Öne çıkan

Ekonomik büyümenin istihdam üzerindeki etkisi

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Ekonomik büyüme, istihdam artışı ve verimlilik artışının uygun bir kombinasyonundan kaynaklanmalıdır.

Son zamanlarda, çoğu ülkede sürekli iş kıtlığı ve İşsizlik sorunu var. Ve görünüşe göre, ekonomi büyürken istihdam artmadığı için, bu fenomen ‘İşsiz Büyüme’ olarak adlandırılıyor. Çoğu ülkedeki kronik yüksek işsizlik nedeniyle, Ekonomi’de istihdam artışının Ekonomik büyümeden nasıl etkilendiği önemli ve eli kulağında bir soru haline geldi. Büyüme bir amaca yönelik bir araç değildir: insanlara hizmet etmek, kalkınmayı teşvik etmek ve yoksulluğu azaltmak için tasarlanır.

İş ve gelir yaratmak kalkınma için çok önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, yüksek işsizlik veya eksik istihdamla mücadele ediyor. Birçok insan kazandıkları ile zar zor geçiniyor. Bu nedenle yeni işler yaratmanın yanı sıra mevcut işler için gelirleri ve çalışma koşullarını iyileştirmek de büyük önem taşıyor.

Bu nedenlerle, son yıllarda, istihdamın önemi, kalkınma politikası tartışmalarının odağına haklı olarak daha yakından yansıtıldı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yıllık küresel istihdam raporuna göre, dünya önümüzdeki on yıl içinde sürdürülebilir büyüme sağlamak ve sosyal uyumu sürdürmek için 600 milyon üretken iş yaratmanın “acil zorunluluğu” ile karşı karşıya.

Ekonomik büyümenin türü (kapsayıcı veya yoğun), ekonomik büyümeyle bağlantılı olarak istihdam yaratma ritmini belirleyen önemli bir faktördür. Böylece, toplam talep artışına bir tepki olarak ekonomik büyüme (GSYİH büyümesi – toplam üretim), farklı şekillerde elde edilebilir: ya girdi miktarı (işgücü, sermaye, vb.) artar ve ardından kapsayıcı büyüme, veya üretim faktörlerinin üretkenliği artar (yoğun büyüme) veya iki olasılığın bir kombinasyonu ile oluşur.

Öte yandan, ekonomik büyüme sürecinin istihdam üzerindeki etkisinin boyutu ve evrimi, teknik gelişmelerin ortaya konma ritmine, işgücü piyasasına özgü kurumsal değişikliklere, ücret politikaları vb. diğer faktörlere göre de farklılık gösterir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki ilişki, ulusal stratejilerde en çok tartışılan konulardan biridir. Vurgu, ‘üretken’ ve ‘karşılığını veren’ istihdam üzerinde olmalıdır. Ayrıca, ekonomik büyüme tek başına tüm refahımızda sürdürülebilir bir artış sağlamak için yeterli değildir. Sosyal barış, temiz ve sağlıklı bir ortamın yanı sıra kendi belirlediği yaşam, ve sağlıklı bir çevre, maddi refahın yanı sıra kalkınmanın önemli faktörleridir.

Ekonomik büyüme ve istihdam arasındaki bağlantı

Ampirik araştırmalar, ekonomik büyümenin istihdam yaratma ile pozitif bir şekilde ilişkili olma eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır.

• Khan (2007), gelişmekte olan ülkelerde GSYİH büyümesinin istihdam esnekliğinin 0,7 olduğunu bulmuştur.

• Küresel düzeyde Kapsos (2005), ek GSYİH büyümesinin her 1 yüzde puanı için, 1991 ile 2003 arasındaki üç dönem boyunca toplam istihdamı yüzde 0,3 ile 0,38 arasında arttırdığını bulmuştur.

Ekonomik büyüme istihdam yaratma için iyi olsa da, büyümenin büyük ölçekte emeği absorbe etme potansiyeline sahip sektörlerde gerçekleşmesi önemlidir. Bazı sektörler ve faaliyetler diğerlerinden daha fazla yoğunlukta istihdam yaratırlar.

  • Basnett ve Sen (2013) tarafından yapılan bir yazın incelemesi, imalat ve hizmetlerdeki büyümenin istihdam üzerinde özellikle olumlu bir etkiye sahip olduğunu gösteren kapsamlı bir kanıt yığını bulmuşlardır. GSYİH büyümesinin tarımdaki istihdam üzerindeki etkisinin genel olarak sınırlı olduğu, ancak tarım sektöründeki katma değerli büyümenin istihdam üzerinde nispeten büyük bir etkisinin olduğu görülmüştür. Tekstil için kanıtlar küçüktü, ancak araştırmalar büyümenin istihdam yaratılmasına olumlu katkıda bulunduğunu gösteriyor. Tarımsal işletmeler / gıda işleme için yazarlar, büyümenin istihdam üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu bulmuşlardır.
  • • Melamed, Hartwig ve Grant (2011) hizmetlerdeki büyümenin istihdamı yönlendirmede imalattan görece daha önemli hale geldiğini öne sürüyorlar. Yazarlar, farklı sektörlerde istihdamın etkisine dair kanıtların bulunduğu 1980’ler, 1990’lar ve 2000’lerden 24 büyüme dönemi üzerine araştırmalara baktılar. Bunlardan 18’inde yoksulluk düşmüştü. Bu vakaların 15’inde hizmetlerde istihdamda artış olmuş, onunda endüstriyel istihdamda artış olmuş ve altı vakada tarımda istihdamda artış olmuştur (altısı, üç sektörden ikisinde istihdamda artış gördü, ancak her üç sektörde birden istihdam artışı görülmedi). Benzer şekilde Kapsos (2005), ekonomik sektöre göre tarihsel küresel istihdam esnekliklerinin hizmetlerde en yüksek olduğunu (yüzde 0,61 ile) bulmuştur.

Arthur Okun’un ekonomik büyüme ile işsizliğin nasıl bağlantılı olduğuna dair bulguları

Ekonomiyi incelemeye gelince, büyüme ve iş yaratılması, ekonomistlerin dikkate aldıkları iki temel faktördür. İkisi arasında açık bir ilişki var ve birçok iktisatçı, ekonomik büyüme ile işsizlik seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışmışlardır. Ekonomist Arthur Okun, tartışmayı ilk olarak 1960’larda ele almaya başladı ve konuyla ilgili araştırması o zamandan beri Okun yasası olarak bilinmeye başladı. Aşağıda, Okun yasasının daha ayrıntılı bir özeti, neden önemli olduğu ve ilk yayınlanmasından bu yana nasıl zaman testinden geçtiği yer almaktadır.

• Okun yasası, 1960’ların başında Yale profesörü ve ekonomist Arthur Okun tarafından öne sürüldü.

• Okun yasası, bir ülkenin işsizliği ile ekonomik büyüme oranları arasındaki istatistiksel ilişkiye bakar.

• Okun yasası, bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) işsizlik oranında % 1’lik bir düşüş sağlamak için bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor.

Okun Yasası: Temel Bilgiler

Okun yasası, en temel şekliyle, bir ülkenin işsizlik oranı ile ekonomisinin büyüme hızı arasındaki istatistiksel ilişkiyi araştırır. St. Louis Federal Rezerv Bankası’nın ekonomi araştırma kolu, Okun yasasının “işsizlik oranı doğal oranının üzerinde olduğunda bir ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) ne kadarının kaybedilebileceğini bize söylemeyi amaçladığını” açıklıyor. “Okun yasasının arkasındaki mantık basittir. Çıktı, üretim sürecinde kullanılan emek miktarına bağlıdır, bu nedenle çıktı ve istihdam arasında pozitif bir ilişki vardır. Toplam istihdam eşittir işgücü eksi işsiz, dolayısıyla çıktı ve işsizlik arasında negatif bir ilişki vardır (işgücüne bağlı olarak). “

“Bu pratik kural, işsizlik oranındaki değişimler ile reel gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) büyüme oranı arasında gözlemlenen ilişkiyi tanımlar. Okun, işgücünün büyüklüğünde ve verimlilik seviyesinde devam eden artışlar nedeniyle, sadece işsizlik oranını sabit tutmak için normalde potansiyel büyüme oranına yakın reel GSYİH büyümesinin gerekli olduğunu kaydetti. İşsizlik oranını düşürmek için, bu nedenle, ekonominin potansiyelinin üzerinde bir hızda büyümesi gerekir.

Daha spesifik olarak, Okun yasasının halihazırda kabul edilen versiyonlarına göre, bir yıl içinde işsizlik oranında yüzde bir puan düşüş sağlamak için, gerçek GSYİH’nın o dönemdeki potansiyel GSYİH büyüme oranından yaklaşık yüzde iki puan daha hızlı büyümesi gerekir. . Dolayısıyla, örnek vermek gerekirse, potansiyel GSYİH büyüme oranı %2 ise, Okun yasası, işsizlik oranında yüzde bir puanlık bir düşüş elde etmek için GSYİH’nın bir yıl boyunca yaklaşık %4 oranında büyümesi gerektiğini söylüyor. “

Okun Yasasının Geçerliliği

İşsizlik, farklı boyut ve yönlerde olumsuz etkilediği için herhangi bir insan toplumunda olumsuz bir olgudur. Ek olarak, topluluk yapısını etkileyen ekonomik bir kusuru ifade eder. Bu nedenle, işsizliğin ekonomik ve sosyal boyutları karmaşıklığı arttırmakta, sonuç olarak, doğasını ve büyüme üzerindeki etkisini anlamak için bizi çeşitli analizler yapmaya yönlendirmektedir. Etkiler, ekonomik büyüme oranları ile ekonomide hüküm süren değişen işsizlik oranları arasındaki nedensel ilişkinin varlığı ile doğrulanır. Ancak teorik analiz, belirli bir ülkenin ekonomi politikalarındaki dengesizlikten kaynaklanan ekonomik bir fenomen olarak işsizliğe odaklandığı için bu ilişkiyi her zaman doğrulamamaktadır.

TÜRKİYE Örneği

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın tarafından 26 Haziran 2020 tarihli “Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation” adlı çalışmada, Türkiye için ekonomik büyüme ile işsizlik arasındaki ilişkide incelenmiştir. Aşağıda, çalışmadaki bu bölüm özetlenmektedir.

Bu bağlamda ekonomik büyümenin istihdam veya işsizlik oranı üzerindeki etkileri incelenmekte ve büyümenin istihdam yaratıp yaratmadığı hem dünya literatüründe hem de Türkiye’de araştırma konusu olmaktadır. Tarihsel olarak, ekonomik büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin son dönemlerde zayıfladığı veya bir başka deyişle daha karmaşık hale geldiği görülmektedir. Büyüme ve istihdam arasında ne bire bir ne de istikrarlı bir ilişkinin, ülke ekonomilerindeki gelişmelerle birlikte olduğu görülmektedir. Yapısal uyum politikasını destekleyen ekonomistler, ihracata dayalı büyüme stratejisinin temeli olan dış ticaretin serbestleşmesi ile istihdamın artacağını öngörmüşlerdir. Son yıllarda birçok gelişmekte olan ülkenin deneyimlediği şey, neoklasik teorinin bu iddialarını doğrulamaktan uzaktır. Çalışma çağındaki nüfusun hızla arttığı bir ortamda yeterli istihdamın sağlanması için yüksek büyüme hızlarının yanı sıra büyümenin de sürdürülmesi gerekmektedir. Türkiye’de 1990’lardan bu yana büyüme rakamlarının üç defa eksi yüzde 6’nın altında olması büyümenin son derece istikrarsız olduğunu gösteriyor. Bu, kısa vadeli yabancı sermaye girişlerine bağlı büyümenin kalıcı olmadığını ve sermaye hareketlerinin liberalleşmesi ile kırılganlığın yükseldiğini göstermektedir

Ekonomik büyümenin istihdamı artıracağı ve işsizliği azaltacağı görüşü literatürde Okun yasası olarak biliniyor. Arthur Okun, 1947-1960 dönemi için üç aylık verileri kullanan regresyon analizi ile Birleşik Devletler’deki işsizlik oranı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceledi. Geliştirilen regresyon denklemine göre, mevcut gelir ile tam istihdam geliri arasındaki fark, işsizlik oranıyla ters yönde değişmektedir.  Okun’un geliştirdiği yasa, büyüme oranının %2,25 olarak ölçülen eğilimi veya ortalama büyüme oranını aşması durumunda, işsizlik oranında düşüşe yol açacağını belirtiyor. Tam olarak, büyüme eğilimini aşan GSYİH büyümesinin her yüzde puanı işsizlik oranını ne kadar düşüreceği sorusu aranmaktadır. Okun yasası, benzer şekilde işsizlik oranını %1 düşürmek için gereken büyüme oranını tahmin etmek için kullanılabilir. Amerika Birleşik Devletleri için yukarıda belirtilen dönemi kapsayan çalışma, büyüme öncesi orana göre her %1 büyüme oranının işsizlik oranını %0,5 puan düşürdüğü sonucuna varmıştır. Ekonominin doğal oranın üzerinde büyüme gösterdiği yıllarda, işsizlik oranında gerçek ve doğal büyüme hızı arasındaki farkın k katına kadar bir değişim olacaktır.

Bu çalışma, Okun yasasının Türkiye için çok kötü çalıştığını göstermektedir. Bu çalışmada regresyon analizi kullanılarak elde edilen negatif yönlü regresyon doğrusu, işsizlik oranındaki değişim ile büyüme hızı arasında ters bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Ancak, büyüme, işsizlik üzerinde etkili olması için en az %4,3 olmalıdır. Diğer bir deyişle, büyüme hızı bu seviyeye ulaştıktan sonra her %1 puanlık artış, işsizlik oranında sadece %0,13 düşüşle sonuçlanmaktadır. Türkiye ile ilgili birçok farklı çalışmada da benzer sonuçlara ulaşıldığı görülmektedir. Bu hesaplamalar, özellikle konjonktürün genişleme dönemindeki büyümenin istihdam üzerinde çok düşük etkileri olduğunu ve dolayısıyla istihdam yaratmayan büyümenin varlığını göstermektedir. Bu çalışmalardan elde edilen bir diğer önemli bulgu da Okun’un Türkiye ekonomisindeki ilişkisinin asimetrik bir yapıya sahip olması, yani reel çıktının genişleme döneminde işsizliğin azaltılmasına etkisi ile daralma döneminde artan işsizliğe etkisinin aynı olmamasıdır.

Türkiye’de 1999–2019 döneminde büyüme oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişki incelendiğinde, özellikle kriz dönemlerinde büyüme ile işsizlik arasında ters bir ilişki olduğu görülmektedir. İşsizlik oranı 1999, 2001 ve 2009’da yüksek seviyelere ulaştı ve daha sonraki yıllarda (bazı dönemlerde) gecikmiş olsa da düşmeye başladı. Benzer şekilde 2018 yılında yaşanan döviz krizinin yarattığı olumsuz büyüme koşulları ile işsizlik artmaya başladı ve 2019 yılında %13,7 ile en yüksek değerine ulaştı. Öte yandan, ekonomide yaşanan döngüsel canlanmanın işsizlik üzerindeki etkisi görece zayıf kaldı. 2004 ve 2005 yıllarında %10’a yaklaşan büyüme hızına rağmen, işsizlik oranı yüksek seviyelerde sabit kaldı. İncelenen dönemde büyümenin en yüksek olduğu 2011 yılında işsizlik oranındaki düşüşün son derece sınırlı kaldığı söylenebilir. 2013 ve 2017 yıllarında yaşanan genişleme döneminde işsizlik azalmadı, aksine artmaya başladı.

Türkiye ekonomisinde yıllar içinde büyüme istatistikleri artmış olsa da işsizlik oranları Okun yasasının öngördüğü şekilde azalmadı. Genel kabul gören teoride, bir ülke ekonomisinin büyüme hızı arttığında, istihdamın artması ve işsizlik oranının düşmesi beklenir. Türkiye’de son yıllarda sağlanan yüksek ekonomik büyüme oranlarına rağmen, bu performans işsizlik oranlarına aynı ölçüde yansımamış ve tartışmalara yol açmıştır. İstihdam sağlamayan, tüketime ve yabancı sermaye hareketlerine dayalı bir ekonomik büyüme modeli sürdürülebilir değildir. Hızlı nüfus artışı ve genç nüfuslu bir demografik yapı göz önüne alındığında, üretime dayalı politikalarla, istihdam sağlayan, katma değeri yüksek ürünlere odaklanan ve dışa bağımlılığı azaltan bir ekonomik büyüme modeli geliştirmek büyük önem taşımaktadır.

Bu açıklamalara göre Türkiye ithalata bağımlı bir üretim yapısına sahip olduğundan ekonomiyi hızlandırmak için ithalatın artması gerekiyor. Bu durumda, kaçınılmaz olarak bir dış hesap açığı vardır. Dış tasarruf kullanımı anlamına gelen bu açık, Türkiye’deki dış borç stokunun tolere edilebilir seviyenin üzerine çıkmasına neden olmuştur. Artan dış borç ve bunun sonucunda döviz ihtiyacı, ekonominin daha kırılgan hale gelmesi ve makroekonomik dengelerin hızla bozulması anlamına gelir.

Cari açık vermeden büyümek için ekonominin üretim yapısındaki önemli değişikliklerin Türkiye’de bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Öncelikle ara malı üreten sektörlerin geliştirilmesi ve ithalata olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Ayrıca dış ticarette rekabetçi bir döviz kuru politikasının olumlu sonuçlar vermesi beklenmelidir.

İstihdam Açısından Zengin Ekonomik Büyüme

Sürekli, kapsayıcı ve sürdürülebilir, tam ve üretken istihdamı ve herkes için insana yakışır işi teşvik eden” ekonomik büyümenin ancak işler ve insana yakışır iş yaratması halinde kapsayıcı olacağı kabul edilir.. Büyüme, istihdam ve yoksulluğu azaltma faaliyetleri arasındaki güçlü bağlantı nedeniyle yoksulluk ve eşitlik hedeflerine ulaşılmasını da desteklemelidir.

Tek başına ekonomik büyüme, özellikle yoksullar, savunmasızlar ve geride kalma riskiyle karşı karşıya olanlar için daha fazla ve daha iyi işler anlamına gelmez. Ekonomik büyüme, üretken istihdamı artırmak için bir ön koşuldur; istihdamdaki artışlarla işgücü verimliliğindeki artışların birleşik sonucudur. Bu nedenle, ekonomik büyüme oranı, istihdamdaki büyümenin ve işgücü verimliliğindeki büyümenin gerçekleşebileceği mutlak tavanı belirler. Bununla birlikte, büyümenin şekli veya doğası da önemlidir. Ekonomik büyümenin üretken istihdam yaratma üzerindeki etkisi, yalnızca büyüme oranına değil, aynı zamanda büyümenin üretken işlere dönüşmesindeki verimliliğine de bağlıdır. İkincisi, büyümenin sektör kompozisyonuna ve bireysel sektörlerdeki büyümenin sermaye / emek yoğunluğu gibi bir dizi faktöre bağlıdır.

Genellikle hem yeni iş sayısını hem de üretkenliği ve ayrıca istihdamdan elde edilen gelirleri artırma ihtiyacı vardır. Bu nedenle, istihdam açısından ekonomik kalkınmanın incelenmesi, ekonomik büyümenin daha fazla iş ve daha yüksek verimlilik / gelir ihtiyacını ne ölçüde karşıladığının değerlendirilmesidir. Anlamlı iç görüler elde etmek için böyle bir değerlendirmenin ekonomik sektörlere göre ayrıştırılması gerekir. Ekonomik büyümenin üretken bir dönüşümle ne ölçüde ilişkilendirildiği ve bu dönüşüm tarafından yönlendirildiği, orta ve uzun vadede ekonomik kalkınmanın sürdürülebilirliği için büyük önem taşımaktadır.

Bir ekonominin nüfusu için yeterli istihdam fırsatları yaratma yeteneğini ölçen göstergeler, ekonominin genel kalkınma performansı hakkında değerli bilgiler sağlayabilir. Bu göstergeler arasında işsizlik oranları, istihdam – nüfus oranları, işgücüne katılım oranları ve çıktıya göre büyümenin istihdam yoğunluğu veya istihdamın esnekliği yer alır – bu son gösterge, istihdam artışının ne kadar ekonomik büyümenin yüzde 1 puanı ile ilişkili olduğunu ölçer. Büyümenin istihdam içeriğindeki düşüş, bir politika meselesidir. İstihdam ve insana yakışır işin ekonomik büyüme ve yoksulluğu azaltma politikalarına açıkça entegre edilmesi, insanlar için faydaların en üst düzeye çıkarılmasına ve büyümenin hem sürdürülebilir hem de kapsayıcı olmasını sağlamaya yardımcı olur.

“Çalışan yoksulların” durumu, özellikle kayıtlı ekonominin küçük olduğu ve birçok kadın ve erkeğin – çoğu zaman zor ve uzun saatler boyunca – çalıştığı, ancak kendilerini ve ailelerini yoksulluktan kurtaracak kadar para kazanamadığı ülkelerde özel bir ilgi konusu olmalıdır.

Geçtiğimiz on beş yıl boyunca ILO, UNDP, OECD, UN-DESA, Dünya Bankası ve diğerleri, büyüme-istihdam-yoksulluk bağına ilişkin önemli analitik çalışmalar yürüttüler Dünya Bankası’nın “İşler” başlıklı 2013 Dünya Kalkınma Raporu, artan yaşam standartları, daha fazla sosyal uyum ve geliştirilmiş üretkenlik açısından istihdamın dönüştürücü rolünü vurguladı. UNDP’nin “İnsani Gelişme İçin Yeniden Düşünmek” başlığı altında yayınlanan 2015 İnsani Gelişme Raporu, iş (daha geniş anlamıyla) ve insani gelişme arasındaki bağlantıyı kurmayı amaçlıyordu. Afrika Devlet Başkanları tarafından bu vesileyle kabul edilen Beyanname, “istihdam yaratmayı ulusal, bölgesel ve kıtasal düzeylerde ekonomik ve sosyal politikaların açık ve merkezi bir hedefi olarak, sürdürülebilir yoksulluğun azaltılması ve onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla yerleştirmektir.” denildi.

KAYNAK


Dr Ritika Srivastava

Dr Ritika Srivastava is the freelance writer with People Matters.

DCED, Link between employment and enterprise-development.org

Investopedia, ECONOMICS  MACROECONOMICS, By RYAN FURHMANN

 Reviewed By TOBY WALTERS  Updated Nov 3, 2020

ILO home Topics, Decent work for sustainable development (DW4SD) Resource Platform  October 2017

European Scientific Journal 13(28)

DOI: 10.19044/esj.2017.v13n28p470

Authors: Saleh Al-hosban,

Tuğba Dayıoğlu ve Yılmaz Aydın, Relationship between Economic Growth, Unemployment, Inflation and Current Account Balance: Theory and Case of Turkey

Haziran 26 2020, Gözden geçirme Ağustos 31, 2020

Öne çıkan

Tablo ve İstatistik, Özet bilgi

************************************************************************

******************************************************************************

************************************************************************

Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, IV. Çeyrek: Ekim – Aralık, 2020


Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 2020 yılında %1,8 arttı

Üretim yöntemine göre dört dönem toplamıyla elde edilen yıllık GSYH, zincirlenmiş hacim endeksi olarak (2009=100), 2020 yılında bir önceki yıla göre %1,8 arttı.

Üretim yöntemine göre cari fiyatlarla GSYH, 2020 yılında bir önceki yıla göre %16,8 artarak 5 trilyon 47 milyar 909 milyon TL oldu.

Kişi başına Gayrisafi Yurt İçi Hasıla 2020 yılında 60 537 TL oldu

2020 yılında kişi başına GSYH cari fiyatlarla 60 537 TL, ABD doları cinsinden 8 599  olarak hesaplandı.

Finans ve sigorta faaliyetleri 2020 yılında %21,4 arttı

GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2020 yılında bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; finans ve sigorta faaliyetleri toplam katma değeri %21,4, bilgi ve iletişim faaliyetleri %13,7, tarım sektörü %4,8, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri %2,8, gayrimenkul faaliyetleri %2,6, diğer hizmet faaliyetleri %2,5 ve sanayi %2,0 arttı. Mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri %5,2, hizmetler %4,3, inşaat sektörü ise %3,5 azaldı.

GSYH 2020 yılı dördüncü çeyreğinde %5,9 arttı

GSYH dördüncü çeyrek ilk tahmini; zincirlenmiş hacim endeksi olarak, 2020 yılının dördüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %5,9 arttı.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %1,7 arttı.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre %1,7 arttı. Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2020 yılı dördüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %5,8 arttı.

GSYH 2020 yılının dördüncü çeyreğinde cari fiyatlarla 1 trilyon 524 milyar 788 milyon TL oldu

Üretim yöntemiyle Gayrisafi Yurt İçi Hasıla tahmini, 2020 yılının dördüncü çeyreğinde cari fiyatlarla bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %26,2 artarak 1 trilyon 524 milyar 788 milyon TL oldu. GSYH’nin dördüncü çeyrek değeri cari fiyatlarla ABD doları bazında 191 milyar 633 milyon olarak gerçekleşti.

Hanehalkı nihai tüketim harcamaları 2020 yılında %3,2 arttı

Yerleşik hanehalklarının nihai tüketim harcamaları, 2020 yılında bir önceki yıl zincirlenmiş hacim endeksine göre %3,2 arttı. Hanehalkı tüketim harcamalarının GSYH içindeki payı %56,4 oldu.

Hanehalkı nihai tüketim harcamaları 2020 yılı dördüncü çeyreğinde %8,2 arttı

Yerleşik hanehalklarının nihai tüketim harcamaları 2020 yılının dördüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak %8,2 arttı. Devletin nihai tüketim harcamaları %6,6, gayrisafi sabit sermaye oluşumu ise  %10,3 arttı.

Mal ve hizmet ithalatı 2020 yılında %7,4 arttı, ihracatı ise %15,4 azaldı

2020 yılında bir önceki yıl zincirlenmiş hacim endeksine göre mal ve hizmet ithalatı %7,4 arttı, ihracatı ise %15,4 azaldı. Mal ve hizmet ihracatı, 2020 yılının dördüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak aynı kalırken ithalatı ise %2,5 arttı.

İşgücü ödemeleri 2020 yılında %9,6 arttı

İşgücü ödemeleri 2020 yılında %9,6 artarken, net işletme artığı/karma gelir %20,2 arttı. İşgücü ödemeleri, 2020 yılının dördüncü çeyreğinde ise bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %12,2, net işletme artığı/karma gelir %32,0 arttı.

2020 yılında işgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı %33,0 oldu

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla Gayrisafi Katma Değer içerisindeki payı geçen yıl %34,8 iken bu oran 2020 yılında %33,0 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise %47,5’ten %49,4’e yükseldi.

TUİK Haber Bülteni
****************************************************************

VERGİ GELİRLERİ Hk.

NELER YAPILMALI konusunda, Nedim Türkmen şunları belirtiyor:
“Türk vergi sisteminde devrim zamanı geldi de geçiyor. Hiç lafı eveleyip, gevelemeden devrim için neler yapılması gerektiğini 30 yıllık bir maliyeci olarak aşağıda sizlere özetledim.”

  • Her şeyden önce Gelir Vergisi Kanunu’nda “kaynak kuramından” net artış kuramına geçilmek zorundadır.
  • Vergi sistemi malı değil, parayı takip etmelidir.
  • Dolaylı vergilerin oranları düşürülmelidir. Bir paket sigarada yer alan 20 dal sigaranın 17 dalı vergiye gitmektedir. İçilen her 4 kadeh rakının 3 kadehi vergidir. Birada alkol oranı yüzde 5, vergi oranı yüzde 65’tir. Musluktan suyu alıp, benzin diye satmaya kalksanız 4.5 TL’den aşağıya satamazsınız.
  • Türk vergi sisteminde verginin çalışan ve çalıştıran tarafından ödendiği gerçeği karşısında; istihdam üzerindeki vergi yükleri azaltılmalıdır. Çalışanların ölmeden yaşayabilmeleri için kazanmaları gereken tutar, gelir vergisinden istisna tutulmalıdır.
  • Kayıt dışı istihdam oranının resmi rakamlara göre yüzde 33, kayıt dışı ekonominin yüzde 40’lık bir büyüklüğe sahip olduğu bir ekonomide çok zor olsa da “kayıt dışı ekonomiye dayalı büyüme modeli” terkedilmelidir.
  • Vergi denetimi çok etkin hale getirilmeli, artık her yıl çıkartılan af yasalarına bir son verilmelidir. Vergiyi tabana yaymak masalından vazgeçip, vergiyi tavana yaymanın yolları aranmalıdır.
  • Ülkemizde toplanan her 100 TL’lik verginin; 10 TL’sı, 806.000 kurumlar vergisi mükellefi, 22 TL’si ise gelir vergisi mükellefleri tarafından ödenmektedir. Gelir vergisinin yüzde 92’si tevkifat yoluyla tahsil edilmekte, ücretliler 22 TL toplam gelir vergisinin 14 TL’sini ödemekte, 4 milyon beyanname veren mükellef ise toplam gelir vergisinin 5 TL’sini ödemektedir. Toplam vergi gelirlerinin kalan 68 TL ise Katma Değer Vergisi, Özel Tüketim Vergisi gibi tüketim vergileri ve cüzi miktarda servet vergilerinden oluşmaktadır.
  • Türkiye’nin vergi ödemeyenler için cennet olmaktan çıkartılıp, anayasada belirlenen mali güce göre vergi alınması ilkesine dönmek zorundadır. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımının, maliye politikasının sosyal amacı olduğu gerçeğini hiçbir zaman ülkeyi yönetenler akıllarından çıkartmamalıdır.

Vatandaşına, ‘bu harcamayı, bu tasarrufu nasıl yaptın’ diye soramayan bir devlet olamaz. Harcama ve tasarrufun kaynağı mutlaka sorulmalıdır. Mevduat tutarları 30%’un üstünde artarken vergi gelirlerinin yüzde 15 seviyesinde kaldığı bir ülkede Maliye Bakanlığı’nın varlığı sorgulanmalıdır.

************************************************************************************

GÜNEY KORE NASIL KALKINDI

Ekonomisi özellikle iyi performans gösteren Güney Kore bunu nasıl başardı. Devlet, Kia ve Samsung gibi yerli firmaları, yüksek ithalat tarifeleri gibi politikalarla uzun süre dış rekabetten koruyan politikalar uyguladı. Bu korumacılık, bu Koreli firmaların onları son yıllarda olduğu gibi uluslararası pazara itecek kaynakları büyütmelerine ve biriktirmelerine, böylece devletin sonradan bu korumacı engellerin bazılarını indirmesine de olanak sağladı.

Bütün sanayileşme ve kentleşme konuşmalarında çoğu zaman kırsal topluluklar unutulur. Güney Kore’de bu unutulmadı. 50’li ve 60’lı yıllarda, zengin toprak ağalarının sahip olduğu devasa çiftlikleri parçalayan ve daha küçük çiftçilere dağıtan kapsamlı bir devlet öncülüğündeki toprak reformu gerçekleştirildi. Bu, devletin bu toprak sahiplerinin etkisinden dolayı politik olarak zor olan cesur bir hareketiydi, ancak genellikle şehirlerdeki büyümeyi destekleyen kilit bir faktör olan tarımsal üretkenliği artırmaya yardımcı oldu.

Her anlamda eğitim, gelişimin temel faktörlerinden biridir. İnsan sermayesine önemli yatırımlar yapmadan hiçbir ülke sürdürülebilir ekonomik kalkınmaya ulaşamaz. Eğitim, insanların üretkenliğini ve yaratıcılığını artırır, girişimciliği ve teknolojik gelişmeleri destekler.

Kore toplumunda eğitim uzun süredir önemli bir hak olarak görülüyordu. Konfüçyüsçü öğrenmeye saygı geleneği ve daha büyük başarılar için özel ulusal istek nedeniyle eğitim daima önemli görülmüştür.

Eğitim, Kore’yi, birkaç ulusal krize rağmen, 1945’teki bağımsızlığından bu yana büyümesine katkıda bulunan ve onu gelişmiş bir ülke olmaya iten faktörlerden birisi oldu. Bu başarının arkasında, elbette ki, eğitime olan halkın tutkusu ve devlet yatırımları vardı.

OECD’ye göre, 25 ila 34 yaşları arasındaki Güney Korelilerin yaklaşık yüzde 70’i bir tür yüksek öğrenimi tamamladı. Karşılaştırmalı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin yüzde 49,4’lük yüksek öğretime erişim oranı, Güney Kore kültürünün üniversite eğitimine muazzam bir vurgu yaptığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, ironik olarak, yüksek öğrenime olan bu talep, öte yandan derecenin değerinin önemli ölçüde düşmesine sebep oldu. Üniversite derecelerindeki bu değer düşüşü, öğrencilerin Seul’deki en prestijli üç üniversiteye kabul edilmek için agresif bir şekilde rekabet etmelerine neden oldu. Bu durum bir ölçüde eğitimde eşitsizlik de yarattı.

Güney Kore’nin bu inanılmaz gelişiminde AR-GE’ de önemli bir rol oynamıştır. Bu konuda hükümetlerin büyük desteği mevcuttur. Örneğin, son yıllarda bu tür çalışmalar için sarfedilen para, GSYİH’nınn %5’ini geçmektedir.

Koreli yetkililer, Ar-Ge’nin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ve endüstriyel kalkınma için ayrılmaz bir itici güç olduğunu ve özellikle, gelişmekte olan ülkelerin teknolojik rekabet gücünü artırmada kilit bir rol oynadığını ve bu nedenle küresel değer zincirlerinin en düşük katma değerli kısımlarını işgal eden bir kısır döngüde hapsolmaktan kaçmalarına yardımcı olmaya hizmet ettiğine (genellikle orta gelir tuzağı) inanıyorlar.

Her ülkenin ihtiyaçlarının farklı olduğuna dikkat çekilerek,  az gelişmiş ülkeler için önceliğin istihdam yaratmaları, düşük gelirli ülkelerin ise ekonomilerini çeşitlendirmeleri gerektiğini, orta gelirli ülkelerin daha sofistike endüstrilere ve kalifiye işlere ihtiyaç duyarken, üst orta gelirli ülkelerin teknoloji yoğun sektöre ihtiyacı olduğunu belirtiyorlar.

Güney Kore, ekonomileri araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamaları ve yüksek teknolojili halka açık şirketlerin yoğunlaşması gibi faktörleri kullanarak puanlayan, ve 2016 yılında yayınlanan 2016 Bloomberg Yenilik  Endeksi’nde bir numaralı sırayı aldı. Bloomberg’in 2020 Yenilik Endeksi’nde ise, Almanya’dan sonra ikinci sırada bulunuyor ve son 5 yıldır 60 ülke listesinin başlarındaki yerini koruyor. Cornell Üniversitesi, INSEAD ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından yayınlanan ayrı 2019 Küresel İnovasyon Endeksi’nde de, 129 ülke arasında Güney Kore 11. sırada ve Almanya 9. sırada görünüyor.

Her iki endeks de Güney Kore’nin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) yoğunluğundaki üstün performansını vurguluyor, bu da hükümet ve endüstri tarafından yapılan Ar-Ge yatırımına ve her iki sektörde ve sektörler arasında çalışan araştırmacı sayısına dayalı bir gösterge.

Güney Kore’de oluşan eğitimdeki eşitsizliğinin bir benzeri, gelir sisteminde de görülebilir. Kore’deki toplum ve ekonomi, kazanan her şeyi alır zihniyetiyle işliyor. Bazı araştırmalar, Güney Kore’nin en hızlı büyüyen gelir açıklarından birine sahip olduğunu gösteriyor. Ülkenin en yüksek yüzde 10’dakilerin gelirini kalan yüzde 90’ın geliriyle karşılaştıran P90 / P10 oranı ilginç bir eğilime işaret ediyor. Genel P90 / P10 oranı, Güney Kore’deki gelir eşitsizliğinin 2011’den beri iyileştiğini gösterirken, eğri 2015 ile 2017 arasında yükseldi. Ayrıca, 2017’de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Güney Kore’yi P90 / P10 oranına göre 32. sıraya koydu.

Güney Kore’deki gelir eşitsizliği en çok ülkenin eğitim sisteminde ve uygun fiyatlı konutta belirgindir. Güney Kore, gelir eşitsizliğini azaltma sözü veren Başkan Moon Jae-in’i 2017’de seçti. Sonuç olarak, vatandaşlar gelir eşitsizliği konusunda hiç olmadığı kadar bilinçlidir.

Hükümetin Güney Kore’deki gelir eşitsizliğine tepkisi, yeniden yapılandırılmış vergi politikaları biçimini alıyor. Başkan Moon Jae-in’in 2017 seçiminden bu yana Kore hükümeti, ülkenin yaşlılara yönelik sosyal yardım ve işsizlik yardımlarını genişletmek için çalışıyor. Bu arayışta, mevcut yönetim 2017 yılında önde gelen kurumsal holdingleri, yatırımcıları ve yüksek gelirli bireyleri hedef alan sert vergi artışları uyguladı. Tahminler, bu yeni uygulanan vergi planının, refah programlarını desteklemek için yaklaşık 3,14 milyar $ artıracağını belirliyor. Pek çok Koreli, bu yeni kazanılan gelirin Güney Kore’nin sürekli yaşlanan nüfusu için koşulları iyileştireceğini umuyor. Mevcut yönetim, yüksek gelirli Güney Koreliler için artan vergilerin yanı sıra asgari ücreti de artırdı.

Ancak, bu yeni politikaların ne kadar etkili olabileceğine dair endişeler var. Örneğin, bazı raporlar, idarenin ülke genelinde asgari ücret artışının geri tepebileceğini öne sürüyor. Artan asgari ücrete yanıt olarak, birçok küçük ve orta ölçekli işletme, işçilerin çalışabileceği saatleri kısaltmaktadır.

Sürekli yükselen barınma ve eğitim maliyetleri, birçok Güney Korelinin bu kaynaklara erişimini sınırlıyor. Hükümetin Güney Kore’deki gelir açığını kapatma çabası da tam anlamıyla etkili görünmüyor. Ancak, Güney Kore hükümetinin gelir eşitsizliğine karşı aktif önlemler alması önemlidir. Çözülmesi gereken pek çok sorun varken, birçok Güney Koreli vatandaş, mevcut yönetimin çabalarının daha eşit fırsatlar ve mali başarı ile sonuçlanacağını umuyor.

NETİCE

ABD gibi bazı ülkelerin, ekonominin devlet tarafından bu şekilde yoğun bir koordinasyonuna kültürel olarak bu kadar açık olmayacağı söyleniyor.  Ancak Asya’da ve gelişmekte olan dünyadaki diğer birçok ülkede, hiç şüphe yok ki, yüksek düzeyde bir devlet yönetim biçimi iyi bir şekilde ortaya konulduğu taktirde, sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik büyümeyi sağlayabiliyor.

***************************************************************************************

Endüstri, ISIC bölümleri 10-45’e karşılık gelir ve üretimi içerir (ISIC bölümleri 15-37). Madencilik, imalat (ayrı bir alt grup olarak da rapor edilir), inşaat, elektrik, su ve gazdaki katma değerleri içine alır. Katma değer, bir sektörün tüm çıktılarının toplamından, ara girdileri çıkarıldıktan sonra bulunan net değerdir. Fabrikasyon varlıkların amortismanı veya doğal kaynakların tükenmesi ve bozulması için kesinti yapılmadan hesaplanır. Katma değerin kaynağı, Uluslararası Standart Endüstriyel Sınıflandırma (ISIC), revizyon 3 veya 4 ile belirlenir.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelir eşitsizliği OECD ülkelerinde otuz yıldır artmakta ve politik kaygıları en üst düzeyde artırmaktadır. Şüphesiz İskandinav ülkeleri, OECD’de gelir açısından en eşit ülkeler arasında olsalar da, bu kural için bir istisna olmamaktadırlar. Yüksek ve yükselen eşitsizlik birçok yönden toplumlarımıza zarar vermektedir. Sosyal uyumu ve kurumlara olan güveni engelleyerek, fırsatların kaybedilmesine ve ekonomik büyümeye zarar verebilir.
Gelir eşitsizliğinin yaygın bir ölçüsü olan Gini katsayısı, herkes aynı gelire sahip olduğunda 0, tüm gelir sadece bir kişiye gittiğinde 1 olur, OECD ülkelerinde ortalama 0,318, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye’de 0,4’ü aşar ve Şili ve Meksika’da 0.5’e yaklaşıyor.i, OECD ülkelerinin çoğundan daha eşittir. İzlanda, Norveç ve Danimarka 2014 yılında en eşit OECD ülkeleri. Finlandiya beşinci, İsveç ise onuncu sırada.
Eşitsizlik, ücretler veya gelirler açısından sadece “zengin” ve “fakir” kelimelerini yan yana koymakla ilgili değildir. Bu olgu, birikmiş servet veya borçları da içerir, keza, sağlık durumu, iş kalitesi ve eğitim ile de ilgilidir. Bu karmaşık faktörler ağının iyi anlaşılması, işgücü piyasası ve eğitim politikalarından, yeniden dağıtım politikalarına kadar uzanan ve eşitsizlikler konusunu en iyi şekilde ele alabilecek uygun politikaların tasarlanmasında çok önemlidir.
Notlar:
Notlar: Nakit kamu transferlerinin yeniden dağıtıcı etkisi, piyasa gelirlerinin Gini katsayısı (sıfır piyasa geliri olan durumlar da dahil olmak üzere eşdeğer hanehalkı başına piyasa gelirlerine göre sıralanan kişiler ile) ve vergi öncesi Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür. Gelir (yani brüt gelir), bireyler sıfır gelirli durumlar da dahil olmak üzere vergi öncesi gelirlerine göre sıralanır. Vergilerin yeniden dağıtıcı etkisi, vergi öncesi gelirlerin Gini katsayısı ile hane halkı harcanabilir gelirinin Gini katsayısı arasındaki fark ile ölçülür (bireyler harcanabilir hane halkı gelirlerine göre sıralanır).

 
KAYNAK:
Celine Thévenot
Inequality in OECD countries First Published August 29, 2017 Research Article Find in PubMed
https://doi.org/10.1177/1403494817713108

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2019

En yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay %46,3 oldu

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2019 yılı sonuçlarına ilişkin gelir bilgileri, bir önceki takvim yılı olan 2018 yılını referans almaktadır. Gelir hesaplamalarında, hanehalkı gelirleri hanehalkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine dönüştürülmektedir.

En son yapılan araştırma sonuçlarına göre; en yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,3 puan azalarak %46,3’e düşerken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,1 puan artarak %6,2’ye yükseldi.

Sıralı yüzde 20’lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı (%), 2010-2019 

Gini katsayısı 0,395 olarak tahmin edildi

Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade etmektedir. En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,013 puan azalış ile 0,395 olarak tahmin edildi. Toplumun gelirden en fazla pay alan %20’sinin elde ettiği gelirin en az pay alan %20’sinin elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7,8’den 7,4’e, gelirden en fazla pay alan %10’unun elde ettiği gelirin en az pay alan %10’unun elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 13,7’den 13,0’a düştü.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre gelir dağılımı göstergeleri Tablosu, 2010-2019

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 59 bin 873 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri %16,5 artarak 2019 yılı anket sonuçlarına göre 59 bin 873 TL oldu.

Yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir gelir ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019


Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 28 bin 522 TL oldu

Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri bir önceki yıla göre %17,9 artarak 24 bin 199 TL’den 28 bin 522 TL’ye yükseldi.

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ve bir önceki yıla göre değişimi Tablosu, 2010-2019

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri en yüksek tek kişilik hanelerin oldu

Yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirlerinde en yüksek gelir geçen yıla göre 4 bin 616 TL artarak 37 bin 262 TL ile tek kişilik hanehalklarının oldu. Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 32 bin 941 TL iken tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarında bu değer 29 bin 449 oldu. En düşük yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip hanehalkı tipi ise 22 bin 794 TL ile en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalkları oldu.

Hanehalkı tipine göre yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri (TL) grafiği, 2018-2019


Toplam gelirden en yüksek payı %46,7 ile maaş ve ücret geliri aldı

Toplam gelir içerisinde en yüksek payı, %46,7 ile bir önceki yıla göre 1,8 puan azalan maaş ve ücret geliri aldı. İkinci sırayı %21,9 ile önceki yıla göre 1,8 puanlık artış gösteren sosyal transfer geliri alırken üçüncü sırayı %17,7 ile 2018 yılı anket sonuçlarına göre 1,1 puan azalan müteşebbis geliri aldı.

Tarım gelirinin müteşebbis geliri içindeki payı 2018 yılı anket sonuçlarına göre 0,3 puan azalarak %22,6 olurken, emekli ve dul-yetim aylıklarının sosyal transferler içindeki payı 0,8 puan artarak %91,8 olarak gerçekleşti.

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 51 bin 888 TL ile yükseköğretim mezunlarının oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla yükseköğretim mezunlarında 51 bin 888 TL, lise ve dengi okul mezunlarında 34 bin 115 TL, lise altı eğitimlilerde 26 bin 833 TL, bir okul bitirmeyenlerde 18 bin 279 TL ve okur-yazar olmayan fertlerde 14 bin 129 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %17,3 ile okur-yazar olmayan en düşük artış ise %8,6 ile bir okul bitirmeyen fertlerde oldu.

Eğitim durumuna göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019

Yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %18,9 ile inşaat sektöründe oldu

Esas iş gelirleri sektörel ayrımda incelendiğinde; en yüksek yıllık ortalama gelirin 37 bin 169 TL ile hizmet sektöründe, en düşük yıllık ortalama gelirin ise 21 bin 807 TL ile tarım sektöründe olduğu görüldü. Bir önceki yıla göre; yıllık ortalama esas iş gelirinde en yüksek artış %18,9 ile inşaat sektöründe gözlenirken, bunu %14,8 ile tarım sektörü izledi. Diğer taraftan hizmet sektöründe %12,5, sanayi sektöründe ise %12,0 artış gözlendi.

Yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019                   Yıllık ortalama esas iş geliri değişimi (%), 2018, 2019

En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 95 bin 495 TL ile işverenlerin oldu

Yıllık ortalama esas iş gelirleri sırasıyla işverenlerde 95 bin 495 TL, ücretli maaşlılarda 34 bin 286 TL, kendi hesabına çalışanlarda 27 bin 127 TL ve yevmiyelilerde 14 bin 769 TL olarak hesaplandı. Geçen yıla göre en yüksek artış %13,9 ile ücretli, maaşlı çalışanlarda en düşük artış ise %8,2 ile işverenlerde oldu.

Esas işteki durumlarına göre yıllık ortalama esas iş gelirleri (TL), 2018, 2019


Göreli yoksulluk oranı %14,4 oldu

Toplumun genel düzeyine göre belli bir sınırın altında gelire sahip olan bireyler göreli anlamda yoksul sayılmaktadır. Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı 2019 yılında 0,5 puan artarak %14,4 oldu. Medyan gelirin %60’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre yoksulluk oranı ise son yılda 0,1 puan artarak %21,3 olarak gerçekleşti.

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre hesaplanan yoksulluk oranı (%), 2010-2019

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %40’ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puanlık artış ile %8,3 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin %70’i dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre değişmeyerek %28,5 oldu.

Yoksulluk oranı en düşük haneler tek kişilik ve çekirdek aile bulunmayan haneler oldu

Hanehalkı tipine göre eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranlarına bakıldığında; tek kişilik hanehalklarında yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0,4 puan azalarak %9,2, çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarında bu oran 1,5 puan artarak yine %9,2 olmuştur. En az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının 0,6 puan azalarak %18,2, tek çekirdek aileden oluşan hanehalklarının yoksulluk oranının ise 0,9 puan artarak %13,8 olduğu görüldü.

  Medyan gelirin %50’sine Medyan gelirin %60’na ve hanehalkı tipine göre yoksulluk oranı (%)  2018, 2019

Okur-yazar olmayanların %26,1’i, yükseköğretim mezunlarının %2,5’i yoksul

Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %50’si dikkate alınarak hesaplanan yoksulluk oranına göre; okur-yazar olmayan fertlerin %26,1’i, bir okul bitirmeyenlerin %22,4’ü yoksul iken, bu oran lise altı eğitimlilerde %13,4, lise ve dengi okul mezunlarında ise %6,9 oldu. Yükseköğretim mezunları ise %2,5 ile en düşük yoksulluk oranının gözlendiği grup oldu.

Eğitim durumuna göre yoksulluk oranı (%), 2018, 2019


Maddi yoksunluk oranı %26,3 oldu

Finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk; çamaşır makinasi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hanehalklarının algılarını yansıtmaktadır.

Yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranı 2018 yılında %26,5 iken 2019 yılı anket sonuçlarında 0,2 puan azalarak %26,3 olarak gerçekleşti.

Maddi yoksunluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019                                 

Sürekli yoksulluk oranı %12,7 oldu 

Dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan sürekli yoksulluk oranı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin %60’ına göre son yılda ve aynı zamanda önceki üç yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsamaktadır. Buna göre, 2019 yılı anket sonuçlarında sürekli yoksulluk oranı bir önceki yıla göre değişmeyerek %12,7 oldu.

Medyan gelirin %60’ına göre sürekli yoksulluk oranı ve bir önceki yıla göre değişimi, 2010-2019

Kendilerine ait bir konutta yaşayanların oranı %58,8 oldu

Oturulan konuta sahip olanlar geçen yıla göre 0,2 puan azalarak 2019 yılında %58,8 hesaplanırken, kirada oturanların oranı %25,6, lojmanda oturanların oranı %1,3, kendi konutunda oturmayıp kira ödemeyenler oranı ise %14,3 olarak gerçekleşti.

Konut sahipliği (%) 2018, 2019                                                       Konut sahipliği değişimi 2018, 2019

Konutun izolasyonundan dolayı ısınamama en çok karşılaşılan konut ve çevre problemi oldu

Kurumsal olmayan nüfusun %39,3’ü konutunda izolasyondan dolayı ısınma sorunu, %36,9’u sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçeveleri vb. problemleri yaşarken %26,1’i trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlarla karşılaştı.

Konut ve çevre problemleri (%), 2018, 2019

Taksit ödemeleri veya borçları olanların oranı %71,1 oldu

Geçen yıla göre nüfusun konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemeleri 0,7 puan artarak %71,1 oldu.  Nüfusun %9,6’sına bu ödemeler yük getirmezken %19,0’ına çok yük getirdi. Hanelerin %58,7’si evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, %33,6’sı iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren yemek masrafını, %29,7’si beklenmedik harcamaları, %19,2’si evin ısınma ihtiyacını, %56,6’sı eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını beyan etti.

Seçilmiş yaşam koşulları göstergeleri, 2018, 2019

TUİK Haber Bülteni

DEMOKRASİDE SİYASET

Siyaset, bir toplumda birlikte nasıl yaşanacağını düzenleyen bir süreçtir. Demokraside her vatandaş bu sürece katılabilir- siyasal konularda özgürce bilgi toplama yoluyla, kamu işleri konusundaki görüşlerini açıkça ifade ederek, baskıdan korkmadan beklentileri, teklifleri veya gereklilikleri açık ve kesin bir biçimde belirterek, seçimlerde oy kullanarak, kamuoyu oluşturma konusundaki görüşlerini açıkça ifade ederek, sivil toplum kuruluşlarına ya da siyasi partilere katılarak ya da demokratik seçimler için aday olarak. Bu şekilde, demokrasi “halk tarafından ve halk için oluşturulan halkın hükümetini” oluşturur. Ancak, halkın, halk tarafından ve halk için’ hükümet gereksinimlerinin karşılanabilmesi için demokraside, siyasetin belirli koşulları yerine getirmesi gerekir:

1. Siyaset, politik organizasyonun amaç ve standartlarını belirleyen fikir ve değerler gerektirir. Özgürlük, adalet ve dayanışma, herhangi bir toplumun siyasi organizasyonuna yol gösterebilecek ilkelerdir 2.Siyaset, çıkarları toplamak, birleştirmek ve onları siyasi ve devlet kuramlarına iletmek için sosyal organizasyonlara ihtiyaç duyar. Siyasi partiler ve aynı zamanda iş dünyası ve işçi dernekleri yanı sıra diğer sıradan vatandaşların oluşturduğu sivil toplum örgütleri, toplumsal çıkarları toplayan ve birleştiren örgütlerdir 3. Siyaset, toplumun örgütlenmesi için öneriler toplayan ve daha sonra onları temsil eden, tartışan, kararlar alan ve onları uygulayan, kurumlan gerektirir. Parlamentolar ve hükümetler- normalde siyasi partilere dayanan-demokratik bir devletin en önemli siyaset kurumlandır 4. Siyaset, fikirler, talepler ve beklentilerle siyasi tartışmalara katılan ve faal olarak siyasi kurumların işleyişine katkıda bulunan aktif vatandaşları gerektirir:

Bir demokraside, bütünü olmasa da vatandaşların çoğu, siyasi faaliyetlerde bulunmalıdır. Bununla birlikte, modern kitle toplulukları içinde her vatandaşın tüm siyasi kararlara dahil olması, doğrudan bir demokraside mümkün değildir. Modern bir demokrasinin, vatandaşların iradesini ve çıkarlarını mümkün olduğunca güvenilir olarak temsil eden kurumlara ve kuruluşlara ihtiyacı budur. Bunlar, dernekler, gayri resmi gruplar veya sivil toplum örgütleri olabilir. Özellikle siyasi partiler böyle bir temsil işlevini yerine getirirler. Onlar, siyasetin önemli bir aracı ve kurumudur.

Bir siyasi parti, kamuoyunu etkilemek, seçimle hükümet üzerinde kontrolü ele geçirmek için birlikte çalışan, aynı görüşte kişiler grubundan oluşur. Aynı siyasi partinin üyeleri, ortak bir hedef ve amacı paylaşırlar. Farklı siyasi partiler, kamu politikalarını ve görüşlerini, felsefeleri, idealleri ve hedefleri ile etkilemek amacıyla birbirleriyle rekabet ederler.Kazanan parti hükümeti yönetir ve muhalefet ise hükümetin işleyişini yakından takip eder.

Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Seçimlerde rekabet etmenin ve vatandaşları toplumun belirli görüşleri arkasında harekete geçirmenin yanı sıra meclisteki performanslarıyla destekleyerek, partiler, vatandaşlara yönetişimde anlamlı seçenekler, siyasal katılım için yollar ve ülkenin geleceğini şekillendirme olanakları sunarlar.

Bununla birlikte, birçok ülkede, siyasi partiler vatandaşların kaygılarına tepki göstermemekte ve halkın onlara duyduğu güvene gölge düşürmektedirler. Halkın siyasal partilere olan güvenine gölge düştüğünde ise, bundan demokratik süreç zarar görüyor. Bütün sürdürülebilir demokrasilerde parti sistemi, toplumun dokusuna derinden ve dayanıklı bir şekilde yerleşmiş olmalıdır.

KİŞİSEL ÇIKAR ve REKABET

Bir piyasa ekonomisi; bireyler ve işletmelerin, bir hükümet tarafından kurulmuş yasal bir çerçeve içinde, faaliyetleridir. Burada temel faktör, hükümetlerin Pazar ile etkileşimde bulunmamaları -ya da bunu ağır bir şekilde yapmamalarıdır. Bir piyasa ekonomisinde rekabetin rolü, genellikle bu sistemin iyi çalışmasını sağlamasıdır. Çoğu durumda, rekabet, daha fazla seçenek oluşturur, kaynakların verimli kullanımı yoluyla ürün kalitesini artırır, ve artan yatırımlarla ekonomik büyümeyi geliştirir. Neticede, rekabetin sonuçları hemen hemen her zaman pozitiftir.

Kişisel çıkar, piyasa ekonomisinin önemli yüzlerinden biridir. Bireylerin veya işletmelerin gelirlerini nasıl harcayacakları ve nasıl ilave sermaye yatırımı yapacakları ile ilgili kendi kararlarını vermelerini sağlar. Daha çok seçenek ile ekonomiyi, bir çok kişi ve işletmelerin ihtiyaçları ve istekleri için daha iyi tercih yapabilmelerini oluşturan bu sürece, ekonomistler genellikle ‘seçim’ diyorlar. Rekabet, markalı ve diğer ürünler arasında seçime izin verir. Örneğin, bir birey daha yüksek fiyatlı, popüler ayakkabı veya daha az maliyetli biraz daha az popüler ama yeterli ayakkabı arasında seçim yapabilir.

Pazar ekonomisi; bireylerin kaynakların çoğuna sahip olduğu bir ekonomik sistemdir.- toprak, emek, sermaye – ve bunların kullanımını pazarda kendi özgür iradeleri ile aldıkları kararlarla kontrol ederler. Bu, hükümetin küçük bir rol oynadığı bir sistemdir. Bu tarz ekonomide iki güç – kişisel çıkar ve rekabet- çok önemli bir rol oynamaktadır. Kişisel çıkar ve rekabetin rolü, 200 sene önce ekonomist Adam Smith tarafından açıklanmış olup, halen pazar ekonomisinin işlevi anlayışının temeli olarak kabul görmektedir. Aslında, çevremizde gördüğümüz ekonomik faaliyetlerin çoğu kişisel çıkarcı davranışların sonucudur. Adam Smith kitabı Wealth of Nations’da onu şu şekilde tanımladı:

“Akşam yemeğini beklediğimiz kasabın, fırıncı veya marketin iyi niyetinden değil, kendi çıkarlarını gözetişlerindendir.”

Peki neden fırıncı ekmek yapmayı tercih ediyor? Cevap kişisel çıkarı olduğu için. Fırıncı ailesini beslemek ve istediği şeyleri satın almak için yeterli para kazanmak istiyor. Bunu yapmak için bulduğu en etkili yol, tüketici için ekmek yapmaktır. Aslında onun ekmekleri yeterince iyi ve hizmeti yeterince samimi olmalı ki, tüketiciler paralarını onun ekmeği ile değiştirmeye istekli olsunlar. Fırıncı kendi çıkarına hizmet ederken sizin için çok değerli bir ürün üretir. Bu piyasa sisteminin iyi yönüdür ki kişisel çıkar başkalarının faydalandığı davranışlar üretir.

Kişisel çıkar açgözlü olmak mı? Veya ahlaksızlık mı? Kişisel çıkar terimi ile ilgili olumsuz çağrışımlar oluyorken, bu ille açgözlü ya da ahlaksız bir davranış anlamına gelmez. Kişisel çıkar, bireylerin hedeflerini aramak anlamına da gelir.

Ancak, kişisel çıkar ekonomik faaliyetin itici gücüdür derken, hemen vurgulama!ıyız ki rekabet de ekonomik faaliyetin düzenleyicisidir. Kişisel çıkar, fiyatların oyulması, yolsuzluk, ve hileli fiyatlandırmaya yol açmaz mı? Bazen öyle, fakat çoğu zaman bu durum rekabet ile kontrol altında tutulur. Pazarda diğer kişisel çıkarcı bireylerin rekabeti ile bir bireyin kişisel çıkarı, kontrol altında tutulur. Örneğin ben bir fırıncı olsaydım, sizin paranızı kazanmamın tek yolu şehirdeki diğer fırıncılar tarafından üretilen ekmeklerden daha iyi, daha ucuz veya daha uygun bir ekmek üretmek olacaktı. Benim ekmeğim küflenmiş, düşük kalitede veya yüksek fiyatlı olsaydı, büyük olasılıkla benim rakiplerimden satın alınacaktı. Bir bireyin parasını kazanmak için bir üretici makul bir fiyata kaliteli bir mal veya hizmet sunmak zorundadır.

Fark edeceksiniz ki burada rakipler var sayılmaktadır. Eğer, 150 km içinde tek fırıncı olsaydı, müşterilere, yüksek fiyatta düşük kaliteli ürün satabilecek veya kaba davranabilecekti – ama bu durumda bile, başka kişisel çıkarcı kişi kar elde etmek için bir fırsat görebilecek ve şehirde bir rakip fırın açabilecekti. Böylece rekabet, kişisel çıkarı kontrol eden bir düzenleyici olmakta, çünkü, bir üreticinin müşterilerinden yararlanmak üstünlüğümü kısıtlamaktadır.

DÜZENLEME

Kişisel çıkar ve rekabet tartışması, çoğunlukla hükümet düzenlemelerinin uygun rolünün tartışılması ile sonuçlanır. Bazıları, pazarda kişisel çıkarları üzerinde kontrol olması için yeterince rakip firmanın olduğunu varsayarak büyük ölçüde kendi kendini düzenleyen bir piyasa ekonomisi görürler. Diğerleri, rekabetin kişisel çıkarlar üzerindeki yeterli bir kontrolünün başarısız olduğu durumlar için fraud örneğine gönderme yaparlar – kişisel çıkarları için dolandırıcılık örneklerine işaret ederek hükümetin ekonomik faaliyetleri düzenleme de daha aktif bir rol alması gerektiğini savunurlar.

Hükümet, içinde adil ve açık rekabetçi piyasaların bulunacağı bir temel çerçeve oluşturmada hayati bir rol oynar. Temel seviyede Hükümet, ‘hukuk kurallarını’, mülkiyet haklarını oluşturmak, sözleşmelerin onanmasını sağlamak, piyasaların uygun bir şekilde işleyişlerini takip etmek için gerekli kurumlan tesis etmek sorumluluğundadır. Bu, firmaların ve bireylerin pazarda çalışırken nasıl davranmaları gerektiğini yöneten bir rekabet ve tüketici çerçeve kanununun kurulmasını da içerir.

Rekabet kanunu, firmaların rekabet karşıtı anlaşmalar yapmalarını önler, ve “baskın firmaların” pozisyonlarından yararlanarak piyasa sonuçlarını çarpıtmamaların sağlar- örneğin, yeni firmaların piyasaya girmesini kısıtlamak ve rekabetçi fiyatların üzerinde fiyat oluşturmak gibi. Bu, keza, rekabetin büyük ölçüde azalmasına yol açacak firma birleşmelerini de kısıtlar. Bu yasa, tüketicileri dolandırıcılıktan, hilekarlıktan ve kötüye kullanılan uygulamalardan korumayı amaçlamaktadır.

Bu rekabet ve tüketici çerçeve kanunları olmadan, tüketiciler, firmalar tarafından sömürülmeye karşı savunmasız kalırlardı.

NETİCE

Rekabet, firmaları, iç verimliliklerini geliştirmek ve maliyetleri düşürmek için teşvik eder. Maliyetlerin düşürülmesi, firmaların, aynı mal ve hizmetleri tüketicilere daha düşük fiyatlarla sunmalarını sağlar. Bu, daha büyük sayıda tüketici çekecek ve firma daha büyük bir pazar payı kazanacaktır.

Firmaların, yeni teknolojileri benimsemelerini teşvik eder. Teknolojinin ve/veya yeni tekniklerin erken benimsenmesi, firmaların maliyetlerini en aza indirme sürecine yardımcı olur.

Buluşlar için yatırımlar firmalara, mevcut ürünlerin kalitesini artırmaya ve/veya yeni ürünler geliştirmeye ve tüketicilerin tercihlerine veya değişen ihtiyaçlarına daha uygun düşen faaliyetlere imkan verir.

Yönetsel verimsizliği azaltır. Diğer firmalardan gelen ve piyasaya yeni giren firmaların rekabetçi baskıları, firmaların daha iyiyi aramalarını ve işlerini çok daha verimli düzenlemelerine yol açar. Etkin rekabet eksikliği, firmaları ve yönetimlerini verimli olmayan modellerde ve teknolojilerde çalışmaya yönlendirebilir.

Demokrasinin başarılı olması için ön koşullar nelerdir?

Soruyu tam olarak cevaplamadan önce, “Demokrasi” tanımına bakmamız gerekiyor. Farklı gruplar terimi farklı şekillerde tanımlar ve yaygın olarak kabul edilen tanım, siyaset bilimi tanımıyla aynı değildir.

Siyaset bilimi tanımına ve birçok ülkenin demokrasi anlayışına göre; bir ülke, aşağıdaki tanıma uyarsa demokratik olur:

Demokrasi, tüm uygun vatandaşların, toplumlarını yürüten yasaların önerisi, geliştirilmesi ve kurulması konularında doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığıyla dolaylı olarak, eşit derecede katılmaları gereken bir hükümet biçimidir.

Demokrasinin tek başına, kimin “Oy kullanmaya uygun olduğunu” tanımlamadığına ve birden fazla siyasi partiye izin verilip verilmeyeceğini belirtmediğine dikkat edelim.

Bu tanıma göre hareket edersek, seçimlere sahip herhangi bir ülke demokratiktir-Batı demokrasisi olsun, Nazi Almanya’sı olsun, vs.

Bu tanım kullanılırsa, başarısız bir demokrasi, seçimlerin adil olmadığı, ve halkın oylarıyla hükümeti etkilemekte etkisiz kaldığı, olacaktır.

Çoğu insan, özellikle Batı Demokrasilerden gelen insanlar, çok partili seçim kavramlarını ve sosyal, dini, kültürel, etnik ve ırksal eşitlik, adalet ve özgürlük kavramını ekleyerek demokrasiyi farklı tanımlarlar.

Bu tanımlamayı (kişiden kişiye farklılık gösterebilir) kullanıyorsanız, kişinin demokrasinin parçası olduğunu düşündüğü ek gereksinimlerin hepsine sahipsinizdir.

Batı Demokrasisi ile sıkça bağlantılı olan kavramların bazıları şunları içerir:

  •    Serbest ve adil seçimler,
  •    Birden fazla siyasi parti,
  •    Serbest konuşma,
  •    Anayasal Hukuk (hükümetin iktidarındaki sınırları tanımlar),
  • Adil ve etkili mahkemeler,
  •   Asker, sivil hükümete bağlı,
  • İnsan hakları

Başarılı bir Batı tarzı Demokrasi olmak için, bu tür değerlere bağlı bir seçmen gerekir. Halk, bu değerlere bağlı değilse, bu değerlere bağlı olmayan liderleri seçecektir.

DEMOKRASİNİN KORUNMASI

Başarısız Demokrasi denemelerine bakıldığında, aşağıdaki ortak hususlar görülmektedir:

  1. Ülke vatandaşları arasındaki ortak değerlerin azlığı,
  2. Demokrasiyi en yüksek değer olarak içselleştirmeme ve kabul etmeme – yani bu oyu kaybedersem, çoğunluğun kararına saygı duyarım.
  3. Çoğunluğun tiranlığı – Seçimi kazandığım için, azınlığın görüşlerini önemsemeyeceğim.

Bunlar, hızla demokratik sistemlerin parçalanmasına yol açıyor. Dolayısıyla oradan görülüyor ki, büyük oranda işleyen (çoğu batılı liberal demokrasi) demokrasilerde:

  1. Ülke vatandaşlarının ortak değerleri – genellikle ekonomik refah, yaşamak ve yaşatmak, adalet / hukukun üstünlüğü.
  2. Demokratik sürece saygı (ayrılıkçıların küçük saçaklarına önem vermemek). Yolumuza devam etmemiz için, şiddet içeren köklü değişiklikle ilgili(ihtilal) hiçbir zaman soru yok.
  3. Başkasına oy veren kişiler de dahil, herkesin menfaati için yönetim, gündemlerini tamamlamamış olsalar dahi, ayağa kalkmaları için onlara hiçbir sebep sunulmaması.

Demokrasinin gelişmesi için önce herkesin aynı değerleri almasının sağlanması ile çalışmaya başlanmak gerekir. Ondan sonra siyasi tartışmalardaki görüşler, sadece ince detaylar üzerinde kavga etmek olur.

Bu konuda, Fareed Zakarias’ın “Özgürlüğün Geleceği” adlı kitabındaki liste önem taşımaktadır. Tavsiye: “Sadece kaç kişi yöneticiyi seçiyor?” (Demokrasi) sorusuyla değil, “bireysel özgürlüğe uyumlu hale getirmek için siyasal güç nasıl kısıtlanmalıdır?”(Özgürlük) sorusu ile ilgilidir.

Aşağıdaki kurumlar kendi içlerinde demokratik değillerdir, yine de güç dağılımını sağlayarak demokratik sistemi desteklemektedirler. Bunlar, halkın ruh halini yatıştıran ve onarabilen, halkı eğiten ve özgürlüklerini koruyan seçilmemiş kurumlardır.

Bu kurumlar, seçimlerin başlaması öncesinde, hukukun üstünlüğü, güçlerin ayrılması ve konuşma, toplanma, din ve mülkiyet hakları da dahil olmak üzere temel insan haklarının korunmasıyla birlikte, bir anayasa tarafından korunmalıdır.

  1. Serbest ve özel basın. Eğer bütün medya devlet tarafından kontrol edilirse, muhtemelen rejimi güçlü bir şekilde destekleyecek ve eleştiriler bastırılacaktır. Bu, halkın farkında olmadan, yönetimin demokrasiden uzaklaşmasına imkan verir.
  2. Özerk ve özel üniversiteler. Özel bir üniversite, seçtikleri bilimsel çabayı sürdüren özgür bir entelektüeller topluluğudur. Hükümet elitlerinin gerçeği versiyonuna, önemli bir entelektüel karşı ağırlıktır ve çoğunlukla iktidara da gerçek bir karşı ağırlıktır.
  3. Bağımsız yüksek mahkeme. Gerçekten bağımsız bir yüksek mahkeme, basittir. Bu, iktidardaki kişilerin eylemlerinden sorumlu tutulacağını ve anayasanın desteklendiğini garanti eder.
  4. Bağımsız merkez bankası. Kapsamlı kanıtlar, bağımsız merkez bankaları olmayan hükümetlerin, para-baskı yeteneğini seçimleri satın almak için kullandıklarını göstermektedir. Yani seçime giden yolda para bastıkları için, her şeyin iyileştiği izlenimi veriyorlardı. Bağımsız bir merkez bankası daha istikrarlı bir şekilde para arzını garantiliyor ve bunu amaçlayan otokratlar için bu önemli aracı kaldırır.

Bu güvenlik önlemlerinin kendileri, çoğunluk kuralına tepki niteliğinde olmaları nedeniyle, demokratik değildir. Onlar, demokrasi ile ilgili düzenlemeler olarak çağrılabilen, demokrasi üzerinde anayasal sınırlamalardır. Tarih, bu önlemleri almayan bir sistemin, dar görüşlü bir demokrasiye veya daha kötüsüne dönüşebileceğini, gösteriyor. Böyle bir sistem de, seçimler gerçekleşmesine rağmen vatandaşlar, sivil özgürlük eksikliği yüzünden, gerçek güç kullananların faaliyet bilgilerinden mahrum bırakılır.

Liberal bir demokraside, anayasal güç ayrımı, demokrasinin üstüne yerleştirilir. Seçim sistemini benimsemek kolaydır. Liberal demokrasinin iç işleyişini benimsemek daha zordur: serbest piyasa, siyasi partiler, hesap verebiliriik ve hukukun üstünlüğü. Bu iç işleyiş, onu son şey yapar.

DIŞ BORCUN KULLANIMI

Dış borçlanmada hedef; belli bir süre için Devlet bütçesinin dengelenmesi, toplumun sosyo­ekonomik kalkınma yatırımlarının geçekleştirilmesine hizmet etmesi, uygun maliyette ve riskleri kabul edilebilir düzeyde olması ve amaçlarına uygun etkin bir şekilde kullanılmasının sağlanması olarak özetlenebilir. Kullanılan borçların temizlenmesi-geri ödenebilmesi, sağlanmalıdır. Dış borç, uluslararası uygulamalardaki eşik değerleri ile uyumlu olmalı ve ülkenin mali güvenliğini koruyacak seviyelerde tutulmalıdır.

Dış borçlanma, gerçekte, mali sermaye oluşumu için sadece yurtiçi tasarrufları seferber ederek değil, aynı zamanda sermaye fazlası olan ülkeler tasarruflarına dokunarak bir ülkeye yatırım ve cari yerli üretim sınırları ötesinde tüketme izni verir. Dış borçlanma daha hızlı büyümeye yol açabilir. Ancak, ülke yurt dışından borçlanıyorsa, aynı zamanda önemli bir politik endişe olarak borç yönetimi ortaya konulmalıdır. Borç yönetimi politikasının hedefi makroekonomik ve ödemeler dengesi istikrarı sorunlarından kaçınırken yabancı borçlanmanın yararlarını elde etmektir. Uygunsuz ve aşırı borçlanma, gelecekteki ekonomik politikayı ve dolayısı ile büyümeyi sınırlayacak, borç servisi yükümlülükleri oluşturacaktır Dış borçlanma, verimlilikte artışa ve ihracatta büyümeye yol açmalıdır ki böylece yeni borçlanmalar üzerindeki borç ödenebilsin. Mal ve hizmet ithalatının ihracat üzerinde olan fazlalığı ile oluşan borç, eğer ihracat ithalatı aşıyorsa geriye ödenebilir. Büyüme, kredibilitenin anahtarıdır; ama üretim ve verimliliği artırmayan(kötü) yatırım, sağlıklı büyümeye neden olmaz. Ödünç alınmış kaynakları kötü yatırım için kullanmak, hiç borçlanmamaktan daha kötüdür. Borç ödeme sıkıntısı ile ilgili önemli sorunlardan biri, ülke tarafından elde edilen yabancı borçların ekonomik büyümenin finansmanı sürecinde verimli kullanılmış olup olmadığıdır.

Pattillo ve diğerlerinin (2002) yaptıkları çalışmalar göstermektedir ki borcun büyüme üzerindeki ortalama etkisi, borç / GSYİH oranı % 35 ve% 40 arasındaki eşiği aştığında olumsuz olmaktadır

Aşağıda, dış borç kullanımı ile ilgili, gelişmekte olan bir dünya ülkesi Dış Borç Stratejik Planı’nda yer alan bazı hususlar listelenmektedir:

  1. Sosyo-ekonomik kalkınma finansmanı talebini karşılamak için, özellikle iç kaynakların yetersiz kalması durumunda, yerli ve yabancı kredileri harekete geçirmek gerekebilir.
  2. Hükümet, kredilerin alınmasını, dağıtım ve kullanımını, borç tasfiyesini halletmek, etkili ve güvenli bir şekilde ülkenin kamu ve özel sektör dış borçlarını yönetmek zorundadır(borç yönetimi).
  3. Kredilerin harekete geçirilmesi ve borçların temizlenmesi, ülkenin finansal emniyetini garanti altına almak bakımından, kamu, hükümet ve dış borçların güvenlik standartları içerisinde olmalarını gerektirir. Tüm borçların zamanında tamamen ödenmiş olduğunu ve uluslararası taahhütleri etkileyebilir hiç bir vadesi geçmiş borç birikmediğini sağlayacak şekilde, borç ödemeleri denetlenmelidir.
  4. Kamu borç yönetimi için enstrümanları yenilemek, borç alma modellerini uygun maliyetle sağlayacak şekilde çeşitlendirmek, kredilerin yapısını yerli kredileri artırarak, dış borçları ve hükümet garantilerini azaltarak değiştirmek önemlidir.
  5. İşletmeler ve kredi kuruluşları tarafından alınan yabancı krediler, Hükümet tarafından kararlaştırılmış ülke yıllık dış borç sınırları içerisinde olmalıdır.
  6. Şirketlerin, hükümetin öncelik listesinde bulunan önemli programlar ve projeler için, ülkenin borç güvenliği sınırları içerisinde, yabancı sermaye kaynaklarına erişimi, hükümet garantileri ile desteklenebilir.
  7. Borç kapasitesini sağlamak amacıyla, kredilerin kullanımı konusunda denetim ve gözetim artırılmalıdır. Riskleri en aza indirmek, borç güvenliği ve ulusal mali güvenliği garanti etmek amacıyla işletmelerin, dış borçları sağlaması, dağıtması, kullanması ve borç ödemeleri izlenmelidir.
  8. Şirketler ve kredi kuruluşları aldıkları borçları maksadına uygun kullanmaktan sorumlu ve yükümlüdürler. Onlar, borcun harekete geçirilmesi, kullanılması ve geri ödenmesi için tüm riskleri ve yasal sorumlulukları üstlenecektir.
  9. Şirketler ve kredi kuruluşlarının temin ettikleri kısa vadeli kredileri, orta ve uzun vadeli proje yatırımları için kullanmaları çok risklidir ve kabul edilmez.
  10. Ülkenin iç ve dış borçları ile ilgili, tahmin, analiz, değerlendirme ve risk uyarıları için kullanılan bir veri tabanı oluşturulmalıdır. Aynı zamanda, veri tabanındaki tüm potansiyel riskler ile başa çıkmak için çözüm önerilerinde bulunmak faydalıdır.
  11. Devlet döviz rezervi, yıllık kısa vadeli dış borçların toplamı ile karşılaştırıldığında her yıl için % 200 üzerinde olması garanti edilmelidir.
  12. Kamu borçları(hükümet borçları, hükümet garantili borçlar ve yerel yönetimlerin borçları dahil) 2020 yılına kadar GSYİH’nın% 65’ini geçmemelidir. Bunların içinde hükümetin ödenmemiş borçları GSİYH’nın 55%’ini ve dış borçlar GSYİH’nın 50%’sini geçmeyecektir.
  13. Hükümetin doğrudan borç yükümlülükleri(geri ödemeler hariç) yıllık toplam bütçe gelirinin 25%’ini geçmeyecektir. Devletin dış borç yükümlülükleri, mal ve hizmet ihracatı cirosunun 25% altında olmalıdır.
  14. Bütçeyi aşan harcamaları telafi etmek için yurtiçi ve yurtdışı krediler alınbilir, şöyleki, bütçe aşırı harcamalarının(hükümet tahvilleri dahil) 2015 yılında GSYİH’nın 4,5%’unun altına, 2016-2020 periyodunda takriben GSYİH’nın 4%’ün altına ve 2020 yılından sonra yaklaşık GSYİH’nın 3%’ünün altına indirmek mümkün olacaktır.

HÜKÜMET DIŞI BORÇLANMALARIN KONTROLÜ

Hükümetlerin, kendi borçlanmalarına ek olarak, özel sektör ve sivil toplum kamu borçlanmalarını da izlemeleri gerekir. Bir piyasa ekonomisinde, birçok özel işletme yurtdışından borç alacaktır. Bu veriyi toplama yaklaşımları özel sektör dış borçlanmaları üzerinde devlet kontrolünün varlığı veya yokluğu ile oluşur. Kontrol mekanizmaları açısından üç farklı durum ayırt edilebilir.

İlk olarak, birçok ülke yurtdışından borçlanacak özel şirketlerin, döviz kontrol makamlarından önceden izin almalarını zorunlu tutar. Borçlanma sözleşmesi yapıldıktan sonra, borç alanın Merkez Bankası döviz alış Kontrol Dairesine, alınan ödemeleri ve borcun geri ödeme programını kaydettirmesi gerekir. Bu şekilde Merkez Bankası, neredeyse kamu ve kamuya garantili borç gibi özel garantisiz borçlar hakkında tam bilgi sahibi olacaktır. Birçok ülkede bunun gibi borç kaydı gereksinimleri vardır.

İkinci olarak, bazı ülkelerde özel şirketler merkezi hükümetin ön onayı olmadan dış borç alabilirler. Bununla beraber şirketler, ancak, borç servisi yapan bankacılık sisteminden döviz satın alma izni alabilmesi için aldıkları dış borcu kayıt ettirmeleri gerekir. Döviz kontrolü yerli sermaye ihracını engellemek ve yetkisiz transferleri önlemek için yapılmaktadır.

Üçüncü (ve istatistikçi açısından en zor durum) borç almanın herhangi bir kontrol ve kaydı olmaksızın döviz kontrol sisteminin dışında oluşması. Bu durumda veri, ya ticari banka kayıtlarından veya özel şirketlerden veri anketleri doldurmaları istenerek toplanır.

Dış borçlanma için önceden izin gerektirmesi, bir ülkenin uzun vadeli ödemeler dengesi pozisyonunu koruması bakımından ihtiyati bir yol olarak görülebilir. Ama yetkilendirme işlemlerinin önemli bir dezavantajı vardır. Eğer bir firma borçlanma planları için hükümet idari birimlerine bağımlıysa, piyasa koşullarına yanıt verme esnekliğini kaybedebilir bu da, piyasa rekabetçi konumunu zayıflatır. Eğer borçlanma başvuruları ve bunların onaylandığı zaman arasında önemli bir gecikme varsa, bu sorun, özellikle şiddetlidir. Bu nedenle, borçlanma başvurularına hızlı yanıt olmalıdır. Onay için kriterler; ödemeler genel dengesi veya piyasa şartlarının göz önüne alınması olmalıdır. Güçlü ödemeler dengesine ve sadece orta derece borca sahip ülkeler, genelde işletmelerin dış borç alımına ilişkin kısıtlamalar konusunda daha gevşektir.

Mesela Kolombiya’da, ödeme şartları ve finansman koşulları üzerinde özel işletmelerin Ulusal Planlama ve Para Kurulu Bölümünden onay almaları gerekir. Brezilya, Özel Sektör borçlanmaları için Merkez Bankası iznini arar ve Şili’de Merkez Bankası özel sektörün dış borçlanmaları için yetkili olup, kayıtların tutulmasından da sorumludur.

Finlandiya, örneğin, 1986 öncesinde özel sektör dış borçlanması için ayrıntılı bir onay sistemine sahipdi. O zamandan beri sistem, yavaş yavaş gevşetildi ve 1990 yılı sonunda tamamen kaldırıldı. Onay sistemi, bir yıldan fazla vadeli tüm önerilen yabancı borçlanmaların Finlandiya Merkez Bankası tarafından onaylanmasını gerektiriyordu. Bu sistem dış borçların tüketim için değil, sadece gerçek yatırımlar için kullanılmasını da güvenceye alıyordu. Ayrıca, uzun vadeli sermaye ithali için izin sadece ekonomik açıdan karlı ve geçerli olması beklenen projeler için verilmekteydi.

Kore’nin kontrol sistemi Türkiye ve Endonezya gibi, piyasa erişimi zamanlaması ile ilgilidir. Kore, dış borç isteyen özel firmaların bir mevduat bankası aracılığıyla borcunu güvenlik altına almalarını zorunlu tutar. Bu, özel sektör borçlanmasını kısıtlamak için değil onun zamanlamasını kontrol etmek için tasarlanmıştır. Amaç, Kamu ve özel sektör dış borç alacaklara, mümkün olan en düşük maliyetle sağlayacak optimal Pazar şartları oluşturacak şekilde finansal Pazar üzerindeki yıllık dış borçlanmaları düzgün şekilde dağıtmaktır. Finansal piyasaları rahatsız etmeyecek şekilde sendikasyon kredileri ve tahvil ihracı zamanlamasının kontrolü, dünya sermaye piyasalarına nispeten yeni olan ülkeler için yaygın bir uygulamadır.

Yeni Ekonomik Sistem Arayışı

Ekonomik sistem nedir?

Bir ekonomik sistem, toplumların veya hükümetlerin mevcut kaynakları, hizmetleri ve malları bir coğrafi bölge veya ülke genelinde organize ettiği ve dağıttığı bir araçtır. Ekonomik sistemler, toprak, sermaye, emek ve fiziksel kaynaklar dahil olmak üzere üretim faktörlerini düzenler. Bir ekonomik sistem, belirli bir topluluğun ekonomik yapısını oluşturan birçok kurumu, ajansı, kuruluşu, karar alma sürecini ve tüketim kalıplarını kapsar.

Ekonomik Sistem Türleri

Dünyada pek çok ekonomi türü vardır. Her birinin kendine özgü ayırt edici özellikleri vardır, ancak hepsi bazı temel özellikleri paylaşır.  Her ekonomi, benzersiz bir dizi koşul ve varsayıma dayalı olarak çalışır. Ekonomik sistemler dört ana türe ayrılabilir: geleneksel ekonomiler, komuta ekonomileri, piyasa ekonomileri ve karma ekonomiler.

Geleneksel sistemler malların, hizmetlerin ve işin temellerine odaklanır ve geleneklerden ve inançlardan etkilenir. Merkezi bir otorite, komuta sistemlerini etkilerken, bir piyasa sistemi talep ve arz güçlerinin kontrolü altındadır. Son olarak, karma ekonomiler komuta ve piyasa sistemlerinin bir kombinasyonudur.

Karma sistemler küresel olarak norm haline gelmiştir ve Batı’daki birçok ülke bugün karma ekonomi sistemi izliyor. Çoğu endüstri özeldir, geri kalanı ise esas olarak kamu hizmetlerinden oluşur ve hükümetin kontrolü altındadır. Karma bir sistemin, piyasa ve komuta sistemlerinin en iyi özelliklerini birleştirdiği söylense de, pratikte, karma ekonomiler, serbest piyasalar ve hükümet kontrolü arasında doğru dengeyi bulma zorluğuyla karşı karşıyadır. Zira, hükümetler gerekenden çok daha fazla kontrol uygulama eğilimindedirler.

Küresel Ekonomik Sistem Başarısız mı?

İkinci Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, dünya ekonomik büyüme yoluyla evrensel refaha giden bir yol arıyordu. Dünya Bankası’na göre, 1960’ta küresel GSYİH 11,194 trilyon dolardı. 2016 yılında 77,297 trilyon oldu. Aradan geçen 56 yıl boyunca, küresel ekonomi sabit 2010 ABD $ ‘ı ile 6,9 kat büyümüştü.

Mevcut insan bilgisi, teknoloji, organizasyon, farkındalık ve ekonomik çıktı düzeyi göz önüne alındığında, dünyadaki her insanın şimdiye kadar sağlıklı ve mutlu bir yaşamın temel unsurlarına güvenli bir şekilde erişmesi sağlanmalıydı: sağlıklı beslenme, temiz su, barınma, barış ve adalet, temel sağlık hizmetleri ve eğitim, doğru ve zamanında haberlere ve küresel iletişim ağına erişim gibi. Ölçülemiyen sayıda insanın sağlıklı, güvenli ve mutlu bir yaşamın bu temellerinden hâlâ yoksun olması, derin ekonomik başarısızlığın işaretidir. Bu başarısızlığın bir başka kanıtı, hızla derinleşen çevresel, eşitlik ve yönetişim krizleridir ve insan geleceği için potansiyel olarak çok büyük bir tehdit oluşturuyor.

1. Çevresel Kriz: Küresel Ayak İzi Ağı, 1970 yılında insan tüketiminin ilk kez Dünya’nın biyolojik kapasitesinin sınırlarını aştığını hesapladı. 2017’ye kadar, Dünya’nın kaldırabileceğinin 1,7 katı bir hızla tüketiyorduk. Bu 0,7 fazla, insan yaşamı da dahil olmak üzere, dünyanın, yaşamı destekleme kapasitesini tüketiyor. Ve bu fark, büyümeye devam ediyor.

2. Eşitlik Krizi: 2010 yılında, dünyanın en zengin 388 milyarderinin toplam serveti, insanlığın en yoksul yarısının toplam servetine eşitti – 3,5 milyar insan. 2017 yılı itibariyle, yalnızca dünyanın en zengin 8 milyarderinin finansal serveti, insanlığın en yoksul yarısınınkine eşit hale geldi – bu, insanlık tarihindeki en büyük adil olmayan  servet ve güç dağılımı.

3. Yönetişim Krizi: Küresel şirket yönetimi, yerel halkı ve toplulukları, kendilerinin ve onların soyundan gelenlerin ihtiyaçlarına hizmet etmek için sürekli olarak bağlı oldukları yerel ekonomilerin ve kaynakların kontrolundan çıkarıyor. Ortaya çıkan yoksunluk, gerilim ve güvensizlik, siyasi aşırılığı, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü besleyen ve kendi kendini düzeltemeyen siyasi kurumların güvenilirliğini yok ediyor.

Bunların hepsi, yalnızca finansal kazanç arayan ve yaşama yalnızca mevcut piyasa fiyatı üzerinden değer veren uluslararası şirketler ve finans piyasaları tarafından yönetilen küresel bir ekonominin derin başarısızlığının göstergeleridir.

Mevcut durum

Kapitalizm, son on yılda önemli katkılar sağlamıştır. Bunlar, düşük karbonlu ekonomilerin gerekliliği ile uyumlu olarak yenilenebilir enerjiler için kullanılan teknolojilerin gelişmesini; dünya genelinde yaşam beklentisini önemli ölçüde artıran tıbbi atılımlar; zenginlik yaratma ve yüz milyonlarca insanı aşırı yoksulluktan kurtaran yükselen ekonomilerin büyümesi gibi.

Ancak, bu gelişmelerin bedeli de yüksek olmuştur. İnsanlık şu anda, şimdiki kapitalist modelin doğasına özgü çeşitli sosyal ve çevresel sorunlarla karşı karşıyadır- teşvik yapıları ve özel oyuncuların, sosyal içermeyi ve çevresel direnci teşvik eden bir yaklaşım üzerinden karlarını maksimize etmeye nasıl öncelik verdiği.

Mevcut modelin artık işe yaramadığı konusundaki fikir birliği, genelleştirilmiş başarısızlığın açık semptomlarıyla kanıtlanmaktadır: farklı ülkeler içinde ve arasında zengin ve yoksul arasında artan sosyal eşitsizlikler; çoğunluğu Küresel Güney’de olmak üzere 2 milyardan fazla insan, uygun temizlik tesislerinden veya temiz yemek pişirme imkanlarından yoksun; 70 milyondan fazla insan küresel ısınma ve / veya çatışmalar nedeniyle zorla yerlerinden edildi; yükselen göç dalgaları ve sosyal gerilim; arazi kullanımının yanlış yönetiminin bir sonucu olarak okyanus asitlenmesi; ve gıda güvenliğini tehlikeye atan böceklerin büyük ölçüde yok olması.

Bunların hepsi, her yıl sadece sol eğilimli savunucular tarafından değil, küresel akademik camianın çoğu tarafından siyasi ideolojiler çerçevesinde ve Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Dünya Ekonomik Formu gibi uluslararası kuruluşlar tarafından her yıl açıklanan gerçeklerdir.

Burada, kapitalist ekonomik sisteme ayrıntılı bir alternatif önermeye yönelik herhangi bir girişim, biraz yadırganabilir. Farklı ekonomik modellerin nasıl kurulduğu ve farklı gerçekliklerde ve toplumlarda dünya çapında nasıl işledikleri son derece karmaşıktır. Ancak, bir alternatifi tasavvur etmenin zorlukları ne olursa olsun, mevcut durum üzerinde büyüyen bir fikir birliği var gibi görünüyor: kapitalist sistem herkes için işlemiyor.

Kurumsal Yönetimin Gücü

Mevcut ekonomide iktidar, yaşama yalnızca paraya hizmet ettiği için değer veren kurumlarda bulunduğundan, bir ekonominin tek meşru amacıda başarısız oluyor: yaşam araçları için ona bağlı olan insanlara sonsuza dek hizmet etmek. Ekolojik Bir Medeniyet için yeni bir ekonominin kurumları, yaşayan insanları ve içinde yaşadıkları toplulukları güçlendirmelidir. Paraya yalnızca, hayata hizmet için değer vermeleri gerekir.

Resmi kalkınma ajanslarının politika ve programları, kendi kendini yöneten topluluk insanının, birlikte yaşam araçlarının yarattığı ilişkileri bozdu, tekelleştirdi ve paraya çevirdi.

Arazi, su, barınak, ulaşım, bilgi, eğitim, sağlık hizmetleri ve yaşamın diğer temel unsurlarının kontrolü, erişim için para talep eden özel menfaat şirket oligopollerine ve tekellerine geçti. Para elde etmek için, insanlar emeklerini düşük ücretler karşılığında şirketlere sattılar ya da şirketlerden faiz oranlarıyla ödünç aldılar. Ekonomik gelişme, bu yeni sömürgeciliği maskeledi.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer “gelişmiş” ülkelerde. ilişkilerden para kazanılıyor. Paraya erişimin ve yaşam araçlarının kontrolü kurumsal oligopollere ve tekellere geçişi. Emeklerini seçimleri ile değil, zorunluluktan satan insanlar. Aile ve toplum ilişkilerinin parçalanması. Ve siyasetin büyük bir parayla ele geçirilmesi.

Özel menfaat şirketi ve kaynakları ve paranın kontrolünde yoğunlaşma ve tekelleşme konularındaki neredeyse sınırsız yeteneği, bunu mümkün kılar.

Daha eşit toplumlar önemlidir

Kapitalizmin ateşli savunucularının çoğu için yasaklanmış bir kelime olan ‘sosyalizm’, mevcut modele geçerli bir alternatif olabilir mi? Geleneksel sosyalist model, sosyalist bir toplumdaki teşvik yapıları ve otoriterliğe doğru çekilme gibi Marx ve Engels gibiler tarafından gerektiği gibi ele alınmayan kavramsal meseleler dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle gelişmedi. Bununla birlikte, bu alternatiften öğrenilebilecek önemli dersler de vardır. Paylaşılan refahı teşvik etmek ve daha eşit toplumları savunmak bunlardan sadece ikisi.

Paylaşılan refahı teşvik etmek çok şey ifade eder. Örneğin özel sektörde, Google gibi devasa oyunculardan Chobani gibi yoğurt üreticilerine, örnek olarak liderlik eden ve çalışanlarına hisse veren birçok şirket var. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, hükümetler insanları bir araya getirmek ve toplum yaşamını teşvik etmek için parklar ve kültür yapıları gibi ortak alanlara erişime öncelik verebilir. Merhum ve saygı duyulan sosyolog Zygmunt Bauman, şaheserlerinden biri olan “Bireyselleştirilmiş Toplum” da insan yaşamının parçalanma sürecinden geçtiğini savundu. Sürdürülemez tüketicilik, topluluğun daha geniş refahına öncelik vermek yerine, bireyci odaklı toplumların sonuçlarından yalnızca biri olmuştur- sanayiciliğin ortaya çıkışı ve işbölümü ile daha belirgin hale gelen bir süreç.

Daha eşit toplumları savunmanın önemi, basitçe, mevcut modelin sınırsız serveti yoğunlaştırdığı ve yoksulluk tuzakları gibi kısır olumsuz ve kırılması zor çevrelerle sonuçlanan çarpıtmalar yarattığı gerçeğine dayanmaktadır. Görüldüğü gibi, zengin ülkeler arasında bile, ABD de dahil olmak üzere daha yüksek eşitsizlik oranlarına sahip olanlar, Japonya gibi daha az eşitsizlik gösteren nispeten zengin ülkelere göre alkol bağımlılığı, bebek ölümleri ve cinayetler gibi daha fazla toplumsal sorun yaşıyorlar.

Yeni Ekonomi

Yaşam araçlarının mülkiyeti, yalnızca kişisel mali kazancı en üst düzeye çıkarmak için birkaç kişi tarafından tutulduğunda, kesin sonuç şu anda elde ettiğimiz şeydir: herkesin sağlığının ve refahının bağlı olduğu sosyal ve çevresel temellerin yok edilmesi. Mevcut tecrübemizin gösterdiği gibi, ekonomik demokrasi, siyasi demokrasinin önemli bir yapı temelidir.

Demokrasi ve pazarlar, bir sağlıklı toplumun önemli yapı temelleridir. Çok uluslu şirket birleşmeleri, yaşam araçlarının mülkiyetini birleştiriyor. Bir şirketin, hepsine sahip olmasının ne kadar süre alacağı bilinmiyor. Bu nedenle, demokrasinin ne zaman oligarşiye, piyasanın ne zaman tekele dönüşeceği merak ediliyor.

Başarısız Emperyal Medeniyet ekonomisinden Ekolojik Medeniyetin Yeni Ekonomisine geçiş, ekonominin tek meşru amacının, yaşayan toplulukların tüm üyelerinin, sağlıklı, mutlu ve üretken bir yaşamın esasları için ihtiyaçlarını sonsuza dek karşılamada desteklemek gerektiğini farkına varmakla başlar. Bu, yaşayan varlıklar olarak doğamızla ve ihtiyaçlarımızla ve şu anda tam ve aşırı yüklü bir Dünya’da yaşayan küresel bir tür olduğumuz gerçeğiyle tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmelidir.

Yeni ekonominin kurumları, Dünya’ya uyum sağlama yeteneğimizin ve sorumluluğumuzun, Dünya’nın bize uyum sağlama kapasitesini ve sorumluluğunu aştığını kabul etmelidir. Ayrıca paranın ekonominin amacı değil, bir aracı olduğunu da kabul etmeleri gerekir. Ve sadece hayata hizmet ettiği için uygun şekilde değerlidir. Ve eğer ekonomi yaşama hizmet edecekse, ekonomik kaynakların ve önceliklerin kontrolü, insanların birbirlerine ve yaşadıkları ve bağlı oldukları yerin doğal yaşam sistemlerine önem verdikleri yaşayan topluluklarda köklenmelidir.

Temel Yeni Ekonomi Sonuçları ve Sistem Seçimleri

Ekolojik Bir Uygarlığın Yeni Ekonomisi üç temel sistem sonucunu sağlamalıdır:

1. Dünya Dengesi. Sonlu bir yaşayan Dünyadan doğan ve onun tarafından beslenen canlı varlıklar olarak, sağlığımız ve refahımız Dünya’nın sağlığına ve iyiliğine bağlıdır. Toplam tüketimimizi Dünya’nın yaşayan yenileme kapasitesi ile dengede tutmak için ekonomiyi ve insan ürememizi yönetmeliyiz.

2. Paylaşılan Refah. Dünya, tüm Dünya yaşamının ortak mirasıdır. Dünyanın tüm 7,6 milyar insanının temel ihtiyaçları karşılanmalı ve büyümekte olan mevcut üretim kapasitesi paylaşılmalıdır. Dünya üzerinde maddi savurganlığa yer yoktur.

3. Yaşayan Demokrasi. 1. ve 2. koşulları yerine getirmek için, insan ekonomisi, değişen yerel koşullara sürekli olarak adapte olmak için kendi kendini düzenleyen yerel biyo-sistemler olarak organize olan Dünya’nın biyosferini (canlıların yaşadığı yüzey, atmosfer ve hidrosfer bölgeleri) taklit etmelidir. Derin demokrasi, hem sonuç hem de geçişin yönlendirilmesi için gereklidir.

 Hayatın çıkarları paranın çıkarlarından önce gelmesi gerektiğinden, iki sistem tasarımı seçeneği kritiktir:

Herkes İçin Daha İyi Bir Yaşam Arayışı

Gereksiz savurganlıktan başka diğer şeylerden çok az fedakarlık ederek, tüm insanların yaşam kalitesini artıran yollarla, eşitsizliği ve yaşayan Dünya üzerindeki insan yükünü azaltmak için birçok fırsatımız var.

Daha eşit toplumların psikolojik, sosyal ve çevresel olarak daha sağlıklı toplumlar olduğuna dair önemli kanıtlar vardır. Ve insanlar, birbirlerini tanıyan ve önemseyen toplulukların üyesi olarak örgütlendiklerinde, ortak refahları için demokrasinin gelişmesine ve hükümetlerin görece dikkat çekmeyen bir kurum olmalarına imkan veren bir sorumluluk duygusunu paylaşırlar.

Savaş araçlarının, hızla modası geçecek tüketim malları üretme politikasının, reklamcılık ve statü odaklı tüketimin üretimini ve kullanımını ortadan kaldırımayı başarırsak, yaşayan Dünya üzerindeki insan etkisinin faydalı şekilde azaltılması sağlanır.

Mükemmel toplu taşıma ve işe, alışverişe ve rekreasyona yakın yerleşim yerleri ile otomobil bağımlılığını ortadan kaldırmak için kentsel alanlarının yeniden düzenlenmesi. Trafik tıkanıklığının boşa harcanan saatlerinden ve fosil enerjisinden kurtarılmış bir yaşam.

Yerel kaynakları kullanarak yerel üretim ve onarım, yeniden kullanım ve geri dönüşüm için uygun desteği kullanarak tarımsal ve üretim ihtiyaçlarımızı karşılayarak toplu taşımanın çevresel maliyetleri büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. Toprağın, suyun, ormanların doğal sağlığını eski haline getirmek için toksik kimyasalların kullanımının ortadan kaldırılması balıkçılığı, insan sağlığınıı ve konforunu artırırken, Dünya’nın güzelliğini geri getirebilir. Bu eylemler herkes için istihdam fırsatları sağlayabilir; yoksunluğu, güvensizliği ve boşa harcanan insan potansiyelini ortadan kaldırır; ve aile ve toplum için zamanı artırır. Kolay mı? Hayır. Gerekli ve faydalı mı? Evet.

Büyük olasılıkla ölçülen GSYİH düşecektir – belki önemli ölçüde. Ama herkesin sağlığını ve mutluluğunu artırıyorsa, kötü kusurlu bir mali göstergeye ne olacağı neden önemsenmeli?

Kapitalist sisteme empatik bir alternatif yaratabilir miyiz?

Kısacası, kapitalist üretim ve tüketim modeli refahı paylaşmayı destekleyemedi ve eşitsizlik büyüyor. Aynı zamanda, toplumdaki bireysel benlik ve diğerleri arasındaki boşluk büyüdü ve bir topluluk duygusunu aşındırdı.

Benlik ile öteki arasındaki farkı azaltmak, empatinin anlamlarından biridir. İşte dünyanın ihtiyacı olan şey bu – pragmatik empati. Mevcut modelde gittiğimiz yön – örneğin bireylerin çevreye saygısızlık ederken kendi başarılarını sürdürmelerine izin veren – çok endişe vericidir. Sonuçta, başarısız bir dünyada hiç kimse başarılı sayılamaz.

Pragmatik olarak toplumların, insanların onurlu bir hayat yaşama şansına sahip olduğu bir dünyayı, toplu olarak yeniden hayal etmesi gerekir. Dünya gezegeninin hissedarları olarak, insanlar kâr paylarına sahip olacaklardır. Başka bir deyişle, konut tesislerine erişim dahil olmak üzere bir ürün ve hizmet sepeti alma hakkına sahip olacaklardır- sağlıklı yiyecek, temiz su ve kanalizasyon; sağlık ve eğitim. Tüm bunların mümkün olduğu bir dünyayı teşvik etmek için iyi bir başlangıç noktası, daha fazla empati uygulamaktır.

Diğer insanların duygularını algılama ve anlama yeteneği olan “Empati”ye dayalı bir sistem, bir alternatif olarak, birçok ekonomik modelin en iyi yönlerini alarak yeni bir şeyin temellerini oluşturmak olabilir. Bu alternatif, “empatikizm” sistemi olarak adlandırılabilir. Sermaye ve köklü teşvik yapıları aracılığıyla yeniliği ve girişimciliği teşvik eden, ancak parayı ve diğer kaynakları yalnızca insan merkezli bir toplumu geliştirmek için araç olarak kullanan bir ekonomik sistemi temsil edecektir. Aşırı eşitsizliği bastırırken ortak refaha öncelik verecektir.

Geleneksel kapitalizm ile sosyalizm arasında bir orta nokta bulan empatikizm, kavramlar, bölgeler ve insanlar arasında köprü kurmak olacaktır. Bu, bölünmeleri sona erdirmek ve işbirliğini teşvik etmek, bireyleri gerçek bir topluluk duygusuna yönlendirmek demektir. Empatik toplumlar bize bütünün sadece bir parçası olduğumuzu ve bütün olmadan hiçbir şey olmadığımızı hatırlatır. Dünyada değişimi teşvik etmek istiyorsak, birbirimizle ve gezegenimizle empati kurmaktan başka bir yol yok.

Yeni Ekonomi ve Kapitalizmin Yeniden Yapılanması

Yeni ekonomi terimi, erken İnternet şirketlerinin dünyayı değiştirme vaadi etrafında bir yatırım moda sözcüğü olarak gelişmesine rağmen, bu terim aynı zamanda küresel ekonomik sistemi yeniden tasarlama çağrılarıyla da ilişkilendirilmiştir. Küresel kapitalizmin tamamen yeniden tasarlanması bağlamında yeni bir ekonomi sistem talebi, bunu sosyal ve çevresel hedeflere ulaşmak için gerekli bir adım olarak gören insanlar tarafından ortaya atıldı. Bu bağlamda, yeni bir ekonomi, yönetim ve daha fazlası olarak; iyi kurumsal vatandaşlık, olumlu toplum etkileri ve varlık sahipliğini farklı şekilde dağıtma yoluyla, hissedarlara kâr sağlamaya daha az odaklanan bir ekonomidir.

Bazı yatırımcılar ESG yatırımıyla sistem içinde çalışmanın yollarını bulmuş olsa da, yerleşik çıkarlar göz önüne alındığında, kapitalizmin tamamen elden geçirilmesi oldukça zordur. Bu yaklaşım, alt satırdaki kârları sınırlasa bile, sosyal ve çevresel olarak daha yararlı şekillerde hareket eden şirketleri ödüllendirir. Bu hareketin etkisi halka açık piyasada yeni yeni hissedilmeye başlandı ve özel sermayeye ve finansın daha agresif köşelerine henüz ulaşmadı.

Teknoloji anlamında yeni ekonomi büyük ölçüde memnuniyetle karşılanırken, kapitalist sistemi sosyal, çevresel ve sürdürülebilirlik hedefleri etrafında yeniden yapılandırmak açısından yeni ekonomi değişim bir direnişle karşılaştı. Sistem içindeki değişime karşı bu direnç, ilerlemeyi yavaşlattı ve daha fazla insanı, özellikle ekonomik eşitsizlik ve uzun vadeli dışsallıkların yükünü taşıyan gençleri, tüm ekonomik sistemin değişmesi çağrısında bulunmaya teşvik etti.

• Ölçüm: Ölçtüğümüz şeyi alırız. GSYİH ve hisse senedi fiyatları gibi finansal varlık göstergeleri, bize şirketlerin ve varlıklıların finansal çıkarlarının nasıl gittiğini anlatır. Canlı göstergeler, doğanın, insanların ve demokrasinin sağlığını ve refahını ölçer, bize yaşayan insanların ne yaptığını anlatır. Yeni Ekonomi, hayali finansal refah göstergelerini değil, canlı refah göstergelerini geliştirmeyi başaracak.

• Güç: Yaşam araçlarımıza sahip olarak bizi yönetenler. Temel yaşam araçlarına sahip olanlar, yönetirler. Monarşi altında, krallar tebaalarının hayatlarının bağlı olduğu topraklara ve sulara sahipti. Devlet sosyalizmi altında, hükümet geçim araçlarının sahibidir ve iktidar siyasetçilerin elindedir. Kurumsal kapitalizmde, şirketler geçim araçlarının sahibidir ve varlıklı finansörler iktidarı elinde tutar. Yeni Ekonomi, hukuken sahip oldukları özel mülkü yoğun şekilde yönetmeyen veya kullanmayan sahiplik yerine, eşit olarak dağıtılmış yerel köklü mülkiyeti tercih ediyor.

Siyasi demokrasi, Ekolojik Bir Medeniyet için Yeni Bir Ekonomiye Büyük Dönüşü Yönlendirme becerimiz için çok önemlidir. Mevcut durumun gösterdiği gibi, siyasi demokrasi zorunlu olarak ekonomik demokrasinin temeline dayanır – temel yaşam araçlarının mülkiyetine eşit, demokratik katılım.

Thomas Jefferson, demokratik ideali savundu. Adam Smith, pazar idealini savundu. Her ikisi de, komşularını tanıyan ve onların refahını önemseyen kendi kendini yöneten küçük çiftçiler, zanaatkârlar ve dükkan sahiplerinden oluşan piyasa temelli, demokratik toplumları öngörüyordu. Bu, ulus devletlerin politik süreçlerine hakim olan tekelci şirketlerin küresel ekonomisinden çok uzak bir vizyondur.

Nüfus artışı, artan beklentiler ve ileri teknoloji, yeni zorluklar ve yeni fırsatlar yaratır. Ancak gücün dağıtılması, kendi kendini örgütleme ve herkesin iyiliği için endişe etme gibi temel ilkeler, şimdi, gerçeğe dönüşmesi gerekenleri doğru bir şekilde tanımlamaktadır.

KAYNAK

CFI Economic System, corporatefinanceinstitute.com

Murilo Johas Menezes, Can we create an ampathic alternative, World Economic Forum 08 Aug 2019, 08 Aug 2019

Silvia Castrogiovanni, Founder, Kindacom, Elena Pattini, Vice Chairman, Kindacom Scientific Committee, Essential New Economy Outcomes and System Choises

Will Kenton,  New Economy Updated Nov 9, 2020, Investopedia:

Diğer.

YAŞAM KALİTESİ, Gelir eşitsizliği ve yoksulluk

Herkese neredeyse eşit ödeme yapıldığı zaman, gelir eşitsizliği ortadan kalkar ve devlet, tüm bireylerin refahı için çalışır. Gelir eşitsizliğinin; daha yavaş GSYİH büyümesi, azalan gelir hareketliliği, daha fazla hane halkı borcu, politik kutuplaşma ve daha yüksek yoksulluk oranları gibi politik ve ekonomik etkileri vardır.

Gelir eşitsizlikleri, her ülkedeki yaşam standartlarındaki farklılıkların en görünür tezahürlerinden biridir. Yüksek gelir eşitsizlikleri, tipik olarak, nüfusun büyük bir kısmının işsiz kalması veya düşük ücretli ve düşük vasıflı işlerde mahsur kalması şeklinde bir insan kaynağı israfına işaret eder. Gelir, belirli bir yıldaki hane halkı harcanabilir geliri olarak tanımlanır. Serbest meslek ve sermaye geliri ve kamu nakit transferlerinden oluşur; hane halkı tarafından ödenen gelir vergileri ve sosyal güvenlik katkı payları düşülür. Hane halkının geliri, farklı büyüklükteki hanelerin ihtiyaçlarındaki farklılıkları yansıtacak bir ayarlama ile her bir üyesine atfedilir (yani, dört kişiden oluşan bir hane halkının ihtiyaçlarının, tek başına yaşayan bir kişininkinin iki katı olduğu varsayılır.).

Bireyler arasındaki gelir eşitsizliği, genellikle aşağıdaki göstergeler ile ölçülmektedir.

  • Gini katsayısı, nüfusun kümülatif oranlarının, aldıkları gelirin kümülatif oranlarıyla karşılaştırılmasına dayanır ve mükemmel eşitlik durumunda 0 ile mükemmel eşitsizlik durumunda 1 arasında değişir.
  • Ortalama log sapması, ortalama gelirin her ondalık dilimdeki gelire oranının logaritmasının ortalama değeridir.
  • Değişimin karesel katsayısı, her ondalık dilimdeki ortalama gelirin değişiminin, tüm nüfusun ortalama gelirinin karesine bölünmesiyle elde edilir.
  • P90 / P10 oranı, dokuzuncu ondalık dilimin üst sınır değerinin (yani en yüksek gelire sahip insanların %10’unun) ilkine oranıdır.

Ortalama log sapması ve ondalık dilimler arası oranlar 1’den daha düşük değere sahiptir ve üst sınırı yoktur, oysa kare değişim katsayısının alt sınırı 0 ve üst sınırı sonsuzdur.

Gini endeksi, 1912’de Corrado Gini adlı İtalyan bir istatistikçi tarafından tasarlandı. Şimdiye kadar, özellikle gelir ve servet dağılımında sosyoekonomik eşitsizliğin tartışmasız en popüler ölçütü olmuştur. Gini indeksinin avantajı, tüm gelir dağılımındaki eşitsizliğin, 0 ile 1 arasında değerler olarak yorumlanması ve görece en kolay bir istatistikte özetlenebilmesidir. Bu metot, farklı nüfus büyüklüklerine sahip ülkeler arasında karşılaştırma yapılmasına imkan verir. Ayrıca, Gini indeksindeki verilere erişim kolaydır, düzenli olarak güncellenir ve ülkeler ve uluslararası kuruluşlar tarafından raporlanır.

Gini indeksi, bir ekonomideki bireyler veya hane halkları arasında gelir dağılımının (veya bazı durumlarda tüketim harcamalarının) tam olarak eşit bir dağılımdan ne ölçüde saptığını ölçer. Bir Lorenz eğrisi, en yoksul birey veya hane halkından başlayarak, kümülatif alıcı sayısına göre alınan toplam gelirin kümülatif yüzdelerini gösterir. Gini indeksi, Lorenz eğrisi ile varsayımsal bir mutlak eşitlik çizgisi arasındaki alanı ölçer ve çizginin altındaki maksimum alanın yüzdesi olarak ifade edilir. Dolayısıyla, 0 Gini indeksi mükemmel eşitliği temsil ederken, 1 indeksi mükemmel eşitsizliği ifade eder.

Gini endeksi, apsisin en düşükten en yükseğe (x) kümülatif normalleştirilmiş gelir sıralaması ve ordinatın en düşükten en yükseğe (y) kümülatif normalleştirilmiş gelirin olduğu Kartezyen koordinatlarında çizilen Lorenz Eğrisi’nden (Lorenz, 1905) Şekil’de gösterildiği gibi türetilebilir. Gini’ye (2005) göre Gini indeksi, mükemmel eşitlik çizgisi ile Lorenz eğrisi (A) arasındaki alanın oranının, mükemmel eşitlik çizgisi (A + B) altındaki toplam alana bölünmesiyle hesaplanabilir.

Gini katsayısı hakkında düşünmenin başka bir yolu, mükemmel eşitlikten sapmanın bir ölçüsüdür. Lorenz eğrisi tam olarak eşit düz çizgiden ne kadar fazla saparsa (Gini katsayısı 0’ı temsil eder), Gini katsayısı o kadar yüksek ve toplum o kadar az eşittir.

Dünya Bankası’nın Yoksulluk ve Paylaşılan Refah 2020 raporuna göre, Gini katsayısı H1N1 (2009), Ebola (2014) ve Zika (2016) gibi büyük salgınları takip eden beş yıl içinde yaklaşık 1,5 puan artmıştır. Gini katsayısı, 19. ve 20. yüzyıllarda sürekli büyüme gördü. 1820’de Gini katsayısı 0,50, 1980 ve 1992’de ise 0,657 idi.

GİNİ Katsayısının, gelir eşitsizliğinin istatistiksel bir ölçüsü olarak avantajlarına rağmen, bazı eksiklikleri de vardır.

Gini katsayısı, bir ülkedeki servet veya gelir dağılımını analiz etmek için yararlı bir araç olsa da, bir ülkenin genel servetini veya gelirini göstermeyebilir. Yüksek gelirli bir ülke ile düşük gelirli bir ülke aynı Gini katsayılarına sahip olabilir. Ek olarak, güvenilir GSYİH ve gelir verileri gibi sınırlamalar nedeniyle, Gini endeksi gelir eşitsizliğini abartabilir ve hatalı olabilir.

Örneğin, üst ve alt gelir grupları arasındaki eşitsizliğin dağılımındaki değişiklikleri bize anlatmaz. Gini katsayısındaki bir azalma, en altta buna karşılık gelen gelirlerde bir artış olmaksızın (yani insanlar aynı derecede fakir oluyorken), en tepenin gelirlerindeki bir düşüşten kaynaklanabilir. Gini endeksi, gelir dağılımının kuyruklarındaki eşitsizliğe daha az duyarlıdır

Ayrıca, düşük Gini endeksine sahip bir ülkenin her zaman o ülkedeki gelir dağılımının daha yüksek Gini endeksine sahip bir ülkeden daha eşit olduğu anlamına gelmediği bazı çalışmalarda  belirtilmektedir. Bunun nedeni, iki ülkenin Lorenz eğrilerinin farklı gelir dağılımlarını yansıtacak şekilde kesişebilmesidir. Bunlar arasındaki gelir eşitsizliği, en zenginlerin ve en yoksulların sahip olduğu gelir payına ilişkin bilgiler dikkate alındığında çok farklı olabilir. .

Örneğin, Palma, 2011 Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Gelir Dağılımı Veri Tabanı Örgütü (OECD IDD), 2015 yılında İngiltere ve İsrail’in aynı Gini endeksini (0,360) paylaştığını, ancak Birleşik Krallık’taki en yüksek %10’un gelir payının en alttaki % 10’un gelir payına oranı 4,2 iken, İsrail’de bunun 5,8 olduğunu belirtmektedir.

Yüksek gelirli bir ülke ile düşük gelirli bir ülke, gelirler her ülke içinde benzer şekilde dağıtıldığı sürece aynı Gini katsayısına sahip olabilir: Örneğin, OECD’ye göre, Türkiye ve ABD’nin her ikisinin de 2016’da 0,39-0,40 civarında Gini katsayıları vardı, ancak Türkiye’nin kişi başına GSYİH’si ABD’nin yarısından azdı (2010 dolar bazında).

Ülkelerin aynı Gini endeksini paylaşırken, en zengin ve en fakir arasındaki gelir paylarının farklı olabilmesi, Gini endeksinin tek başına ülkeler arasındaki gelir eşitsizliğini tam olarak belirtemediğini gösterir.

Ayrıca Atkinson (1970), Gini endeksinin gelir dağılımının orta bölümündeki değişikliklere daha duyarlı ancak, gelir dağılımının üst ve alt bölümlerindeki değişikliklere daha az duyarlı olduğunu belirtmektedir.

Palma (2011), ondalık dilimler arası oranları kullanarak ülkelerdeki gelir eşitsizliğini analiz eder ve gelir eşitsizliğindeki artışın, en üst %10’un elinde tuttuğu gelir payındaki ve en alttaki %40’ın sahip olduğu gelir payındaki artan çeşitlilikten kaynaklandığını bulur. 5 ila 9 arasındaki ondalık dilimlerin gelir payı zaman içinde sabit kalır.

Palma (2011), gelir eşitsizliği yüksek olan ülkelerde (en iyi %10’un, gelir payını mali bakımdan beslemede daha başarılı olduğu ülkelerdir), gelir eşitsizliğini azaltmak için politika yapıcıların politikaları en üstteki %10’un sahip olduğu gelir payı oranını en alttaki %40’ın sahip olduğu gelir payına göre düşürmeye yönelmeleri gerektiğini öne sürüyor.

NETİCE

İki veya daha fazla ülkenin aynı Gini endeksine sahip olması, bu ülkelerin aynı düzeyde gelir eşitsizliği paylaştığı anlamına gelmez. Aslında, ülkelerin en zengin ve en fakir arasındaki gelir farkı dikkate alındığında gelir eşitsizliği oldukça farklı olabilir. Aynı şekilde, en zenginlerin sahip olduğu gelir payının en yoksulların sahip olduğu gelir payına eşit oranına sahip iki veya daha fazla ülkenin gelir eşitsizliliğinin, her zaman bu ülkeler arasında aynı olduğu anlamınada gelmez.Gini indeksinin, gelir dağılımının kuyruklarında eşitsizliğe daha az duyarlı olduğu bilinirken, en zenginlerin gelir payının en yoksulların gelir payına oranı, gelir dağılımının ortasındaki eşitsizliği hesaba katmaz.

Eşitsizlik düzeyindeki bir değişikliğin altında yatan nedenler oldukça karmaşık olabilir ve birçok faktörden etkilenir. Ayrıca, aynı ölçü, kullanılan veri kaynağına bağlı olarak farklı bir sonuç verecektir. Bu bakımdan, gelir eşitsizliği ölçümünde sadece GİNİ İndeksine bağlı kalmayıp, diğer metotlarla da onu tahkik etmek faydalı olacaktır.

EKONOMİK YAPTIRIMLAR

Zengin Devletler mali güçlerini,  büyük  siyasi etkiye sahip çok zengin iş adamları(oligark) yaratmayı önlemek, vergi kaçakçılığına son vermek ve daha adil bir dünya ekonomisi yaratmak için kullanmalıdır.

Yalnızca son altı ayda, Trump yönetimi Rusya, İran, Çin, Venezuela ve Türkiye hükümetlerine yeni ekonomik kısıtlamalar getirdi. Bu yeni bir fenomen değil, ancak Amerikan yaptırım devletinin on yıllarca süren genişlemesinde bir hızlanmaya işaret ediyor. Hazine’nin Yabancı Varlık Kontrol Ofisi (OFAC) şu anda Küba’dan Kuzey Kore’ye kadar ülkeye özgü 26 yaptırım programını yönetmektedir. Ayrıca, ABD tüzel kişilikleri veya Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren yabancı şirketlerle iş yapmaktan men edilen 6.000’den fazla kişi, şirket ve grubun bulunduğu bir kayıt tutmaktadır.

Bunlar arasında Kolombiyalı kartel liderleri, Suriyeli casuslar, Güney Sudanlı generaller ve gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesine karışan Suudi yetkililer yer alıyor. Yaptırım araçlarını böylesine geniş bir yelpazede farklı durumlarda kullanmanın anlamsızlığı  açıktır.

Yaptırımlar bir Amerikan icadı değildir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği, kendi ekonomik baskı rejimlerini yönetiyor – örneğin, BM Güvenlik Konseyi, 1990’dan 2003’e kadar Irak’a neredeyse tamamen bir ticari ve mali ambargo uyguladı – ve şu anda dünya nüfusunun üçte biri yaptırımlar altında bir ülkede yaşamaktadır. Yine de Washington’un ekonomik silahının kontrolü rakipsizdir: ABD hükümeti, yerel bankalardan ve kurumlardan geçen varlıklara el koyabildiğinden, Wall Street ve dolar finansmanına erişimi engelleyebilir ve yabancı şirketlere ambargo altında ülkeyle ticareti durdurmaları için fiilen baskı yapabilir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, liberal enternasyonalistler silahlı çatışmanın yerini alacak baskı uygulamaları için yeni bir yol aramaları sonucunda, ekonomik yaptırımlar ortaya çıktı. Siperlerin dehşetine geri dönmekten kaçınmaya kararlı olarak, barışı sağlamak için abluka, varlık dondurma ve kara listeye alma gibi teknik araçların kullanılmasını önerdiler. Ekonomik savaş Orta Avrupa ve Orta Doğu’da yüz binlerce insanı aç bıraktığından, Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin yaratıcıları gelecekte ekonomik izolasyon tehdidinin hükümetleri ve sivil halkı yıkıcı davranışlardan ve savaştan caydıracağını umdular.

Yaptırımların barışı teşvik ettiği yönündeki bu kurucu fikir devam ediyor. Yine de bu deneyin bir asırlık gerçekçi bir değerlendirmesi, yaptırımların başarılı olduklarından çok daha sık başarısız olduğu ve istenmeyen sonuçlarını nadiren yetersiz kazanımlara değer olup olmadığı gerçağiyle yüzleştirmektir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve yurtdışında ki yeni düşünceler, liberal enternasyonalizmin ortodoksluğunun yaptırımlarına meydan okumalı, ekonomik baskının gücünü ilerici amaçlar için yeniden icat ederken, dünya siyasetindeki tehlikeli aşırılıklarını azaltmalıdır. 21. yüzyılda savaş ve eşitsizlik sorunlarını ele alan ciddi bir dış politika, bu kusurlu aracı yeniden şekillendirmeli ve onun ötesine geçmelidir.

Zira, yaptırımların aşırı kullanımı uluslararası istikrarsızlığın önemli bir kaynağı haline gelmiştir. Yaptırımlar uluslararası rekabeti azaltmak yerine şimdi onu daha da kötüleştiriyor. İran, yaptırımların yeniden uygulanmasını bir “savaş durumu” yaratma olarak görüyor. Rus yetkililer onları “ekonomik savaşa” benzetti ve “başka yollarla” yanıt vereceklerine söz verdiler. Kuzey Kore, ABD ve BM yaptırımlarını bir “savaş ilanı” olarak görüyor ve karşılığında kendi kavgacı söylemini artırdı (Trump-Kim romantizmine rağmen). Çin, kendi adına, daha zayıf ama benzer baskılara gümrük tarifeleri yoluyla yanıt verdi.

Bu, üretken olmayan tedbirler karmaşasıyla yüzleşecek ve savaşa karşı gelme ve dış politika üzerindeki demokratik kontrolü artırma geleneğini sürdüren alternatifler önerecek yeni politikalara ihtiyaç var. Bugünün jeopolitik ve ekonomik çalkantılarının ortasında, tek başına askeri aşırılıkları dizginlemeye odaklanmak yeterli değil. Akıllı ve ilerici bir dış politika, Amerikan ekonomik hegemonyasının sert kenarıyla yüzleşmediği sürece geçerli olmayacaktır.

Dikkate alınması gereken ilk gerçek, yaptırımların ne kadar yıkıcı olabileceğidir: Siyasi sonuçları ne olursa olsun, ekonomik yaptırımlar hedefledikleri toplumların uzun vadeli büyüme yörüngesine ciddi şekilde zarar verir. 1976’dan 2012’ye kadar, BM ve ABD yaptırımları, hedefledikleri ülkelerin kişi başına düşen GSYİH’sini ortalama yüzde 25 azalttı. Özellikle Amerikan yaptırımlarının, hedef ülkelerdeki yoksulluk açığını genişletmede güçlü bir rol oynadığı görülmüştür. Yaptırımlar aynı zamanda ekonomik eşitsizliği daha da kötüleştiriyor; 1960 ile 2008 yılları arasında 68 yaptırım rejimi üzerinde 2016 yılında yapılan bir araştırma, bunların gelir eşitsizliklerini önemli ölçüde artırdığını ortaya koydu.

Siyasi olarak ne sıklıkla boşuna olduğunu düşündüğümüzde, bu zarar daha da anlamsız görünüyor. Yaptırımların Güney Afrika’nın 1980’lerde nükleer silahlarından vazgeçmesine ve 1990’larda apartheid’i sona erdirmesine katkıda bulunduğu doğrudur. Ayrıca, 2015’te İran’ın nükleer kapasitesini kısıtlayan Ortak Kapsamlı Eylem Planına (JCPOA) ulaşılmasına da yardımcı oldular.

Ancak bu iki göreceli başarı bile yalnızca yaptırımlara bağlı değildi. Gerçek savaş ya da savaş tehdidi, müzakerelerin arkasında büyük bir yer tutuyordu ve Pretoria ve Tahran’daki tesadüfi siyasi değişimler ve yapıcı uluslararası gelişmeler – Güney Afrika’daki Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Avrupa ve Asya ülkelerinin İran’la görüşmelere dahil edilmesinin- bu yaptırımların başarısının anahtarı olmuşlardır.  ABD müttefiki olmayan büyük ülkelere karşı ya da ulusal çıkarları ilgilendiren hayati sorunlar üzerinde kullanıldığında, yaptırımlar hayal kırıklığı yarattı. Nadiren askeri hareketi önlediler, muhalif hükümetleri devirdiler ya da halkı yöneticilerine karşı başarılı bir şekilde isyan etmeye teşvik ettiler.

Bunların yerine ekonomik yaptırımlar, egemen seçkinlerin konumunu zayıflatmak yerine pekiştirme eğiliminde oldular. Tüm ekonomiyi küresel piyasalara kapatmak, gücün ve ayrıcalığın kötüye kullanılması olasılıklarını artırdı. İran ve Rusya’daki oligarklar ve siyasi seçkinler, yabancı mallara, hizmetlere ve haberlere erişimden yoksun bir nüfustan takipçi kazanarak ve tekelleşme rantı sağlayarak, son ABD yaptırımlarından cömert bir şekilde yararlandılar. Dış dünya ile azalan etkileşim, milliyetçi coşkuları genişletti ve sertleştirdi. Düşen ekonomik refah, dış ticaret kaybı ve yaptırım altındaki toplumların yaşadığı genel durgunluk, her şeyden önce yoksullara ve masumlara zarar veriyor. İster ekonomik, politik, insani, ahlaki veya ihtiyati gerekçelerle olsun, yaptırımların kullanımının azaltılması ile ilgilii  görüşler güçlenmektedir.

KAYNAK :

Nicholas Mulder,  astanatimes.com, 2014

Yapı Denetim Kurumu

………………Bölgesi Yapı Denetim Kurumu, görev alanı içindeki tüm inşaat projelerinin gözden geçirilmesi, izin verilmesi ve denetlenmesinden sorumludur.

Yapı Denetim Misyonu

Yapı Denetimi Kurumu (Bölümü), halkın işgal ettiği yapıların sağlık ve güvenliğini sağlamak için ülkenin yapı ve mekanik yasalarını uygulayan, devlet onaylı bir kurumdur. Kurum, siyasal ve sosyal örgütlerden veya şahıslardan etkilenmeyen özerk bir yapıdadır.

Amacı, izinleri işlerken, planları gözden geçirirken, inşaat izinlerini düzenlerken, denetimler yaparken ve kullanma belgeleri düzenlerken, vatandaş tabanına profesyonel ve verimli hizmet sunmaktır. Kurum, şehrin, mahallelerinin ve genel olarak topluluğun ekonomik canlılığında oynadığı ayrılmaz rolü kabul eder.

Uygulama Kapsamı

Yapı Denetim Kurumu inşaat izin başvurularını inceler ve işleme tabi tutar, konut ve ticari inşaatların yerinde denetimlerini gerçekleştirir ve tüm inşaat faaliyetlerinin, bina, yangın ve deprem yönetmeliklerine uygun olmasını sağlar. Bu konuda tek yetkili mercidir.

Kurum, ayrıca problemleri giderme, imar uyumu, tarihi koruma, arazi karışıklıklarını giderme, çökmeler ve erozyon kontrolü ve taşkın yatağı yönetimiyle ilgili düzenlemeleri de uygular.

İl, ilçe belediyeleri ve köy kurumları, iskan planları veya tadilatları yapamaz, yapı izinleri veremezler. Bu yerler bu tür hizmetleri bölgelerine en yakın Kurum’dan alırlar. Kurum bu maksatla, kendi bölgesi içerisindeki çeşitli yerleşim yerlerine yakın Saha Ofisleri kurabilir.

Zorunlu Denetim

Her yapı izni, inşaatın farklı aşamalarında denetimlerin yapılmasını gerektirir. Neyin inşa edileceğine bağlı olarak, gerekli denetimler yapının türüne bağlı olacaktır. Proje için yapılması ve onaylanması gereken denetimler, yapı izninde listelenmiştir. Denetçi, gerekli gördüğünde bunların dışında, ilave denetimler uyguluyabilir.

Bina denetimleri neden gereklidir?

Yerel yasalar, yeni bir yapı yapılacaksa veya bir yapı üzerinde çalışma yapılacaksa izin alınmasını gerektirir. İznin verilmesini izleyen denetimler, siz, aileniz, çalışanlarınız veya genel halk için güvenli olmayan ve tehlikeli koşullara yol açabilecek tatmin edici olmayan işleri, hatalı malzemeleri veya kod ihlallerini ortaya çıkarabilir.

Yapı Denetleme Kurumu, yapıların sağlık ve güvenliğini herkesin yararına sağlayacak şekilde tasarlanan geçerli inşaat kurallarına uygunluğu sağlamak için yeni inşaatları, bina tadilatlarını ve elektrik, mekanik, vs. tesisat uygulamalarını kontrol eder.

İzin verilen işin inşası sırasında veya tamamlanmasını takiben yapılan denetimler, geliştirme ve bina kullanımına izin verme sürecindeki son adımlardır. İşin kapsamına bağlı olarak yapılan son denetim, bir yapının kullanımı için güvenli olduğunu belirten bir Yapı Kullanma Sertifikası verilmesini sağlayacaktır. Bu sertifika alınmadan yapı kullanıma açılamaz. Aksi taktirde yapı sahibi hakkında, adli soruşturma yapılması, ağır para ve hapis cezalarına mahküm olmaları söz konusu olacaktır.

Yapı İzin müracaatı

Kurum’un Müracaat Hizmetleri Merkezi, her bir proje için gereken döküman gereksinimleri belirler. Aşağıdaki liste, bunların en önemlilerini sıralamaktadır:

  • Yerleşim Yeri Planı – önerilen projenin mevcut binalara, mülk hatlarına, yol hakkına, herhangi bir irtifaya, dolgu, taşkın sahalarına ve dere yataklarına ilişkin konumunu gösterir.
  • Temel Planı – arazi zemin etüdünü ve ona uygun tasarlanmış temelin türünü, boyutunu ve yerini belirtir.
  • Yapısal Hesaplamalar – proje büyük boyutta, alışılmadık bir şekle ve / veya iki kattan fazla yüksekliğe sahip ise yapısal hesaplamalar gerekir. Bu hesaplamalar, Kurum’un ilgili bölümünün, yapısal elemanların yeterli boyutta olduğu ve uygun şekilde birleştirildiğini doğrulamasına izin verir. Binanın deprem veya rüzgarın neden olduğu yanal harekete dayanma kapasitesini belirlemek için yanal bir analiz gerekir. Projenin bu kısmı lisanslı bir mühendis tarafından hazırlanmalıdır.
  • Enerji Hesaplamaları – yeni bir binada veya mevcut bir binaya (ısıtılmış veya soğutulmuş) bir alan eklendiğinde, enerji hesaplamaları ile 2015 Uluslararası Enerji Tasarrufu Yönetmeliğine uygunluğun gösterilmesi gerekir.
  • Kurum denetimleri için denetim ajandası hazırlanması.
  • Ticari planlar için özel denetim beyanı gereklidir.

Yapı denetimleri hakkında

İnşaat başladığında yapının izin belgesinde belirtilen ajandaya göre denetimini sağlamak, mülk sahibinin sorumluluğundadır.

Kaçırılan bir denetim, mülk sahibi ve yükleniciler için önemli sonuçlar doğurabilir. Bu. bazı işlerin geri alınması(sökülmesi) ve yeniden yapılması gerektiği anlamına gelebilir. Ayrıca Kurum, böyle bir durumda yapının kullanımını da engelleyebilir.

Düzenli denetimler yoluyla, mal sahibi ve Kurum, işin onaylı planlara göre yapıldığından emin olabilirler. Proje ilerledikçe bunun yapılmasının nedenlerinden biri, sonunda değil de, yapılan iş hala açık ve görülebilirken olmasıdır. Sadece yapının sonunda yapılan incelemede, pek çok elemanın düzgün bir şekilde yapılıp yapılmadığını kontrol etmek mümkün olmayacaktır.

Gerekli denetimler, onaylı planlara, şartnamelere ve diğer bilgilere ilişkin değerlendirmelere dayalı olarak inşaat kullanma onayında listelenecektir.

Denetimleri organize etme sorumluluğu

Yapı Yönetmeliği, mülk sahibinin veya inşaattan sorumlu olanının, işin her kritik aşaması zorunlu denetim için hazır olduğunda Kurum izin yetkilisine bildirimde bulunmasını gerektirir. Bunun için,  Kurum izin yetkilisine mümkün olduğunca önceden haber vermeye çalışılmalıdır. İnşaatçılar ve montajcılar genellikle işleriyle ilgili denetim zamanlarını ayarlasalar da, esas olarak bundan mülk sahibi veya işi yapan sorumludur. Mülk sahibi veya inşaat sorumlusunun, denetimlerin ne zaman gerekli olduğunu anlamış oldukları kabul edilir. Herhangi bir ilave açıklama ihtiyacı doğduğunda, ilgililerle görüşülmelidir. Yapı izni yetkilisinin denetim gereksinimleri, her projenin boyutuna ve karmaşıklığına göre değişecektir.

• İnşaat projesi başladığında gerekli incelemeleri yapmak için Kurum ile iletişime geçmek yapı sahibinin sorumluluğundadır.

• Bu denetimlerin ihmal edilmesi maliyetli gecikmelere ve zaman alan iş kesintilerine neden olabilir

• Bir Bina Denetçisi, belirli bir proje için hangi denetimlerin gerekli olduğu konusunda yardımcı olabilir

• Bu denetimler için maliyet, yapı izin ücretine dahildir.

• Yerel teftiş ofisi aracılığıyla ek denetimler düzenlenebilir (ek bir ücret uygulanabilir)

Son muayeneyi rezerve ederken, kuruma uzun bir hazırlanma süresi verilmelidir. Denetimden önce, projeyi tamamlamak için gereken her şeyi detaylandıran bir ön  kod uygunluk sertifikası raporu hazırlamak için zamana ihtiyaç vardır. Bu belge alınmadan, yapı kullanıma sunulamaz.

Bina denetimleri

Yapı için gerekli olacak denetimler, normalde bina izninde listelenmiştir ve hangi bölgede  olduğuna bağlı olarak biraz farklı olabilir.

Her zorunlu denetim aşamasında, denetçi, inşaatçı tarafından yapılan işi onaylamalı ve işin devam edebilmesi için bir inşaat onayı vermelidir. Herhangi bir yanlışlık varsa, devamı için bir izin veya onay verilmeden önce o işin denetçiyi tatmin edecek şekilde düzeltilmesi gerekecektir.

İnşaat ve Yapı Denetçileri

Yapısal sağlamlığı ve şartnamelere, bina kurallarına ve diğer düzenlemelere uygunluğu belirlemek için mühendislik becerilerini kullanarak yapıları inceleyen kişidir. Denetimler doğası gereği genel olabilir veya elektrik sistemleri veya su tesisatı gibi belirli bir alanla sınırlı olabilir.

Yapı denetimleri, Kurum Yapı Denetçileri tarafından gerçekleştirilir. Bu kişiler Ana Onay Makamı olarak anılır. Bina Denetçileri, hem bir yapı inşa etmenin teknik yönünü kapsayan Yapı Yönetmeliği hem de bölgedeki farklı yorumlar ve bina yönetmelikleri konusunda uzman kişilerdir. Bunlar, ilgili kurumlar tarafından akredite olmuş ve devlet tarafından verilmiş geçerli bir lisansa sahiptirler. Çoklukla, en az dört yıllık İnşaat ile ilgili üniversite eğitimi görmüş olmaktadırlar ve Kurum’un yapı denetim havuzu içerisinde istihdam edilirler. Hangi denetçinin hangi iş için görevlendirileceği, tamamen Kurum tarafından belirlenir. Kurum, iş yükünün çok ağırlaştığı ve mevcut denetçi sayısının yetersiz kaldığı durumlarda, güvenirliliğini ispat etmiş özel firmalardan da denetim hizmeti alabilir.

İnşaat denetçilerinin işlerini iyi yapmak için omuzlarına yüklenen pek çok sorumluluk vardır – nihayetinde imzaladıkları işten sorumludurlar, bu nedenle çoğu çok kapsamlı ve metodik olmak zorundadır.

Lidanslı bir yapı denetçisi, aşağıdaki faaliyetleri yetkin bir şekilde ve profesyonel bir standarda göre gerçekleştirecektir:

  • Yapı izin belgesinde belirtilen denetim aşamalarında, ilgili inşaat sorumlusunun talebi üzerine çalışmaların inşaat iznine, İnşaat Yasası’na ve inşaat yönetmeliklerine uygun olup olmadığını doğrulamak için gereken denetimleri yapmak,
  • Kontrol edilen işin yazılı denetim kayıtlarını hazırlamak,
  • Yapı Yasasına, inşaat yönetmeliğine ve inşaat işi ile ilgili olarak verilen inşaat iznine uymayan işler hakkında belge ve raporlar düzenlemek, ilgililere sunmak,
  • Uygun olmayan inşaat işinin düzeltilmesi için sözlü talimatlar vermek. (inşaatçıya ve / veya inşaat işinin yürütüldüğü sahadan sorumlu olduğu anlaşılan kişiye).

Muayene gününde neler beklenir

Muayene gününde, mal sahibi veya temsilcisinin onaylanmış planlar ve ilgili belgeler ile sahada olması gerekir. Bina denetçisi, onaylı izin belgelerinin bir nüshasının mevcut olmaması durumunda bir denetim yapmayı reddedebilir. Bunlar, inşaat sorumlusu veya diğer yükleniciler tarafından “bina planları” olarak kullanılmak üzere her zaman hazır olmalıdır.

Mal sahibi veya temsilcisinin şunları yapması gerekir:

  • Denetimi yapanın herhangi bir talebine yanıt verilmelidir, böylece işin devam   edilmesi onaylanabilir.
    • küçük sorunlar kolaylıkla düzeltilebilir veya onaylanabilir ve denetim kaydına not edilebilir (bina izin belgelerinin bir parçası)
    • büyük sorunlar, işin ilerleyebilmesi için kurum aracılığıyla resmi bir değişiklik gerektirebilir
  • Bir denetimin ardından, işin başarılı olup olmadığını ve yapılan tüm denetimlerin listelendiği denetim kaydı kontrol edilmelidir.
  • denetim başarılı olduysa, işe devam edilir
  • denetim başarısız olursa, tüm uyumsuzluk alanları düzeltilmeli ve önerilen zaman çerçevesinde başka bir denetim düzenlenmelidir.
  • Her denetimde, bir öncekinde istenmiş ise, kullanılan malzemelerden alınan numunelerin onaylı bir labaratuardan alınmış test raporları, denetçiye ibraz edilecektir.

Yapı izni yetkilisinin denetim gereksinimleri, her projenin boyutuna ve karmaşıklığına göre değişecektir.

30 yaş üstü yapıların zorunlu kontrolu

Bakımdan yoksun yaşlanan binaların halk için tehlike oluşturabileceğine şüphe yok. Bu sorunu çözmek için Hükümet, Zorunlu Yapı Denetim Şemasını(YDŞ) uygular.

Buna göre:

  1. Hükümet her yıl en az 30 yaşında olan ve deprem riski yüksek bölgelerde bulunan eski ve öncelikle daha önce hasar görmüş ve onarılmış 5.000 bina seçer (üç katı geçmeyen evsel binalar hariç) ve hedef binalardaki tüm birimlerin sahiplerine ön bildirim mektupları göndererek, binaların YDŞ kapsamında seçildiğini bildirir. Ön bildirim mektuplarının gönderilmesinden altı ay sonra, Hükümet, mal sahiplerine yasal bildirimler yayınlayarak, onlardan belirli öngörülen denetimleri gerçekleştirmesi için bir Lisanslı Denetçi(denetlenen bina ile çıkar ilişkisi olmayan) ile anlaşmalarını talep eder.
  2. Denetimin kapsamı, dış unsurları, fiziksel unsurları, yapısal unsurları, yangın güvenlik unsurlarını, drenaj sistemlerini, izinsiz inşaat işlerini vb. içerir.
  3. Denetçi, binanın onarım çalışmaları gerektirdiğini tespit ederse, binanın ortak sahipleri, Denetçinin gözetiminde öngörülen onarım işlerini yürütmek için bir Müteahhit  ile anlaşmalıdır.
  4. Muayene ve onarım işlerinin tamamlanmasının ardından, Denetçi, kayıt amacıyla Hükümete bir denetim ve tamamlama raporu sunar.
  5. Bu işle ilgili olarak kurulan birim, onarım işleri için ihtiyacı olanlara kredi sağlayan bir mekanizma oluşturur. Devlet, denetçi maliyetini tamamen veya kısmen yüklenebilir veya mahalli yertkililerle bu konuda işbirliği yapabilir.
  6. Makul bir mazeret olmaksızın yapı denetimi için yasal uyarıya uymayan herhangi bir malik veya mülk sahibi şirket kovuşturulabilir  para ve hapis cezalarına mahkum edilebilir.
  7. Denetçi, binanın onarılmayacak kadar hasarlı ve kullanım için tehlikeli olduğunu tespit eder ve bununla ilgili rapor verirse, Hükümet derhal o yapıyı tahliye ettirir ve yıktırır. Yıkılan binanın yerine veya daha uygun bir yere yenisi yaptırılır ve daha önce oturanların tekrar iskanı sağlanır. Bu tür işlerin finansmanı için uzun vadeli kredi dahil, devlet katkısınıda içeren düzenlemeler ve transferler yapılır. 30 yaş altı olup, maliklerince kontrol ettirilmesi sonucunda, onarımı yapılması veya iskanı tehlikeli görülüp tahliyesi gerektiği kararı çıkan binalar içinde, yukarıdaki benzer hususlar uygulanır.