkez bankası Türkiye bankalarına lira değil 54 milyar dolar borçlandı. Goldman Sachs’ın tahminlerine göre Lira seğerini korumak için 2019’da harcanan 40 milyar dolara ek olarak, bu yıl, önceki yıldan daha fazla olarak, 65 milyar dolar civarında harcama yapıldı. Yayınlanan en son verilere göre, merkez bankasının, Altın ve Katar riyali olarak tuttukları fonlar çıkarıldığında, yaklaşık 25 milyar dolarlık açığı mevcut. Merkez bankasının bilançosunda büyük bir delik olması istenmez, ama karşı karşıya olunan gerçek bu. Lirayı bu yaz başı seviyesinde savunmak artık mümkün değil.

Türk Lirası neden değer kaybediyor

Türk para birimi, merkez bankasının ekonomideki bozulmayı durdurma çabalarına rağmen, euro ve ABD doları karşısında rekor düşüşler yaşıyor. Düşüş, küresel salgın ve zayıf ekonomi politikasının etkilerinin birleşmesiyle ortaya çıkıyor. Dolar, Çin’den gelen kasvetli verilere göre güçlenirken yükselen piyasa para birimleri genel olarak düşse de, Türk para birimi açık ara en kötü performans gösteren ülke oldu. Çünkü merkez bankası tarafından lirayı istikrara kavuşturmak için uygulanan gayri resmi tedbirler, yalnızca geçici sonuçlar verdi.

Yatırımcılar, artan enflasyon riski ve hatta ödemeler dengesi krizi konusunda endişeli. Tükenen döviz rezervleri, maliyetli döviz müdahaleleri ve yerlilerin döviz satın alma eğilimi konusunda endişeler de artıyor.

Bu yıl boyunca, hem düşük oranları hem de istikrarlı bir para birimini deneyen iki yönlü bir ekonomi politikasıyla Türkiye, ekonomik büyümeye çalışıyordu. COVID-19 hastalığı küresel olarak yayılmadan önce bile, merkez bankası, devlet borcunu satın alan bir programla parasal koşulları hafifletmeye başlamıştı.

Program, her ne pahasına olursa olsun büyüme politikasına, 2019’un sonunda ekonominin aşırı ısınabileceği endişesi nedeniyle direnen önceki merkez bankası başkanının görevden alınmasının ardından geldi. Nisan ayında küresel salgın Türkiye’yi tam olarak vurmaya başladığında, merkez bankası, geçen yılın sonunda %12 olan faiz oranlarını Mayıs ayında %8,25’e düşürerek ekonomide kredi akışını sürdürme çabalarını hızlandırmıştı.

Bununla birlikte, ekonomik büyümeyi artırmaya yönelik bu iyi niyet, son üç ayda kredi büyümesinin %40 artarak, 2008 yılından bu yana en hızlı büyüme olan % 50 ile Mayıs ayında zirveye ulaşan kredi dalgasını körükledi. Hane halklarına ve işletmelere verilen daha ucuz krediler de dahil olmak üzere bu kredi patlaması, Temmuz ayında yıldan yıla %11,76’ya ulaşan yurt içi enflasyonu da artırıyor.

Aynı zamanda artan ithalatla birlikte döviz ihtiyacı da artarak Türk parasını daha da zayıflattı. Dahası, virüs salgını sırasında turizmdeki büyük düşüş ve düşen ihracat nedeniyle ülke daha az dolar ve avro kazandıkça lirada, satışlar gelmeye başladı.

Türkiye’nin hangi seçenekleri var?

BlueBay Asset Management’te gelişmekte olan piyasaları kapsayan kıdemli bağımsız stratejist Timothy Ash, merkez bankacılarının ancak bu kadarını yapabileceğine inanıyor. Bloomberg haber ajansına verdiği demeçte, “Dövize müdahale başarısız oldu. Artık rezervlerin korunması isteniyor” diyen Bloomberg, faiz oranlarının artırılmasının Türkiye için kalan tek seçenek olduğunu da sözlerine ekledi.

Liranın düşmesine izin verilirse, dolar borcu olan Türk şirketleri onları bankaya ödemek için mücadele edecekler. TL’deki sert düşüş Türkiye bankalarının sıkıntıya düşmesine bile neden olabilir. Faiz oranlarını artırarak para birimi istikrara kavuşturabilir, ancak ekonomi daha derin bir resesyona sürüklenerek korona virüs düşüşünü şiddetlendirebilir. Her iki seçenek de tehlikelidir. Ama hiçbir şey yapmamak muhtemelen daha kötüdür

Ancak, faiz oranlarını yükseltmek istenmiyor. Ekonomiye alışılmışın dışındaki bakış açısına göre, yüksek oranlar yalnızca enflasyonu besleyecektir. Ayrıca, bu yükselişe eşlik edecek kredi maliyetindeki artışın, ekonomik büyümeyi ve en önemlisi istihdam yaratmayı azaltacağı düşünülüyor.

COVID-19 yayılımı nedeniyle, ekonominin 2020’de tahmini %4 küçülmesi beklendiğinden, Türkiye’deki işsizlik on yıldan fazla bir süredir en yüksek seviyeye yaklaşıyor. Ancak Türkiye’nin devlet borcu zaten yatırımcılara enflasyon oranından daha az kazanç sağladığından, merkez bankası bir çıkmazla karşı karşıya kalıyor.

Türkiye merkez bankası geçen hafta, piyasa yapıcılarının politika faizinin çok altında borçlanmasına izin veren ucuz finansmanı durduracağını söyledi. Ancak likidite önlemlerinin geri alınması, liraya yalnızca geçici bir destek sağladı. Yatırımcılar, Türkiye’nin benzer bir durumla karşılaştığı 2018’deki kadar agresif bir faiz artışı ummuştu.

Goldman Sachs analistleri, kredi tıkanıklığını körükleyen politikanın yeterli adım olup olmadığına şüpheyle yaklaşıyorlar. Yatırımcılar, liranın daha da düşmesini ve sonuçta bu düşüşün merkez bankasını faiz oranlarını yıl sonunda %10’a, 2021’de ise %14’e yükseltmeye zorlamasını bekliyorlar.

Görünen o ki, lirada değer kaybı yaşanacak ve ekonomide de bir süre daha resesyon sürecek. Uygulanan ekonomi deneyi ilginçti ve sürdürülemez bir istikrar duygusu yarattı.

KAYNAK:

BY CHRIS MILLER | AUGUST 11, 2020, foreignpolicy.com , FP News, Hidden Economic Disaster

DW Madia for Minds, https://www.dw.com, Why the Turkish lira is in free fall

Jack Ewing, Aug. 27, 2020, Another Currency Crisis

Enflasyon Kontrolu

Enflasyon, bir ekonomi için karmaşık bir durum olarak kabul edilir. Enflasyon makul bir oranın ötesine geçerse, bir ekonomi için arzu edilmeyen durumlar yaratabilir. Bu nedenle kontrol altında olmalıdır.

Enflasyonun nedenleri çok ve çeşitlidir. Parasalcılar ve klasikçiler, toplam talepte bir artışa neden olan para arzındaki artışı suçlarlar.

Keynesçiler ise parasal faktörlere hiç önem vermezler. Onlara göre, enflasyon elbette toplam talepteki bir artıştan kaynaklanıyor

Talep yönetimi politikaları genel olarak para politikası ve maliye politikası şeklinde gruplandırılabilir. Bununla birlikte, enflasyon aynı zamanda maliyet tabanlı faktörlerden de kaynaklanmaktadır. Bu tür enflasyonu kontrol etmek için genellikle fiyatlar ve gelirler politikası önerilmektedir.

Gerçekte, bir ekonomideki enflasyon, talep tabanlı ve maliyet tabanlı faktörlerinin bir karışımıdır. Bu nedenle, politika yapıcılar enflasyonu kontrol etmek için üç yöntem kullanır: (1) parasal önlemler; (2) mali önlemler; ve (3) parasal olmayan önlemler. Gelişmiş ülkelerde, endeksleme yöntemi de bazen anti-enflasyonist bir yöntem olarak kullanılmaktadır.

Enflasyonu kontrol etmek için kullanılan bilindik önlemler, aşağıda kısaca tekrarlanmaktadır.

1. Parasal Önlemler:

Bir ülkenin hükümeti, ekonomik faaliyetleri kontrol etmek için çeşitli önlemler alır ve politikalar oluşturur. Para politikası, hükümetin enflasyonu kontrol altına almak için aldığı en yaygın önlemlerden biridir.

Para politikasında merkez bankası ticari bankalar için borçlanma faiz oranını artırır. Sonuç olarak, ticari bankalarda halk için kredi faiz oranlarını artırırlar. Böyle bir durumda bireyler yeni girişimlere yatırım yapmak yerine tasarruf etmeyi tercih ederler.

Bu, piyasadaki para arzını azaltır ve bu da enflasyonu kontrol eder. Bunun dışında merkez bankası, ticari bankaların enflasyonu kontrol altına almak için kredi oluşturma kapasitesini düşürebilir.

Bir ülkenin para politikası aşağıdakileri içerir:

(a) Banka Faizindeki Artış:

Merkez bankası tarafından enflasyonu kontrol etmek için alınan en yaygın önlemlerden birini ifade eder.

Banka faiz oranı, ticari bankanın merkez bankası tarafından verilen krediler ve avanslar için reeskont alma oranıdır. Banka faizindeki artış, halka yönelik kredi faiz oranlarının yükselmesine neden olur. Bu, bireylerin toplam harcamalarında azalmaya yol açar.

Bireylerin toplam harcamalarındaki azalmanın başlıca nedenleri şunlardır;

(i) Borçlanmayı daha maliyetli hale getirmek:

Merkez bankasının banka faizini yükseltmesi, ticari bankaların kredi ve avans faiz oranını artırdığını ifade eder. Bu, genel halk için borçlanmayı pahalı hale getirir.

Sonuç olarak, bireyler yatırım planlarını ertelerler ve gelecekte faiz oranlarının düşmesini beklerler. Yatırımlardaki azalma, toplam harcamaların azalmasına ve böylelikle enflasyonun kontrol edilmesine yardımcı olur.

(ii) İşletmeler için olumsuz durumlar yaratmak:

Banka faiz oranındaki artışın bazı iş adamları üzerinde psikolojik bir etkisi oluşabilir. Bu durumu, ticari faaliyetlerini yürütmeleri için olumsuz bulabilirler. Bu nedenle harcamalarını ve yatırımlarını azaltırlar.

(iii) Tasarruf eğilimini artırmak:

Bu, bireylerin toplam harcamalarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden birini ifade eder. Bireylerin genellikle enflasyonist koşullarda tasarruf etmeyi tercih ettikleri bilinen bir gerçektir. Sonuç olarak, bireylerin toplam tüketim ve yatırım harcamaları azalır.

(b) Kredi Oluşturmada Doğrudan Kontrol:

Para politikasının büyük bölümünü oluşturur. Merkez bankası, ticari bankaların kredi kontrol kapasitesini aşağıdaki yöntemleri kullanarak doğrudan düşürür:

(i) Açık Piyasa İşlemlerinin Gerçekleştirilmesi:

Merkez bankasının ticari bankaların kredi oluşturma kapasitesini azaltmak için kullandığı önemli yöntemlerden birini ifade eder. Merkez bankası, ticari bankalara ve belirli özel işletmelere devlet tahvilleri ihraç eder.

Bu şekilde, ticari bankalardaki nakit, devlet tahvillerinin satın alınmasına harcanacaktır. Sonuç olarak, ticari banka genel halk için kredi arzını azaltacaktır.

(ii) Rezerv Oranlarının Değiştirilmesi:

Ticari bankaların kredi yaratma kapasitesini azaltmak için merkez bankasının rezerv oranlarını artırması veya azaltması. Örneğin, merkez bankasının ticari bankaların kredi yaratma kapasitesini azaltması gerektiğinde, Nakit Rezerv Oranını artırır. Sonuç olarak, ticari bankaların merkez bankasında, toplam mevduatlarına göre daha fazla miktarda nakit rezervi tutmaları gerekir. Bu, ticari bankaların kredi verme kapasitesini daha da azaltacaktır. Sonuç olarak, bireylerin bir ekonomiye yaptığı yatırım da azalacaktır.

(iii) Seçmeli Kredi Kontrolu

Son olarak, merkez bankası, tüm ekonomi yerine herhangi bir sektör (ler) enflasyonist fiyat artışı yaşadığında, seçmeli kredi kontrolü kullanır. Ancak bu araç, esas olarak tüketim harcamalarını kontrol etmede etkilidir.

Tüm bu önlemler banka kredisini daha maliyetli hale getiriyor. Daha yüksek kredi maliyeti, daha az kredi kullanılabilirliği ve dolayısıyla daha az para arzı sağlar. Bunlar, toplam talebi daraltma potansiyeline sahiptir. Tüm bu önlemler ticari bankaların kredi yaratma potansiyelini azalttığından, toplam özel harcamalar azalır ve böylece enflasyon kontrol edilir.

Ancak, para politikasının etkinliğini kısıtlayan bazı sınırlamaları vardır. Birincisi, para politikası, sadece dolaylı olarak, yani faiz oranını yükselterek ve para arzını azaltarak etkisini gösterir. Böylece etkinliği ancak bir zaman gecikmesinden sonra hissedilebilir. İkinci olarak, tüm toplam harcama türleri parasal kontrol silahlarından etkilenmez.

Özel harcamadan ziyade kamu harcamaları toplam talebin büyük bir kısmını oluşturuyorsa, para politikası önlemleri pek işe yaramayacaktır. Kamu harcamaları, merkez bankacılığı politikalarının kontrolüne kolaylıkla uygun değildir. Üçüncüsü, para politikası talep tabanlı  enflasyon ile oldukça başarılı bir şekilde mücadele edebilir, ancak maliyet artışlarından doğan enflasyon, merkez bankası kontrolüne tabi değildir. Yüksek ücretler veya hammadde fiyatlarındaki artış, vb. maliyet tabanlı enflasyonist eğilimler yaratır. Banka faizinin, açık piyasa işlemlerinin ve diğer kredi kontrol araçlarının maliyet tabanlı enflasyona cevapları yoktur. Bu sınırlamalar ışığında, diğer politika önlemleri kullanılır. Bunlardan en önemlisi maliye politikası önlemleridir.

2. Mali Önlemler:

Para politikasının yanı sıra, hükümet enflasyonu kontrol etmek için mali önlemler de kullanıyor. Maliye politikasının iki ana bileşeni, devlet gelirleri ve devlet harcamalarıdır. Maliye politikasında, hükümet ya özel kesim harcamalarını ya da hükümet harcamalarını azaltarak ya da her ikisini birden kullanarak enflasyonu kontrol eder.

Özel işletmeler üzerindeki vergileri artırarak özel harcamaları azaltır. Özel harcama daha fazla olduğunda, hükümet enflasyonu kontrol etmek için kendi harcamalarını kısabilir. Bununla birlikte, mevcut senaryoda, sosyal refah için ertelenemeyecek devam eden bazı projeler olabileceğinden, devlet harcamalarının kısılması mümkün olmayabilir.

Bunun yanı sıra, savunma, sağlık, eğitim, hukuk ve düzen gibi diğer alanlar için devlet harcamaları gereklidir. Böyle bir durumda, özel harcamaların azaltılması, devlet harcamalarının azaltılmasından daha çok tercih edilir. Devlet, vergileri artırarak özel harcamaları düşürdüğünde, bireylerde toplam harcamalarını azaltırlar.

Örneğin, kar üzerinden alınan doğrudan vergiler artarsa, toplam harcanabilir gelir azalacaktır. Neticede, bireylerin toplam harcamaları azalır ve bu da piyasadaki para arzını azaltır. Bu nedenle, enflasyonist dönemde, hükümet hem kendi harcamalarını azaltır hem de özel kesimin harcamalarını düşürmek için, vergileri artırır.

Maliye politikası önlemleri, hükümetin vergilendirme, harcama ve borçlanma ile ilgili politikalarını içerir. Maliye politikasının bu üç unsuru, toplam harcamaları etkiler. Enflasyonist dönemlerde, daraltıcı maliye politikası önerilmektedir. Toplam harcamaların büyük kısmı kamu harcamalarından kaynaklandığı için, bunların azaltılması ve tasarrufa gidilmesi gerekir.

Bununla birlikte, bazı politik nedenlerden veya ekonomik zorlamalardan dolayı, kamu harcamalarında kesinti yapmak zor olabilir. Ancak, verimsiz kamu harcamaları kontrol edilmelidir. Çoğu zaman, modern hükümetler, toplumun üzerine kötü bir şekilde çökebilecek enflasyonun etkisi hakkında endişelenmeden, seçmenlerini memnun etmek için daha fazla harcama eğilimindedir. Aslında, harcama kontrolü, enflasyona yönelik önemli çözümlerden biridir.

Bir ülke enflasyona maruz kaldığında, hükümet, fazla toplam harcamayı ortadan kaldırmak için hem doğrudan hem de dolaysız vergileri artırabilir. Gelir ve / veya servet vergisi uygulandığında, harcanabilir gelir azalır. Bu, özel kesimin toplam harcamalarını büyük ölçüde azaltacaktır. Bununla birlikte, gerçekte, vergi mükellefleri bir hükümeti iktidardan oyları ile indirebileceğinden, oy kaybetmemek için hükümet, vergi oranlarını yükseltmekte isteksiz olabilir.

Maliye politikası, tıpkı para politikası gibi kusursuz değildir. Belirli sınırlamalara maruz kalır. Birincisi, maliye politikası ve siyaset, maliye politikasının hiçbir zaman siyasi bir boşluk içine alınmaması anlamında, el ele gider. Bu bakımdan, siyasi zorlamalar etkinliğini büyük ölçüde azaltır. İkinci olarak, vergi-harcama programının ihtiyatsız kullanımı istenen sonuçları vermeyebilir.

Gelir vergisindeki artış harcanabilir geliri ve dolayısıyla tüketim harcamalarını azaltır. Ancak vergi oranlarındaki artış, tasarruf oranlarının ve sermaye oluşumunun düşmesine neden olur. Ayrıca, yoksullara gıda sübvansiyonu programı veya işsizlik ödeneği vb. gibi transfer ödemelerinde kesinti yapılması, bu tür harcamalarda kısıntı gereksimine rağmen, enflasyon sırasında akıllıca görünmeyebilir.

Para politikası ve maliye politikası önlemlerinin etkinliğini tamamlamadan önce, bu iki politika önleminin en iyi kombinasyonunun bile istenen sonuçları vermeyebileceği belirtilmelidir. Bu politika önlemlerinin etkinliği için gerekli olan, “iyi zamanlamadır”. Buna ek olarak, birçok nedenden dolayı toplam harcamaları etkileyecek para ve maliye politikası önlemlerinin doğru bir şekilde harmanlanması, neredeyse imkansızdır.

İlk olarak, toplam talebin gerçekten yükselip yükselmediği kesin olarak tespit edilemez. Hiçbir ekonominin, toplam talebin ne kadar hızlı büyüdüğünü gösterebilen bir “hız göstergesi” yoktur- “GSYİH’nın şu anki çeyrekte ne yaptığı yalnızca çeyreğin sonunda öğrenilir”. O zaman bile bu tür rakamlar etkileyici ve revizyona tabi olabilir. Her şeyden önce, istikrar politikası zorunlu olarak tahmine dayalıdır ve kısa vadeli ekonomik tahmin bir sanat olabilir, ancak kesin bir bilim değildir.

3. Parasal olmayan önlemler:

Enflasyona yönelik kalıcı çözüm için üretimde bir artış olmalıdır. Zira, enflasyon, mevcut çıktı üzerindeki toplam talep fazlalığından kaynaklanmaktadır. Ülkenin kaynaklarını üretken olmayan sektörlerden üretken sektörlere kaydırarak, çıktı artırılabilir. Teknolojik gelişmeler de daha yüksek çıktı sağlayabilir. İkinci olarak, ücretler ve diğer ödenekler kontrol edilerek, maliyet itici çeşitliliğin enflasyonu kontrol edilebilir. Üçüncüsü, temel malların fiyat kontrolü ve fiyatlandırması kısa vadeli önlemler olarak önerilebilir.

Ayrıca, yolsuz ve verimsiz yönetim, çeşitli anti-enflasyonist önlemlerin etkinliğini sık sık köreltiyor. Kara borsacıların, spekülatörlerin, istifçilerin vb. faaliyetleri, temelde enflasyonu tetiklediği için, bunlar ciddi şekilde ele alınmalıdır.

(i)Fiyat Kontrolü:

Enflasyonu durdurmanın bir diğer yolu da mal ve hizmet fiyatlarının daha fazla artmasını önlemektir. Bu yöntemde enflasyon, fiyat kontrolü ile bastırılır, ancak bu şekilde enflasyonun uzun vadede kontrolü mümkün olmaz. Böyle bir durumda, ekonomideki temel enflasyonist baskı, kısa bir süre için fiyat artışı şeklinde ortaya çıkmamaktadır. Bu tür enflasyon, bastırılmış enflasyon olarak adlandırılır.

Tarihsel kanıtlar, fiyat kontrolünün tek başına enflasyonu kontrol edemediğini sadece enflasyonun boyutunu azalttığını göstermiştir. Örneğin, savaşlar sırasında, farklı ülkelerin hükümetleri, fiyatların daha fazla artmasını önlemek için fiyat kontrolleri uyguladı. Bununla birlikte, fiyatlar farklı ekonomilerde zirvede kalmaya devam etti. Bunun nedeni, enflasyonun farklı ekonomilerde ısrarcı olması ve fiyatlarda keskin artışlara neden olmasıdır. Dolayısıyla nedeni belirlenmedikçe enflasyonun bu şekilde durdurulamayacağı söylenebilir.

(ii) Endeksleme:

Bazen endeks bağlama yöntemi olarak adlandırılan endeksleme, enflasyonu düşürmek yerine enflasyonla mücadele etmek için tavsiye edilir. Bu politika, satın alma gücünü aynı seviyede tutmak için para ödemelerini (ücretler ve maaşlar gibi) bir fiyat enflasyonu endeksine bağlayarak çalışır. Bu, fiyat endeksi yükseldiğinde, maaş ve ücretlerin de aynı yüzde oranında otomatik olarak artacağı anlamına gelir. Bu durumda çalışanlar, satın alma güçlerinde herhangi bir azalma yaşamayacaklardır. Ancak endeksleme ile sadece ücretliler değil, alacaklılar da korunmaktadır.

Bununla birlikte, endeksleme yöntemi karakter olarak kendi başına enflasyonist olduğu için daha az popüler bir yöntem olarak kabul edilir ve yalnızca yüksek enflasyon oranlarının hüküm sürdüğü durumlarda istenebilir.

NETİCE:

Belirli bir önlem veya araç kullanarak enflasyonu kontrol etmek kolay değildir. Her önlemin temel amacı, ekonomiye nakit girişini azaltmak veya piyasadaki likiditeyi azaltmaktır.

Enflasyon kontrolünün, çok yönlü bir hamle olması gerektiği söylenebilir. Belirli bir politika ile sonuç almak güçtür. Diğer bir deyişle, enflasyonu kontrol etmek için sadece para politikasının ya da sadece maliye politikasının önemli olduğu argümanı tam olarak doğru değildir. En iyi sonucu elde etmek için bu enflasyon karşıtı önlemler aynı anda kullanılmalıdır. Zira, bu önlemler, birbirleri ile rekabet etmeyip, daha ziyade, birbirlerini tamamlarlar.

KAYNAK:

Article Shared by Nikita Dutta, Preventive Measures to Control Inflation (4 Methods), economicdiscussion.net

Article Shared by Nitisha, Measures to Control Inflation, economicdiscussion.net

SEÇİM SİSTEMLERİ

Seçim Sistemi nedir?

Bir ülkenin seçim veya oylama sistemi, oyların kimlerce ve nasıl kullanılacağı, seçimlerden sonra adayların ve partilerin seçildikleri koltukların sayısının nasıl hesaplanacağını belirlemek için kullanılan bir yöntemdir. Diğer bir deyişle, oyların parlamentoda veya hükümetin diğer alanlarında (başkanlık gibi) koltuklara nasıl çevrildiğidir. Bir seçimde adaylara ve partilere koltuk vermek için ne kadar kaç ve ne tür oyların gerekli olduğunu belirler. Sonuç olarak, farklı seçim sistemleri, politikacılara farklı şekillerde örgütlenme ve kampanya yapma konusunda teşvik eder. Bazı seçim sistemleri, belirli türdeki adaylar için engel bile oluşturabilir. Farklı seçim sistemleri seçmenlere farklı türlerde seçenekler sunar ve bu da seçmenlerin aldığı kararları etkileyebilir.

Dünya çapında kullanılan birçok farklı seçim sistemi türü vardır ve hatta bazı ülkelerde, farklı bölgelerde ve farklı hükümet düzeylerinde farklı seçim sistemleri bulunabilir (örneğin, okul kurulları, şehir konseyleri, eyalet yasama meclisleri, valilikler vb. seçimleri).

Bir seçim sistemi, bir seçimi yöneten bir dizi kuraldır ve birçok bilim adamı, herhangi bir sistemi üç ana unsura ayırır; oy pusulası yapısı (bir oy nasıl ve ‘ne için’ kullanılır); seçim bölgesi yapısı (seçmenlerin bölgesel olarak tanımlanmış seçim bölgelerine ayrılıp ayrılmayacağı ve nasıl bölüneceği) ve seçim formülü (bir meclis seçiminde bu, oyları sandalyelere çevirme yöntemi).

Pek çok ülkede genel seçimlerinin ardından, seçim sistemine çok fazla odaklanılır ve bunun ne kadar adil ve demokratik olduğu konusunda sorular gündeme gelir. Özellikle, bir partinin oyların yalnızca mesela üçte birini alarak sandalyelerin çoğunluğunu kazanması demokratik mi yoksa bu durum seçim sistemiyle ilgili ciddi bir sorunun işareti mi? Seçim sistemi nasıl daha iyi hale getirilebilir?

Tek kazanan sistemler ile Birden çok kazanan sistemler

Bazen sadece bir kişiyi seçmek mantıklıdır. Örneğin, bir ulus her seferinde yalnızca bir başkan seçer. Bununla birlikte, bir yasama organı seçerken, tek kazanan ve çok kazanan bölgeleri kullanmak arasında gerçekçi bir karar vermek gerekir. Zira, bu seçimin derin sonuçları vardır. Akademik fikir birliği, çok kazanan bölgelerin aşağıdakilerle ilişkili olduğudur;

• Daha büyük ve daha kalabalık bölgeler;

• Birden fazla parti ve adayın yarıştığı bölgeler;

• Seçmenlerin siyasi tercihlerini daha orantılı bir şekilde yansıtan yasama organları;

• Tek bir çoğunluk partisi yerine bir parti koalisyonu tarafından yönetilme;

• Yasama meclisine daha fazla kadının seçilmesi.

Öte yandan, tek kazananı olan bölgeler şunlarla ilişkilidir:

• Seçilen temsilci ile seçmenler arasında daha yakın bir bağ olan daha küçük bölgeler;

• Tartışmasız bölgeler ve iki partili sistemler;

• Ülke genelinde bir parti için kullanılan oylar ile o partinin kazandığı koltuklar arasında orantı olmaması;

• Tek partili çoğunluklarla yönetilme;

• Yasama meclisine daha az sayıda kadının seçilmesi.

Seçim Sistemleri

Çoğulluk Sistemi

Aynı zamanda “kazanan hepsini alır” sistemleri olarak da adlandırılan çoğulluk sistemleri, bir seçimde en çok oyu alan adaya basitçe bir koltuk verir. Adayın kazanması için oyların çoğunluğunu (% 50 +) almasına gerek yoktur; diğer tüm adaylardan daha fazla oyu olduğu sürece kazanan ilan edilir.

Çoğulluk sistemlerinin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• En çok desteğe sahip yarışmacının seçilmesi ilkesine göre.

• Genellikle basit ve şeffaf oylama ve sayma süreçleri gerektirir.

• Adaylar, kullanılan oy çokluğu (yani çoğunluk değil) ile seçilir.

• Ana modeller şunlardır: Tek Üye Çoğulluğu; Çok Üyeli Çoğulluk

Bu oy sayma sistemi en basit olanıdır- seçmen yalnızca bir adaya oy verir ve en çok oy alan kişi seçilir. Sonuçları hesaplamak için en kolay oy sayma sistemidir. Kazanan aday, diğer herhangi bir adaydan daha fazla oy alan adaydır, ancak mutlak çoğunluk (%50 + 1) olması şart değildir.

Bu sistem; Birleşik Krallık, Kanada, Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer birçok ülkede kullanılmaktadır. Ülke, her seçim bölgesinin bir sandalyeye sahip olduğu bölgelere bölünmüştür. Oy kullananlar, hangi adayı tercih ettiklerini işaretler ve en çok oyu alan kişi (çoğunluk olmasa bile) seçilir. Bu sistemin temel avantajı, basit olması, her bölgenin kendi milletvekiline sahip olması ve genellikle bir partinin çoğunluğu kazanmasına ve dolayısıyla koalisyon ihtiyacına yol açmamasıdır. Ana dezavantajı, oldukça orantısız olmasıdır; yeni partilerin ortaya çıkmasını engeller ve seçmenlerin politikacılarını kontrol altında tutma kabiliyetini sınırlar. Bir diğer sorun, siyasetin etkin bir şekilde yalnızca iki partiyle sınırlı olduğu Amerika’da görülebilir. Ne Demokratlar ne de Cumhuriyetçiler özellikle popüler olmamalarına rağmen, seçmenler az veya çok onlara oy vermeye zorlanıyor, çünkü başka birine oy vermek oyun boşa harcanması oluyor. Bunun sonucunda seçmen, asla seçmeyeceği bir politikacı tarafından temsil edilecektir. Neticede, bu sistem, görevini ne kadar çok veya ne kadar az yaparsa yapsın, yeniden seçilecekleri güvenli koltukların oluşturulmasına yol açıyor. Bu, politikacıları tembelleştiriyor ve seçmenlerini hafife almalarına yol açıyor. Her seçimde sadece bir avuç koltuk rekabetçidir, büyük çoğunluk için, oylarının herhangi bir şeyi etkileme(veya cezalandırma) şansı oldukça düşüktür. Amerika’nın aksine, Birleşik Krallık’ta ikiden fazla siyasi parti var, ancak bu seçim sistemi orada da  oldukça orantısız sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin, 2015’te Muhafazakarlar, oyların yalnızca %37’sini alırken, sandalyelerin %51’ini aldı.

Blok oy

Bu sistem, seçmenlerin doldurulacak koltuklar için çok oyu olduğu, birden çok kazananlı sistemlerde kullanıldığında, Blok Oy olarak bilinir. Bir aday seçildikten sonra, tüm oy pusulaları, bir sonraki üyeyi seçmek için sayıma iade edilir. En yüksek oyu alan adaylar, gerçekte aldıkları oy yüzdesine bakılmaksızın pozisyonları doldururlar.

Bu seçim sistemi, Bermuda, Laos, Tayland, Kuveyt, Filipinler ve diğer ülkelerde kullanılmaktadır.

Çoğunluk Sistemleri

“İkinci oy” olarak da adlandırılan çoğunluk seçim sistemleri, adayların kazanmak için oyların çoğunluğunu elde etmesini şart koşarak daha yüksek bir temsil gücü sağlamaya çalışır. “Çoğunluk” normalde %50 artı bir oy olarak tanımlanır. Hiçbir aday oyların çoğunluğunu alamazsa, ikinci tur oylama yapılır (genellikle ilk oylamadan bir hafta sonra). İkinci tur oylamada, yalnızca ilk turdan belirli sayıda adayın katılmasına izin verilir.

Çoğunluk sistemlerinin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• Seçilen bir temsilcinin, ancak seçmenlerin yarısından fazlasının desteğine sahip olması durumunda seçilmesi gerektiği ilkesine dayanır.

• İkiden fazla aday varsa veya bir doğal çoğunluk yoksa tercihli oylama veya birden fazla tur oylama gerektirebilir.

• Adaylar, kullanılan oyların çoğunluğu (yani% 50’den fazla) ile seçilir.

• Ana modeller şunları içerir: Tercihli Oylama, İsteğe Bağlı Tercihli Oylama, İki Turlu Oy.

Tercihli oylama

Tercihli oylama, genellikle tek kazananlı bölgelerde kullanılır ve seçmenlere oy pusulalarını işaretlerken daha fazla seçenek sunar. Seçmenler tüm adayları, tercih ettikleri aday “1” sayısından başlamak üzere diğer tercihleri sıralanana kadar işaretlerler. Oyların salt çoğunluğuna (% 50 + 1) sahip olan aday hemen seçilir.

Hiçbir adayın salt çoğunluğu yoksa, tercihi en düşük olan aday elenir ve oy pusulaları kalan adaylara işaretlenen sırayla atanmak üzere 2. tercihler için incelenir. Daha sonra toplamlar kontrol edilir ve bu süreç bir aday mutlak çoğunluğa sahip olana kadar tekrarlanır.

Bu sistem, Avustralya federal Temsilciler Meclisi’nde ve bazı eyalet Yasama Meclislerinde kullanılır. Nauru’da bu sistemi kullanır.

İsteğe bağlı tercihli oylama

Burada, seçmenler tercih ettikleri adaya ‘1’ sayısını koyarlar ve bu geçerli bir oylama için yeterlidir. Tercih sırasına göre seçtikleri ölçüde adayları numaralandırmaya devam edebilirler. Tüm adayların sıralanması gerekmez.

NSW, Yasama Meclisinde (Aşağı Meclis) ve belediye başkanlığı seçimleri için yerel yönetim alanlarında ve bir veya iki boş kadro doldurulduğunda temsilcilerin seçimi için bu sistemi kullanır.

İki turlu oy

Seçim, aynı şekilde yürütülür ve bir aday salt çoğunluk oyu alırsa seçilir. Hiçbir aday mutlak çoğunluğu alamazsa, genellikle bir veya iki hafta sonra ikinci tur oylama yapılır ve bu turun kazananının seçildiği ilan edilir. 2. tur, oyları en çok kazanan iki kişi (Ukrayna) veya kayıtlı seçmenlerin belirli bir yüzde oyundan fazlasını(Fransa’da %12,5) alanlar arasında bir yarışma olabilir.

Bu sistem; Fransa, Mali, Togo, Mısır, İran, Beyaz Rusya ve Ukrayna gibi ülkelerde kullanılmaktadır.

Orantılı Temsil Sistemleri

Orantılı temsil, adayların kazandıkları sandalye yüzdesini, seçimde aldıkları oyların yüzdesine olabildiğince yakından yansıtmaya çalışan bir oylama sistemi sınıfının genel adıdır. Dünyada en yaygın olarak kullanılan seçim sistemleri setidir ve varyantları hemen hemen her ülkede (bazı şehir konseylerinin orantı formları formları kullanılarak seçildiği Amerika Birleşik Devletleri dahil) bulunabilir.

Orantılı Temsil sistemlerinin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• Partilerin gerçek yarışmacılar olduğu varsayımına ve oy paylarının, koltuk paylarını doğru bir şekilde yansıtması ilkesine dayanır;

• Çok üyeli bölgeler gerektirir (Bölge ne kadar büyük olursa, sonuç okadar orantılı olur)

• Sayma ve koltuk belirleme süreçleri genellikle karmaşıktır ve şeffaf değildir

• Adaylar, partileri için kullanılan toplam oy yüzdesine göre seçilir.

• Ana modeller şunları içerir: Orantılı Liste; Tek Aktarılabilir Oy; Tek Aktarılamaz Oy, Kümülatif Oylama

Esasen ülke daha önceki sistemlerde olduğu gibi seçim bölgelerine bölünmüştür, ancak temel fark, seçim bölgesi başına birden fazla sandalye olmasıdır. Bu sayı, bazı seçim bölgelerinde tarihsel olarak, 9’a kadar çıkabilir Bu, küçük bir partinin dahi parlamentoda temsil edilme şansının yüksek olduğu ve aynı partiden politikacıların bile birbirleriyle rekabet edecekleri anlamına gelir.. Bu, kampanya yapmadan seçilebileceğiniz veya sempati ile seçmenlerin oyunu alabileceğiniz bir seçim bölgesinde, güvenli bir koltuk diye bir şeyin olmadığı demektir.

Orantılı liste

Çoğu çok kazananlı orantılı sistem, bir tür parti Liste’si kullanır. Parti Liste’si ile, siyasi partiler aday listelerini tanımlar ve seçmenler bir liste için oy kullanır. Her listenin göreceli oyu, her listeden kaç adayın seçildiğini belirler Partiler, toplam oydaki toplam paylarıyla orantılı olarak sandalye alırlar ve kazanan adaylar, konumlarına göre listelerden alınır.

Parti listesi sisteminde seçmenler, bir adaya oy vermek yerine, oy pusulasında bir parti seçerler ve her bir parti, aldıkları oy sayısına eşit sayıda sandalye alır. Temel avantaj, seçimin aday kişiliğinden çok parti politikası ile ilgili olmasıdır, politikacılar sadece seçmenlerine değil, tüm ülkeye odaklanırlar, sistem son derece temsilidir ve nerede yaşarsanız yaşayın oyunuz hala önemlidir ve istenilen bir politikacı seçilebilir. Başlıca dezavantajları, insanların yerel bölgelerini temsil eden bir politikacıya sahip olmamaları ve politikacıların partilerine karşı çok az güce sahip olmalarıdır.

Listeler “kapatılabilir” veya “açık” olabilir; Açık listeler, seçmenlerin bireysel aday tercihlerini belirtmesine ve bağımsız adaylara oy vermesine olanak tanır.

Aktarılabilir tek oy

Bu sistem, seçmenlerin oy pusulasında tercihlerini sıraladığı çok kazananlı bölgelerde kullanılmaktadır. Tercih işaretlemesi, seçmenlerin istedikleri kadar adayı işaretlemeleridir. Önceki sistemlerde olduğu gibi sadece aday için oy vermek yerine, oylar “aktarılabilir”. Yani oy pusulasında en çok kazanması istenilen aday, oy kullanıcı tarafından 1 numara ile işaretlenir. Toplam 1. tercihli oy sayısı toplandıktan sonra, tek bir adayın seçimi için gereken oy kotası belirlenerek sayım başlar. Ancak, bu adayın seçilmemesi ihtimaline karşın, başka bir aday 2 rakamı ile işaretlenir. İlk tercih seçilmediği taktirde, istenilen aday seçilene kadar kullanılan oy, ikinci, üçüncü, dördüncü vb. tercihe aktarılır. Daha uygun bir adaya transfer edilebileceği için kullanılan oy boşa gitmez.

Hesaplamada en yaygın kullanılan yöntemlerden biri, adını on dokuzuncu yüzyıl düşünürü ve matematikçi H.R. Droop’tan alan Droop kotası olarak bilinir. Droop kotası, bir adayın bir koltuk kazanması için alması gereken minimum oy sayısını belirlemek için aşağıdaki formül kullanılarak hesaplanır:

                  [V / (S + 1)] +1

Burada V, seçim bölgesinde kullanılan toplam geçerli oy sayısıdır ve S, seçim çevresinde seçilmek üzere toplam sandalye sayısıdır.

Örneğin, 3 koltuk için 1000 oy kullanılırsa, Droop kotası [1,000 / (3 + 1)] + 1 = 251’dir. Bu, en az 251 oy alabilen herhangi bir adayın bir koltuk kazanacağı anlamına gelir.

Bu sistem, tüm Avustralya’da ve İrlanda, Malta ve Estonya’daki ulusal parlamento seçimlerinde kullanılır.

Tek Aktarılamaz Oy

Bu sistemde, her seçmen bir oy hakkına sahiptir, ancak bölgede doldurulacak birkaç sandalye vardır. Bu pozisyonları en çok oy alan adaylar doldurur. Örneğin, 4 üyeli bir bölgede bir adayın seçilebilmesi için oyların sadece %20’sinden fazlasına ihtiyacı vardır.

Bu sistem ile çoğunluk sistemleri arasındaki temel fark, bu sistemin azınlık partilerinin temsil edilmesini kolaylaştırmasıdır. Seçim bölgesindeki koltuk sayısı ne kadar fazlaysa, sistem o kadar orantılı hale gelir.

Bu seçim sistemi, Ürdün, Tayvan ve Vanuatu gibi ülkelerde parlamento seçimleri için kullanılmaktadır.

Kümülativ Oylama:

Seçmenlerin, seçilecek sandalye sayısına eşit sayıda oyu olduğu bir seçim yöntemidir. Seçmenler, oylarının çoğunu belirli bir adaya istedikleri kadar tahsis edebilirler. Örneğin, üç sandalyeli bir bölgede, bir seçmen oylarının üçünü de bir adaya, iki oyu bir adaya ve birini diğerine veya üç farklı adaya bir oy verebilir.

Karma Üyeli Sistemler

Karma sistemlerin temel özellikleri aşağıdaki gibidir:

• Diğer üç temel ailenin kombinasyonlarını tek bir sisteme dahil eder;

• Genel olarak bir orantılılık unsuru eklemek için tasarlanmıştır;

• Tüm ülke genelinde farklı seçmen aile türlerini karıştırabilir veya ülkenin farklı yerlerinde farklı türleri karıştırabilir:

• Farklı yetkilere, farklı seçim bölgelerine, farklı rollere sahip yasa koyucular üretebilir.

İki ana karma sistem türü şunlardır:

Karma Üye Orantılı:.

Koltukların bir kısmı çoğunluk kullanılarak seçilir ve geri kalanı orantılı sistemler listesinden seçilir. Listedeki sandalyeler, çoğunluk sandalyelerinden sonra, ulusal parti oyları ile orantılı olacak şekilde tahsis edilir.

Bu sistem, çoğunluk ve orantılı sistemlerin unsurlarını birleştirmeye çalışır. Her seçmenin iki oy aldığı bu seçim sisteminde biri yerel bir seçim bölgesindeki bir aday için ve diğeri parti listesi için. Parlamentonun bir kısmı, tek kazananlı bölgelerde  çoğunluk yöntemiyle seçilirken, geri kalanı Orantılı Liste’den gelir.

Bu sistemde, Orantılı Liste koltukları, bölge koltuk sonuçlarından kaynaklanan tüm orantısızlıkları telafi eder. Örneğin, bir parti ulusal oyların %10’unu kazanır ancak bölgede koltuğu yoksa, temsilini parlamentonun yaklaşık %10’una çıkarmak için orantılı parti listelerinden seçilecek yeterli sandalyeye sahip olacaktır.

Bu seçim sistemi, Almanya, Yeni Zelanda, İtalya ve Venezuela gibi ülkelerde kullanılmaktadır.

Paralel Sistemler:

Her seçmenin iki oy aldığı Paralel sistemler hem orantılı parti listelerini, hem  de çoğulluk (“kazanan hepsini alır”) yöntemlerini kullanır: biri yerel bir seçim bölgesindeki bir aday için diğeri parti listesi için. Koltukların bir kısmı çoğulluk kullanılarak seçilir ve geri kalanı orantılı parti listesinden seçilir. Liste sandalyeleri, ulusal parti oylarıyla orantılı olarak tahsis edilir, ancak yasama organının, ülke çapında parti oylamasını yansıtması gerekmez. Yukarıdaki sistemden farkı, orantılı parti listeleri çoğunluk bölgelerdeki herhangi bir orantısızlığı telafi etmez.

Paralel sistemler, Hırvatistan, Japonya ve Rusya dahil yaklaşık 20 ülkede kullanılmaktadır.

Bazı Ülke Uygulamaları

Birleşik Devletler’deki Meclis ve Senato ve Birleşik Krallık’taki Avam Kamarası seçimleri çoğulluk sistemini kullanır. ABD başkanlık seçimleri de genel olarak bir çoğunluk sistemi olarak kabul edilir, ancak Seçim Kurulunun varlığı aslında onu çoğulluk ve çoğunluk sistemlerinin garip bir melezi haline getirir.

Avusturya, Finlandiya, Portekiz, Rusya ve diğer Doğu Avrupa devletlerindeki başkanlık seçimleri ve Fransa’daki başkanlık ve Ulusal Meclis seçimleri, çoğunluk seçim sistemlerinin çeşitli biçimlerini kullanır. ABD Seçim Sistemi’ de çoğunluk sisteminin bileşenlerine sahiptir, çünkü bir başkan adayı kazanmak için% 50 artı bir seçmen oyunu (538 üzerinden 270) almalıdır. Hiçbir aday 270 puana ulaşmazsa, seçime Temsilciler Meclisi karar verir. Bununla birlikte, Seçim Kurulunda kimin kime oy vereceğini belirlerken, ABD başkanlık yarışı katı bir çoğulculuk sistemidir: Bir eyalette halk oylarının çoğunu alan aday, o eyaletin tüm seçim oylarını alır.

Ancak bu ülkelerde uygulanan çoğunluk seçim sistemleri, adayların kazanmak için oyların çoğunluğunu almasını şart koşarak daha yüksek bir temsil gücü sağlamaya çalışır. “Çoğunluk” normalde %50 artı bir oy olarak tanımlanır. Hiçbir aday oyların çoğunluğunu alamazsa, ikinci tur oylama yapılır (genellikle ilk oylamadan bir hafta sonra). İkinci tur oylamada, yalnızca ilk turdan belirli sayıda adayın katılmasına izin verilir. Rusya gibi bazı ülkelerde, ilk turda en çok oy alan iki aday ikinci tura geçiyor. Fransa gibi diğer ülkelerde, asgari oy baraj yüzdesine sahip tüm adaylar (Fransa’da kayıtlı oyların %12.5’i) alan adaylar ikinci tura geçiyor.

İrlanda’daki sistem Avustralya’dakine benziyor. Bu ülkede de hiçbir siyasetçi oyların %50’sinden daha azıyla seçilemez! Hiç kimse oyların %50’sine sahip değilse, en alttaki kişiyi ortadan kaldırır, oy pusulalarını yeniden dağıtır ve biri %50’nin üzerinde olana kadar elemeye devam eder. Ayrıca her seçim bölgesinde sadece 1 politikacı mevcuttur.

NETİCE:

Seçim sisteminin arkasındaki ana fikir, herkesin kendisini temsil eden bir politikacıya sahip olması ve kullanılan her oyun hesaba katılmasıdır. Asıl olan, böyle bir sistemin bir partiye sandıklarda aldığı oy yüzdesi kadar parlamentodaki sandalye yüzdesini vermesidir. Böylece, bir parti oyların %40’ını kazanırsa, sandalyelerin %40’ını alacaktır. Ancak, böyle bir sistemde de bazı sorunlar var: Çok düşük oy alan partilerde temsil edilmeli mi? Oy yüzdeleri koltuklara eşit bir şekilde yansımazsa ne olur? Oyların %19,5’ini alan bir partiye nasıl %19,5 sandalye verirsiniz? Daha karmaşık orantılı sistemler, bu sorunların üstesinden gelmeye çalışır.

Orantılı sistemlerin temel avantajları, önceki sistemlerden çok daha orantılı olması ve oy kullananlara, yerel bir politikacıyı veya bağımsız politikacıları seçmeleri için, parti listesinden daha fazla hareket edebilecekleri bir alan bırakmasıdır Ancak, mükemmel bir sistem değildir ve bazen orantısız sonuçlar oluşturabilir.

Karma seçim sistemi, çoğulluk / çoğunlukçu bir oylama sistemini, orantılı temsil unsuruyla birleştiren bir seçim sistemidir. Karma Seçim Sistemi’nde seçmenler yerel bir milletvekili için oy vermenin yanı sıra bir hükümet seçiminde de yer alıyor Çoğulluk / çoğunlukçu bileşen genellikle oylama sonrası ilk geçiş olarak en fazla oy alan adayın seçilmesidir. Oysa orantılı bileşen çoğunlukla parti listesine dayanır. Karma sistemlerin ayırt edici bir özelliği, her seçmenin seçimin hem çoğulculuk / çoğunluk hem de oransal yönlerini etkileyebilmesidir.

En önde gelen karma seçim sistemleri, karma üyeli orantılı temsil ve paralel oylamayı içerir; bunlardan ikincisi aynı zamanda karma üye çoğunluk olarak da bilinir. Karma Üyeli Orantılı Temsil sistemi genellikle orantılı seçim sonuçları üretir, yani oyların %n’sini kazanan bir siyasi partinin sandalyelerin kabaca %n’sini alacağı anlamına gelir. Paralel Oylama, yarı orantılı sonuçlar üretme eğilimindedir: Çoğulluk / çoğunluk sisteminden daha orantılı, ancak orantılı seçim sisteminden daha az orantılıdır. Her iki sistemde, biri çoğulluk / çoğunluk bileşeniyle, diğeri ise orantılı liste bileşeni ile seçilmiş temsilcileri içerir. Karma bir sistemin birden fazla seçim turuna sahip olması gerekli değildir.

Dar, çok üyeli karma seçim sistemi, parlamentoların temsil edilememesini %75 oranında azaltabilir ve medyan seçmen ile hükümet arasındaki ideolojik mesafeyi daha da daraltır. Hükümetteki ortalama parti sayısını azaltarak ve parlamentoya büyük bir geçerli partiyi ekleyerek, koalisyon olası olsa da, kırılgan ve geniş koalisyonları değil, yalnızca en fazla iki veya üç partiyi içeren hükümetlerin oluşturulmasını sağlayabilir.

Tek kazanan hepsini alır öğelerini birden çok kazananın olduğu orantılı öğelerle birleştiren karma sistemler, giderek daha popüler hale geliyor. Birçok kişi bunu, “her iki sisteminde en iyisi” olarak görüyor çünkü orantılılığı benimserken, tek kazananlı bölgelerde seçmen ve temsilci arasındaki bağı muhafaza ediyor.

KAYNAK:

Robert Nielsen, May 11, 2015, Democracy, EelectionElectoral System, “Politics”

Paul Cohen, 5 thoughts on “What Is The Best

“Electoral System?”https://www.fairvote.org/electoral_systems#research_electoralsystems101I

Democratic Electrol Systems, http://caribbeanelections.com/education/politics/electoral_systems.asp