İMAR, Arazi Kullanımı

Genel

İmar, hükümetin arazinin fiziksel gelişimini ve her mülkün kullanım türünü kontrol etmesidir şeklinde tarif edilebilir. İmar yasaları tipik olarak konut, sanayi, eğlence veya ticari faaliyetlerin gerçekleşebileceği alanları belirtir.

İmar, yapılı çevrenin düzenlenmesi ve işlevsel gayrimenkul piyasalarının oluşturulması için bir planlama kontrol aracıdır. Bunu, kasaba ve şehirlerin düzenini şekillendirmek ve çeşitli geliştirme türlerini mümkün kılmak için belirli alanlarda belirli arazi kullanımlarına izin verecek şekilde, yerel bir yönetim, yasal alanı oluşturan araziyi bölümlere ayırarak yapar. İmar, arazi kullanım planlaması için bir araç olarak nispeten kısa bir geçmişe sahiptir. Binaların yerini, büyüklüğünü ve kullanımını belirler ve şehir bloklarının yoğunluğuna karar verir. İmar’ı anlamak önemlidir, çünkü büyük ölçüde, istediğiniz değişikliği yapıp yapamayacağınızı ayrıca istemediğiniz değişikliği engelleyip veya değiştiremeyeceğinizi belirleyecektir.

Planlama ve imar süreci dünya çapında farklı işliyor ve farklı yetki seviyeleri tarafından kontrol ediliyor. En yaygın olarak, bir belediye veya vilayet gibi yerel bir otorite bölgeyi kontrol ederken (Avustralya veya Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi),  diğer durumlarda eyalet veya ulusal düzeyde (Fransa veya Almanya’da olduğu gibi) uygulanır.

İmarın Amacı

İmar, araziyi farklı kullanımlar için bölgelere ayırmaya yönelik yasal süreçtir. İmar yasaları, arazi ve üzerine inşa edilen yapıların kullanımını düzenleyen yasalardır.

Pek çok konuda, “Halkın sağlığı, güvenliği ve genel refahı için” ifadesinin bazı varyasyonları kullanılır. Bu, her yönetim eyleminin (ideal olarak) halkın çıkarına en iyi şekilde yapılması gerektiği anlamına gelir. Buna göre imar kanunları, arazi kullanımıyla ilgili olarak halkın sağlık, güvenlik ve genel refahını korumak amacıyla oluşturulmuştur.

Bu amaca ulaşmak için, imar yasaları, genellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere, arazi kullanımının insanların yararına olmayabilecek etkilerini düzenler:

• Uyumsuz arazi kullanımlarını ayırarak ve bunların birbirleri üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerini en aza indirerek mülklerin değerini ve yararlanmayı korumak

• Bir mülkün konumu ve çevresindeki kullanımlara göre en uygun arazi kullanımına izin vererek mülklerin değerini ve yararlanmayı korumak

• Vatandaşlarının çıkarına en iyi şekilde arazi kullanımı için hükümler koyulması da dahil olmak üzere, bir şehrin düzenli gelişimini sağlamak ve

• Yollar, elektrik, gaz, su ve kanalizasyon gibi yeterli kamu altyapısını sağlamak.

Şehirler ekonomik büyüme için endüstriyi kullanmak istiyor, ancak şehirler de insanların yaşaması için tek ailelik yerleşim alanları da isteniyor. Ancak, ikisi yan yana oturursa endüstriyel kullanıcılar veya konutları kullananlar mutlu olur mu? Muhtemelen değil. Komşu konutları kullananlar ne zaman mutlu olur? Uyumlu olduklarında. Bütünün bu uyumu, imar görevidir; bir tür hükümet tarafından empoze edilen “komşunu kendin gibi sev.”

Bu kullanım uyumluluğunu sağlamak için İmar, topluma bir yol haritası ve sürüş için bir dizi kural sağlar. Şehrin nasıl büyümek istediğini düşünür. Daha sonra şehri farklı bölgelere bölerek her birinde izin verilen kullanımları sınırlar. Ardından şunları düzenleyen yasalar oluşturur:

• Her bölge nasıl kullanılabilir (örneğin, ticari, konut, tarım),

• Her bir bölgede ne tür binalar ve diğer yapılar inşa edilebilir (örneğin, büyüklük, kat sayısı, konfigürasyon)

• Bu yapıların nerede olabileceği(ör. geride inşa etme, yeşil alanı koruma) ve

• Arazi sahibinin komşu kullanımlarla daha fazla uyumluluk için alması gereken önlemler (örn. Tamponlar, taşkın kontrolü).

Ve sonra yasa hayatın siyah beyaz olmadığını kabul ettiği için, imar yasaları kaçınılmaz değişiklikler için esneklik sağlar (devletin bu üst geçidi inşa edeceğini ve batı yakasını taş ocağı yerine perakende için ideal hale getireceğini kim bilebilirdi?) Ve ayrıca kaçınılmaz özel durumlar için.

İmar yönetmeliğini neler oluşturur?

İmar yönetmeliği genellikle belirli blokların arazi kullanımını ve hatta bir şehir bloğu içindeki her bir arsayı belirten bir imar yönetmeliği şeklinde geliştirilir. İmar düzenlemeleri, parti boyutu, yoğunluk veya yığın, yükseklik ve taban alanı oranı (FAR) ile ilgili özellikleri içerir. İmar yönetmeliği, bir belediye içindeki araziye uygulanabilen arazi kullanımı politikalarının resmi sınıflandırmasıdır. İmar yönetmeliği, izin verilen arazi kullanımlarını belirler ve farklı arazi kullanım türleri arasında ayrım yapar. Ayrıca, uyumsuz arazi kullanımlarının birbirine bitişik olmamasını sağlar. Yönetmelikler aynı zamanda inşaatların geriye çekilmelerinide tanımlar ve taşkına maruz düzlüklerde ve sulak alanlarda binalara sınırlamalar getirerek şehrin güvenliğini ve dayanıklılığını artırabilir. İmar yönetmeliği genellikle, bir kullanım değişikliği veya geliştirme önerisi, arazinin bölünmesi, yeni binaların inşası ve arazideki diğer değişiklikler için planlama iznine duyulan ihtiyaca ilişkin bilgileri de içerir.

İmar yönetmelikleri genellikle imar görmüş mahallelerden ve onların kapsadıkları alanlardan oluşur. Üç imar bölgesi vardır: konut, ticaret ve imalat. Bu bölgelerin her biri daha sonra bir dizi düşük, orta ve yüksek yoğunluklu konut, ticaret ve üretim bölgelerine bölünür. İmar katmanları, belirli bir dizi saha koşulunu ve sonuçlarını teşvik etmek için tasarlanmış özel amaçlı imar bölgeleridir. Belirli mahallelerin özel ihtiyaçlarına göre uyarlanmıştır. Örneğin, mahalle evlerinin zemin katında perakende satış sağlamak için bir konut bloğunda ticari bir kapsama izin verilebilir. Katmanlar ayrıca, yapılı çevreyi belirli bir şekilde şekillendirmek veya tarihi özellikleri veya sahil görüşlerini korumak için yükseklik sınırları veya başka fiziksel sınırlamalar da getirebilir.

Kapsamlı Plan

Kapsamlı bir plan (veya “ana plan”), bir şehrin istenen sosyal, ekonomik ve fiziksel gelişimine ulaşmak için oluşturulan yol haritasıdır. Elbette, bir şehrin büyümesi uzun sürdüğü için kapsamlı planlar uzun vadeli görünüyor. Beş ila 20 yıl uzun vadeli. Bu tür planlar oluşturmak için bir şehir, arazi kullanımı ile ilgili ne istediğini (bu kullanımları desteklemek için kamu altyapısı dahil) ve bunu nasıl başaracağını düşünür. Örneğin, bir şehir, yüksek teknoloji endüstrisi için bir merkez olmanın kendi nüfusunun yararına olduğuna karar verirse, bu tür endüstriler için kendi sınırları içindeki alanları belirleyecektir.

Plan aynı zamanda hangi kullanımlara izin verildiğini, hangi yapılara izin verildiğini, bunların tasarımını ve bu kullanımların ve yapıların nereye yerleştirilebileceğini (hem bir semt içinde hem de diğer ilçelerle ilişkili olarak) tanımlayan düzenlemelerin oluşturulması için bir kılavuz görevi görür. Planın kendisi yasal olarak bağlayıcı değildir, ancak imar yönetmeliği gibi yasal olarak bağlayıcı araçların temelidir.

Kapsamlı Bir Planın Oluşturulması

Planlama uzmanlarının, halkın, şehir personelinin, şehrin planlama komisyonunun ve şehrin yönetim organının (ve hatta bazen komşu toplulukların) ortak çabasıyla bir plan oluşturulur.

Süreç evrensel değildir, ancak yaratma genellikle kentin nasıl gelişmesi gerektiği konusunda vatandaşlardan ve ilgili taraflardan bilgi isteyerek başlar. Şehrin büyümesinin bir parçası olan veya olmak isteyen bir geliştirici varsa, onlara masada bir yer vermek mantıklıdır. Şehir personeli daha sonra bu girdiyi kendi başına veya bir planlama danışmanıyla birlikte bir taslak plan oluşturmak için kullanabilir. Taslak, personelin tavsiyesi ile onu gözden geçiren şehrin planlama komisyonuna verilir. Komisyon planı tatmin edici bulursa, onay için bir tavsiye ile belediye meclisine iletilir (plan ideal değilse, komisyon değişiklikler için onu personele iade edebilir).

Konsey, nihai karar alıcıdır. Planın halkın vizyonu ve arzusu olması ve onların genel refahına hizmet etmesi gerektiğinden (ve birkaç yöneticinin veya meclis üyesinin arzularına değil), konsey planı onaylamadan, değiştirerek onaylamadan veya reddetmeden önce daha fazla kamu tanıklığı isteyebilir.

Kapsamlı Bir Planda Neler Var?

Resimler ve kelimeler, haritalar ve metin. Sokakların, kanalizasyonların ve diğer altyapının gitmesi gereken yerler. Farklı arazi kullanımlarının gerekeceği yerler. Bu tür kullanımları ve bunları destekleyen yapılara ilişkin sınırlamalar. Yine, planın önerileri şehrin tıkanması ve büyümesi için bir talimat değil, 5-20 yıllık bir yol haritasıdır.

Plan neden önemsenmeli? Bir mülkü geliştirebilmek veya bunu yapmak için bir başkasına satabilecek bir arazi sahibiyseniz, bir plan oluştururken sesinizin duyulmasını isteyebilirsiniz. Ya da gelişmemiş toprağın (veya yeniden yapılanmaya hazır toprağın) yanında yaşayan veya şehrin belirli bir şekilde büyümesi gerektiğine inanan bir sakini iseniz, belirli kullanımları cazip buluyorsanız (yüksek teknoloji endüstrisi için bir merkez olma fikri), yine sesini duyurmak isteyeceksiniz.

Ya bir plan zaten varsa? Öyleyse, sahip olduğunuz mülk, yanınızdaki mülk ve şehir genelindeki mülk hakkında ne yazdığı öğrenilmelidir. Plan, toprağınızın değerinde ve içinde yaşadığınız (veya olabileceğiniz) topluluk türünde, içinde inşaat yapmanız  veya bir iş yürütmeniz durumunda, büyük bir rol oynayabilir.

İmar Yönetmeliği

Şehirler, ilçeler, kalkınmaya rehberlik etmek ve topluluklarını şekillendirmek için çeşitli imar kararnameleri ve düzenlemeleri kullanır. Bu yasalar olmadan, mülk sahipleri mülklerine yönelik herhangi bir ihlal için başvuramazlardı. Sonuç olarak, imar yasaları, mülk sahiplerinin arazilerini kendi çıkarlarına göre kullanmalarına imkan verir.

İmar sürecinde, kapsamlı planın nasıl yapılacağının ayrıntıları bir şehrin imar yönetmeliğinde belirlenir. Bu yönetmelik, yerel yönetim sınırları içindeki arazi kullanımlarını ve yapıları düzenleyen yerel (ör. İlçe, şehir, ilçe vb.) düzenlemeler kümesidir. Planın aksine, kararname yasal olarak bağlayıcı bir araç olduğundan ve arazinin nasıl ve nerede kullanılabileceğini belirleyen kuralları sağladığından, yaratılması belirli yasal güçlükleri ortadan kaldırmalıdır. Başlıca güçlüklerden biri, yönetmeliğin hukuka uygun olmasını sağlamaktır.

İmar yönetmelikleri genellikle üç alanı kapsar: (1) farklı kullanım türlerini tanımlayan bir imar bölge bölümü (örneğin, ticaret bölgesi, yerleşim bölgesi) ve bu kullanımların düzenlenmesi; (2) tüm bölgeler için aynı şekilde geçerli olan düzenlemeleri tanımlayan bir performans standartları bölümü (örneğin, park, gürültü, çit ve tabela standartları); ve (3) yönetmelik kapsamındaki talepler için prosedürleri özetleyen bir idari bölüm.

Arazi kullanımının uygunluk hedefi halkın sağlığı, güvenliği ve refahına hizmet etmek için atılacak ilk adım, arazi kullanımlarını tanımlamaktır. Geniş kullanım kategorileri ticari, konut, endüstriyel ve tarımsaldır.

Bununla birlikte, yönetmelikler en yaygın olarak parsel içindeki yapıların boyutunu, yoğunluğunu ve konumunu, ayrıca park ve yeşil alan gereksinimlerini belirler. Boyut, kaplama alanı, yükseklik, kat sayısı, vb. İle ilgili olabilir. Yoğunluk, dönüm başına konut birimi sayısı (konut için) veya taban alanı oranı (ticari için) ile hesaplanan, dönüm başına izin verilen geliştirme miktarını ifade eder. Konum, kısmen geride inşa etme, yapılar arasındaki mesafe ve mülkiyet çizgileri tarafından yönetilir.

İmar yönetmeliği, potansiyel olarak mülkün nasıl göründüğünü “estetik” yönden düzenleyebilir. Bunlar, yalnızca bölgenin mevcut yapılarına uyan veya bunları tamamlayan kullanımlara, tasarımlara ve yapılara izin vererek bir bölge içindeki estetik özellikleri korumak için kullanılır. Örnekler arasında park alanları, geriye çekmeler, yapıların renkleri ve mimarisi ile peyzaj türleri, çatılar ve yapı malzemeleri ile ilgili sınırlamalar yer alır.

Yönetmelik aynı zamanda doğal kaynakları korumak için aşağıdakiler gibi düzenlemeler de getirebilir: (1) taşkın yatakları içinde inşaatı yasaklamak veya iyileştirme ile taşkını ortadan kaldırmak; ve (2) örneğin bir sahil şeridinden yapıları daha fazla geriye çekerek, kıyı şeridi gelişimine ters etkilerini azaltmak.

Kapsamlı planda olduğu gibi, bir şehrin imar yönetmeliği de genellikle şehrin resmi web sitesinde bulunur (ipucu: şehir kodunu veya planlama departmanının sayfasını bulana kadar tıklayın). Değilse, Belediye Binası’na hızlı bir çağrı sizi doğru yöne yönlendirmelidir.

Çoğu imar yönetmeliği, genellikle bölgeden bölgeye farklılık gösteren bir gelişimin FAR gereksinimlerini de belirler. “Kat Alanı Oranı (FAR)”, binaların büyüklüğünü kontrol eden temel toplu düzenlemedir. FAR, toplam bina taban alanının o bölgedeki imar alanına oranıdır. FAR, yüksekliği veya kapsama alanını değil, alan kullanımının yoğunluğunu ana hatlarıyla belirtir. Her imar bölgesinin bir FAR’ı vardır ve bu, imar partisinin arsa alanı ile çarpıldığında, o imar parselinde izin verilen maksimum taban alanını üretir.

İmar Kanunları Yetkilendirmesi

İmar kanunları, neredeyse her zaman mahalli yönetimler tarafından kanunlaştırılır ve uygulanır. Şehir yönetimleri, kasaba yönetimleri, köy yönetimleri ve benzerleri, devlet fonksiyonunu icra ederler. Tüm yetkilerini bulundukları devletten alırlar. Bu nedenle, bir yerel yönetimin bir imar kanununu geçirebilmesi için, hükümetin önce bunu yapma yetkisini ona vermelidir. Bir yerel yönetim, yetki alanı dışındaki bir yasayı geçirirse, yasa geçersizdir.

İmar Yasaları Nasıl İşler?

İmar yasaları, mülkün, mülkün kullanımına veya yararlanılmasına zararlı olacak komşu mülkün kullanımlarına karşı korunması gerektiği temel varsayımına göre işlemektedir. Bu nedenle, yerleşim alanları genellikle ticari ve / veya endüstriyel kullanımlara izin verilen alanlardan ayrı tutulur.

Genellikle, daha “yoğun” (daha yoğun kullanılan) mülk kullanımlarının, daha az yoğun kullanılan komşu mülkler için zararlı olacağı varsayılır. Bunun nedenleri, nüfus yoğunluğundaki artışın kaçınılmaz bir sonucu olan aşırı trafik, gürültü ve kirliliği içermesidir. Ek olarak, komşu ticari alanların oluşturdukları trafik ve gürültü artışının, yerleşim alanlarına zarar verebilmeleridir. Endüstriyel alanların, her zaman ürettikleri kirlilik ve gürültü nedeniyle hem konut hem de ticari alanlar için zararlı olduğu varsayılmaktadır.

İmar Kanunlarının Mevcut Kullanımlara Uygulanması

Yeni bir imar yasası, o ana kadar yasal olan bir mülkün kullanımını yasakladığında genellikle sorunlar ortaya çıkar. Eğer bir imar kanunu mülkün eski kullanımını yasaklıyor ve mülkün mal sahibine olan değerini ortadan kaldırıyorsa, imar kanunu bir “alım” oluşturur ve hükümetin adil tazminat ödemesine neden olabilir. Bu sorunu önlemek için, imar yasaları genellikle bu tür faaliyetlerin bir kerede durdurulmasından ziyade, imar yasasını ihlal eden faaliyetlerin kademeli olarak durdurulmasını önerir.

İmar ihlallerinin sonuçları nelerdir?

İmar İhlallerinin Sonuçları. Yerel imar kanunlarını ihlal etmek, suçluya ciddi mali zarar verebilir. İhlal eden kişi para cezasına çarptırılabilir ve hatta yasadışı yapıyı veya eklemeyi önemli bir maliyetle kaldırması gerekebilir. Bir ceza davası, suç için para cezası ve hatta hapis cezası verebilir.

Yerel hkümet İmar İhlalini Nasıl Öğreniyor?

İmarla görevli yerel hükümet kurumunun imar yasalarının ihlal edildiğini öğrenmesinin iki yolu vardır:

• Konut sakini şikayeti – çoğu imar acentesinin, yerel sakinlerin veya mülk sahiplerinin imar kanunlarını ihlal edebilecek mülk hakkında şikayette bulunabilecekleri bir süreci vardır.

• Ajans teftişi – ajans yetkilileri, imar ihlallerini kontrol etmek için, mal sahibinin izni olmasa bile belirli işletmelerde teftiş yapma hakkına sahip olabilir

İmar Uygulama Görevlisi (İUG)

İUG, belediyenin arazi kullanım düzenlemesi ve uygulamasındaki temsilcisidir ve tüm başvuru sahipleri için birincil irtibat kişisi olmalıdır. Onun başlıca görevleri genellikle şunlardır: İmar kanununu uygun şekilde yönetmek için gerekli formları hazırlamak veya almak; imar izinleri vermek; teftiş ve soruşturmalar yürütmek; bir imar uygunluk veya kullanım sertifikası vermek; tüm idari işlemlerin ve belgelerin kayıtlarını tutmak; ve bu belgede tartışılan çeşitli yöntemlerle imar kanununu uygulamak. Pozisyonun gerçek yetki ve görevleri belediyeler arasında değişiklik gösterir. Ancak, yerel imar yasasında veya tüm imar ve arazi kullanım yasalarının uygulanmasını sağlayan ayrı bir yönetmelik veya yasada açıkça belirtilir.

İmar uygulama süreci, İUG’nin ihlalin farkına varmasıyla başlar.

İUG, ihlali kendisi keşfedebilir veya bir belediye görevlisi veya yerel sakin tarafından İUG’ye bildirilir. Vatandaş katılımının etkinliğini artırmak için, her yerel yönetim vatandaş şikayetlerini almak için yerleşik bir sisteme sahip olmalıdır. İdeal olarak, böyle bir sistem, herhangi birinin, varsayılan ihlal hakkında bilgi veren bir vatandaş şikayet formu sunmasını sağlamalıdır. Mümkünse belediye vatandaşa bu formu elektronik ortamda sunmasına ve aynı şekilde yanıt almasına izin vermelidir. Form, duyurulan merkezi bir yerde (muhtemelen il, ilçe veya köydeki memurun ofisi) dosyalanır.

Sözlü, belki de isimsiz bir şikayet, yaptırım soruşturmasını tetiklemeli mi?

Normalde, bu tür şikayetlerde ciddiye alınmalı ve şikayette bulunan kişinin kimliği tespit edisin veya edilemesin, soruşturulmalıdır.

Vatandaş şikayetlerinin alınmasına ilişkin her sistem, takibi içermelidir. En iyi yaklaşım, vatandaşa şikayetin alındığını ve mümkün olan en kısa sürede soruşturulacağını bildiren acil bir takip mektubu veya elektronik yanıt gönderilmesidir. Diğer öncelikler dışında, iyi bir temel kural, İUG’nin, her vatandaş şikayetini 24 ila 48 saat içinde soruşturmasıdır.

Acil takip mektubuna ek olarak, İUG, şikayetçiye yaptırım eylemlerinin nihai sonuçlarını açıklayan müteakip bir mektubu iletmelidir. Herhangi bir işlem yapılmadıysa, İUG nedenini açıklamalıdır.

Olası bir ihlal gözlemlendiğinde veya rapor edildiğinde, İUG konuyu soruşturma, bunun olup olmadığına dair bir ön karar verme yetkisine sahiptir. Bu nedenle tüm belediyeler, genel olarak İUG’lerine, uygulamanın gerçekleştirilmesi için “anayasal güvenceler ve gerekli her türlü izin ile tutarlı” olarak kamu veya özel tüm binalara girme yetkisi veren hükümleri kabul etmelidir. Herhangi bir soruşturma, bir Uygulama İnceleme Raporu kullanılarak İUG tarafından günlüğe kaydedilmelidir.

Arazi sahibinin ihlale devam etmesini önlemek için bildirimle birlikte kullanılabilecek ve kullanılması gereken dört olası idari eylem vardır. Birincisi, şüpheli faaliyetle doğrudan ilgili olan izinlerin iptali veya askıya alınmasıdır. İkinci olarak, aynı işle ilgili herhangi bir yeni izin veya sertifika, ihlalin var olduğunun ilk tespit edildiği tarihten, sorun çözülene kadar reddedilmelidir. Üçüncüsü, bu tür iptaller / askıya almalarla bağlantılı olarak sorun çözülene kadar olası yasadışı inşaat faaliyetlerinin herhangi bir şekilde genişlemesi önlenmelidir ve ayrıca (mal sahibi tarafından muhtemelen sonuçsuz ek yatırımı önlemek).için bir İş Durdurma Emri düzenlenmelidir, İnşaat projelerinde bir İş Durdurma Emri iile ilgili olarak İUG, imar kanunu ile yeıkilendirilmiş olmalıdır.. Son olarak, inşaatla ilgili olanların dışında devam eden bir ihlali durdurmak için bir Durdurma ve Vazgeçme Emri verilebilir. İUC’nin herhangi bir yazılı idari eylemin yanı sıra gayri resmi iletişimin ötesine geçen diğer yaptırım eylemlerinin kaydını tutması son derece önemlidir.

Bir imar ihlali varsa, yaptırım adımları atılmalıdır. İlk adım, düzeltilebilmesi için ihlali mülk sahibine bildirmektir. İUG her zaman ilk etapta cezanın infazı yetkisine sahipse de, önce gayri resmi veya resmi idari eylemde bulunmak onun uygulaması olabilir Bununla birlikte, idari işlemin mülk sahibinin bir imar ihlalini azaltmada başarılı olamıyorsa, daha güçlü uygulama yöntemleri kullanılabilir. Tüzükler, hem parasal hem de hukuki cezaların veya yaptırımların uygulanmasını sağlar.

Cezai takibat

İcra tedbirleri, devlet yasaları tarafından (veya yerini alan yerel bir yasa tarafından) belirlenen özel yönergeler uyarınca para veya hapis cezalarına hükmedecek yerel ceza mahkemesine götürülebilir. Mahkemelere yargı yetkisi vermek amacıyla, imar suçları kabahat(kusurlu) davranış olarak kabul edilir. İmar suçları, yargı açısından kabahat olarak kabul edilmekle birlikte, hapsetme hükümleri ihlal olarak muamele görmeye yetecek kadar düşük ise, kabahat hükmünün tüm korumalarından mutlaka yararlanamazlar. Kabahat muamelesi yerine ihlal olarak muamele görme arasındaki temel fark, bir ihlal nedeniyle sanığın kendine avukat tutamıyorsa, görevlendirilmiş bir avukatın atanmasıdır. Hapis cezasının on beş günden fazla olabileceği durumlarda, suç kabahat  olarak kabul edilir ve yukarıda belirtilen korumalar geçerlidir

Bir sanığa karşı cezai kovuşturma başlatmak için, İUG yerel adliye mahkemesine bir Bilgi ve Şikayet yazısı sunmalıdır. Bilgi ve Şikayet, ihlali tespit etmek için kanıtlanması gerekenlerin her bir unsurunu içerir. İUG, Bilgi ve Şikayet yazısını ve onu destekleyen eklerini, mahkemeye sunduktan sonra, yerel mahkeme, sanığın mahkemeye çıkacağı tarihide belirten bir celp çıkaracak ve polis tarafından sanığa tebliğ edilecektir.İmar hukuku ihlalleri yargı açısından kabahat olarak değerlendirildiğinden, kovuşturma için birincil sorumluluğu olan bölge savcısıdır.

İmar Kanunlarını İhlal Etmenin Sonuçları?

İmar kanunlarını ihlal etmenin hem yakın gelecekte hem de ileride çok ciddi sonuçları olabilir:

• Para cezaları – adli para cezaları veya hapis cezası

• Medeni cezalar – imar ihlalinin devam etmesini önlemek için, mal sahibine yasa dışı bir ilaveyi kaldırmasını emretmek gibi tedbirler veya diğer eylemler

• İzin verilen kullanım için sonuçlar – imar yönetmeliğini ihlal eden bir mülkün kullanım izinlerini iptal edebilir

• Mülkün değeri – mal sahibi, mülkün imar kanunlarına uygunluğunu sağlanmadığı durumda, yerel imar kurumu bunun farkında olmasa bile, onu gerçek değerinden daha düşük bir fiyata satmak veya piyasadan çıkarmak zorunda kalabilir. Alıcılar daha sonra sorunlu olabilecek bir mülkü satın almak konusunda isteksiz olacaklardır.

Mülk sahibi, imar ihlalini düzeltemezse ve gerekli süre içinde itirazda bulunmazsa, yerel yönetim, imar yönetmeliğini ihlal ettiği için mülk sahibine gereken cezanın verilmesi için sulh hakimi nezdinde dava başlatabilir.

Şehirdeki izinleri gözden geçirme ve / veya verme yetkisine sahip tüm departmanlar, yetkilileri ve kamu çalışanları, Şehir Belediye Yasası’nın hükümlerine uyacak ve. bu başlık hükümlerine aykırı olan bina veya başka maksatlı faaliyet için  herhangi bir kullanım izni vermeyecektir Bu başlık hükümlerine aykırı olarak verilen herhangi bir izin geçersiz ve hükümsüzdür. Planlama ve ulaştırma müdürü ve onun atadığı kişi, bu unvanın herhangi bir ihlali durumunda ihtiyati tedbir dahil ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, soruşturma, ihlal bildirimlerini yayınlama ve telafileri güvence altına alma konusunda tam yetkiye sahip olacaklardır.

NETİCE:

Etkili imar uygulaması, imar kanunu ihlallerini önler veya düzeltir ve bu nedenle imar; belediyelerdeki vatandaşların genel sağlık, güvenlik ve refahını korumak olan temel amaçlarını gerçekleştirir. Her yerleşim yerinin, il, ilçe, kasaba, köy, ana ve bölgesel imar planları yapılmış olmalı ve yerleşim yerlerinin gelişimleri bu planlara göre gerçekleşmelidir. Plana aykırı tadilat yapılmamalı veya kişiye özel imar izinleri verilmemelidir. Şunu hatırlamak gerekir ki, imar yasası ancak uygulandığı ölçüde faydalıdır; uygulamalar imar gereklerine uymuyorsa, ihlaller söz konusu oluyor ve bu konuda imar yönetmeliğinin gerektirdiği takipler yapılmıyor, kovuşturmalar gerçekleştirilmiyorsa, imar yasası sadece kağıt üzerindeki sözcüklerde kalır. Bu nedenle, imar kanununun uygulama bölümü hazırlanırken büyük özen gösterilmelidir. Özellikle, uygulama yetkileri, bunu tarif eden prosedürlerde açık hükümler şeklinde yer almalıdır.

KAYNAK:

BÜROKRATİK ÖZERKLİK

Özerklik nedir

Özerklik, kişinin düşüncelerinde veya eylemlerinde bağımsız olarak karar verebilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Özerkliğe olan bu inanç, bilgilendirilmiş onay ve bir grubun üyeleri arasında dağıtılmış karar verme kavramının temel dayanak noktasıdır.

Özerklik, insanların seçimleri olduğunu, yaptıklarının kendi iradeleri sonucunda olduğunu ve onların kendi eylemlerinin kaynağı olduklarını algılama ihtiyacıdır. Yöneticilerin ve liderlerin bilgi ve durumları çerçeveleme biçimleri, ya bir kişinin özerkliği algılama olasılığını artırır ya da onu zayıflatır.

İş özerkliği başarı için hayati bir önem taşır ve çalışan için aşağıdaki avantajları sağlar:

• Daha fazla mutluluk ve bağlılık oluşturur

• Her birey kendini sorumlu hisseder ve bu nedenle elinden gelenin en iyisini yapmak ister.

• Çalışanlar kendilerini daha değerli hissederler.

• Yeni beceriler öğrenmek için motive olmuş hissederler.

• Daha fazla üretkenlik sağlarlar.

• Daha fazla ekip duygusu ve organizasyon kültürü oluşur.

Özerklik nasıl teşvik edilebilir:

1. Bir güven kültürü oluşturulması

Çalışanlarına kendilerine devredilen projeleri gerçekleştirmeleri için güvenmeye istekli liderlerin, onların sonraki eylemlerine eşlik edebilecek riskleri kabul etmeleri gerekir. Yöneticiler yetkilerini devretmeye direndiklerinde, çalışanlar bu davranışı kendilerine olan güven eksikliğinden kaynaklanıyor olarak yorumlar. Bu, bir güvensizlik kültürüne ve özerklik ve inisiyatiften yoksun bir çalışana yol açar. Ancak kolaylıkla düzeltilebilir: insanlara projeler ve görevler hakkında danışmak, güvenin artmasını ve yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Başlamak için ezici bir özerklik sunmak ve işler yolunda gitmezse geri adım atmaya zorlanmak yerine, küçükten başlamak ve bir bireyin yeteneklerini kanıtlarken sorumluluklarını ve özgürlüğünü kademeli olarak artırmak en iyisidir.

2. Hatalardan ders almak

Bireylerin yaklaşımlarını sorumluluklarına göre uyarlamalarına izin vermek, onlara görevlendirildikleri  üzerinde daha fazla kontrol duygusu verecek ve bu da performanslarına fayda sağlayacaktır.

Çalışanların hatalarını aşırı derecede eleştiren liderler, inisiyatif ve yaratıcılığı ve dolayısıyla çalışan bağlılığını öldürür. Eğer işgücünüz dürüst hataların sonuçlarından korkuyorsa, hem bağlılık hem de performans düşecektir.

3. Düzenli iletişim kurmak

Hedeflere ve son tarihlere göre ilerlemeyi izlemek ve gözden geçirmek için düzenli toplantılar yapmak, engelleri belirlemek, ve bir bireyin veya ekibin daha fazla desteğe veya kaynağa ihtiyaç duyduğu durumlarda, hem çalışanlara hem de yöneticilere endişelerini dile getirme ve ayrıca bir çalışanın bir görevi sahiplenip başarılı olduğu zamanı kutlama şansı verecektir. Nankör bir kültür, yalnızca bireyleri özerklikle eşanlamlı olan ek hesap verebilirliği üstlenme isteğinden caydırmaya hizmet edecektir.

4. Doğru kişileri işe almak

Doğru zihniyete ve tutuma sahip kişileri işe almak, kuruluşunuzun kültürünü komuta ve kontrolden uzaklaşıp özerkliğe doğru kaydırmanıza yardımcı olacaktır. Bazı bireyler ayrıntılı yönlendirme ve denetime ihtiyaç duyarken, diğerleri kendi patronu olmayı ve kendi inisiyatiflerini ve yeniliklerini kullanmayı tercih eder. Adaylarla iletişim kurarken- hem görüşme aşamasında hem de işe alım sürecinin bir parçası olarak- özerklik, konuşmanın önemli bir parçası olmalıdır. Bununla birlikte, özerkliğin teşvik edilme derecesini abartmamaya dikkat edilmeli; bir rolün ne kadar bağımsız olabileceği veya olmayabileceği konusunda dürüstlük çok daha iyidir, bu nedenle bir aday, kuruluşa katıldığı için hayal kırıklığına uğramaz veya şok yaşamaz.

5. Kenara çekilme

Liderler mikro yönetime devam ederse ve bağımsızlığa gereksiz engeller koymaya devam ederse, özerkliği teşvik etmenin pek bir anlamı yoktur. Yöneticiler, çalışanlara görevleri uygun gördükleri şekilde tamamlama özgürlüğü verirken, ellerinde kalan destekleme ve tavsiyede bulunma ile, doğru dengeyi yakalamak isteyeceklerdir. Net hedefler ve ölçütler belirlemek, çalışanların neyin gerekli olduğunu bilmelerini sağlayacak ve bunları başarı için ayarlayacaktır.

Devlet özerkliği

Devlet özerkliği, bir ülkenin veya bölgenin, harici bir tarafın denetiminden veya kontrolundan bağımsız olarak girişimlerde bulunma yeteneğidir.

Cambridge Sözlüğü, özerkliği bir kuruluşun, ülkenin veya bölgenin bağımsız ve kendisini yönetme hakkı olarak tanımlarken, Collins İngilizce Sözlüğüne göre özerklik, bir ülkenin, kuruluşun veya grubun, başkaları yerine, kendi kendini kontrolü veya yönetmesidir.

The Wealth of Nations’da Adam Smith, hükümeti işadamlarının etkisinden izole etmenin önemli olduğunu savundu. Bir miktar özerklik olmadan, hükümet politikası toplumun genel çıkarlarından ziyade iş adamlarının özel çıkarlarını destekleyecek şekilde bozulabilirdi (Smith 1976, s. 144, 278). Joseph Schumpeter, belirli devlet işlevlerinin demokratik etkiden korunmasının başarılı bir demokrasi için gerekli olduğunu ileri sürdü (Schumpeter 1950. s. 291-92); son zamanlarda. Ralph Miliband ve Nicos Poulantzas, otonomiyi Marksist bir perspektiften tartıştılar. Kapitalist-demokratik toplumlarda devlet özerkliği, sosyal bilimciler için önemli ve kalıcı bir ilgi alanı olmuştur. Özerklik, devletin, toplumun genel çıkarlarına (Adam Smith’in argümanı) veya kapitalist sınıfa (Poulantzas’ın konumu) veya kendi çıkarlarına (Skocpol 1985) yönelik politika uygulayacağı şekilde karar verme ve uygulama bağımsızlığını ifade eder. Özerkliği olmayan bir devlet bir başkasına mecburdur.

Özerklik sorunu daha dikkatli bir şekilde belirtilmelidir. Soyut kuram oluşturma, sıklıkla üniter bir devlet anlayışını kullanmıştır. Ancak, devleti ayrı kuruluşlar topluluğu olarak düşünmek faydalı olur. Özerklik sorununda uygun analiz birimi, özellikle politika açıklanmak istenir ise, bir bütün olarak devletten çok devlet bürokrasisidir, Bu yaklaşım, araştırmayı, devletten kurucu örgütlerine kaydırır. Örgütsel özerkliğin belirleyicileri nelerdir? Harici bir grup oyunu bir organizasyonu nasıl kontrol eder? Kuşkusuz bu, sorulandan farklı bir soru

Bürokratik Özerklik

Bürokratik(İdari) özerklik, kamu kuruluşlarının kendi tercihlerini belirleme ve bu tercihleri yetkili eylemlere dönüştürme kabiliyetini ifade eder. Kavram, bir kuruluş ile kuruluş dışındaki bir dizi aktör, en önemlisi seçilmiş yetkililer ve icraatçı politikacılar arasındaki ilişkiyi tanımlar. Bununla birlikte, kamu kuruluşları hiçbir zaman siyasi sistem içindeki diğer aktörlerden tamamen izole edilemez (Wilson 1989). Seçmenlerden, seçilmiş yetkililere ve departmanlara (bakanlıklar) kadar uzanan bir delegasyon zincirinin parçasıdırlar

Carpenter’a (2001) göre bürokratik özerklik, “politik olarak farklılaşmış kurumlar kendi istekleri ile tutarlı aldıkları sürdürülebilir eylem kalıpları, seçilmiş yetkililer, organize çıkar grupları veya mahkemeler tarafından kontrol edilmediği veya tersine çevrilemediği durumda” mevcuttur.

Christensen’e (1999) göre bürokratik özerklik, ilgili siyasi aktörlerin (örneğin, bölüm bakanının) tam denetiminden resmi muafiyettir. Tanımdaki resmileştirme kriterinin varlığı, siyasi gözetimden muafiyetin, uygun şekilde yürürlüğe konmuş yasal mekanizmalar yoluyla sağlanması gerektiğini ifade eder. Egeberg (1998) için, “bürokratik özerklik, yetkililerin gerçek davranışlarının siyasi liderlik, çıkar grupları, haber medyası ve uluslararası kuruluşlar gibi diğer aktörlerin çıkarları ve eylemleri tarafından ne ölçüde kısıtlandığı anlamına gelir.”

Kamu kuruluşlarının resmi özerkliği, genel olarak seçilmiş yetkililere olan uzaklıkları olarak anlaşılabilir; daha yüksek düzeyde resmi özerklik, seçilmiş yetkililerin kuruluşların davranışlarını yönlendirmek için daha az yetkiye sahip olduğu anlamına gelir. Bu yukarıdan aşağıya bakış açısı ile idari özerklik, esas olarak kalıcı bürokrasi üzerinde siyasi kontrol sağlamakla ilgilenen siyasi karar vericiler tarafından devredilmiş yetkinin sonucudur. Diğerlerinin yanı sıra, bu terim ekonomik ve sosyal faaliyetleri düzenleyen bağlayıcı kuralların uygulanması için yaptırımla görevli(ve bazen geliştirme) “bağımsız düzenleyici kurumlar” için olduğu kadar, “bağımsız merkez bankaları” içinde kullanılır (Gilardi 2008).

Siyasi Varlık Olarak Bürokratik Özerklik

Son yıllarda, resmi yetkiyi, idari gözetimden bir dereceye kadar çıkaran ve böylelikle departman hiyerarşisinin dışına yerleştirilen kurumsal yapılara ilgi artmıştır. Bu hareket birçok ülkede gözlemlenebilir ve normalde güçlü çoğunluk hükümetlerine sahip ülkelerin bile parlamenter sistemlerinde kök salmıştır. Bu gözlem iki soruyu gündeme getiriyor. Birincisi, politika yapıcılar ve özellikle departman bakanları, aniden köklü yönetim kurumlarından neden vazgeçmektedirler? Diğeri, daha şüpheci soru, parlamenter demokrasilerdeki egemen olan geleneksel idari kurumlar tanımı, ampirik olarak doğrudur. Öyleyse, hiyerarşik olmayan yönetişime olan ilgi şu soruyu gündeme getirmektedir. Politika yapıcılar bakanlık denetimine ve departman hiyerarşisine dayalı idari uygulama kurumlarını ne zaman seçerler ve hangi şartlarda karşılarında belirli bir düzeyde resmi özerkliğe sahip kuruluşlara yetkilerinin devrine dayalı kurumsal çözümlere yönelirler.

Klasik literatür bunlara net ve tutarlı bir cevap sunmuyor. Bununla birlikte, rasyonel kurum teorileri, uzun vadeli çıkarlarını korumaya çalışan siyasi aktörlere karşı, resmi kurumlara ve bunların önemine dikkat çekmektedir, örneğin, kendi politik çıkarlarına karşı takdir yetkisini kullanabilecek gelecekteki başka partiden bir bölüm bakanına karşı. Bu olgu, resmi bürokratik özerkliğin yalnızca siyasi partiler, çıkar örgütleri ve teşkilat başkanları için değil, aynı zamanda koşullar göz önüne alındığında, yeni yasaların yürürlüğe girmesinden sorumlu bakanlara bile, potansiyel bir siyasi varlık oluşturduğunu açıklamaktadır.

İlgili çıkarların karmaşıklığı, merkezi hükümet organizasyonunda bulunan güçlü deneysel değişimleri açıklar, ancak aynı zamanda hangi çözümlerin gerçekten seçileceğini tahmin etmenin asgari doğrulukla mümkün olup olmadığı sorusunu da gündeme getirir.

Bürokrat-politikacı ilişkisini düzenleyen normlar

Sadece merkezi hükümetin resmi yapısını bir kişinin çıkış noktası olarak ele alırsak, birkaç bürokratik özerklik endeksi türetilebilir. Nihayetinde kabine karar verir ve her bakanlıkta, yasadışı olmaması şartıyla, kararlar ile ilgili son sözü bakan söyler. Bu, parlamenter sistemde bakanlık sorumluluğu ilkesinden kaynaklanmaktadır. Bakanın resmi üstünlüğü, kariyer görevlilerinin işe alınması, terfi ve görevden alınmasına ilişkin kararlarda dahi tartışmasız kalır. Başvuranların yüksek devlet memurluğuna (örneğin üniversite diploması) alınmasına ilişkin resmi kriterleri karşılaması kaydıyla, bakanın adaylar arasından seçim yapma hakkı vardır. Bakanlıklardaki memurları, görevlerinin ortadan kalkması durumlarında, görevden alma hakkı da kendisine verilir.

Bununla birlikte, bakanlık takdir yetkisinin kullanımını kısıtlaması beklenen faktörler arasında, yönetişim sistemine gömülü kültürel normlar bulunmaktadır. Temel normlardan biri, görevlilerin uygun şekilde davranması ve kalmak istemesi koşuluyla, bakanlıklardaki pozisyonların kalıcı olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Bu bakımdan, potansiyel olarak rakip bir siyasi partinin gelecekteki siyasi liderlerininde mevcut personel ile çalışmaları gerekebileceğinden, işe alma ve terfi partizan olmamalıdır. Dahası, bu gerekçelerle, kariyer yetkililerinin alternatif yöneticilerden kabul görmeleri için tarafsız davranmaları, ancak eş zamanlı olarak mevcut siyasi üstlerinden gelen direktiflere ve sinyallere uymaları beklenir. Bu birbiri ile rekabet eden rol beklentilerini uzlaştırmak için, kariyer yapanlara hatırı sayılır miktarda mesleki özerklik atfedilmelidir. Alternatif hareket tarzlarını detaylandırmalarına ve bilgi temelinde belirli çözümleri savunmalarına izin verilmeli ve hatta teşvik edilmelidirler. Sadakat, tarafsızlık ve profesyonel özerkliğin bu hassas dengesi, İngiliz ve İskandinav devlet memuru rolünün merkezinde yer almaktadır (Jacobsen 1960; Sayfa 1992). Siyasi talimatlar enerji ile ama coşku olmadan uygulanmalıdır. Bu rol anlayışının, modern toplumların yönetişimini karakterize eden bazı karmaşıklıkların üstesinden gelen çok iyi gelişmiş bir normatif argümanı ifade ettiği ileri sürülebilir.

Bununla birlikte, bürokratik özerklik söz konusu olduğunda özel öneme sahip olabilecek bir örgütsel araç da vardır. Teorik hareket noktası göz önüne alındığında, hükümet kurumlarında kabine düzeyindeki departmanlardan örgütsel olarak ayrılmış olan yetkililerin, bakandan ve onun siyasi danışmanlarından gelen sinyallere kabine düzeyindeki departmanlardaki meslektaşlarına göre daha az ağırlık vermeleri beklenebilir. İcracı yetkililer(ajanlar), takdir yetkisini kullanırken, mesleki ve teknik kaygılar baskın hale gelebilir (Egeberg 1994). Bu nedenle, üst düzey yöneticilerin atanması da dahil olmak üzere kuruluşlarda alınan çoğu karardan bakanlar sorumlu kalsa bile, “hükümete eşit uzaklıkta yarı özerk kamu kuruluşlarını oluşturma”, özerklik normlarını önemli ölçüde destekleyebilir.

Genel olarak politika süreciyle ilgili olarak, kurumsal bir bakış açısıyla, yetkililerin sadakat ve profesyonel dürüstlük endişelerini dengelemeye ve uzlaştırmaya çabalamasını beklemeliyiz.

Bürokratik Özerklik ve Yönetimin Kalitesi

Bürokratlar için daha fazla özerklik, daha az direktifler ve daha az özerklik, siyasi aktörlerin daha yüksek direktifleri anlamına geldiğinden, Fukuyama (2013), bürokratik özerklik ile hükümetin kalitesi arasındaki ilişkinin ters bir U gibi göründüğünü bulmuştur. Şekil, bir uçta – tam itaat -bürokrasinin takdir yetkisi kullanma alanı yoktur, tersine siyasi ilke tarafından belirlenen ayrıntılı kurallar ve düzenlemelerle oldukça sınırlıdır ve sonuçta hükümet kalitesinin düşmesine neden olur.. En kötü senaryolardan biri, tamamen siyasi olarak atanan kişiler tarafından oluşan kadronun, dahili işe alma ve terfi üzerindeki kontrolü kaybetmesidir. Diğer uç – tam özerklik – bürokrasinin siyasi ilkelerden daha az direktif alması veya hiç almaması, iç prosedür ve hedefleri çerçevelendirme özgürlüğüne sahip  olması durumunda da, hükümetin kalitesi düşer.

Fukuyama (2013) ayrıca, uygun özerklik derecesinin, yüksek kaliteli hükümeti sağlamanın temel bir ön koşulu olması halinde, her ikisinin de bürokrasilerin nasıl çalışması gerektiğini açıklamada başarısız olduğunu gözlemler. Weberci modele göre bürokratların işi, siyasi otoritelerin kararlarını yalnızca belirlenmiş kurallara ve düzenlemelere göre uygulamaktır. . Bunun için teknik kapasiteye rağmen bürokratlar bağımsız gündem belirleme yetkisine sahip değiller. Temsilciler (bürokratlar) basitçe siyasal ilkelerin direktiflerini yerine getirdiklerinden, asıl temsilci vekil biçimi de(principal-agent) bu tür bir yetersizlikten muaf değildir.

Bürokratik Özerkliğin Ölçülmesi

Siyaset bilimi ve kamu yönetimi araştırmacıları ve akademisyenleri, bürokratik özerkliği doğru bir şekilde ölçmek için uygun bir yöntem bulmanın zor olduğunu ifade ediyorlar. En yaygın yaklaşım, uzmanların belirli bir bürokrasi hakkındaki algılarının kaydedildiği uzmanlar anketine dayanmaktır (Fukuyama 2013). Ancak, bu yaklaşımın uzmanların beklentilerin doğası nedeniyle  uygun şekilde kavramsallaştırılmasıyla ilgili bazı içsel zorlukları vardır. Uzmanların, verilen direktiflerin uygunluğunu yargılamak için yeterli kriterlere sahip olmayabileceği veya bir tabiiyet ölçüsü olarak birden çok veya çelişen direktifleri araştırmayabileceği yönünde endişeler vardır.

Ancak Fukuyama (2013), özerkliğin itaatin tam tersi olduğu için kayırmacılığın derecesine veya bürokratik işlemlere siyasi müdahaleye odaklanan yeni bir önlem önermektedir. Önlemleri daha nesnel olarak nitelendirerek, “Örneğin, bürokrasideki siyasi pozisyonlara karşı sınıflandırılmış konumların göreceli sayısına bakılabilir.” Bununla birlikte, bu önlemde kusursuz değildir çünkü böyle bir önlem, personelle ilgili yalnızca bir tür bağlılık kurar. Siyasi amir, kadro ile bağlantısı olmayan çok sayıda çelişkili direktif çıkarırsa veya bürokratik davranış için kapsamlı kurallar ve düzenlemeler getirirse, bürokrasiler hâlâ kısıtlanma riskiyle karşı karşıya olurlar.

NETİCE:

Çağdaş toplumlarda kamu sektörü, genellikle çok sayıda resmi organizasyondan oluşur. Bu kuruluşlar, resmi statüleri ve devredilen yetkileri açısından farklılık gösterir ve idari reformlar genellikle örgütsel sınırların yeniden çizilmesinden oluşur. Aynı zamanda kamu kuruluşları, en basitinden seçilmiş politikacıların tercihlerinin oluşturduğu yaratıklardan daha fazlasıdır. Herhangi bir resmi kuruluş gibi, uzmanlık bilgisi biriktirecek, hayatta kalmak için çaba gösterecek ve farklı bir kurumsal kimlik geliştireceklerdir. Sonuç olarak, bürokratik özerkliğin – hem resmi hem de fiili – nedenlerini ve sonuçlarını anlamak, modern devlette politika oluşturmanın tam bir açıklaması için gereklidir.

Özerk bürokrasi kavramının kendisi, gücün kötüye kullanılması ve siyasi otoriteler üzerinde kontrol girişimine teşebbüs  iddiaları ve onu siyasi aktörlerin sadık bir hizmetkarı olarak sunan Weberyan yorumu ile, dünyanın birçok yerinde bir imaj krizi içindedir. Weber’e göre, bürokrasi herhangi bir özerkliğe sahip olmamalı, bunun yerine siyasi aktörlerin direktiflerini olabildiğince doğru bir şekilde uygulamakla meşgul olmalıdır. Bütün bunlara rağmen, bürokratik özerklik, yönetişim ve kamu yönetimi alanında bir gerçeklik haline gelmiştir ve hizmet sunumunun ve yönetişimin kalitesini sağlamak için uygun miktarda özerklik yararlı görünmektedir.

KAYNAK:

Tobias Bach, Administrative Autonomy of Public Organizations First Online16 June 2018

Bruce G. Carruthers Northwestern University Sociological Theory 12:1 March 19940C> American Sociological Association. 1722 N Street S’W. Washington. DC 20036

Lindsay Harriss, September 24th, 2019

  • Sadik Hasan, Bureaucratic Autonomy, Springer Link

Jørgen Grønnegaard Christensen, Department of Political Science, Bureaucratic Autonomy as A Political Asset

Morten Egeberg, Department of Political Science, University of Oslo

Düşük Gelirli Ülkeler için Dünya Bankası-IMF Ortak Borç Sürdürülebilirlik Çerçevesi

Düşük gelirli ülkeler (DGÜ) genellikle büyük dış borçlarla mücadele ediyorlar. IMF ve Dünya Bankası, gelecekte aşırı borçlanma olasılığını azaltacak, DGÜ’lerin kalkınma ihtiyaçlarının finansmanını harekete geçirirken, bir yandan gelecekte aşırı borçlanma olasılığını azaltacak ve diğer yandan borç verenlere rehberlik edecek bir çerçeve geliştirirdi. Borç Sürdürülebilirlik Çerçevesi (BSÇ) Nisan 2005’te yürürlüğe girmiştir ve periyodik olarak gözden geçirilmektedir. Mevcut çerçeve, Eylül 2017’de IMF ve Dünya Bankası Yönetim Kurulları tarafından onaylandı ve Temmuz 2018’den beri uygulanmaktadır.

Hedeflere ulaşmak için stratejik yaklaşım

Çerçeve, DGÜ’lerin borçlanma kararlarını, finansman ihtiyaçlarını mevcut ve muhtemel geri ödeme kabiliyeti ile eşleştirecek şekilde yönlendirmek üzere tasarlanmıştır.

Borç Sürdürülebilirlik Çerçevesi (BSÇ) kapsamında, borç sürdürülebilirlik analizleri (BSA) düzenli olarak yapılmalıdır. Bunlar aşağıdakilerden oluşur: (i) önümüzdeki 10 yıl içinde bir ülkenin öngörülen borç yükünün ve bunun temel ve stres testi senaryolarına dayanarak ekonomik ve politika şoklarına karşı kırılganlığının analizi; (ii) ülkenin makroekonomik çerçevesine ve ülkeye özgü diğer bilgilere bağlı, sırasıyla gösterge borç yükü eşiklerine ve kıyas ölçütlerine dayanarak, dış ve genel kamu borç sıkıntısı riskinin değerlendirilmesi.

Risklerden kaçınmak için borcun değerlendirilmesi

BSÇ, hem dış hem de kamu sektörü borcunu analiz eder. Çerçeve, DGÜ’lere verilen şartlar önemli ölçüde değiştiğinden ve birçoğu imtiyazlı olduğundan, karşılaştırılabilirlik için borç yükümlülüklerinin bugünkü değerine (PV) odaklanmaktadır. Dış borcun PV’sini hesaplamak için 2013 yılından bu yana yüzde 5’lik bir iskonto oranı kullanılmıştır.

Farklı politika ve kurumsal güçleri, makroekonomik performansları ve şokları emmek için tamponları olan ülkeler, borçların üstesinden gelme konusunda farklı yeteneklere sahiptir. DSF bu nedenle, Dünya Bankası’nın Ülke Politikası ve Kurumsal Değerlendirme (CPIA) endeksine ek olarak, ülkenin tarihsel büyüme ve gerçek büyüme görünümüne, uluslararası rezervlerin kapsamına, para girişlerine ve küresel ortamın durumuna dayanan bileşik bir gösterge kullanarak ülkeleri, üç borç taşıma kapasitesi kategorisinden birine (güçlü, orta ve zayıf) göre sınıflandırır. Ülkenin borç taşıma kapasitesine bağlı olarak borç yükleri için farklı gösterge eşikleri kullanılmaktadır.

Risklerden kaçınmak için borcun değerlendirilmesi

Borç sürdürülebilirliğini değerlendirmek için hem çerçeveden hem de sağduyudan gelen risk sinyalleri kullanılır. Risk sinyalleri, bir tahmin dönemi boyunca borç yükü göstergelerini yukarıdaki gösterge eşikleriyle karşılaştırarak elde edilir. Dış kamu borç problemi riski ile ilgili dört derecelendirme vardır:

  • düşük risk¸ eğer borç yükü göstergelerinin hiçbiri mevcut durum ve stres testleri altında ilgili eşik değerlerini ihlal etmezse;
  • orta derecede risk, eğer borç yükü göstergelerinin hiçbiri mevcut senaryodaki eşik değerlerini ihlal etmezse, ancak en az bir gösterge stres testleri altındaki eşik değerini ihlal ederse;
  • yüksek risk, dış borç yükü göstergelerinden herhangi biri mevcut senaryodaki eşik değerini aşarsa, ancak ülke şu anda herhangi bir geri ödeme zorluğu yaşamamaktaysa; veya
  • borç sıkıntısında, ülke borçlarının ödenmesinde zaten zorluklarla karşılaşmaktadır, borçların varlığı, devam eden veya yaklaşan borç yeniden yapılandırması ya da gelecekteki bir borç sıkıntısı olayının yüksek olasılık göstergeleri ile kanıtlanması gibi (örneğin, borç ve borç hizmeti göstergeleri yakın vadede büyük ihlaller gösterir veya önemli ya da sürekli eşiklerin ihlali).

Çerçevenin işaret ettiği risk derecelendirmelerine ek olarak, nihai risk derecelendirmesine ulaşmak için muhakemenin kullanılması gerekebilir. Özellikle, muhakeme, eşik ihlallerinin ciddiyetinin ve çerçevede tam olarak açıklanmayan ülkeye özgü faktörlerin değerlendirilmesine yardımcı olabilir.

Kamu iç borcunun önemli olduğu ülkeleri işaretlemek için, çerçeve aynı zamanda, dört dış borç yükü göstergesinden gelen ortak bilgilere ve kamu borç / GSYİH oranının PV göstergesine dayanarakl kamu borç sıkıntısı riski için bir sinyal sağlıyor.

Borç konularını politik tavsiyelerine entegre etme

BSÇ, IMF ve Dünya Bankası’nın borç meselelerine, kendi analiz ve politik tavsiyelerini daha etkin bir şekilde entegre etmek imkanını sağladı. Ayrıca ülkeler arasında karşılaştırmaya da izin verdi.

BSÇ, IMF’nin, makroekonomik istikrar, maliye politikasının uzun vadeli sürdürülebilirliği ve genel borç sürdürülebilirliği değerlendirmelerinde önemlidir. Ayrıca, Dünya Bankası bunu her bir DGÜ’ye yardımında hibe ve kredilerin payını belirlemek ve imtiyazsız borçlanma limitleri tasarlamak için kullanırken, IMF finansmanına erişimi ve Fon destekli programlarda borç limitlerinin tasarımını belirlemek için borç sürdürülebilirlik değerlendirmeleri dikkate alınır.

BSÇ, aşırı borç birikimini önlemedeki etkinliği nedeniyle, borçlular ve alacaklılar tarafından geniş ölçüde kullanılmaktadır. DGÜ’lerin orta vadeli borç stratejileri geliştirmeye yönelik ilk adım olarak BDS’yi veya benzer bir çerçeveyi kullanmaları teşvik edilir. Borç verenlerin, borç sürdürülebilirlik değerlendirmelerini borç verme kararlarına dahil etmeleri tavsiye edilir. Böylece çerçeve, DGÜ’lerin, borç ödeme kabiliyetinin sınırlı olduğunda hibe yolu da dahil olmak üzere Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini (SKH) karşılamak için ihtiyaç duydukları finansmanı sağlamalarına yardımcı olacaktır.

Temmuz 2018’de yürürlüğe giren önemli reformlar şunları içermektedir: (i) ülkelerin borç taşıma kapasitesini sınıflandırmak için münhasıran CPIA’ya (Ülke Politikası ve Kurumsal Değerlendirme) güvenmekten kaçınmak ve bunun yerine bir dizi ekonomik değişkeni temel alan birleşik bir ölçü kullanmak; (ii) mevcut durum projeksiyonlarını irdelemek için gerçekçilik araçlarını kullanmak; (iii) beklenmedik borçlar, doğal afetler, emtia fiyatları şoku ve piyasa finansman şoklarını özel senaryo stres testlerine ekleyerek, standart stres testlerini yeniden kalibre etmek; ve (iv) borç açıklarına (iç borç ve piyasa finansmanından olanlar dahil) daha zengin bir tanımlama ve orta risk kategorisindeki ülkeler arasında daha iyi ayrımcılık sağlanması.

KAYNAK: IMF Fact Sheet, March 12, 2020

Banka Düzenleme, Denetim ve Z-Puanı

Genel     

Banka temerrüt ihtimali olan riskli bir iştir. Sonuç olarak, bankacılığın dünyadaki en düzenlenmiş endüstrilerden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bankaların finansal performanslarını ve operasyonlarını güvenli ve sağlıklı bir şekilde işlemelerini sağlamak ve kural ve düzenlemelere uyduklarını izlemek için bankalar denetlenir. Sadece bir bankanın başarısız olması dahi sisteme olan güveni sarsabilir ve bütünlüğü tehlikeye atabilir. Bankaların denetlendiğini bilmek hem piyasaları hem de mevduat sahiplerini güvence altına alarak bankalardan kaçış olasılıklarını ve diğer finansal bulaşım şekillerini azaltır.

Düzenleme ve denetim nedir?

Düzenleme, kurumların banka olarak faaliyet göstermek üzere lisanslandığı ve sağ duyulu kural ve uygulamalara tabi olduğu yasal bir çerçevenin oluşturulması ve sürdürülmesini ifade eder. Denetim genellikle, bankaların kontrol sistemlerinin, faaliyetlerinin ve finansal durumlarının, daha önce atıfta bulunulan düzenlemelerde belirtildiği gibi, sağ görülü bankacılık uygulamaları sınırları içinde olmalarını sağlamaya yönelik izleme sürecini ifade eder. Düzenleme ve denetlemenin; sistematik istikrarı sağlamak, verimliliği artırmak ve yatırımcıları ve mevduat sahiplerini korumak gibi üç mantıksal amacı vardır. Bu hedefler arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle, aynı otorite normal olarak hem düzenleme hem de denetleme yapar.

Denetim, finans sektörünün sürekli yenilik ve adaptasyonu ile uğraşarak, mevzuatı tamamlayabilir. Denetleme araçlarının daha proaktif kullanımı, mevzuat üzerindeki yükün bir kısmının alınmasına yardımcı olarak çok sık kural değişikliği ihtiyacını azaltır ve böylece mevzuat istikrarını teşvik eder. Ayrıca, denetim bankaların kurumsal yönetişimi gibi niteliksel meseleleri ele almak için mevzuatın nicel gerekliliklerinin ötesine geçebilir. Doğru göstergeleri izleyerek ve doğru soruları sorarak, denetçiler bankaları risk kültürlerini daha iyi hale getirmeleri için etkileyebilirler.

Sonuç olarak, düzenleme kritik olmasına rağmen, hikayenin sadece bir parçasıdır. Denetimin, sadece finansal istikrarı sağlamada değil, aynı zamanda halkın finansal sisteme olan güvenini yeniden kazanmaya yardımcı olacak kültür ve yönetişim değişikliklerini teşvik etmede de rolü vardır.

Bankalar neden önemlidir?

Bankalar, çeşitli nedenlerle bir ülkenin ekonomisi için önemlidir. İlk olarak, üretken faaliyetleri finanse etmek için fazlası olan birimlerin (tasarruf edenlerin) fonlarının, eksiği olan birimlere (borç arayanlara) sağlanmasında aracılar olarak hareket ederler. Bu ekonominin işleyişi için çok önemlidir. İkinci olarak, bankalar halka günlük hayatın bir gerçeği olan ve onlarsız ekonominin sorunsuz işleyemeyeceği ödeme hizmetleri gibi bir dizi finansal araç sunarlar. Üçüncü olarak, bankaların bir ülkenin para politikasını doğrudan etkileyen kredi artışı yoluyla mevcut para arzını artırabilmeleridir.

Bankaların neden denetlenmesi gerekiyor?

Bankaların önemli olduğunu tespit ettikten sonra, neden yetkililer tarafından düzenlenip denetlenmeleri gerektiğini inceleyelim. Mantıksal bir ilk neden, güçlü ve uyarlanabilir bir bankacılık sisteminin para otoritelerinin para politikasını gerçekleştirmesine, yani para arzı ve faiz oranları hakkındaki kararlarını uygulamasına yardımcı olmasıdır. Bu anlamda düzenleme “kamu yararı” dır, çünkü herkes etkili bir para politikasından yararlanır. İkinci bir daha pratik neden, bir bankanın işinin benzersiz doğası ile ilgilidir. Bir bankanın işi, tartışma için, bir yandan halktan mevduat alınması ve diğer yandan, aynı fonların başkalarına karla ödünç verilmesine indirgenebilir. Bankaların yükümlülükleri, yani müşteriler adına tutulan mevduat, genellikle kısa vadeli ve belli miktardadır- banka, tamamını kendi kaynaklarından geri ödeyebilmelidir. Bir bankanın varlıkları, yani verilen krediler genellikle daha uzun vadelidir, ancak aslında değeri belirsizdir- banka borçlunun krediyi belirtilen süre içinde geri ödeyeceğinden asla emin olamaz. Bu nedenle bir bankanın işi, doğası gereği oldukça risklidir ve uygun olmayan kararlar, bankanın çökmesine ve mevduat sahiplerinin birikimlerinin kaybına yol açabilir. Bu olduğunda, genellikle bütün bankacılık sistemine olan güven zarar görür. Bütün bunlar, bankaların her zaman yetkili, deneyimli ve etik kişiler tarafından sağ görülü bir şekilde yönetildiklerini sağlamak için denetlenmeleri gerektiğini ortaya koyar.

Bankaların devamlı ayarlanmalarının bir diğer nedeni, bilgi asimetrisidir- yani bilginin, ilgili tüm taraflara eşit ulaşmamasıdır. Mevduat sahipleri, belirli bir bankanın karşılaştığı gerçek riskleri ve paralarını bankaya yatırmak için aldıkları riskin mevduatta kazanılacak faizle orantılı olup olmadığı hakkında yeterli bilgiye sahip değildir.

Bankaların düzenlenmesi ve denetlenmesinin son nedeni, mevduat sahiplerini banka olarak kendilerini yanlış tanıtan ve kaçmadan önce yasa dışı bir şekilde “mevduat” toplayan vicdansız kuruluşlara karşı korumaktır.

Banka Denetleme Birimi ne yapar?

Bankaların para sistemindeki rolü ve sistemik başarısızlık riski nedeniyle, banka düzenleme ve denetimi genellikle bir ülkenin merkez bankası veya banka denetleme ve düzenleme kurumu tarafından yapılır. Sonuç olarak bir merkez bankasının veya banka denetleme biriminin misyonu, finansal istikrarın sağlanması ve sürdürülmesidir. Burada, bankanın fonksiyonlarından birine odaklanılmaktadır, yani, mevduat sahiplerinin ve bir bütün olarak ekonominin yararına verimli ve sağlam bir bankacılık sistemi elde etmek amacıyla bankacılık sistemini düzenlemek ve denetlemek.

Tüm gelişmiş ülkelerde ve az gelişmiş ülkelerin çoğunda, yukarıdaki nedenlerden dolayı bir bankacılık denetim otoritesi vardır. İlkeler büyük ölçüde aynı olsa da, denetim makamları özerklik dereceleri, diğer finansal yönetmelikler ile ilişkiler ve kullanılan denetim yaklaşımları veya yöntemleri bakımından farklılık gösterebilir.

Banka Denetleme Birimi’nin önemli bir işlevi bankaları lisanslamasıdır. Bir bankaya lisans verilmesi için aşağıdaki dört ana kriter yerine getirilmiş olmalıdır.

• Sermaye, amaçlanan işletmenin niteliği ve riskleri göz önüne alındığında, mudileri kayıplara karşı korumak için tampon görevi görmeye yeterlidir.

• Yönetim, yeterlilik ve bütünlük açısından uygundur.

• Önerilen bankanın iş planları uygulanabilir ve bankanın sürdürülebilir olması muhtemeldir.

• Bankanın varlığı kamu yararına sayılır.

Birimin bir diğer işlevi, bankaların sağ görülü denetimidir. Denetim otoritesi bir bankanın yönetimini devralmadığından, benimsenen yaklaşım, birimin faaliyetlerini risk yönetimi sürecindeki tüm kilit oyuncular tarafından sağlıklı risk yönetimi uygulamalarını teşvik edecek şekilde yürütmektir. Yerinde çalışma, bir bankanın risk yönetimi ve kontrollerinin yeterliliği hakkında üst düzey bir görüş oluşturulmasını amaçlamaktadır. Bir bankanın sistemlerinin kalitesinin daha ayrıntılı değerlendirmesi, resmi olarak bankanın dış denetçilerine devredilir. Devam eden finansal durumunun nicel analizi ise, birim ofislerinde saha dışında gerçekleştirilir. Bu nicel analiz, bankalar tarafından aylık olarak sağlanan kapsamlı yasal verilere dayanır. Bankanın dış denetçileri tarafından doğru olduğu onaylanan veriler, elektronik olarak bir veri tabanına girilir ve oran analizi, zaman serisi analizi, emsal ve sektör karşılaştırmaları ve grafik analizi gibi çeşitli tekniklerle anlamlı bilgilere dönüştürülür. Yıllık yayınlanmış finansal tablolar, medya ve derecelendirme kuruluşları gibi diğer kaynaklardan ilgili bilgiler de dikkate alınmaktadır. Analiz sürecinin büyük bölümü, sağ görülü şartlara uyulup uyulmadığını belirlemek için kendilerine tahsis edilmiş bankaların mevcut olan bilgilerini izleyen ve değerlendiren, birim analistlerinden oluşur. Beklenenden sapma, bankanın bünyesinde yapılan özel toplantıların konusu olacaktır. Analistler ve tahsis edilen bankalar arasında sık sık resmi olmayan temasların yanı sıra, asgari resmi etkileşim olarak, üst yönetim ve her bir bankanın çeşitli risk yöneticileri ile üç ayda bir toplanma, her bankanın dış denetçileri ile ön planlama toplantıları, bankanın yönetimi ve denetçileri ile yıllık üç taraflı toplanmalar, ve bankanın yönetim kuruluna yıllık sunumlar, sayılabilir.

Yabancı sermayeli bankalarda, ister bağlı ortaklıklar ister yabancı ana ortaklığın şubeleri olsun, yerli bankalarla aynı lisans ve sağ görülü denetim standartlarına tabidir. Banka Denetim Birimi, bankacılık gruplarının ve sınır ötesi kuruluşlarının konsolide denetimini de üstlenmektedir. Bu standartlar, bankaların sınır ötesi operasyonlarının hem kendi ülkesinde hem de ev sahibi ülkedeki denetim makamları tarafından etkin bir şekilde denetlenmesini ve bu makamlar arasında yeterli bilgi akışının sağlanmasını amaçlamaktadır.

Banka Z-Puanı

Banka sağlamlığının ölçülmesi

Z-puanı, bir ülkenin bankacılık sisteminin temerrüde düşme olasılığını yansıtmak için ampirik bankacılık literatüründe yaygın olarak kullanılan bir risk ölçüsüdür ve hem bireysel banka riskinin hem de genel finansal istikrarın değerlendirilmesinde önemli bir rol oynar.

Bir bankanın durumu ve sağlamlığı hakkında özel bir ölçüm yapmak çok önemlidir. Bu önlem Z-puanıdır. Z-puanı ölçüsünün temel ilkesi “bir bankanın sermaye düzeyini getirilerindeki değişkenlikle ilişkilendirmektir”, böylece bir kişi, bankanın likidite zorluğu içerisine girmeden getirilerindeki değişikliklerin ne kadarının sermayesi tarafından absorbe edileceğini bilebilir.

Getirilerdeki değişkenlik tipik olarak Z-puanının paydası olarak Alacaklardaki Dönüşün (AD) standart sapması ile ölçülürken, oranın payı tipik olarak öz kaynak/varlık oranına AD’nin ilavesi olarak tanımlanır “

Yani, Z-puanı aşağıdaki denklemle hesaplanabilir:

(Alacaklardaki Ortalama Dönüşüm + (öz kaynak / varlık))/( Alacaklardaki Dönüşün sıtandart sapması)

Z-puanı, bir ülkenin bankacılık sisteminin temerrüt olasılığını yakalayabilir ve banka öz kaynaklarını getirilerdeki dönüşün azalması ile tüketmesi için gereken ortalamanın altındaki standart sapma sayısı olarak açıklanabilir.

Z-puanı ölçümlerinden, düşük riskli bir bankanın veya bir ülkenin düşük riskli bankacılık sektörünün yüksek bir Z-puanına sahip olacağı sonucuna varabiliriz, bu da bir bankanın likidite sorununa girmesi için, varlıklara dönüşün standart sapmasının çok fazla düşmesi gerektiğini göstermektedir. Öte yandan, yüksek riskli bir banka veya bir ülkenin yüksek riskli bankacılık sektörü düşük bir Z-puanı değerine sahip olacaktır

Banka sağlamlığını ölçmek için Z puanları kullanıldığında, bu tür ölçümlerin muhasebe tabanlı bir ölçü olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu, düşük gelirli ve muhasebe standartları sağlıklı olmayan gelişmemiş ülkelerde bu tür sağlamlık ölçümleri sorunlu olacak anlamına gelir. Ayrıca, bu ülkelerde yasalar ve yönetmelikler olması gerektiği gibi uygulanmayabilir.

Ayrıca, Z-puanı incelenen banka örneğinde uygun bir korelasyon bulunmayabilir. Örneğin, aynı incelemeye büyük kurumları veya küçük bankaları olan yatırım bankaları dahil edilirse, net bir sonuç elde edilemez.

Aşağıda, tabloda belirtilen değerler, üç farklı Z- puanını karşılaştırmaktadır.

Aşağıdaki grafikte ise Türkiye’deki bankaların Z puanları gösterilmektedir.

Z-puanını global düzeyde incelediğimizde, çok az dalgalanma olan veya hiç dalgalanmayan bir normallik gözlemleyebiliriz. Risk profillerinde büyük farklılıkları olan bankaları içeren çok sayıda ülkeyi dikkate alırsak bu öngörülebilir. Ayrıca, örnekteki her ülke farklı bir bankacılık sistemi tarzı ve ekonomik büyüme, enflasyon, dış borç, cari işlemler dengesi ve diğer faktörler gibi farklı makroekonomik faktörlerle karakterize edilebilir.

Ayrıca, yasanın yozlaştırılması veya verimsiz uygulanmalarının bankacılık düzenlemesinde çok önemli olduğu göz önünde bulundurulmalıdır, çünkü birçok ülkede bankalar düzenleyici makamların hak ve kurallarına uymamaktadır.

Euro Alanında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme

Euro Bölgesi’ndeki bankacılık düzenlemesi iki ana bölüme ayrılır. Birincisi, Euro Bölgesi’nin tüm ülkelerindeki ulusal özelliklere göre, bankalar gibi finansal kurumların işleyişini denetleyen ulusal makamların düzeyidir. İkincisi, tüm üyeler için zorunlu olan Avrupa Birliği tarafından verilen yöndür, ancak aynı zamanda, bu direktifler ülkeler tarafından ulusal özelliklerine göre kendi yasal çerçevelerine ve düzenlemelerine göre değiştirilebilir.

Avrupa Bankacılık Federasyonu SSM Forumu Daniele Nouv’daki ECB denetleme kurulu başkanının 6 Nisan 2016’daki konuşmasından şunlar özetlenebilir:” 2012-2013 yıllarındaki düşük Z-puanlarından sonra Euro bölgesinde yıllarca süren çalkantıyı düzenleyici reformun önceliği bankaların çabuk iyileşme özelliğini arttırmaktır. Bunu başarmak için, Avrupa bankaları sermaye pozisyonlarını geliştirmeli, diğer bir deyişle daha fazla sermaye tutmayı hedeflemelidir.”

Euro bölgesinin banka Z-puanı grafiğinde görünen, 2013’ten 2014’e kaydedilen yükselme, tesadüf gibi görünmüyor, Bunun bir nedeni, 2014 yılında ekonomiyi mali krizden korumak için ihtiyati tedbir olarak uygulamaya konan sermaye ölçüsündeki yükselmedir. Bu durum, yeni düzenlemenin gerçekliğe uygunluk açısından başarılı olduğunun bir göstergesidir.

Basel III anlaşması kapsamında getirilen düzenlemelerden biri, bankaların sermaye yapılarında tutabilecekleri sermaye türünü sınırlamaktır. Bankalar, işletmenin düzenli işlemleri sırasında oluşan kayıpları emmek için farklı sermaye biçimlerini kullanırlar.

Bir bankanın sermaye yapısında yer alan ana sermaye biçimleri Tier1(Öz kaynak Sermaye) ve Tier2 Sermayedir. CET1 oranında kullanılan Tier1 semaye, bankanın ana sermayesini temsil eder. Adi hisse senetlerini, dağıtılmayan karları, dağıtılmış ortak hisse senetlerinden stok fazlasını ve şirketin bağlı ortaklıkları tarafından sahip olunan ortak hisse senetlerini içerir.

Tier1 sermayesi, oluştuklarında hemen zararları emdiği için düzenleyici sermayenin en yüksek kalitesidir. Ek Tier1 sermayesi (AT1) de endişe verici bir temelde zarar emilimi sağlar, ancak AT1 araçları, Tier1 için tüm kriterleri karşılamamaktadır. Örneğin, sürekli koşullu dönüştürülebilir sermaye araçları gibi bazı borçlanma araçları AT1’e dahil edilebilir, ancak Tier1’re dahil edilemez. Buna karşılık, Tier2 sermaye, kaygı konusu sermayedir. Yani, bir banka başarısız olduğunda, Tier2 enstrümanları mevduat sahipleri ve genel alacaklılardan önce kayıpları absorbe edecektir. Tier2’nin dahil edilmesine ilişkin kriterler AT1’e göre daha az katıdır ve vade tarihine sahip enstrümanların Tier2 için uygun olmasına izin verirken, sadece sürekli enstrümanlar AT1 için uygundur.

CET1 sermaye Oranı, bankanın ana sermayesi Tier1’i alarak, risk ağırlıklı varlıklarına göre hesaplanır. Varlıklara, kredi riski seviyelerine göre ağırlık verilir. Örneğin, eldeki nakit %0, ipotek kredisi ise %20, %50 veya % 90 ağırlık taşıyacaktır. CET1, Sermaye Oranı, bir bankanın finansal sıkıntıya dayanma kabiliyetinin bir ölçüsü olarak 2010 yılında finansal krizden sonra belirlenmiştir.

Basel III Sermaye Yeterliliği Koşulları

Öte yandan, Basel Bankacılık Denetleme Komitesi (BCBS) ve daha özel olarak daha yeni olan “Basel III” programı tarafından belirlenen tüm bankaların karşılaması gereken bazı kriterler vardır. Komite, temel olarak krize neden olan bankacılık sektörünün en büyük zayıflıklarının, birçok finansal kurumun aşırı kaldıraç, yetersiz sermaye ve yetersiz likidite olduğu sonucuna varmaktadır. Bu nedenle, Komite yukarıdaki sistemik yetersizlikleri güçlendirmek için düzenlemeler ve önlemler önermektedir.

Basel III, bankaların uyması gereken sermaye yeterliliği şartlarını sıkılaştırdı.

Basel Anlaşması uyarınca, bir bankanın risk ağırlıklı varlıklarının bir oranı olarak belirli bir seviyede nakit veya likit varlık bulundurması gerekir.

Basel Anlaşmaları, finansal kuruluşların yükümlülükleri yerine getirmek için yeterli sermayeye sahip olmalarını sağlamaya yardımcı olan üç dizi bankacılık düzenlemesidir.

 Tier1 sermaye, bankanın ana fonlama kaynağıdır. Genellikle, bankanın birikmiş fonlarının neredeyse tamamını elinde tutar. Bu fonlar, normal iş fonksiyonlarının durdurulmasına gerek kalmayacak şekilde kayıpları emdiğinden, bankaları desteklemek için özel olarak üretilir.

Tier1, sermaye yapısının en altındadır, yani bir kriz durumunda ortaya çıkan kayıplar ilk önce bu aşamadan düşülür. Eğer kesinti CET1 oranının yasal asgari seviyesinin altına düşmesi ile sonuçlanırsa, banka sermaye oranını düzenleyiciler tarafından üstlenilmesi veya kapatılması gereken seviyeye ya da riske geri çekilmelidir.

2020 itibariyle, Basel III uyarınca, bir bankanın CET1 +AT1 ve CET2 asgari sermaye yeterlilik oranlarının toplamı (sermaye tasarrufu tamponu dahil), risk ağırlıklı varlıklarının en az %12,5’i olmalıdır. Bu, CET1 ve CET2 gereksinimlerini birleştirir- minimum CET1 sermaye oranı %8 ve minimum CET2 oranı %2’dir. Sermaye tasarrufu tamponu tavsiyesi, bankaların stres dönemlerinde kullanabilecekleri sermayeyi oluşturmak üzere tasarlanmıştır. Bu değer CET1 sermayesi olarak %2,5’dır.

Yunanistan örneği

Yunan bankacılık yasası ve denetimi, Euro bölgesinin güçlü üyelerinin hızla yakalanması ve titiz AB girişimlerine uyum sağlaması için değiştirildi. Son on yılda Yunan bankalarının küresel mali krize uyum sağlamak için kolay bir misyonu sahip olmamalarına rağmen.

Yunan Cumhuriyeti’nin ardışık kredi notu düşürmeleri (2007’de A’dan Fitch tarafından 2015’te CCC’ye), 2009 yılında özel sektörün katılımıyla kamu borcunun yeniden yapılandırılması, Yunanistan’ın Euro Bölgesine katılımına ilişkin sürekli belirsizlik (2015 yılında referandum), takipteki kredilerin muazzam yükselişi ve kredi portföy kalitesinin düşmesi, bankalar arası veya sermaye piyasası fonlarının bulunmaması ve son olarak sermaye kontrolleri ile sürekli zorlu koşullar yaşadıkları, dikkate alınmalıdır.

Bu nedenle, Yunanistan’daki durumun çok zor olduğu göz önüne alındığında, düzenleyici makam olan Yunanistan Merkez Bankası’nın işbirliği ile Yunan Hükümeti, ekonominin iyileşmesi için aşağıdaki yolu benimsedi:

  • Acil likidite yardım mekanizmasından yardım istemek,
  • Tüm Yunan bankalarını sermaye tabanlarını (stres testlerinden sonra) tahmin edilen yeterli seviyeye çıkarmaya ikna etmek ve böylece ya yeniden sermaye artışı sağlamak ya da rehabilite etmek,
  • Tartışmalı (Yunan halkı için) birinci, ikinci ve üçüncü ekonomik uyum programları aracılığıyla, finans sektöründe reformların uygulanması için Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası(ECB) ve Uluslararası Para Fonu’ndan (“IMF”) yol gösterme ve destek istemek.

Yukarıdaki gerçekleri hesaba katarsak ve banka Z-puanları dikkate alındığında, 2007’de, düzenlemelerin fazla sıkı olmamasıyla küresel mali krize hazırlıksız yakalanan Yunan bankalarının Z-puan değerlerinde küçük bir düşüş gözlemlenir.

5 yıl sonra, 2011’de siyasi belirsizlik ve Yunan bankalarındaki düzenleyici otoritelerin eksikliği nedeniyle Z-puan değerleri sıfıra yakındır. Ancak 2011’den itibaren ECB’nin doğru düzenleme ve denetleme mekanizması ile 2013 yılına kadar Z-puanı değerlerinde yükseliş eğilimi görülür.

2014 yılından bu yana, SSM Çerçeve Yönetmeliği uyarınca, ECB, Yunanistan’ın AB finansal istikrarı için sistematik olarak önemli olan dört bankanın sağ görülü ve yönetişim gerekliliklerine ilişkin doğrudan denetleme yetkisine sahip oldu. Bu eylem, Yunanistan’daki denetleyici bankacılık sisteminin mutlak dönüşümünü etkilemektedir çünkü ECB, Denetim Kurulu ve Yönetim Konseyi aracılığıyla, Yunan bankacılık sektörünün en önemli bölümünün denetimi için münhasıran yetkili kılındı. Yunanistan Merkez Bankası, sadece %10’dan daha küçük bir pazar payı içeren kalan az sayıda küçük Yunan bankasında münhasır denetim yetkilerini korudu. Bu durum, Yunanistan’daki denetim otoritesindeki değişikliğin Yunan bankaları üzerinde olumlu bir etkisi olduğu sonucunu yansıtıyor. 2015 yılında Yunan hükümeti, alacaklıları ile daha fazla uzatma anlaşması yapmayarak, kurtarma süresine son verdi.

Sonuç olarak, ECB, Haziran 2015’te sermaye kontrollerinin başlatılmasıyla sonuçlanan Yunan bankaları için ELA(Acil likidite yardımı) seviyesini artırmama kararını aldı. Bu yıl, Z-puan değerlerinde düşüş eğilimi gözlemlenir. Sermaye kontrolleri gibi çok katı düzenlemelerin Z-puanını düşürdüğü, bankacılık riskini azaltmadığı bir gerçektir. Ancak Yunanistan örneğinde, eğer bu katı düzenlemeler uygulanmasaydı, Yunan bankacılık sektöründe başka bir çöküşe neden olabilecek, daha büyük bir likidite sorunu olacaktı.

Genel olarak dünyayı, Euro alanını veya Yunanistan’ı analiz etsek bile, denetimden bahsettiğimizde, denetimin bankaların disiplininde çok önemli bir rol oynadığı bir gerçektir. Birincisi, bankacılık denetiminin doğrudan etkisi daha kesin ve doğru finansal raporların oluşturulmasını sağlar. İkincisi, denetim bulgularının kamuya açıklanması yoluyla piyasa disiplinini arttırırlar ve son olarak, denetçilerin açıklamaları denetim makamları tarafından kurtarma faaliyetlerinin uygulanmasına temel oluşturabileceğinden, denetim disiplinini geliştirir.

Öte yandan, güçlerini kendi çıkar ve yozlaşmaları için kullanabilen denetçiler arasında güçlü bir ilişki vardır. Bunun nedeni, bazı denetçilerin- öncelikli olarak daha iyi bir banka performansına sahip olmak yerine- seçmenleri veya bağışları belirli bir siyasi partiye yönlendirme çabalarına odaklanmalarıdır.

KAYNAK:

Jaime Caruana, Group of Thirty, “Banking conduct and culture:  A call for sustained and comprehensive reform”, July 2015.

Dr Antonis Zairis* and  George Zairis The effects of banking regulation and supervision on the banking system overall stability *https://www.europeanbusinessreview.eu/page.asp?pid=2397

*Vice President Hellenic Retail Business Association

*University of Edinburgh, Banking and Risk

Tatlı Su Kaynakları

Genel

Su her yerdedir. Yemeklerimizde, çay ve kahvemizde; kıyafetlerimizi, arabalarımızı ve dizüstü bilgisayarlarımızı yapmak için buna ihtiyacımız var – aslında, ondan yapıldılar! İnsan vücudunun %60’ı sudur. Hayatta kalmak için suya ihtiyacımız var.

Dünya yüzeyinin %70’ı su olduğundan, hepimiz için bol miktarda olması gerektiği anlaşılıyor, değil mi? Suyun tükenmesi konusunda endişelenmenize gerek yok… değil mi? Yanlış.

Su sonlu bir kaynaktır, yani bir gün tükenebilir. Nüfus arttıkça suya olan ihtiyacımız artarken, su kaynağımız artmıyor. Küresel bir topluluk olarak hepimiz aynı kaynaktan alıyoruz. Bu demek oluyor ki hepimizin, suyu akıllıca kullanma konusunda sosyal sorumluluğumuz var. Tatlı su yaşam için gerekli olduğundan, herkesin buna eşit erişme hakkı vardır. Dünyadaki her insan, harcadığı su miktarını azaltmak için aktif adımlar atarsa, dünyadaki su kıtlığı ve kuraklığın etkisini azaltmaya yardımcı olabilir. Birleşmiş Milletler, eğer bir şeyler değişmezse, 2050 yılına kadar beş milyar insanın su kıtlığından etkilenebileceği konusunda uyardı.

Yeryüzünde su nasıl dağılmış?

Çoğu insan Dünya’nın “su gezegeni” olarak anıldığını duymuştur. Bu isim, dünyanın bol su ile dolu görüntüsünden geliyor. Uzaydan çekilen fotoğraflarda gezegenimizin karadan daha fazla suya sahip olduğunu görebiliriz.

Ancak, bu suyun yüzde 97’si tuzlu, yüzde 3’ü tatlı sudur- yani düşük konsantrasyonda çözünmüş tuz ve diğer toplam çözünmüş katı madde içerir. Dünya suyunun yüzde üçünden daha azının tatlı su olması beklenmedik ve bir şekilde akla yatkın değil. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezine göre, bu yüzde 3 su miktarının çoğuna da erişilemiyor. Tatlı suyun yaklaşık yüzde 69’u buzullarda ve buz dağlarında tutulmaktadır. Yüzde 30’dan biraz fazlası toprak altında ve kaya oyuklarında tutulan yer altı suları şeklindedir. Geri kalan yüzde 0,3, yüzey suyu ve diğer kaynaklardır. Yüzey suyu olduğu düşünülen suyun yüzde 87’si göllerde, yüzde 11’i bataklıklarda ve yüzde 2’si nehirlerde bulunmaktadır. Görüldüğü gibi, dünyada bulunan toplam suyun yüzde 99’undan fazlası insanlar ve diğer birçok canlı tarafından kullanılamaz. Bu çarpıcı farkındalık, bu kaynağı çok akıllıca kullanmamız gerektiğine işaret ediyor. Önemli bir ilk adım kendimizi ve gelecek nesil vatandaşları bu konuda eğitmektir.

Termatik tartışma

Karalara düşen yağış miktarı yılda yaklaşık 110 000 km3’tür. Bu miktarın yaklaşık yüzde 56’sı ormanlardan ve doğal alanlardan ve yüzde 5’i yağmurla beslenen tarımdan terleme ve buharlaşma yolu ile havaya iletilir. Geriye kalan yüzde 39 veya 43.000 km3, yüzey akışına (besleme nehirleri ve gölleri) ve yeraltı suyuna (besleme akiferleri) dönüşür. Bunlara yenilenebilir tatlı su kaynakları denir. Bu suyun bir kısmı altyapı kurularak nehirlerden veya yer altı su kaynaklarından çekilir. Çekilen suyun çoğu kullanıldıktan bir süre sonra çevreye tekrar iade edilir. Geri gönderilen suyun kalitesi, orijinal olarak çıkarıldığındaki kaliteden daha az olabilir.

Üç tür su çekilmesi mevcuttur: tarımsal (sulama, hayvancılık ve su ürünleri yetiştiriciliği dahil), belediye (evsel dahil) ve endüstriyel su çekimi. Dördüncü tip insani amaçlı su kullanımı, yapay göllerden veya barajlarla ilişkili rezervuarlardan buharlaşan sudur.

Küresel düzeyde, su çekme oranları yüzde 69 tarım, yüzde 12 belediye ve yüzde 19 sanayi içindir. Bununla birlikte, bu rakamlar, çok yüksek su çeken birkaç ülke ortalamasıdır. Her bir ülkenin su çekim ortalaması alındığında, sırasıyla yüzde 59, 23 ve 18 oranları bulunur.

Tarım için çekilen suyun miktarı, büyük ölçüde hem iklime hem de tarımın ekonomideki yerine bağlıdır. Mesela, Afrika ve Asya’da bu değer yüzde 80 iken, Avrupa’da yüzde 20’nin biraz üzerindedir.

Kıyı bölgeleri, büyük şehirleri ve geniş tarım alanları ile dünyadaki en yoğun nüfuslu alanlar arasındadır. Bu nedenle, bu bölgelerin birçoğu içme, ev ihtiyaçları, tarım ve tatlı suya bağımlı endüstriler için önemli miktarda tatlı su gerektirir. Bu talebin karşılanması, özellikle belirgin bir kuraklık süresi olan alanlarda zor olabilir. Bazı kıyı bölgelerinde yeraltı suyu güvenilir bir tatlı su kaynağı sağlar. Bununla birlikte, birçok deltada yeraltı suyu tuzlu veya kirlidir ve içme suyu olarak uygun değildir. Burada insanlar kuraklık döneminde su temini için yüzey suyuna bağımlıdır, bu da yüzey suyu kirliliğe ve hastalıklara karşı savunmasız olduğu için sağlık risklerine yol açabilir.

Dünyanın tatlı suyu tükeniyor mu?

Dünya yüzeyinin %70’inin su olduğu ve bu hacmin sabit kaldığı göz önüne alındığında (1.386.000.000 kilometreküp), su sıkıntısı nasıl mümkün olabilir? Bunun %97,5’i insan tüketimi için uygun olmayan deniz suyudur. Hem nüfus hem de sıcaklıklar sürekli artıyor, yani sahip olduğumuz tatlı su şiddetli baskı altındadır.

Dünya genelinde su talebinin 2000-2050 yılları arasında %55 oranında artacağı öngörülmektedir. Talebin büyük bir kısmı küresel tatlı su kullanımının takriben %70’ini oluşturan tarımdan kaynaklanıyor ve gıda üretiminin de 2035 yılına kadar artan nüfusu beslemek için %69 oranında büyümesi gerekmektedir. Enerji santrallerinde soğutma için kullanılan enerji içerikli çekilen su miktarının %20’nin üzerinde artması bekleniyor. Başka bir deyişle, yakın gelecek, büyük bir tatlı su tüketimini göstermektedir.

Buna karşın, Nasa liderliğindeki bir araştırmaya göre, dünyanın tatlı su kaynaklarının çoğu yenilenmelerinden daha hızlı tüketiliyor.

Nasa’nın kıdemli su bilimcisi Jay Famiglietti, “yer altı su tabakası seviyesinin bütün dünyada düşmekte olduğu konusunda uyardı. Sonsuz bir su kaynağı yok.” Bu durum kum çakıl tabakaları üzerinde oturan şehirlerde çökmelere neden oluyor.

Türkiye’nin su kaynakları

Su, Türkiye ekonomisinin ve çevresinin önemli bir bileşenidir. Ekonomik üretime katkısının yanı sıra, su ve bununla ilgili ekosistemler (ör. Göller, sulak alanlar, kıyı bölgeleri vb.) taşkın koruması, kirliliğin azaltılması ve biyolojik çeşitliliğin korunması gibi çok çeşitli faydalar sağlar.

Türkiye’nin ortalama yıllık yağış miktarı 643 mm’dir ve bu da 501 milyar metreküp(MMK) su demektir. Bunun 274MMK’ü buharlaşır ve 69MMK akiferlere sızar ve böylece su bütçesinden kaybolur. Toplam miktarın 158MMK’sı yüzey suyu olarak nehirler ve göller ile karışır. 7MMK komşu ülkelerden gelirken, 41MMK yüzey suyuna katkıda bulunan yeraltı sularından geri kazanılarak su bütçesine dahil olurlar. Türkiye’nin toplam su potansiyeli 234MMK’dır, ancak ülkenin ekonomik ve teknik kısıtlamaları göz önüne alındığında, yıllık kazanılabilir su potansiyeli 110MMK olarak bu değerin yarısından az olarak hesaplanmaktadır. Kalkınma Bakanlığı’nın 2014 planına göre, Türkiye şu anda kazanılabilir su potansiyelinin %39’unu kullanıyor

Sulama, su kullanımının çoğunluğunu-%73- oluşturmaktadır. %16’sı içme suyu ve %11’i sanayide kullanılmaktadır. 2012 yılında sulama için 36MMK, evsel su için 7MMK ve sanayi için 7MMK kullanılmıştır. Toplam 50MMK su kullanım miktarı, Türkiye’nin toplam su potansiyelinin %44,6’sına eşdeğerdir.

2023 yılında su tüketiminin 112MMK olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan projeksiyonlara göre, Türkiye’nin nüfusu 2030’da yaklaşık 100 milyona ulaşacak ve su potansiyeli kişi başına yıllık 1.652m3’ten 1.244m3’e düşecek. Ülkeleri kişi başına düşen su potansiyeli açısından sınıflandıran Falkenmark Endeksi’ne göre, Türkiye kişi başına 1.000-1.500m3 su potansiyeline sahip olduğu için “su sıkıntısı çekmektedir”. Aynı ölçeğe göre, eğer Türkiye’nin kişi başına su potansiyeli 1.000m3’ün altına düşecek olsaydı, ülke ‘suyu kıt’ olarak kabul edilecek ve su kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlayacak önlemler gerekli olacaktı..

  • Yüzey suları

Türkiye, hidrolojik özelliklerine karşılık gelen 25 havzaya ayrılmıştır. Çoğu nehir Türkiye’den doğmaktadır ve 120’den fazla doğal göl, 293 baraj ve 1.000 küçük baraj rezervuarı bulunmaktadır. Havzalarda yıllık ortalama akış 186MMK’dır. Türkiye’nin su potansiyelinin %8,4’üne sahip Fırat-Dicle Nehri Havzası, hem yüzey alanı hem de su potansiyeli açısından en büyük havzadır.

  • Yeraltı suları

Yukarıda belirtildiği gibi, Türkiye’nin toplam kullanılabilir su potansiyeli 112MMK olup bunun 98MMK’sı yüzey, 14MMK’sı yeraltı suyudur. Türkiye’nin sulanabilir alanının yaklaşık %20-25’i yeraltı suyu ile sulanmaktadır. Yeraltı suyu kullanımının sanayideki payı %48’dir.

Yeraltı suyu kaynakları 1962 Yeraltı Suları Kanunu ile düzenlenmiştir. Bu yasa uyarınca yeraltı suyu kaynakları devletin yetkisi altındadır. Bu suların korunması, araştırılması, tescili ve kullanımı da bu kanun kapsamındadır. Her kuyu kaydedilmelidir, ancak lisanssız kuyu kazma kontrolü zordur. Dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, Türkiye’deki yeraltı suyu kaynakları büyük ölçüde sulama için kullanılmaktadır. Yeraltı suyu çekimlerini izlemek ve aşırı kullanımı önlemek için 2011 yılında bir yeraltı suyu ölçüm düzenlemesi yapılmıştır. Bu düzenlemenin etkili bir şekilde uygulanması, lisanssız kuyuların varlığı, kuyuların yasadışı kullanımını önlemenin zorluğu, iklim ve yağış modellerinin değiştirilmesi gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıyadır. Bu zorluklara rağmen, düzenleme yeraltı suyu kaynaklarının korunması ve yönetiminde ileriye doğru atılmış önemli bir adımdır.

Su kaynakları hem nicelik hem de nitelik açısından güçlü bir baskı altındadır. Ülke genelinde su kaynakları zaman ve mekanda eşit olmayan bir şekilde dağılmıştır ve nehirler iklim koşulları ve topografyadaki farklılıklar nedeniyle genellikle düzensiz akışlara sahiptir.

Yüzeysel ve yeraltı suyu kaynakları Türkiye’nin kentleşmiş ve sanayileşmiş batı kesiminde oldukça sınırlıdır. Buna ek olarak, son çalışmalar yakın gelecekte Türkiye’nin yağış düzenleri açısından daha sıcak, daha kurak ve istikrarsız hale geleceğini göstermektedir, bu da suyun kaçınılmaz olarak çok hassas ve kritik bir konu olacağı anlamına gelmektedir. Yukarıdaki faktörlerin, nüfus artışıyla birlikte (2030 yılına kadar 100 milyon kişi), birçok alanda suyun kullanılabilirliğini azaltması beklenmektedir. Bu özellikle suyun kullanılabilirliğinin 1000 m3 / kişi’den az olduğu Marmara Havzası, K. Menderes Havzası ve Asi Havzası gibi havzalar için önemlidir. Ayrıca, arıtılmamış atık suyun kentsel ve endüstriyel alanlarda deşarjından kaynaklanan su kirliliği, büyüyen ekonomiyle ilişkili bir diğer sorundur.

Türkiye’deki tatlı su üretim fiyatı (20 ABD Doları / m3), yüksek gelirli ülkelerin (47 ABD Doları / m3) ve bölgenin Beyaz Rusya ve Bosna Hersek gibi bazı üst orta gelirli ülkelerinkine (50 ABD Doları) kıyasla düşüktür(Dünya Bankası, 2016). Suyun en büyük kullanıcısı olarak, tarımın geniş sulama sistemleri vardır, ancak mevcut sulama uygulamaları çok verimli değildir. Sulama sistemlerindeki su dağıtım sistemleri, klasik açık kanallardan ve kanaletlerden oluşur, bu da sızıntı ve buharlaşma nedeniyle yüksek kayıplara neden olur. Benzer şekilde, çiftlik düzeyinde, düşük su verimliliğine sahip yüzey sulama yöntemleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Sulama verimliliğinde önemli bir iyileşme olmazsa, su mevcudiyeti Türkiye için ciddi bir sorun haline gelebilir.

Dünya Bankası’nın 2014 yılında yürüttüğü tanısal bir analize göre, suyun ulusal büyümeye ekonomik katkılarından, su kaynaklarının yönetiminde rakip kullanıcılar arasında ödünleşime, su fiyatlandırması ve maliyetin geri kazanımına, tükenmeden kaynaklanan su kaybını telafi etmek veya dengelemek için yatırımları planlanmaya ve öncelik sıralarını tayin etmeye kadar, su kaynakları yönetimi ile ilgili çok çeşitli politika soruları vardır.

Türkiye Güvenlik Açıkları – Su için gelecek projeksiyonu

Çalışmalar, Türkiye’nin su güvenliği tehdidi en yüksek seviyede bulunan Avrupa ülkelerinden biri olduğunu göstermektedir. Hızla artan nüfusun ve yükselen sıcaklıklarla ilişkili potansiyel kuraklığın, bu sorunu artırması muhtemeldir. Akışlarda %-52 ile %-61 arasındaki değişim tahmin edilmekte ve havzalardaki yüzey sularında 2030, 2050 ve 2100 için %20, %35 ve %50 azalma raporlanmaktadır. 2100 yılına gelindiğinde Türkiye, güney Akdeniz bölgelerinde artan su stresine yol açabilecek kurak alanların genişlemesini yaşayabilir.

İklim değişikliğinin doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesinin su kaynakları üzerindeki olası etkileri, 2040-2069 ve 2070-2099 yağış simülasyonları ile 1961–1990 yıllarındakini karşılaştıran, yüksek çözünürlüklü bölgesel iklim modeli (PRECIS) kullanılarak araştırılmıştır.

Bu çalışmada, iç su kaynaklarında öngörülen değişikliğin, yağışta öngörülen değişim ile aynı olduğu varsayılmıştır. Türkiye, kırsal alanda aktif bir nüfusa sahiptir ve ekonomik olarak aktif nüfusunun %43’ü, yaklaşık 15 milyon kişi tarımda çalışmaktadır (2014). Yağış ve su kaynaklarının yüzyılın ortalarında %11, yüzyılın sonunda %12 oranında ılımlı bir düşüş yaşayacağı tahmin ediliyor. Ülke için su kaynakları bir bütün olarak göreceli bol kalırken, Türkiye hala, orta yüzyılda kişi başına düşen su kaynaklarının yaklaşık üçte bir oranında azalmasıyla karşı karşıyadır. Bu nedenle Türkiye’nin tarım sektörü daha fazla suyu verimli kullanmaya zorlanacak ve bu artan verimliliğe rağmen, muhtemelen bu sektördeki istihdam, gerilemeye devam edecektir. Bu gerilemeye rağmen, Türkiye’nin büyük arazi alanı, büyük kırsal nüfusu ve nispeten büyük su kaynakları, su kıtlığı olan bölgesel çevreye su ihraç etmesine izin vereceği için büyük bir net tarım ihracatçısı olmaya devam edecektir.

Güney Avrupa’da (İspanya ve kuzey İtalya) 21 yüzyılda potansiyel yeraltı suyu beslenmesinde önemli düşüşler beklenirken, Kuzey Avrupa’da (Danimarka, Güney İngiltere, Kuzey Fransa) sürekli artmalar öngörülmektedir. Akdeniz’in güney kenarı boyunca, 2050’lerde potansiyel yeraltı suyu beslemesinde % 70’den fazla düşüş olacağı, iki emisyon senaryosu altında iki iklim modelinden (ECHAM4, HadCM3) çıktı kullanılarak simüle edilmiştir.

Fırat ve Dicle nehirleri

Fırat – Dicle Havzası Ortadoğu’nun iki önemli karla beslenen nehrine ev sahipliği yapıyor ve su kaynakları Türkiye, Suriye, Irak ve İran gibi havza ülkelerinde hidroelektrik enerji üretimi, sulama ve evsel kullanım için kritik önem taşıyor. Fırat akışının yaklaşık %90’ı ve Dicle akışının %46’sı Türkiye’den gelmektedir. Farklı model ve senaryo simülasyonlarına dayanarak, Fırat – Dicle havzası ülkelerinde sıcaklık, yağış, kar örtüsü ve nehir deşarjında gelecekteki değişikliklerin tahminleri yapılmıştır. Bu projeksiyonlardan aşağıdaki sonuçlara varılmıştır:

  • Sıcaklık: Tüm senaryo simülasyonları Fırat-Dicle havzasının tamamında yüzey sıcaklığı artışlarını göstermektedir. Kışın yaylalarda artış nispeten daha fazladır. Yaylalardaki yıllık yüzey sıcaklığındaki artış 2041-2070 için 2,1 ° C (daha düşük emisyon senaryosu, B1) ile 4,1 ° C (daha yüksek emisyon senaryosu, A1FI) arasında değişirken, 2071 için 2,6 ° C ve 6,1 ° C arasında değişmektedir. 2099. Soğuk mevsim sıcaklık artışı, kar örtüsünü azaltarak ve yüzey akışının mevsimselliğini değiştirerek bölgesel hidrolojik döngüyü büyük ölçüde etkileme potansiyeline sahiptir.
  • Yağış: Yağışın daha önce gösterildiği gibi yaylalarda ve kuzey kesimlerinde azalması ve güney kısımlarında artması beklenmektedir. Yağışlardaki değişiklikler, simulasyonların çoğunda havzanın geniş alanlarında istatistiksel olarak anlamlıdır. Mevcut yüzyılın sonuna kadar yaylalarda öngörülen yağış düşüşü, yüksek emisyon senaryosu (A1FI) altında %33 ve A2 senaryosu altında %6-24’tür. Yaylalardaki kar suyu eşdeğer yağışının B1 senaryosu için %55, A2 senaryosu için %77-85 ve A1FI senaryosu için %87 azalması öngörülmektedir.
  • Nehir debisi: Türkiye toprakları, iklim değişikliğinin havzadaki diğer ülkelerin topraklarına kıyasla muhtemelen daha olumsuz doğrudan etkilerini yaşayacaktır. Yıllık yüzey akışının bu yüzyılın sonuna kadar Türkiye topraklarında %26-57 oranında azalması öngörülmektedir. Kuyuların çoğu bu bölgede bulunduğundan, havzadaki diğer tüm ülkelerin yirmi birinci yüzyıl boyunca azalan sular için stres hissetmesi beklenmektedir.

Bu sonuçlar, Türkiye’de 2040–2069 arasında, yıllık Fırat – Dicle nehirleri debisinin %12 azalacağını (IPCC A1B senaryosu) ve Fırat Nehri’nin debisinde bu yüzyılın sonuna kadar %29–73 oranında bir düşme (bir dizi model ve emisyon senaryosu) olacağını gösteren diğer model çalışmaları ile de doğrulanmaktadır.

SRES A2 emisyon senaryosu altında 2071–2100 dönemi için bölgesel iklim modeli, 1961–1990 ile karşılaştırıldığında, Türkiye’nin güneydoğusundaki simüle edilen sonbahar mevsimi yağışlarındaki önemli artışın (% 48), kış açığını dengelemeye yardımcı olacağını ve dolayısıyla yıllık döngü boyunca net değişimi azaltacağı sonucunu vermektedir. Bununla birlikte, bu alanda toplumsal riskler yüksek ve uyum kapasitesi düşüktür, bu da su kaynakları üzerindeki potansiyel çatışmaları ve stresi artırır

KAYNAK:

bbc.com

https://pennyappeal.org/news/

water.fanack.com/ turkey

USGS Science for a cahanging World, Where is Earth’s Water?, ugps.org

Valuing water resources of Turkey, worldbank.org, 16 September, 2016

National Gographic, RESOURCE LIBRARY | EDUCATOR GUIDE

The7!Percent.org The World’s Fresh Water Sources

Climatechangepost..com, latest updata May 20th, 2020

Vergi, kalkınma için neden önemlidir?

Daha güçlü ve daha temiz vergi sistemleri ekonomik kalkınmaya yardımcı olacaktır, ancak bu konuda yapılacak çok iş var.

2008 yılında bir ABD Senatosu alt komitesi, vergi cennetlerinde bulunan bankaların ABD vergi mükelleflerine yılda 100 milyar dolar gelir kaybına neden olduğunu iddia eden bir rapor yayınladı. Bu, özellikle ABD yasaları, kurumlan ve vergi kaçakçılığını kontrol etmeye yardımcı olan diğer mekanizmalar ışığında, önemli bir sızıntıdır.

Ancak, kıyıdan uzakta (offshore) park etmiş para, varlıklı ülkelerin yasal vergi gelirleri üzerinde dayanılmaz bir çöküş yaratıyorsa, vergi kaçakçılığını durdurmak için yasal ve kurumsal düzenin çok daha zayıf olduğu gelişmekte olan ülkelerde bıraktığı uçurumu hayal edin. Vergi istismarı, yalnızca yoksullukla mücadele çabalarını zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilir ekonomik gelişme için gereken mali temeli de zayıflatır.

Dünya Bankası’na göre, gelişmekte olan ekonomilerden gelen yasadışı nakit akışı, yılda 500- 800 milyar dolar arasında değişiyor. Bunun ne kadarının vergi kaçağı olduğu belirsizdir, ancak kaybedilen gelirin, küresel ikili kalkınma yardımının birçok keresine eşdeğer ve birleştirilmiş birkaç fakir ülkenin milli gelirinden daha fazla olduğunu tahmin etmek mantıksız değildir. Bu, sağlık, eğitim ve altyapı alanlarında harcanabilecek paradır. Kurtarılabilir hayatların kaybolduğu anlamına gelir.

Vergi, bir gelir ve büyüme kaynağından daha fazlasıdır. Devleti vergi mükelleflerine karşı hesap verebilir kılmak suretiyle kurumlar, pazarlar ve demokrasinin kurulmasında da kilit rol oynamaktadır. Aşırı vergi yükleri, daha zengin ülkelerde büyümeyi engelleyebildiği gibi, gelişmekte olan ekonomilerde vergi yapılarının eksikliği zayıf, tepkisiz yönetişimin temel bir nedenidir. Vergi ile kamu, hükümetleri, kararları için hesap vermeye zorunlu kılar ve kendini yardım bağışçılarının iradesine bağlı hissetmez. Ve vergi gelirleri nispeten tahmin edilebilir olduğundan, hükümetler daha kesin bir şekilde plan yapabilirler.

Gelişmekte olan ülkelerde toplanan verginin GSYH’ye oranı, gelişmiş dünyadakilerin sadece yarısı kadar oluyor. Sahra altı Afrika’nın İskandinavya ülkeleri vergilendirme seviyelerine uyması beklenmemekle birlikte, düşük gelirli birçok ülke mali sistemlerini iyileştirerek vergi alımlarını artırabilir ve böyle yaparak kalkınmayı güçlendirebilir. Pratikte bu durumun örnekleri vardır. Gelişmekte olan ülkeler, vergi toplama kapasitelerini güçlendirerek özerkliklerini artırırlar ve dış yardımlara ve sermayeye, uzun vadeli bağımlılıklarını azaltırlar.

Bu fikir yeni bir şey değil. Nitekim, zengin ve fakir ülke hükümetleri, yıllarca kalkınma için verginin önemli olduğunu kabul etmişlerdir. Örneğin, kalkınma üzerine yeni bir odaklanma başlatan 2002 Monterrey Konsensüsü, yerli kaynakların harekete geçirilmesinde vergilendirmenin kilit rolünü vurgulamıştır – yurtiçi gelirin %90’ı genellikle vergiden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, verginin önemini kabul etmek bir şeydir, etkisini ve işleyişini iyileştirmek başka bir şeydir- kültürel engeller, kurumsal zayıflıklar ve yolsuzlukların yanı sıra sermaye kaçışı, agresif vergi planlaması ve ticari baskılar gibi uluslararası faktörleri de dikkate alarak.

Küresel ticarete açılmanın, uzun vadeli ekonomik büyümeyi desteklemesi beklenirken, bazı girişimlere katılan ülkelerin tarifelerini düşürmeleri gerekmektedir. Bu, mevcut gelir tabanını korumak için büyük bir zorluktur. Başka bir deyişle, ticari görüşmeler piyasaya erişimi iyileştirmek için tarifeleri ve sübvansiyonları azaltmaktan çok, aynı zamanda vergi sistemleriyle de ilgilidir. Sınır ötesi ticarete uygulanan tarifelerin kaldırılmasından önce, hükümetler alternatif gelir kaynaklarının mevcut olduğundan emin olduklarını hissetmelidir.

Bu karmaşık bir iştir, bu yüzden zayıf vergi idarelerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Yolsuzluk, tam bir ana engeldir. Gelişmekte olan ülkelerin vergi sistemlerini, eskimiş idari yapılarda çalışan, yetersiz eğitimli ve az ücretli memurlar tarafından yönetme talihsizlikleri var. Gelir ve tüketim vergileriyle uğraşan farklı yapıları, ayrı bir problem. Gelişmekte olan ülkeler, vergi tarifelerini düşürmek ve vergi tabanını genişletmek gibi reformları yapma güvencesiyle yoksulluk tuzağının ötesine geçeceklerse, bu yönetimlerde çarpıcı bir iyileşme gerekiyor. İyileşme, entegre bir vergi yönetimi içinde daha iyi ücretli yetkililer ile çalışan öngörülü ve güçlü vergi komiserleri liderliğinde, bağımsız gelir hizmetleri gerektirir.

Vergi yönetimini güçlendirmek ve iyileştirmek tabiatıyla bir gecede olmayacaktır..Bu arada, vergi cennetleri üzerindeki baskı da devam etmelidir. Nominal vergisi olan veya olmayan, şeffaflığı, etkili bilgi alışverişi ve “gerçek faaliyetleri” olmayan vergi cennetleri her yerdedir ve gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerden yatırım yapacak servet sahibi olanlar bunlara kolay erişebilir. Bu bölgelere akan gelir vergileri, yetkili makamlarca tahsil edilebilseydi, kalkınmayı finanse etmek için milyarlarca dolar mevcut olacaktı.

Bunu bilen OECD; bu yüzden, on yıldan fazla bir süredir, ülkeleri vergi konularında daha yüksek şeffaflık ve bilgi alışverişi konusunda anlaşmaya teşvik ederek vergi cennetleri ile mücadeleye öncülük ediyor. Vergi standartları G20 ülkeleri ve Birleşmiş Milletler’den küresel bir onay aldı ve uygulama ilerliyor.

Teknik taraf da dahil olmak üzere elbette yapılması gereken çok şey var. Kıyıdan uzakta sektörün gerçek boyutunu ve bu vergi cennetlerinde kaybedilen kesin gelir miktarını ölçmek için, uluslararası kabul gören bir metodoloji geliştirilmelidir. Ne de olsa, genel olarak vergi cennetlerindeki küresel gelir kaybını hesaplayabilmemize rağmen, ne kadarının belirli ülkelerin ve özellikle de gelişmekte olan ülkelerden hangilerinin kıyıdan uzak yargı bölgelerinde kaybedildiğini de bilmemiz gerekir.

NETİCE

Küresel ekonomik kriz, yasadışı vergi istismarının önlenmesinin ve banka şeffaflığının arttırılmasının önemine dair kamu ve politik ilgiyi yeniden odakladı. Düzgün ve şeffaf bir şekilde organize edilmiş vergi sistemleri artık kısıtlama olarak değil, ekonominin geliştirme motorları olarak kabul edilmektedir.

KAYNAK

Jeffrey Owens, Richard Parry , OECD Centre for Tax Policy and Administrati

ULUSAL TASARRUF NEDİR ve NASIL ÖLÇÜLÜR

Sadece insanlar için olduğu gibi, ülke ekonomisi için de tasarruf eylemi
şu andaki tüketim yerine şu andaki gelirin bir kısmını geleceğe yönelik bir kenara koyma eylemidir. Tasarruf, şimdiki gelirden, şimdiki tüketim harcamalarının çıkarılması ile ölçülür. Ulusal tasarruf  hane halkı, işletmeler ve hükümetin her kademesindeki tasarrufların toplamıdır. Bir bütün olarak ekonomi için ulusal tasarruf ülkenin gelirinin kamu ve özel tüketimi için kullanılmayan kısmıdır. Ulusal tasarruf ve yurt dışından borç alınan tasarruflar toplamı, yatırım için mevcut kaynakların toplam miktarını temsil eder.- işletmeler ve hükümetler tarafından satın alınacak sermaye malları-tesis, ekipman, yazılım, evler, ve stoklar. Tasarruf ve yatırım ülkenin gelecekte kullanılacak sermaye malları stoklarını bugünden artırır- ve böylece ülkenin gelecekte mal ve hizmet üretmek kapasitesi yükselir.

Ulusal tasarruf iki yolla-gayri safi milli tasarrufu veya net milli tasarruf-olarak ölçülür. Gayri safi milli tasarruf, bir ulusun toplam gelirinden tüketimi çıkarılarak bulunur ve yerli ve yabancı yatırımlar için kullanılabilir kaynakları temsil eder. Gayri safi milli tasarrufun bir kısmı, yıpranmış veya mal ve hizmet üretirken tükenmiş sermaye mallarının yenilenmesi için kullanılır-teknik terim olarak sabit sermaye harcamaları veya bundan sonra basitçe amortisman olarak adlandırılacak. Gayri safi milli tasarrufun diğer kısmı, ülkenin sermaye malları stokunu artırmak için kullanılır, ve net ulusal tasarruf olarak adlandırılır. Net ulusal tasarruf, yaygın olarak bir ülkenin gelecekte mal ve hizmet üretme kapasitesi artacak mı veya azalacak mı olduğunu hesaplamak için kullanılan ölçüdür. Tasarrufun parasal miktarı, kendi başına bir ülkenin tüketilmeyen geliri miktarının, özellikle anlamlı bir göstergesi değildir. Ulusal tasarruf genellikle ülkenin mevcut gelirinin ya da ekonomik çıktısının bir payı olarak ifade edilir. Bir ülkenin ekonomik çıktısının ana ölçüsü Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) olduğundan, tasarruf sıklıkla GSYİH’nın yüzdesi olarak gösterilir.

Gayri safi milli tasarruf, hem (1) fazla eski, yıpranmış sermaye mallarını yenilemek ve bazen daha fazlası ile değiştirmek, hem de (2) sermaye stokunu genişletmek için, mevcut kaynakların iyi bir göstergesidir. Son 40 yılda gayri safi milli tasarrufun itfa sermaye değişimi için kullanımı artmıştır. Bu artış, sermaye stok kompozisyonunun uzun ömürlü varlıklardan, daha kısa ömürlü olanlara (bilgisayar,vs. gibi) dönüşümünü yansıtır. Gayri safi milli tasarruf sadece sermaye değişimi için yeterli olsa bile, ekonomi bir ölçüde artabilir çünkü kullanılmış ve yıpranmış sermayeyi yeni teçhizatla değiştirmek, üretim sürecine gelişmiş teknoloji eğilimini getirir. Yine de, itfa sermaye malları değişimi için gerekli olan miktarın ötesindeki gayri safi milli tasarruf, sermaye stoku toplam boyutunu  ve ülkenin gelecekteki üretim kapasitesini artırmak için önemlidir.

Ulusal tasarruf bir ülkenin yurt içi ve yurt dışı yatırımları için kaynak sağlar. Yeni fabrikalar ve ekipman olarak yurt içi yatırımları ve ülkenin işgücünün üretkenliğini artırarak, sırayla, yüksek reel ücretlere ve uzun vadede önemli ekonomik büyümeye öncülük edecektir. Ulusal tasarruf, yurt içi yatırımlardan daha düşük olduğunda, ülke, yabancı tasarrufçulardan aradaki farkı kapamak için borç alır. Bu şekilde yerli sermayede sonuçlanan artış, çalışanların verimliliğini ve maaşlarını artıracak ancak yabancı kredi ödemeleri yurt dışına akacaktır. Genel olarak, bugünkü tasarruf, bir ülkenin gelecekte daha fazla mal ve hizmet üretmek ve yüksek gelir elde etmek kapasitesini artırır.

Tasarruf, bir şeyi elde etmek için bir başka şeyden vazgeçmeye yol açar, bu, sonra daha çok tüketmek için şimdi daha az tüketmek demektir. Şu andaki tasarruf fedakarlığı, hem kendilerini gelecekte yüksek tüketim ile mutlu edecek hem de ülke sermaye stokunun artışının yaracağı kazancın, gelecek nesillere faydalı sonuçları olacaktır. Dolayısıyla, mevcut tasarruf ve yatırım araçları içinde gelecekteki refah seviyesi, ve mevcut nesillerin gelecek nesiller adına ekonominin bir anlamda hizmetkarı olma duygusunun derin etkileri vardır.

Kamu politikaları ulusal tasarruf kararlarını birçok yönden etkiler: doğrudan kamu tasarrufu veya negatif tasarrufu yolu ile, özel tasarrufçular için mevcut getiri oranları üzerindeki vergilendirme etkisi ile, tasarruf etmeme ve borçlanmada halkın yeteneği üzerinde finansal düzenlemelerin etkisi ile -bunlar en önemli örneklerin bazılarıdır  Ekonomik politikaların birçok alanında, hükümetin nötr kalarak piyasaya kaynakların tahsisini belirlemesini bırakması mümkündür. Ancak, tasarruf politikası bağlamında bu mümkün değildir. Herhangi bir vergi ve harcama kuralları dizisi, ister istemez tasarruf oranını etkiler. Tarafsızlığın hiçbir doğal kriteri yoktur.

Ulusal tasarruf seviyesinin çok önemli olduğu düşüncesi kadar, onun bölüştürülmesi de çok önemlidir. Ulusal tasarruflar; konut yatırımı, dayanıklı tüketim malı harcamaları ve net dış yatırımın yanı sıra tesis ve teçhizat yatırımını finanse etmekte kullanılır. Ulusal tasarrufların artmasının sadece nispeten küçük bir payı, muhtemelen dörtte biri, tesis ve teçhizat yatırımları için kullanılır. Bu nedenle, eğer politikanın amacı verimliliği artırmak ise, tasarruf seviyesinden ziyade bölüştürülmesine yöneltilen önlemlerin daha seçici olması muhtemeldir.

Tabii ki tesis ve teçhizat yatırımı artışlarının yanı sıra, ulusal tasarruf artışlarını destekleyen diğer nedenler de vardır. Keza, konut yatırımı geleceği sağlar. Yabancıların varlık satın almaları, gelecekte ulaşılabilir tüketim seviyesini yükseltebilir. Net yabancı yatırımı oranındaki değişikliklerin, işlem gören eşya sektörü ekonomisinin performansı üzerinde direk etkisi vardır. Bu nedenlerle, ulusal tasarruf seviyesi ve onun politik etkilere duyarlılığı, önemli bir meseledir. Belirli bir hedefi elde etmek için, hangi politik araçların, kullanılır olması gerektiği sorusu , önemli kalmaktadır.

Ulusal tasarruf, kişisel tasarruf (hane halkı), iş yerleri tasarrufu ve hükümet tasarruflarının toplamıdır. İş yerleri tasarrufu dağıtılmamış şirket karlarının değeri ile ölçülebilir. Ancak, genellikle makroekonomik ölçekte oldukça küçüktür. Hükümet tasarrufu ise temelde, vergi gelirlerinden harcamalarının çıkarılması ile elde edilir. Hükümet harcama politikaları ile ulusal tasarruf düzeyini etkiler. GSYİH büyümesinin yalnız özerk tüketim ile olması yönünde politikaların teşviki sonucunda yetersiz ve düşük tasarruf oluşur. Hükümetin tasarruf ediyor veya etmiyor olması da ulusal tasarrufu doğrudan etkiler. Hükümet açıkları, hane halkı, iş yerleri, ve hükümetin diğer düzeyleri tarafından tasarruf edilen, aksi taktirde yatırım için kullanılabilir olacak fonları emerek ulusal tasarruftan eksiltir. Bütçe açığını finanse etmek için hükümet, iç borçlanma senetleri ihraç ederek, halka olan borçlarına ilave borç alır. Bir bütçe fazlası ortaya çıktığında, hükümet halka olan borçlarını azaltmak için aşırı fonları kullanabilir. Hükümet açıkları, git gide kıtlaşan kişisel tasarrufların büyük bir payını tüketir ve yatırım için kullanılabilir ulusal tasarruf payını azaltır. Bütçe açıkları ile çalışan hükümetler, bu bakımdan aksine eksi tasarruf ederler. Bütün bunlar kişisel tasarrufların, ulusal tasarrufların en büyük ve çok daha önemli bir parçası olduğu sonucuna yol açar.

Bariz bir risk, hükümet tasarrufu artışının, yetersiz toplam talep nedeniyle durgunluğa yol açacağı şeklindeki Keynesyen korkudur. Bu görüşün bunalım sonrası bağlamında yararları olmuşsa da, aşırı tasarruf korkusu  bugün için önemli değildir. Toplam talebi canlandırmak için para politikasının yeteneği fazlasıyla kanıtlanmıştır. Artan hükümet tasarrufu nedeniyle talep azalmaları, genişleyici para politikaları ile kolayca dengelenebilir.

Kaynak :

Lawrence H. Summers, Working Paper No. 1710, NATIONAL BUREAU OF ECONOMIC RESEARCH,

United States General Accounting Office(GAO), NATIONAL SAVING,

Valentino Piana, economicswebinstitute.org, National Saving,

Jessica Goldber,  Products and policies to promote saving in developing countries

EKONOMİK BÜYÜMENİN BİLEŞENLERİ

Adam Smith döneminden bu yana yaklaşık iki yüzyıl boyunca, ekonomistler bazı ülkeleri zengin, fakir yapan unsurları sorguluyorlar. Ancak, ekonomik büyümenin gizemi tam olarak çözülememiştir. Yaşam standartları neden dünya ülkeleri arasında büyük farklılıklar gösteriyor? Ve neden bazı ülkeler daha hızlı zenginleşirken diğerleri daha yavaş zenginleşiyor?

Easterlin (1974), mutluluklarını test ederken, insanların mevcut durumlarını toplumun şimdiki ve geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan bir norm ile karşılaştırabileceğini belirtti. Bu norm, aynı topluluklara ve kültürlere mensup kişilerin paylaştığı ortak deneyimler nedeniyle ortak özellikler içerir. Belirlenen normun üzerinde olan bireyler, altındaki normlardan çok daha mutlu hissetme eğilimindedir. Bireylerin norm açısından nerede olacağı, ikamet edilen ülkenin ekonomik performansı ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle, politika yapıcılar her zaman ekonomik büyümeyi çözülmesi gereken öncelikli ekonomik sorunlardan biri olarak dikkate almaktadır. Fiziksel sermaye, beşeri sermaye, doğal kaynaklar ve girişimcilik, tüm ülkeler için ekonomik büyümenin geleneksel belirleyicileri arasındadır. Bu nedenle, buluş, yenilik, yaratıcılık, girişimcilik ve teknolojik gelişim kavramlarına özellikle öncelik veren bir ekonomik büyüme yapısı ortaya çıkmıştır.

Ekonomik büyümenin aşağıdaki altı nedeni bir ekonomideki kilit bileşenlerdir. Geliştirilmeleri veya miktarlarının artışı, ekonomide büyümeye yol açabilir.

1. Doğal Kaynaklar

Petrol veya maden yatakları gibi daha doğal kaynakların bulunması, ülkenin üretimini değiştirdiğinden veya arttırdığından ekonomik büyümeyi artırabilir. Diğer kaynaklar arasında toprak, su, ormanlar ve doğal gaz bulunmaktadır.

Gerçekçi olarak, bir ülkedeki doğal kaynakların sayısını artırmak imkansız olmasa bile zordur. Ülkeler, doğal kaynakların tükenmemesi için arz ve talebin dengelenmesine özen göstermelidir. İyileştirilmiş arazi yönetimi arazinin kalitesini artırabilir ve ekonomik büyümeye katkıda bulunabilir.

2. Fiziksel Sermaye veya Altyapı

Fabrikalar, makineler ve yollar gibi fiziki sermayeye yapılan artan yatırım, ekonomik faaliyetlerin maliyetini düşürecektir. Daha iyi fabrikalar ve makineler fiziksel emekten daha verimlidir. Bu daha yüksek verimlilik çıktıyı artırabilir.

3. Nüfus veya Emek

Artan nüfus, işçilerin veya çalışanların mevcudiyetinde bir artış olduğu anlamına gelir, bu da daha yüksek bir işgücü demektir. Büyük bir nüfusa sahip olmanın bir dezavantajı, yüksek işsizliğe yol açabilmesidir.

4. Beşeri Sermaye

Beşeri sermayeye yapılan yatırım artışı iş gücünün kalitesini artırabilir. Kalitedeki bu artış, becerilerde, yeteneklerde ve eğitimde iyileşme ile sonuçlanacaktır. Vasıflı işgücünün büyüme üzerinde önemli bir etkisi vardır, çünkü vasıflı işçiler daha üretkendir.

5. Teknoloji

Bir diğer etkili faktör teknolojinin gelişmesidir. Teknoloji aynı emek seviyesiyle üretkenliği artırabilir, böylece büyüme ve gelişmeyi hızlandırabilir. Bu artış, fabrikaların daha düşük maliyetlerle daha verimli olabileceği anlamına geliyor. Teknoloji büyük olasılıkla uzun vadeli sürdürülebilir büyümeye yol açacaktır.

6. Kurumsal Faktörler

Bankacılık sistemini, yasal sistemi, vergi sistemi ve iyi bir sağlık sistemi gibi önemli faktörleri içerebilecek kurumsal faktörler,  kurallar ve yasalar gibi ekonomik faaliyetleri düzenleyen kurumsal bir çerçeve.

Öncelikle dört tür ekonomik büyüme tipi vardır:

1. Ani yükselen ve düşen İş Çevrimleri

Eğer ekonomik büyüme yüksek hızda ve enflasyonu artırıcı nitelikte ise, büyüme seviyesi sürdürülemez hale gelecektir. Bu, 2008’de Büyük Durgunluk gibi bir durgunluğa yol açabilir. Ancak, bu tür bir büyüme, bir iş döngüsü için tipiktir.

2. İhracat liderliğindeki büyüme

Japon, Almanya ve Çin ekonomileri, yüksek cari işlemler fazlası sayesinde ihracat kaynaklı büyüme kaydetmiştir. Çünkü ithalattan önemli ölçüde daha fazla ihracat yapmaktadırlar.

3. Tüketim odaklı büyüme

Bazı ülke ekonomileri, ekonomik büyümeyi teşvik etmek için tüketici harcamalarına bağımlıdır. Bunun sonucu olarak, yüksek cari işlemler açığı oluşur.

4. Emtia İhracatı

Bu ekonomiler petrol veya demir cevheri gibi doğal kaynaklarına bağımlıdır. Örneğin, Suudi Arabistan petrol ihracatı sayesinde çok müreffeh bir ekonomiye sahip oldu. Bununla birlikte, emtia fiyatları düştüğünde bir soruna neden olabilir ve işleri dengelemek için başka endüstriler yoktur.

Ekonomik büyüme ile ilgili üç önemli sorun vardır:

1. Çevresel Maliyetler

Kirlilik ve diğer olumsuz dışsallıklar genellikle artan üretime veya artan ekonomik büyümeye eşlik eder. Ekonomistler genellikle çevre üzerindeki olumsuz etkileri gelişmekte olan ekonomilerdeki hızlı büyüme ile ilişkilendirir.

2. Artan Gelir Eşitsizliği

Büyüme genellikle gelir eşitsizliğinin artmasına neden olur. Ekonominin büyüme yaratan sektöründe yer almayanlar veya bununla ilgili olmayanlar geride kalır. Genellikle, kırsal nüfus en çok etkilenendir.

3. Gelişmekte Olan Ülkelerin Artan Dış Borcu

Gelişmekte olan ekonomiler ekonomik büyümeyi sağlamak için yatırım çekmek ve nihai tüketimi arttırmak yollarına başvururlar. Çoğu zaman, yerel tasarruf yetmediği için dışarıdan borç alırlar. Bu kalkınma politikası kamu borcunun sürekli büyümesini oluşturur ve hükümet (kamu) tüketiminin toplam tüketim içindeki payını artırır. Ayrıca bu durum, yatırımların verimliliğinin yetersiz olmasına da sebep olmaktadır. Sonuç olarak, daha sonra diğer ekonomik ve sosyal problemlerin ortaya çıkabileceği, düşük üretkenlik ve yetersiz rekabetçilik oluşmaktadır.

EKONOMİK BÜYÜMENİN ANA BİLEŞENLERİ

Onlarca yıldır ve nesiller boyunca, yıllık ekonomik büyüme oranındaki birkaç yüzde puanlık küçük farklılıklar, kişi başına düşen GSYİH’da muazzam bir fark yaratıyor.

1950’lerin sonlarından bu yana ekonomistler, fiziksel ve beşeri sermaye derinleşmesinin ve teknolojisinin büyümeye ne ölçüde katkıda bulunduğunu belirlemek için büyüme muhasebesi çalışmaları yürüttü. Her zamanki yaklaşım, kişi başına ekonomik büyümenin ne kadarının fiziksel sermaye ve insan sermayesindeki büyümeyle ilişkilendirilebileceğini tahmin etmek için toplam üretim fonksiyonu kullanmak oldu. Bu iki giriş en azından kabaca ölçülebilir. Büyümenin, artık adı verilen ölçülen girdilerle açıklanamayan kısmı, daha sonra teknolojideki büyümeye bağlanır. Kesin sayısal tahminler, araştırmacıların bu üç ana faktörü hangi zaman diliminde ölçtüğüne bağlı olarak, çalışmadan çalışmaya ve ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Bu çalışmalarda, gelişmiş ülke ekonomileri için üç nokta öne çıkmaktadır.

Birincisi, Teknoloji, mevcut makinelerin ve diğer girdilerin daha fazla, daha kaliteli ve tamamen yeni ürünler üretmesini sağlayan tüm gelişmeleri içerir. Beşeri sermaye ve fiziksel sermaye büyümesi, meydana gelen ekonomik büyümenin sadece yarısını veya yarısından azına katkıda bulunurken, teknoloji, tipik olarak ekonomik büyümeye en önemli katkıda bulunuyor.  Bir şeyler yapmanın yeni yolları son derece önemlidir.

İkincisi, Fiziksel sermaye firmalar tarafından kullanılan tesis ve ekipmanları ve ayrıca yollar (altyapı da denir) gibi şeyleri içerir. Daha büyük fiziksel sermaye daha fazla çıktı anlamına gelir. Beşeri sermaye ve fiziksel sermaye birikimi benzerdir: Her iki durumda da, yatırım uzun vadeli üretkenlik artışı ile gelecekte ödenir.

Üçüncüsü, fiziksel sermayeye yatırım, işgücü verimliliğinde ve kişi başına GSYH’deki artış için gerekli olsa da, insan sermayesini oluşturmak da en azından aynı derecede önemlidir. Ekonomik büyüme sadece daha fazla makine ve bina meselesi değildir. Örneğin, bütün alt yapısı tahrip edilmiş ve erkek, kadın ve çocuk şeklinde ezici bir miktarda insan sermayesini kaybetmiş Avrupa, piyasa odaklı bir ekonomik çerçevede çalışan vasıflı işçilerin ve teknolojik bilginin güçlü kombinasyonu ile üretken kapasitesini yirmi yıldan daha kısa bir süre içinde daha da yüksek bir seviyeye yükseltti.

Beşeri sermayeyi ölçmenin bir yolu, bir ekonomideki ortalama eğitim düzeylerine bakmaktır. Gelişmiş ülkelerde , lise ve üniversite mezunu olan nüfusun oranı artmaktadır. Bu tür ekonomiler, onlarca yıl öncesine göre daha fazla ve gelişmiş fiziksel sermayeye ve daha iyi eğitimli işçilere sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu işçilerin daha ileri teknolojilere erişimlerini de sağlıyorlar. Ekonomik büyüme için- insan sermayesine ve teknolojiye yatırımların yanı sıra fiziksel sermayenin artırılması ile emek verimliliğine yatırım yapmak – bu diğer ekonomiler için de geçerli olmuştur.

Ekonomik Büyüme için, yukarıda sözü edilen  beşeri sermaye, fiziksel sermaye ve teknoloji olarak bu üç faktörün birlikte çalışması gerekmektedir. Daha yüksek eğitim ve beceri seviyesine sahip işçiler genellikle teknolojik yenilikler bulma konusunda daha iyidir. Bu teknolojik yenilikler, çoğu zaman fiziksel sermayedeki yeni yatırımın bir parçası olana kadar üretimi arttıramayacak fikirlerdir. Teknolojik yenilikleri bünyesinde barındıran yeni makineler genellikle ek beceriler gerektirir ve bu da işçi becerilerini daha da geliştirir. Ekonomik büyüme için reçete başarılı olacaksa, bir ekonomi toplam üretim fonksiyonunun tüm bileşenlerine ihtiyaç duyar.

Teknolojik seviye, en geniş anlamda üretim süreci, ürün, üretim ve yönetim, pazarlama ve satış sonrası hizmetlerin organizasyonu ile ilgili bilgi ve deneyimin toplamı veya “stoku” olarak tanımlanabilir. Politika yapıcıların ekonomik büyümeyi teşvik etmek ve teknoloji seviyesini doğrudan etkilemek için uyguladığı eğitim ve teknoloji politikalarının yanı sıra; kamu harcamaları ve hane halkının tüketim / tasarruf oranları gibi ekonomik davranışların da büyüme üzerinde doğrudan etkisi olabilir. Hane halkı ve kamu harcamaları, ekonomiye büyüme yaratmak için yeterli harcama sağlama konusunda önemli bir rol oynamaktadır. Tüketim, hane ve hükümetlerin mal ve hizmetleri içeren harcamalarıdır. Hane halkı ve kamu harcamalarının toplamı olarak hesaplanan bir ekonomideki toplam harcama, ekonomik büyümeye katkısı açısından çok önemlidir.

Bazı Gelişmekte Olan Ülkelerde Ekonomik Büyümeye Etki eden Faktörlerin Tespitine Yönelik Çalışmalar

Bahsedeceğimiz ilk çalışma,  Ali Eren Alper (Ömer Halisdemir Üniversitesi) tarafıdan yapılan ve “The Relationship of Economic Growth with Consumption, Investment, Unemployment Rates, Saving Rates and Portfolio Investments in The Developing Countries” adı ile yayınlanan makaledir.

Bu çalışmada yazar, Keynesyen makroekonomik modelin, hane halkı harcamalarının, yatırımlarının ve tasarruflarının toplam harcamaları etkileyerek ekonomik büyüme üzerinde önemli etkileri olduğunu belirterek, politika yapıcıların bu değişkenleri korumak için uygun politikaları belirlemeleri ve uygulamalarını ima ettiğini ve bu amaçla, Brezilya, Rusya, Hindistan, Güney Afrika ve Türkiye’de ekonomik büyümenin tüketim, yatırım, işsizlik, portföy yatırımları ve tasarruf oranları ile ilişkisi, 2005-2016 dönemi yıllık verileri kullanılarak panel veri yöntemi ile analiz edildiğini belirtmektedir.

Bu çalışmanın, kesit bağımlılığını dikkate alan Prais-Winsten Panel İlişkili Standart Hatalar ve Uygulanabilir Genelleştirilmiş En Küçük Kareler tahmin sonuçlarına göre, tasarruf oranlarının ekonomik büyüme üzerinde en fazla etkiye sahip olduğu görülmektedir. Tasarruf oranlarındaki %1’lik bir artış, ekonomik büyümeyi %0,50 oranında artırmaktadır. Tüketim harcamalarında %1’lik bir artış ekonomik büyümeyi %0,41 oranında artırmaktadır. Yatırım harcamalarındaki %1’lik artış ekonomik büyümeyi %0,25 oranında artırırken, portföy yatırımlarındaki artış önemsiz olmakla birlikte ekonomik büyüme üzerindeki etkisi olumludur. İşsizlik oranlarındaki artış, teoriye uygun olarak ekonomik büyümeyi olumsuz etkilemektedir.

Çalışma sonucunda yapılabilecek ana politika önerileri iki ana başlık altında listelenebilir. Birincisi, tasarruf oranları ve tüketim harcamalarının ekonomik büyüme üzerinde ciddi ekonomik etkileri vardır. Bu nedenle ülkede tasarruf oranlarını artırmaya yönelik teşvikler uygulanırken tüketim teşvikleri göz ardı edilmemelidir. İkinci olarak, portföy yatırımlarının ekonomik büyüme üzerindeki etkisi henüz önemli değildir.

İkinci çalışma, Magdalena Radelescu, Luminita Serbanescu & Crenguta Ileana Sinis tarafından yapılan  ve “Consumption vs. Investments for stimulating economic growth and employment in the CEE Countries – a panel analysisadı ile yayınlanan çalışmadır. Bu çalışmanın amacı, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin elde ettiği yüksek ekonomik büyüme oranlarının, ekonomik büyümeyi etkileyen birçok dış faktör göz önünde bulundurularak, tüketime mi yoksa yatırımlara mı dayandığını bulmak ve ekonomik büyüme ve istihdam eğilimlerinin uzun vadede sürdürülebilir olması durumunda, bu faktörlerin Orta ve Doğu Avrupa ekonomilerindeki istihdam sürecinde nasıl payı olduğunu anlamaktır.

Bulgular

Gelişmekte olan ekonomiler için ana sorun, gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi çok yüksek olmayan, yurtiçi tasarrufları aşan finansal kaynakları elde etmektir. Doğrudan Yabancı Yatırımlar (DYY) iç yatırımları desteklemelidir, ancak bu etki ulusal politikalara, DYY’lerin türüne ve yerli firmaların gücüne bağlı olarak ülkeler arasında değişiklik gösterir. Doğrudan yabancı yatırımlar, Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki yerli yatırımları ikame etme eğilimindedir. Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki ulusal otoriteler, çok düşük kurumlar vergisi seviyelerine sahip çok dostane bir mali ortam yaratarak yabancı yatırımcılara çok daha fazla avantaj sağladı, ancak tüm bu avantajlar kriz patlak verdiğinde Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden büyük DYY çıkışlarını durduramadı. Bu bakımdan, ekonomik toparlanma esas olarak iç çabalarla elde edilmeye devam etti.

Düşük gelirli ve orta gelirli ülkeler için tüketim ve GSYİH arasındaki ilişki daha güçlüdür, çünkü yüksek gelirli ülkeler yatırım ve araştırma ve geliştirme amaçları için daha fazla sermaye ayırmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyümenin yatırım güdümlü olmak yerine mutlaka tüketim öncülüğünde olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardır, çünkü bu ekonomilerdeki GSYİH’nin özel tüketim payı genellikle %70-75 arasındadır.

Kim (2017), 52 Asya ülkesinde / bölgesinde özel tüketim ile diğer değişkenler ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi araştırmış ve Asya ekonomilerinin yüksek küresel rekabet gücü ve bazı yüksek tasarruf oranları veya büyük kamu harcamaları gibi önemli özellikleri dikkate alarak, Asya’daki tüketim kaynaklı ekonomik büyüme hipotezinin doğrulandığını göstermiştir. Ancak, tüketim ve yatırımların büyümesi Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde ithalatı canlandırmıştır. Bu durum, İhracat artışı ile dengelenmediği için Orta ve Doğu Avrupa ekonomileri için büyük bir kırılganlık yaratmıştır.

2014’ten sonra bu bölge yeniden büyümeye başladı ve Romanya, Slovenya, Polonya veya Çek Cumhuriyeti gibi bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde çok yüksek büyüme oranları sergilendi. Özel tüketim önemli ölçüde arttı çünkü bu ülkelerdeki para otoriteleri krizden sonra ekonomik büyümeyi yeniden başlatma girişimleri nedeniyle faiz oranlarını neredeyse sürekli azalttı. Kriz sırasında ve sonrasında keza kamu harcamalarıda, kamu ücretlerinin yükselmesi ve bazı sosyal koruma amaçlarının finanse edilmeleri nedeniyle arttı.

Hükümet harcamalarındaki artışın ekonomik büyüme üzerindeki etkisini analiz ederken, hane halkı tüketiminin tepkisi, etkinin açıklanmasında ana bir belirleyicidir. Güney Doğu Avrupa için sermaye amaçlı kamu harcamaları, özel yatırımlar, ticaret serbestliği ve ekonomik büyüme arasında pozitif bir ilişki olduğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, bu durum vergilendirme veya borçlanma yoluyla finanse edilmektedir ve her ikisi de uzun vadede ekonomi için bir yük oluşturmaktadır.

Panel Sonuçları

Özellikle Orta ve Doğu Avrupa bölgesine (CEE ülkeleri) odaklanarak bir panel düzenlenmiştir. Panel sonuçları, seçilen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde kişi başına GSYH’yi etkileyen en önemli faktörlerin devlet harcamaları, kurumsal gelir vergisi (kişi başına GSYİH üzerinde olumsuz etkisi olan nicel faktörler), küresel rekabetçilik endeksi ve yolsuzluk algısı endeksi (kişi başına düşen GSYİH üzerinde olumlu etkisi olan nitel faktörler) olduğunu vurgulamıştır.

En önemli faktör ‘hükümet harcamaları’, kişi başına düşen GSYİH’yı olumsuz etkilemektedir. Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde harcamalar esas olarak sosyal koruma amaçlarına (özellikle Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’daki kriz sırasında) ve kamu sektöründeki ücretlerin artırılmasına yönelikti, bunlar, kişi başına GSYİH’yi desteklemeyen üretken olmayan kamu harcamalarıydı. Bazı seçilmiş Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde (Hırvatistan, Macaristan, Slovenya), kamu borcu aşırıdır çünkü üretken olmayan hükümet harcamaları esas olarak aşırı borçlanma ile finanse edilmektedir. Bu nedenle, bu faktörün işsizlik oranı üzerindeki uzun vadeli ve kısa vadeli etkisi önemli ve onu artırıcı yöndedir. Seçilen bu Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, hükümet harcamaları kamu yatırımlarını desteklemediğinden, kişi başına düşen GSYİH üzerindeki etkisi büyük ölçüde olumsuz olmuştur, çünkü bu büyük kamu sektörleri istihdam yaratmamıştır. Bu bulgular, kamu harcamaları ile GSYİH büyümesi arasında negatif bir korelasyon bulan önceki çalışmalarla uyumludur.

GCI ve kurumlar vergisi, kişi başına GSYİH büyümesi için kısa ve uzun vadede en önemli faktörlerdir, bunu yolsuzluk algısı endeksi ve hükümet harcamaları izlemektedir. Hükümet harcamaları kısa vadede kişi başına düşen GSYİH üzerinde güçlü ve olumsuz etki yapar, ancak kişi başına düşen GSYİH üzerindeki bu olumsuz etkisi zamanla azalmaktadır. İşsizlik oranı (kişi başına düşen GSYİH üzerinde olumsuz etkisi olan), yurtiçi yatırımlar, özel tüketim ve tasarruf oranı (kişi başına düşen GSYİH üzerinde pozitif etkisi olan) kişi başına GSYİH için önemli faktörleri temsil etmektedir. Özel tüketimin, kişi başına düşen GSYİH üzerindeki etkisi değişkendir. Kısa vadede etkisi olumlu, uzun vadede etkisi olumsuzdur. DYY’lerin kişi başına düşen GSYİH üzerindeki etkisi Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde zayıf ve olumludur.

Yolsuzluk algılama endeksi, seçilmiş birçok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde (Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan ve hatta Slovakya) iyileşmiştir ve bu durum kişi başına GSYİH üzerinde olumlu etki yapmaktadır. Küresel rekabetçilik endeksi, kişi başına düşen GSYİH’yi olumlu yönde etkilemektedir. Bu endeks makroekonomik çevre faktörlerini, eğitim, altyapı ve piyasa verimlilik faktörlerini (yolsuzluk kontrolü, bürokrasi, altyapı kalitesi, yönetişim etkinliği, siyasi istikrar, hukukun üstünlüğü faktörleri, mülkiyet hakları gibi) içerir.

Kişi başına GSYH büyüme oranını etkileyen bir sonraki önemli faktörler işsizlik, özel tüketim ve tasarruf oranıdır. İşsizlik oranı, beklediğimiz gibi kişi başına GSYİH artışı ile negatif korelasyon göstermektedir. Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde yüksek ekonomik büyüme oranları, özel tüketimdeki önemli artışla sağlanmıştır. Özel tüketimdeki bu artış, gevşek kredi koşulları ve toplam ücretlerin artmasıyla desteklenmiştir (işgücü verimliliği bu tür ücret artışını özellikle kamu sektöründe desteklemese de). Bu nedenle, özel tüketimin kişi başına GSYH üzerindeki etkisi hükümet harcamalarının etkisine benziyordu ve uzun vadede negatifken, işsizlik oranı üzerindeki etki, hem kısa hem de uzun vadede pozitif oldu. Tasarruflar etkin bir şekilde kullanılıyorsa yatırımları desteklemelidir, ancak Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde, düşük faiz oranlı bankacılık borçlanmalarına dayalı tüketimdeki yüksek artış nedeniyle yatırımlar için yeterli olmamışlar veya yatırım amaçlı olarak verimli kullanılmamışlardır. Tasarruf ve özel tüketim arasında güçlü bir negatif korelasyon bulunurken, tasarruflar ile yurtiçi yatırımlar ve net ihracat arasındaki korelasyon pozitif fakat çok daha zayıftır.

Kurumlar vergisi, bu verginin tüm AB’de (Romanya veya Bulgaristan’da olduğu gibi) en düşük olduğu seçilmiş az sayıda Orta ve Doğu Avrupa ülkesi olmasına rağmen, kişi başına GSYİH üzerinde orta düzeyde olumsuz bir etki göstermektedir. Yinede, mali faktörler, yatırımlar ve kişi başına düşen GSYİH artışı için en önemli faktörler olarak görünmemektedir.

KAYNAK:

Ali Eren Alper, Ömer Halisdemir Üniversitesi, “The Relationship of Economic Growth with Consumption, Investment, Unemployment Rates, Saving Rates and Portfolio Investments in The Developing Countries” , Haziran 2018

Magdalena Radelescu, Luminita Serbanescu & Crenguta Ileana Sinis, “Consumption vs. Investments for stimulating economic growth and employment in the CEE Countries – a panel analysis”

Prateek Aqarwal, Member since June 20, 2011

Ekonomik Büyüme ile Ekonomik Kalkınma Arasındaki Fark

Ekonomik Büyüme, ülkenin belirli bir zaman dilimindeki reel çıktıdaki artıştır. Oysa Ekonomik Kalkınma, yaşam standartlarının zenginleştirilmesi ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bir ekonomideki üretim seviyesinin artmasıdır.

Ekonomik Büyüme, belirli bir zaman dilimi içerisinde, bir ekonomi veya ulus tarafından üretilen mal ve hizmetlerdeki artıştır. Ülkenin, mal ve hizmet üretimindeki artış istikrarlı ve sabittir ve eğitim kalitesindeki iyileşmeden, teknolojideki iyileşmelerden veya herhangi bir şekilde ekonominin her sektörü tarafından üretilen mal ve hizmetlerde katma değer oluşturulmasından kaynaklanabilir. Gerçek gayri safi yurtiçi hasılada (GSYİH), yüzde artış olarak ölçülebilir (gayri safi yurtiçi hasıla enflasyona göre düzeltilmelidir). GSYİH, bir ekonomide veya ülkede üretilen nihai mal ve hizmetlerin piyasa değeridir.

Ekonomik Kalkınma ise, ekonominin hem niteliksel hem de niceliksel büyümesine odaklanan süreçtir. Bir ülkedeki insanların daha zengin, daha sağlıklı, daha iyi eğitimli ve kaliteli konutlara daha fazla erişimi gibi tüm unsurları ölçer. Ekonomik Kalkınma, eğitim, sağlık, istihdam ve çevrenin korunması sektörlerinde daha fazla fırsat yaratabilir. Her vatandaşın kişi başına gelirinde bir artış olduğunu gösterir. Yaşam kalitesi standardı, ekonomik kalkınmanın temel göstergesidir. Bu nedenle, bir ekonominin Gelişmiş bir Ülke statüsüne ulaşması için ekonomik kalkınmadaki artış daha çok gereklidir. Üretkenliği etkileyen ve Ekonomik Büyümeye yol açabilen okuma yazma oranlarını ve yaşam beklentisini dikkate alan İnsani Gelişme Endeksi ile ölçülebilir.

Ekonomik Büyüme ile Ekonomik Kalkınma arasındaki temel farklar

  • Ekonomik Büyüme, ülkenin belirli bir zaman içerisindeki reel üretim artışıdır. Oysa Ekonomik Kalkınma, yaşam standartlarının zenginleştirilmesi ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bir ekonomideki üretim seviyesinin artmasıdır.
  • Ekonomik Büyüme resmi olmayan ekonomiden elde edilen geliri dikkate almamaktadır. Resmi olmayan ekonomi, kayıt dışı ekonomik faaliyettir. Ekonomik Kalkınma, resmi veya gayri resmi tüm faaliyetleri dikkate alır ve düşük standartları olan insanların istihdamını ve uygun bir ev sahibi olmalarını kolaylaştırır.
  • Ekonomik Büyüme, doğal kaynakların tükenmesini yansıtmaz (kirlilik, yoğun kullanım ve hastalık gibi nedenlerle kaynakların tükenmesi). Ekonomik Kalkınma ise sürdürülebilirlik ile ilgilidir, yani günümüzün ihtiyaçlarını taviz vermeksizin karşılamaktır.
  • Ekonomik Büyüme, ekonomik Kalkınmanın bir alt parçasıdır.
  • Ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılasının (GSYİH) genişlemesi olan  Ekonomik Büyüme kavramı, aslında, gelişmiş ülkelerle ilgilidir. Ekonomik Kalkınma, Ekonomik Büyümeden daha geniş bir kavramdır. Ekonomik Kalkınma, uzun vadede herhangi bir ülkenin ekonomik ve sosyo-ekonomik yapısının Reel Milli Gelirini artırmasını ifade eder. Ekonomik Kalkınma, dünyadaki az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerle ilgilidir.
  • Ekonomik kalkınmanın aksine, Ekonomik Büyüme otomatik bir süreçtir. Ekonomik kalkınma ise, planlanan ve sonuç odaklı faaliyetlerin sonucudur.
  • Ekonomik Büyüme, ekonomide üretilen tüm ürünlerin değerindeki artışı ifade eder. Ülkenin GSYİH veya GSMH’sındaki yıllık artışı yüzde olarak belirtir. Bir dönem boyunca kişi başına düşen milli üretimde kayda değer bir artış yani toplam üretimdeki artış oranının nüfus artış hızından daha büyük olması anlamına gelir.
  • Ekonomik büyüme gereklidir, ancak ekonomik kalkınmayı sağlamak için yeterli değildir.

Takipteki Kredilerin Yönetim ve Çözüm Yöntemleri

Takipteki alacakların yönetim metotlarından bahsetmeden önce, hangi kredilerin takibe çıktığını tanımlamak uygun olur. Bunlar, 90 günden fazla vadesi geçmiş kredilerdir. Daha açık olmak gerekirse, bir borçlunun kredisi varsa ve 90 günden fazla bir süre boyunca bankaya borç yükümlülüklerini yerine getirmemişse, kredisi tahsili gecikmiş sayılır. Kredi sonrası risk yönetim tekniklerinin araştırılması, düzenleyici otoriteler, bankalar ve finansal istikrarla ilgili hükümetler için önemli bir konudur. Takipteki alacaklar, zayıf kredi riski yönetimi nedeniyle bir bankanın bilançosunda ortaya çıkabilir.

Tahsili gecikmiş alacak yönetimi, sadece tahsili gecikmiş alacakları ele almanın yollarını bulmakla ilgili değildir. Ayrıca, sorundan önce kredi yönetimine ilişkin politika ve stratejilerin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla da ilgilidir. Bu nedenle, tahsili gecikmiş alacaklar sorunuyla başa çıkmak için kullanılması gereken yönetim araçlarının (yani olayın gerçekleşmesinden önceki ve gerçekleşen olaydan sonraki durumun yönetimi) açık bir şekilde ayrılması gerekir.

Takipteki alacakların yönetiminin amacı her banka için farklıdır. Bununla birlikte, genel olarak bankalar, bilançolarında mümkün olan en düşük tahsili gecikmiş alacak tutarına sahip olmayı isterler. Nedeni basit. Bir bankanın düşük tahsili gecikmiş alacakları varsa, bu doğrudan düşük risk seviyesine sahip olacağı anlamına gelir. Sonuç olarak, bankalar mümkün olan en düşük kayıplara sahip olacaktır. Ayrıca, bankaların kuruluş temelleri tüketicilerin güvenine dayanır. Bir bankanın “zayıf” veya “kırılgan” görünmesi durumunda, müşteriler mevduatlarını çekmeyi ve başka bir yere koymayı seçebilirler.  Bu hoş olmayan olay, bir bankanın bilançosunda yüksek seviyelerde tahsili gecikmiş alacaklar ortaya çıktığında meydana gelebilir; çünkü yüksek miktarda tahsili gecikmiş alacak varlığı “zayıf” bir kredi yönetimine işaret eder.

Takipteki kredilerin bankaların büyümesine etkisi

Takipteki krediler, her bankanın ekonomik faaliyeti üzerinde engelleyici  bir unsur olarak değerlendirilir. IMF’in (2015) yaptığı bir araştırma, bankalarının yüksek tahsili gecikmiş alacakları olan ülkelerin kredi büyümesinin yavaş kaldığını göstermektedir. Daha spesifik olarak, banka finansmanına daha bağımlı olan firmaların, bankaların düşük kredi verme kapasitelerinden diğer firmalardan daha fazla etkilenmesi muhtemeldir. Ayrıca, bilançolarında yüksek tahsili gecikmiş alacakları olan bankaların reel ekonomiye borç verme kapasitelerinin daha düşük olduğu da tespit edilen diğer noktadır.

Takipteki kredilerin yönetimi

1) Kredi verilmeden önce

Finansal İstikrar Enstitüsü, takipteki krediler sorununu ele almanın, durmak bilmeyen bir zorluk olduğuna inanmaktadır. Son yirmi yıl boyunca, takipteki krediler sorunuyla başa çıkmanın en yaygın yöntemi, tahsili gecikmiş alacaklarla uğraşmaktan sorumlu olacak bir kurumun kamu yetkilileri tarafından oluşturulmasıdır. Tabii ki, bu yöntem dışında, bankaların tahsili gecikmiş alacaklarla baş etmelerine yardımcı olabilecek başka yöntemler de vardır.

Campbell (2007) ilk aşama olarak, takipteki alacakların yönetimi için önleme ve kontrolü savunuyor. Bankacılık denetim otoritelerinin, görevlerini yerine getirebilmeleri ve etkili olabilmeleri için yeterli yasal güce sahip olmaları büyük önem taşımaktadır. Daha spesifik olarak, bu tür yetkiler uygun bir lisanslama sistemi içermeli ve denetçi, bankacılık ruhsatını geri çekerek bankaları kapatabilme gibi düzeltici faaliyetler içeren çeşitli araçlara sahip olmalıdır. Ancak, denetim ve ihtiyati düzenleme sistemi likidite sorunu olan bankalar için yeterli değildir. Acil bir likidite finansman mekanizmasına ihtiyaç duyulmasının nedeni budur. Böyle bir mekanizma sadece merkez bankaları tarafından sağlanabilir

İkinci aşama olarak, bankalar, değer düşüklüğüne uğramış varlıklarını yönetmelidir. Değer düşüklüğü yönetimi, borçlarını ödeyemeyen bankaların toparlanma sürecinin sadece karmaşık değil, aynı zamanda önemli bir yönüdür.

Üçüncü aşamada değer düşüklüğüne uğramış varlıkların önlenmesi-kontrolünden ve yönetiminden sonra borçlarını ödeyemeyen bankaların tedavisi gelir. Bankacılık sisteminin iyi durumu, her ülkenin ekonomisi ve daha özel olarak ödeme sistemi için gereklidir.

Dahası, yadsınamaz bir gerçek, bir bankanın finansal sorunlarının diğerlerinde de sorun yaratabilmesi veya / ve sistemik bir bankacılık krizi varsa, bankalardan mudilerin paralarını çekmeleri nedeniyle sorunun tüm bankalara taşınmasıdır.

Şimdiye kadar bahsedilenlere dayanarak, güçlü bir bilançoya sahip ve iyi yönetilen bir banka dahi, likidite sorunlarına maruz kalabilir. Sonuç olarak, gelişmiş bankacılık sistemlerinde merkez bankaları tarafından, bankaların, bankalar arası piyasasındaki operasyonlarına yardımcı olmak amacıyla, bir likidite fonlama mekanizması kullanılır.

Banka düzenleyici makamları, bankaların risklerini en aza indiren mikro ve makro yönergeleri geliştirmelidir. Muhtemelen uygulanabilecek diğer bir önlem, bankaların iştiraklerine kredi vermesine izin vermemektir. Ayrıca, bankaların dış denetçilerinin en fazla iki yıl görev süresi olmalıdır.

Son olarak, her bir bankanın merkezi yönetimi bankacılığın piri olduğuna inançlı(self-professed gurus) kişilerden oluşmamalı çünkü tarih, bazılarının cezai niyeti olduğunu kanıtlamıştır.

Ayrıca, banka yöneticileri bankacılık, finans ve risk yönetimi alanlarında mükemmel bilgiye sahip disiplinli kişiler olmalıdır. Keza, kredi yöneticilerinin aldığı kararlar kesinlikle tarafsız olmalı ve politik, yolsuzluk ve kişisel çıkarlardan etkilenmemelidir,

2) Kredi verildikten sonra

Campbell (2007), geçtiğimiz on yıllar boyunca, çok sayıda değer düşüklüğüne uğramış varlık (çoğunlukla takipli alacak) nedeniyle bir çok sistemik banka krizinin meydana geldiğini ve bunun arkasındaki nedenin tasfiye memurlarının bunlarla doğru bir şekilde başa çıkamamaları olduğunu vurguladı. Son yirmi yıl boyunca, sorunlu kredilerle başa çıkmanın kredi verildikten sonraki en uygun yöntemi, genel olarak borçlarını ödeyemeyen bankaların tahsili gecikmiş alacakları ile baş etmekten sorumlu olacak bir veya daha fazla kurumun kamu yetkilileri tarafından kurulması olmuştur. Bu tür kurumlar, Varlık Yönetimi Şirketleri (bundan böyle VYŞ) olarak bilinir. Ayrıca, VYŞ’ler ile ilgili olarak, birçok ülkede en yaygın ve kabul edilen yöntemin, bireysel bankaların tahsili gecikmiş alacaklarını bir VYŞ’ye satmasıdır.

Bu yöntemi seçmenin ana faydaları şunlardır:

  • Kredi disiplininin güçlendirilmesi: Ödenmeyen kredilerin finansal kurumlardan net bir şekilde ayrılması durumu, daha etkili ve nesnel bir takipteki alacakların yönetimine yol açabilir,
  • İş bölümü: Tahsili gecikmiş alacakları sıkıntılı bir bankadan ayırmak, banka yöneticilerinin bankaların yeniden yapılandırılması ve yeni kredilere daha fazla odaklanmalarına izin verir, zira tahsili gecikmiş alacakların toparlanmasına artık VYŞ yöneticileri odaklanmaktadır. Bununla birlikte, tahsili gecikmiş alacakların ve iyi varlıkların ayrılmasının, bazı dezavantajları da vardır, şöyle ki
    • Tahsili gecikmiş varlıkların fiyatlandırılması: Özellikle ekonomik krizler sırasında transfer edilen bu tür varlıkların doğru fiyatlandırılması, çok yorucu bir süreçtir.
    • Politik müdahale: VYŞ’lerin büyük çoğunluğu devlete aittir. Bu bakımdan, hükümet yönetimini dışlamak ve dolayısıyla potansiyel bir politik müdahaleyi önlemek o kadar kolay değildir. Turner ve Hawkins (1999), ödenmeyen borçların yönetimini kaynak bankadan ayırmanın, daha ziyade bir borç konsolidasyon programının bir seçeneği olması gerektiğini belirtmektedirler. Şu da söylenebilir ki, bir bankanın ödenmeyen borçlarla uğraşmakla meşgul olması gerçeğinin, riskten kaçınma oranını son derece artırması muhtemeldir.

 Biraz daha ilerlersek, başka bir olasılık da, bir devlet kurumu tarafından bankadan sorunlu kredilerin satın alınması olabilir. Bu durumda, bankanın sorunlu kredileri yönetmeye devam etmesi gerekir. Ancak, bu tür düzenlemelerin satış bankasına, borçluları güvenle takip etmek için güçlü bir teşvik sağlayacak şekilde yapılması oldukça zordur. Temel dezavantaj, bankaların daha iyi beklentileri olan takipteki varlıkları korurken, VYŞ’ye, geriye alınması en zor olan kredileri daha yüksek bir fiyata satmaya çalışmalarıdır.

Devlet tarafından teminat altına alınan tahvillerle sorunlu varlıkları “satın almak” takipteki krediler için bir diğer yaygın yöntemdir. Tahviller yeterince olgunlaştığında, VYŞ varlıkları satmayı umacaktır. Eğer VYŞ, varlıkları piyasa fiyatından satın almışsa, devlet garantisi gerekli olmayabilir. Bu tür tahviller sıfır kuponlu veya faiz getirili olabilir.

Son olarak, hükümet için alternatif bir mekanizma sorunlu bankaları bir süre devralmak olabilir. Bu yöntemin zorluğu, bu dönemde bankaların “ticari hatlar” üzerinde çalışmaya ve bozulmuş kredileri tahsil etmeye çalışması gerektiğidir. Bankalar yıllarca kamuda kalmaya devam ederse bu mekanizma riskli olabilir. Bunun nedeni, hükümetin alıcıları veya satın alma şartlarını kabul edilebilir bulmaması ya da bu geçici durumun hem borçlular hem de çalışanlar tarafından tercih edilmesidir.

Bankalar kendilerini nasıl koruyor

Ödenmeyen borçlara dönüşen takipteki krediler, dünyanın her yerinde bankacılık sektörü için bir sorundur. Bankalar şimdi, ödenmeyen borç miktarını azaltmak amacıyla risklerin denetlenmesine ve yönetimine daha fazla dikkat ediyorlar. Bir kredi sözleşmesinin imzalanmasından önce ve yürütülmesi sürecinde bankalar önceden korunmalarını sağlamak için, borçlunun kredi yükümlülüğünde temerrüte düşmesine neden olabilecek olası riskleri değerlendirmektedir. Herhangi bir teminatı olmayanın yerine, bir işletme, firma veya başka bir kuruluş olarak banka kredibilitesi iyi olan veya banka ile iyi bir iş ilişkisi oluşturmuş  bir talebi tercih edecektir. Bazı durumlarda, banka gerekli görürse, borçlananın kredi verilmeden önce finansal raporunu bankaya sunarak yeterliliklerini kanıtlamasını talep edebilir. Borç isteyenin bir varlık, özellikle borsada işlem gören bir şirket olması durumunda bankanın borçlunun finansal durumunu bilmesi daha kolaydır.

Bazı ülkelerde “Kredi Bilgi Değerlendirme Şirketi” bulunmaktadır. Şirket, kişisel tüketim için kredi geçmişi araştırma hizmetleri sunmaktadır. Şirket raporu, her bireyin geçmiş faaliyetlerinin objektif bir yansıması ve kredi değerlendirmesi olarak işlev görür. Bu rapor bankalar için bir referans oluşturur ve kredi hizmeti sunup sunmama konusunda hızlı kararlar vermelerine olanak tanır. Yine, Kore Cumhuriyeti KAMCO veya Malezya Danaharta gibi bir “Ulusal Varlık Yönetim Şirketi”, zor durumdaki bankalardan tahsili gecikmiş alacakları alarak daha gerçekçi fiyatlarla yeniden paketleyip açık pazarda satmak için kurulmuş kurumlar, bankaları, gecikmiş alacakları için çözüm sürecini hızlandırmaya teşvik etmektedir.

Banka, mümkün olduğunca çok sayıda yasal önlem alarak kredi sözleşmesindeki riskini en aza indirebilir. Örneğin, kredi verirken, banka genellikle borçlunun sigorta almasını ister. Kredi sözleşmesi genellikle bir borçlunun bankaya zaman zaman varlıkları, işleri veya diğer finansal koşulları hakkında bir rapor sunması gerektiğini şart koşar.

Anlaşma ayrıca borçlunun belirli faaliyetleri yürütme kabiliyetini sınırlayan bir koşul da içerebilir. Örneğin, bankanın ipotek sözleşmesinde borçlunun ipotekli mülkü bankanın rızası olmadan kiraya vermeyeceği hükmü yaygındır. Uygulamada, ipotek ettiren, ipotekli malları geri ödeme yükümlülüğünden kaçınmak için bazen üçüncü bir tarafa gizlice kiralayabilir. Anlaşma süresince bankanın her borçluyu takip etmesi zor olacaktır. İpotekli mülk veri tabanının bağımsız bir kuruluş tarafından evrensel olarak güncellenmesi gerekir, böylece herhangi bir kişi dahil tüm banka ve finans kurumları, üçüncü bir tarafa kiralanmadan/yeni bir ipotek kurulmadan önce mülkün durumunu görebilir.

Avrupa Merkez Bankası, Asya Kalkınma Bankası (ADB), revize edilmiş bir iflas yasası, kısa zamanda karar verilmesi için zamana bağlı prosedürlerin Para Kredisi Mahkemeleri yasalarına eklenmesi, yetkili Muhasebe Firmaları aracılığıyla ödenmeyen varlıkların adil fiyatlandırılması, teminatlar için bir veri ambarı kurularak borçluların aynı teminatı kullanarak çeşitli bankalardan kredi almalarının engellenmesi ve takipteki alacakların çözümlenmesi sürecini hızlandırmak için bir kamu varlık yönetimi şirketi kurulması gerekliliğine işaret ettiler.

Pek çok ülkede, bankaların tahsili gecikmiş alacakları satarak kötü borçlarını takas edebilecekleri bir piyasa bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Kamu Varlık Yönetim Şirketi gibi bir şirkete satılması fikri dışında, bankaların ve bankacılık dışı finansal kuruluşların kapasitelerinin gelişmesiyle, takipteki kredileri için giderek daha çeşitli yollar meydana çıkmaktadır.

Bankalar, bazıları aşağıda belirtilen çeşitli yollarla takipteki kredi riskini en aza indirmeye çalışırlar:

  • Geri ödeme kapasitesi ve / veya geri ödeme yapma istekliliği olmayan başvuru sahiplerini ayıran, müşteri seçim mekanizmalarını tasarlayarak,
  • Geri ödeme zorluklarından kaçınmak için geri ödeme kapasitesi ve geri ödeme planlarını mümkün olduğunca eşleştirerek,
  • Varsayılan sorunların genellikle kötü müşterilerden değil, kötü kredi verme yöntemlerinden kaynaklandığı kabul ederek,
  • Kredi görevlileri tarafından zamanında izlenen ve gelişmelerle ilgili eylemlere izin veren, bir raporlama sistemi tesis ederek,
  • Portföy kalitesi, eğilimler ve olası temerrüt risk faktörleri hakkında güncel bilgi veren bir raporlama sistemi kurarak,
  • Kurumda, geç ödemeleri kabul edilemez yapan bir kültürel ve ahlaki yapı oluşturarak,
  • Zamanında yapılan geri ödemeler için bir teşvik sistemi kurarak,
  • Geciken ödemeler için maksimum düzeyleri ve kurum için varsayılan standartları ayarlayarak. Bu seviyeler, geç ödemelerin ve temerrütler den kaynaklanan maliyetlerin ayrıntılı bir analizine dayanır.
  • Önemli miktarda geç ödeme ve temerrüt sorunları devam ederse, tutarı kademeli olarak azaltmak için katı ancak gerçekçi hedef seviyeleri belirleyerek,
  • Sadece, iyi tanımlanmış bir kredi yeniden değerlendirme prosedürü sonrasında, borcun yeniden planlanması ve yapılandırılmasını sağlayarak,

Ödenmeyen kredi riskini azaltmak için finansal sektör yönetimini geliştirici ileri adımlar atılmalıdır.

KAYNAK:

Dimitrios Anastasiou, Management and Resolution methods of
Non-performing loans. Athens University of Economics and Business

Dr. Md. Shamsul Arefin, s22arefin@gmail.com