Demokrasinin başarılı olması için ön koşullar nelerdir?

Soruyu tam olarak cevaplamadan önce, “Demokrasi” tanımına bakmamız gerekiyor. Farklı gruplar terimi farklı şekillerde tanımlar ve yaygın olarak kabul edilen tanım, siyaset bilimi tanımıyla aynı değildir.

Siyaset bilimi tanımına ve birçok ülkenin demokrasi anlayışına göre; bir ülke, aşağıdaki tanıma uyarsa demokratik olur:

Demokrasi, tüm uygun vatandaşların, toplumlarını yürüten yasaların önerisi, geliştirilmesi ve kurulması konularında doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığıyla dolaylı olarak, eşit derecede katılmaları gereken bir hükümet biçimidir.

Demokrasinin tek başına, kimin “Oy kullanmaya uygun olduğunu” tanımlamadığına ve birden fazla siyasi partiye izin verilip verilmeyeceğini belirtmediğine dikkat edelim.

Bu tanıma göre hareket edersek, seçimlere sahip herhangi bir ülke demokratiktir-Batı demokrasisi olsun, Nazi Almanya’sı olsun, vs.

Bu tanım kullanılırsa, başarısız bir demokrasi, seçimlerin adil olmadığı, ve halkın oylarıyla hükümeti etkilemekte etkisiz kaldığı, olacaktır.

Çoğu insan, özellikle Batı Demokrasilerden gelen insanlar, çok partili seçim kavramlarını ve sosyal, dini, kültürel, etnik ve ırksal eşitlik, adalet ve özgürlük kavramını ekleyerek demokrasiyi farklı tanımlarlar.

Bu tanımlamayı (kişiden kişiye farklılık gösterebilir) kullanıyorsanız, kişinin demokrasinin parçası olduğunu düşündüğü ek gereksinimlerin hepsine sahipsinizdir.

Batı Demokrasisi ile sıkça bağlantılı olan kavramların bazıları şunları içerir:

  •    Serbest ve adil seçimler,
  •    Birden fazla siyasi parti,
  •    Serbest konuşma,
  •    Anayasal Hukuk (hükümetin iktidarındaki sınırları tanımlar),
  • Adil ve etkili mahkemeler,
  •   Asker, sivil hükümete bağlı,
  • İnsan hakları

Başarılı bir Batı tarzı Demokrasi olmak için, bu tür değerlere bağlı bir seçmen gerekir. Halk, bu değerlere bağlı değilse, bu değerlere bağlı olmayan liderleri seçecektir.

DEMOKRASİNİN KORUNMASI

Başarısız Demokrasi denemelerine bakıldığında, aşağıdaki ortak hususlar görülmektedir:

  1. Ülke vatandaşları arasındaki ortak değerlerin azlığı,
  2. Demokrasiyi en yüksek değer olarak içselleştirmeme ve kabul etmeme – yani bu oyu kaybedersem, çoğunluğun kararına saygı duyarım.
  3. Çoğunluğun tiranlığı – Seçimi kazandığım için, azınlığın görüşlerini önemsemeyeceğim.

Bunlar, hızla demokratik sistemlerin parçalanmasına yol açıyor. Dolayısıyla oradan görülüyor ki, büyük oranda işleyen (çoğu batılı liberal demokrasi) demokrasilerde:

  1. Ülke vatandaşlarının ortak değerleri – genellikle ekonomik refah, yaşamak ve yaşatmak, adalet / hukukun üstünlüğü.
  2. Demokratik sürece saygı (ayrılıkçıların küçük saçaklarına önem vermemek). Yolumuza devam etmemiz için, şiddet içeren köklü değişiklikle ilgili(ihtilal) hiçbir zaman soru yok.
  3. Başkasına oy veren kişiler de dahil, herkesin menfaati için yönetim, gündemlerini tamamlamamış olsalar dahi, ayağa kalkmaları için onlara hiçbir sebep sunulmaması.

Demokrasinin gelişmesi için önce herkesin aynı değerleri almasının sağlanması ile çalışmaya başlanmak gerekir. Ondan sonra siyasi tartışmalardaki görüşler, sadece ince detaylar üzerinde kavga etmek olur.

Bu konuda, Fareed Zakarias’ın “Özgürlüğün Geleceği” adlı kitabındaki liste önem taşımaktadır. Tavsiye: “Sadece kaç kişi yöneticiyi seçiyor?” (Demokrasi) sorusuyla değil, “bireysel özgürlüğe uyumlu hale getirmek için siyasal güç nasıl kısıtlanmalıdır?”(Özgürlük) sorusu ile ilgilidir.

Aşağıdaki kurumlar kendi içlerinde demokratik değillerdir, yine de güç dağılımını sağlayarak demokratik sistemi desteklemektedirler. Bunlar, halkın ruh halini yatıştıran ve onarabilen, halkı eğiten ve özgürlüklerini koruyan seçilmemiş kurumlardır.

Bu kurumlar, seçimlerin başlaması öncesinde, hukukun üstünlüğü, güçlerin ayrılması ve konuşma, toplanma, din ve mülkiyet hakları da dahil olmak üzere temel insan haklarının korunmasıyla birlikte, bir anayasa tarafından korunmalıdır.

  1. Serbest ve özel basın. Eğer bütün medya devlet tarafından kontrol edilirse, muhtemelen rejimi güçlü bir şekilde destekleyecek ve eleştiriler bastırılacaktır. Bu, halkın farkında olmadan, yönetimin demokrasiden uzaklaşmasına imkan verir.
  2. Özerk ve özel üniversiteler. Özel bir üniversite, seçtikleri bilimsel çabayı sürdüren özgür bir entelektüeller topluluğudur. Hükümet elitlerinin gerçeği versiyonuna, önemli bir entelektüel karşı ağırlıktır ve çoğunlukla iktidara da gerçek bir karşı ağırlıktır.
  3. Bağımsız yüksek mahkeme. Gerçekten bağımsız bir yüksek mahkeme, basittir. Bu, iktidardaki kişilerin eylemlerinden sorumlu tutulacağını ve anayasanın desteklendiğini garanti eder.
  4. Bağımsız merkez bankası. Kapsamlı kanıtlar, bağımsız merkez bankaları olmayan hükümetlerin, para-baskı yeteneğini seçimleri satın almak için kullandıklarını göstermektedir. Yani seçime giden yolda para bastıkları için, her şeyin iyileştiği izlenimi veriyorlardı. Bağımsız bir merkez bankası daha istikrarlı bir şekilde para arzını garantiliyor ve bunu amaçlayan otokratlar için bu önemli aracı kaldırır.

Bu güvenlik önlemlerinin kendileri, çoğunluk kuralına tepki niteliğinde olmaları nedeniyle, demokratik değildir. Onlar, demokrasi ile ilgili düzenlemeler olarak çağrılabilen, demokrasi üzerinde anayasal sınırlamalardır. Tarih, bu önlemleri almayan bir sistemin, dar görüşlü bir demokrasiye veya daha kötüsüne dönüşebileceğini, gösteriyor. Böyle bir sistem de, seçimler gerçekleşmesine rağmen vatandaşlar, sivil özgürlük eksikliği yüzünden, gerçek güç kullananların faaliyet bilgilerinden mahrum bırakılır.

Liberal bir demokraside, anayasal güç ayrımı, demokrasinin üstüne yerleştirilir. Seçim sistemini benimsemek kolaydır. Liberal demokrasinin iç işleyişini benimsemek daha zordur: serbest piyasa, siyasi partiler, hesap verebiliriik ve hukukun üstünlüğü. Bu iç işleyiş, onu son şey yapar.

DIŞ BORCUN KULLANIMI

Dış borçlanmada hedef; belli bir süre için Devlet bütçesinin dengelenmesi, toplumun sosyo­ekonomik kalkınma yatırımlarının geçekleştirilmesine hizmet etmesi, uygun maliyette ve riskleri kabul edilebilir düzeyde olması ve amaçlarına uygun etkin bir şekilde kullanılmasının sağlanması olarak özetlenebilir. Kullanılan borçların temizlenmesi-geri ödenebilmesi, sağlanmalıdır. Dış borç, uluslararası uygulamalardaki eşik değerleri ile uyumlu olmalı ve ülkenin mali güvenliğini koruyacak seviyelerde tutulmalıdır.

Dış borçlanma, gerçekte, mali sermaye oluşumu için sadece yurtiçi tasarrufları seferber ederek değil, aynı zamanda sermaye fazlası olan ülkeler tasarruflarına dokunarak bir ülkeye yatırım ve cari yerli üretim sınırları ötesinde tüketme izni verir. Dış borçlanma daha hızlı büyümeye yol açabilir. Ancak, ülke yurt dışından borçlanıyorsa, aynı zamanda önemli bir politik endişe olarak borç yönetimi ortaya konulmalıdır. Borç yönetimi politikasının hedefi makroekonomik ve ödemeler dengesi istikrarı sorunlarından kaçınırken yabancı borçlanmanın yararlarını elde etmektir. Uygunsuz ve aşırı borçlanma, gelecekteki ekonomik politikayı ve dolayısı ile büyümeyi sınırlayacak, borç servisi yükümlülükleri oluşturacaktır Dış borçlanma, verimlilikte artışa ve ihracatta büyümeye yol açmalıdır ki böylece yeni borçlanmalar üzerindeki borç ödenebilsin. Mal ve hizmet ithalatının ihracat üzerinde olan fazlalığı ile oluşan borç, eğer ihracat ithalatı aşıyorsa geriye ödenebilir. Büyüme, kredibilitenin anahtarıdır; ama üretim ve verimliliği artırmayan(kötü) yatırım, sağlıklı büyümeye neden olmaz. Ödünç alınmış kaynakları kötü yatırım için kullanmak, hiç borçlanmamaktan daha kötüdür. Borç ödeme sıkıntısı ile ilgili önemli sorunlardan biri, ülke tarafından elde edilen yabancı borçların ekonomik büyümenin finansmanı sürecinde verimli kullanılmış olup olmadığıdır.

Pattillo ve diğerlerinin (2002) yaptıkları çalışmalar göstermektedir ki borcun büyüme üzerindeki ortalama etkisi, borç / GSYİH oranı % 35 ve% 40 arasındaki eşiği aştığında olumsuz olmaktadır

Aşağıda, dış borç kullanımı ile ilgili, gelişmekte olan bir dünya ülkesi Dış Borç Stratejik Planı’nda yer alan bazı hususlar listelenmektedir:

  1. Sosyo-ekonomik kalkınma finansmanı talebini karşılamak için, özellikle iç kaynakların yetersiz kalması durumunda, yerli ve yabancı kredileri harekete geçirmek gerekebilir.
  2. Hükümet, kredilerin alınmasını, dağıtım ve kullanımını, borç tasfiyesini halletmek, etkili ve güvenli bir şekilde ülkenin kamu ve özel sektör dış borçlarını yönetmek zorundadır(borç yönetimi).
  3. Kredilerin harekete geçirilmesi ve borçların temizlenmesi, ülkenin finansal emniyetini garanti altına almak bakımından, kamu, hükümet ve dış borçların güvenlik standartları içerisinde olmalarını gerektirir. Tüm borçların zamanında tamamen ödenmiş olduğunu ve uluslararası taahhütleri etkileyebilir hiç bir vadesi geçmiş borç birikmediğini sağlayacak şekilde, borç ödemeleri denetlenmelidir.
  4. Kamu borç yönetimi için enstrümanları yenilemek, borç alma modellerini uygun maliyetle sağlayacak şekilde çeşitlendirmek, kredilerin yapısını yerli kredileri artırarak, dış borçları ve hükümet garantilerini azaltarak değiştirmek önemlidir.
  5. İşletmeler ve kredi kuruluşları tarafından alınan yabancı krediler, Hükümet tarafından kararlaştırılmış ülke yıllık dış borç sınırları içerisinde olmalıdır.
  6. Şirketlerin, hükümetin öncelik listesinde bulunan önemli programlar ve projeler için, ülkenin borç güvenliği sınırları içerisinde, yabancı sermaye kaynaklarına erişimi, hükümet garantileri ile desteklenebilir.
  7. Borç kapasitesini sağlamak amacıyla, kredilerin kullanımı konusunda denetim ve gözetim artırılmalıdır. Riskleri en aza indirmek, borç güvenliği ve ulusal mali güvenliği garanti etmek amacıyla işletmelerin, dış borçları sağlaması, dağıtması, kullanması ve borç ödemeleri izlenmelidir.
  8. Şirketler ve kredi kuruluşları aldıkları borçları maksadına uygun kullanmaktan sorumlu ve yükümlüdürler. Onlar, borcun harekete geçirilmesi, kullanılması ve geri ödenmesi için tüm riskleri ve yasal sorumlulukları üstlenecektir.
  9. Şirketler ve kredi kuruluşlarının temin ettikleri kısa vadeli kredileri, orta ve uzun vadeli proje yatırımları için kullanmaları çok risklidir ve kabul edilmez.
  10. Ülkenin iç ve dış borçları ile ilgili, tahmin, analiz, değerlendirme ve risk uyarıları için kullanılan bir veri tabanı oluşturulmalıdır. Aynı zamanda, veri tabanındaki tüm potansiyel riskler ile başa çıkmak için çözüm önerilerinde bulunmak faydalıdır.
  11. Devlet döviz rezervi, yıllık kısa vadeli dış borçların toplamı ile karşılaştırıldığında her yıl için % 200 üzerinde olması garanti edilmelidir.
  12. Kamu borçları(hükümet borçları, hükümet garantili borçlar ve yerel yönetimlerin borçları dahil) 2020 yılına kadar GSYİH’nın% 65’ini geçmemelidir. Bunların içinde hükümetin ödenmemiş borçları GSİYH’nın 55%’ini ve dış borçlar GSYİH’nın 50%’sini geçmeyecektir.
  13. Hükümetin doğrudan borç yükümlülükleri(geri ödemeler hariç) yıllık toplam bütçe gelirinin 25%’ini geçmeyecektir. Devletin dış borç yükümlülükleri, mal ve hizmet ihracatı cirosunun 25% altında olmalıdır.
  14. Bütçeyi aşan harcamaları telafi etmek için yurtiçi ve yurtdışı krediler alınbilir, şöyleki, bütçe aşırı harcamalarının(hükümet tahvilleri dahil) 2015 yılında GSYİH’nın 4,5%’unun altına, 2016-2020 periyodunda takriben GSYİH’nın 4%’ün altına ve 2020 yılından sonra yaklaşık GSYİH’nın 3%’ünün altına indirmek mümkün olacaktır.

HÜKÜMET DIŞI BORÇLANMALARIN KONTROLÜ

Hükümetlerin, kendi borçlanmalarına ek olarak, özel sektör ve sivil toplum kamu borçlanmalarını da izlemeleri gerekir. Bir piyasa ekonomisinde, birçok özel işletme yurtdışından borç alacaktır. Bu veriyi toplama yaklaşımları özel sektör dış borçlanmaları üzerinde devlet kontrolünün varlığı veya yokluğu ile oluşur. Kontrol mekanizmaları açısından üç farklı durum ayırt edilebilir.

İlk olarak, birçok ülke yurtdışından borçlanacak özel şirketlerin, döviz kontrol makamlarından önceden izin almalarını zorunlu tutar. Borçlanma sözleşmesi yapıldıktan sonra, borç alanın Merkez Bankası döviz alış Kontrol Dairesine, alınan ödemeleri ve borcun geri ödeme programını kaydettirmesi gerekir. Bu şekilde Merkez Bankası, neredeyse kamu ve kamuya garantili borç gibi özel garantisiz borçlar hakkında tam bilgi sahibi olacaktır. Birçok ülkede bunun gibi borç kaydı gereksinimleri vardır.

İkinci olarak, bazı ülkelerde özel şirketler merkezi hükümetin ön onayı olmadan dış borç alabilirler. Bununla beraber şirketler, ancak, borç servisi yapan bankacılık sisteminden döviz satın alma izni alabilmesi için aldıkları dış borcu kayıt ettirmeleri gerekir. Döviz kontrolü yerli sermaye ihracını engellemek ve yetkisiz transferleri önlemek için yapılmaktadır.

Üçüncü (ve istatistikçi açısından en zor durum) borç almanın herhangi bir kontrol ve kaydı olmaksızın döviz kontrol sisteminin dışında oluşması. Bu durumda veri, ya ticari banka kayıtlarından veya özel şirketlerden veri anketleri doldurmaları istenerek toplanır.

Dış borçlanma için önceden izin gerektirmesi, bir ülkenin uzun vadeli ödemeler dengesi pozisyonunu koruması bakımından ihtiyati bir yol olarak görülebilir. Ama yetkilendirme işlemlerinin önemli bir dezavantajı vardır. Eğer bir firma borçlanma planları için hükümet idari birimlerine bağımlıysa, piyasa koşullarına yanıt verme esnekliğini kaybedebilir bu da, piyasa rekabetçi konumunu zayıflatır. Eğer borçlanma başvuruları ve bunların onaylandığı zaman arasında önemli bir gecikme varsa, bu sorun, özellikle şiddetlidir. Bu nedenle, borçlanma başvurularına hızlı yanıt olmalıdır. Onay için kriterler; ödemeler genel dengesi veya piyasa şartlarının göz önüne alınması olmalıdır. Güçlü ödemeler dengesine ve sadece orta derece borca sahip ülkeler, genelde işletmelerin dış borç alımına ilişkin kısıtlamalar konusunda daha gevşektir.

Mesela Kolombiya’da, ödeme şartları ve finansman koşulları üzerinde özel işletmelerin Ulusal Planlama ve Para Kurulu Bölümünden onay almaları gerekir. Brezilya, Özel Sektör borçlanmaları için Merkez Bankası iznini arar ve Şili’de Merkez Bankası özel sektörün dış borçlanmaları için yetkili olup, kayıtların tutulmasından da sorumludur.

Finlandiya, örneğin, 1986 öncesinde özel sektör dış borçlanması için ayrıntılı bir onay sistemine sahipdi. O zamandan beri sistem, yavaş yavaş gevşetildi ve 1990 yılı sonunda tamamen kaldırıldı. Onay sistemi, bir yıldan fazla vadeli tüm önerilen yabancı borçlanmaların Finlandiya Merkez Bankası tarafından onaylanmasını gerektiriyordu. Bu sistem dış borçların tüketim için değil, sadece gerçek yatırımlar için kullanılmasını da güvenceye alıyordu. Ayrıca, uzun vadeli sermaye ithali için izin sadece ekonomik açıdan karlı ve geçerli olması beklenen projeler için verilmekteydi.

Kore’nin kontrol sistemi Türkiye ve Endonezya gibi, piyasa erişimi zamanlaması ile ilgilidir. Kore, dış borç isteyen özel firmaların bir mevduat bankası aracılığıyla borcunu güvenlik altına almalarını zorunlu tutar. Bu, özel sektör borçlanmasını kısıtlamak için değil onun zamanlamasını kontrol etmek için tasarlanmıştır. Amaç, Kamu ve özel sektör dış borç alacaklara, mümkün olan en düşük maliyetle sağlayacak optimal Pazar şartları oluşturacak şekilde finansal Pazar üzerindeki yıllık dış borçlanmaları düzgün şekilde dağıtmaktır. Finansal piyasaları rahatsız etmeyecek şekilde sendikasyon kredileri ve tahvil ihracı zamanlamasının kontrolü, dünya sermaye piyasalarına nispeten yeni olan ülkeler için yaygın bir uygulamadır.

Yeni Ekonomik Sistem Arayışı

Ekonomik sistem nedir?

Bir ekonomik sistem, toplumların veya hükümetlerin mevcut kaynakları, hizmetleri ve malları bir coğrafi bölge veya ülke genelinde organize ettiği ve dağıttığı bir araçtır. Ekonomik sistemler, toprak, sermaye, emek ve fiziksel kaynaklar dahil olmak üzere üretim faktörlerini düzenler. Bir ekonomik sistem, belirli bir topluluğun ekonomik yapısını oluşturan birçok kurumu, ajansı, kuruluşu, karar alma sürecini ve tüketim kalıplarını kapsar.

Ekonomik Sistem Türleri

Dünyada pek çok ekonomi türü vardır. Her birinin kendine özgü ayırt edici özellikleri vardır, ancak hepsi bazı temel özellikleri paylaşır.  Her ekonomi, benzersiz bir dizi koşul ve varsayıma dayalı olarak çalışır. Ekonomik sistemler dört ana türe ayrılabilir: geleneksel ekonomiler, komuta ekonomileri, piyasa ekonomileri ve karma ekonomiler.

Geleneksel sistemler malların, hizmetlerin ve işin temellerine odaklanır ve geleneklerden ve inançlardan etkilenir. Merkezi bir otorite, komuta sistemlerini etkilerken, bir piyasa sistemi talep ve arz güçlerinin kontrolü altındadır. Son olarak, karma ekonomiler komuta ve piyasa sistemlerinin bir kombinasyonudur.

Karma sistemler küresel olarak norm haline gelmiştir ve Batı’daki birçok ülke bugün karma ekonomi sistemi izliyor. Çoğu endüstri özeldir, geri kalanı ise esas olarak kamu hizmetlerinden oluşur ve hükümetin kontrolü altındadır. Karma bir sistemin, piyasa ve komuta sistemlerinin en iyi özelliklerini birleştirdiği söylense de, pratikte, karma ekonomiler, serbest piyasalar ve hükümet kontrolü arasında doğru dengeyi bulma zorluğuyla karşı karşıyadır. Zira, hükümetler gerekenden çok daha fazla kontrol uygulama eğilimindedirler.

Küresel Ekonomik Sistem Başarısız mı?

İkinci Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, dünya ekonomik büyüme yoluyla evrensel refaha giden bir yol arıyordu. Dünya Bankası’na göre, 1960’ta küresel GSYİH 11,194 trilyon dolardı. 2016 yılında 77,297 trilyon oldu. Aradan geçen 56 yıl boyunca, küresel ekonomi sabit 2010 ABD $ ‘ı ile 6,9 kat büyümüştü.

Mevcut insan bilgisi, teknoloji, organizasyon, farkındalık ve ekonomik çıktı düzeyi göz önüne alındığında, dünyadaki her insanın şimdiye kadar sağlıklı ve mutlu bir yaşamın temel unsurlarına güvenli bir şekilde erişmesi sağlanmalıydı: sağlıklı beslenme, temiz su, barınma, barış ve adalet, temel sağlık hizmetleri ve eğitim, doğru ve zamanında haberlere ve küresel iletişim ağına erişim gibi. Ölçülemiyen sayıda insanın sağlıklı, güvenli ve mutlu bir yaşamın bu temellerinden hâlâ yoksun olması, derin ekonomik başarısızlığın işaretidir. Bu başarısızlığın bir başka kanıtı, hızla derinleşen çevresel, eşitlik ve yönetişim krizleridir ve insan geleceği için potansiyel olarak çok büyük bir tehdit oluşturuyor.

1. Çevresel Kriz: Küresel Ayak İzi Ağı, 1970 yılında insan tüketiminin ilk kez Dünya’nın biyolojik kapasitesinin sınırlarını aştığını hesapladı. 2017’ye kadar, Dünya’nın kaldırabileceğinin 1,7 katı bir hızla tüketiyorduk. Bu 0,7 fazla, insan yaşamı da dahil olmak üzere, dünyanın, yaşamı destekleme kapasitesini tüketiyor. Ve bu fark, büyümeye devam ediyor.

2. Eşitlik Krizi: 2010 yılında, dünyanın en zengin 388 milyarderinin toplam serveti, insanlığın en yoksul yarısının toplam servetine eşitti – 3,5 milyar insan. 2017 yılı itibariyle, yalnızca dünyanın en zengin 8 milyarderinin finansal serveti, insanlığın en yoksul yarısınınkine eşit hale geldi – bu, insanlık tarihindeki en büyük adil olmayan  servet ve güç dağılımı.

3. Yönetişim Krizi: Küresel şirket yönetimi, yerel halkı ve toplulukları, kendilerinin ve onların soyundan gelenlerin ihtiyaçlarına hizmet etmek için sürekli olarak bağlı oldukları yerel ekonomilerin ve kaynakların kontrolundan çıkarıyor. Ortaya çıkan yoksunluk, gerilim ve güvensizlik, siyasi aşırılığı, şiddeti ve hoşgörüsüzlüğü besleyen ve kendi kendini düzeltemeyen siyasi kurumların güvenilirliğini yok ediyor.

Bunların hepsi, yalnızca finansal kazanç arayan ve yaşama yalnızca mevcut piyasa fiyatı üzerinden değer veren uluslararası şirketler ve finans piyasaları tarafından yönetilen küresel bir ekonominin derin başarısızlığının göstergeleridir.

Mevcut durum

Kapitalizm, son on yılda önemli katkılar sağlamıştır. Bunlar, düşük karbonlu ekonomilerin gerekliliği ile uyumlu olarak yenilenebilir enerjiler için kullanılan teknolojilerin gelişmesini; dünya genelinde yaşam beklentisini önemli ölçüde artıran tıbbi atılımlar; zenginlik yaratma ve yüz milyonlarca insanı aşırı yoksulluktan kurtaran yükselen ekonomilerin büyümesi gibi.

Ancak, bu gelişmelerin bedeli de yüksek olmuştur. İnsanlık şu anda, şimdiki kapitalist modelin doğasına özgü çeşitli sosyal ve çevresel sorunlarla karşı karşıyadır- teşvik yapıları ve özel oyuncuların, sosyal içermeyi ve çevresel direnci teşvik eden bir yaklaşım üzerinden karlarını maksimize etmeye nasıl öncelik verdiği.

Mevcut modelin artık işe yaramadığı konusundaki fikir birliği, genelleştirilmiş başarısızlığın açık semptomlarıyla kanıtlanmaktadır: farklı ülkeler içinde ve arasında zengin ve yoksul arasında artan sosyal eşitsizlikler; çoğunluğu Küresel Güney’de olmak üzere 2 milyardan fazla insan, uygun temizlik tesislerinden veya temiz yemek pişirme imkanlarından yoksun; 70 milyondan fazla insan küresel ısınma ve / veya çatışmalar nedeniyle zorla yerlerinden edildi; yükselen göç dalgaları ve sosyal gerilim; arazi kullanımının yanlış yönetiminin bir sonucu olarak okyanus asitlenmesi; ve gıda güvenliğini tehlikeye atan böceklerin büyük ölçüde yok olması.

Bunların hepsi, her yıl sadece sol eğilimli savunucular tarafından değil, küresel akademik camianın çoğu tarafından siyasi ideolojiler çerçevesinde ve Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Dünya Ekonomik Formu gibi uluslararası kuruluşlar tarafından her yıl açıklanan gerçeklerdir.

Burada, kapitalist ekonomik sisteme ayrıntılı bir alternatif önermeye yönelik herhangi bir girişim, biraz yadırganabilir. Farklı ekonomik modellerin nasıl kurulduğu ve farklı gerçekliklerde ve toplumlarda dünya çapında nasıl işledikleri son derece karmaşıktır. Ancak, bir alternatifi tasavvur etmenin zorlukları ne olursa olsun, mevcut durum üzerinde büyüyen bir fikir birliği var gibi görünüyor: kapitalist sistem herkes için işlemiyor.

Kurumsal Yönetimin Gücü

Mevcut ekonomide iktidar, yaşama yalnızca paraya hizmet ettiği için değer veren kurumlarda bulunduğundan, bir ekonominin tek meşru amacıda başarısız oluyor: yaşam araçları için ona bağlı olan insanlara sonsuza dek hizmet etmek. Ekolojik Bir Medeniyet için yeni bir ekonominin kurumları, yaşayan insanları ve içinde yaşadıkları toplulukları güçlendirmelidir. Paraya yalnızca, hayata hizmet için değer vermeleri gerekir.

Resmi kalkınma ajanslarının politika ve programları, kendi kendini yöneten topluluk insanının, birlikte yaşam araçlarının yarattığı ilişkileri bozdu, tekelleştirdi ve paraya çevirdi.

Arazi, su, barınak, ulaşım, bilgi, eğitim, sağlık hizmetleri ve yaşamın diğer temel unsurlarının kontrolü, erişim için para talep eden özel menfaat şirket oligopollerine ve tekellerine geçti. Para elde etmek için, insanlar emeklerini düşük ücretler karşılığında şirketlere sattılar ya da şirketlerden faiz oranlarıyla ödünç aldılar. Ekonomik gelişme, bu yeni sömürgeciliği maskeledi.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer “gelişmiş” ülkelerde. ilişkilerden para kazanılıyor. Paraya erişimin ve yaşam araçlarının kontrolü kurumsal oligopollere ve tekellere geçişi. Emeklerini seçimleri ile değil, zorunluluktan satan insanlar. Aile ve toplum ilişkilerinin parçalanması. Ve siyasetin büyük bir parayla ele geçirilmesi.

Özel menfaat şirketi ve kaynakları ve paranın kontrolünde yoğunlaşma ve tekelleşme konularındaki neredeyse sınırsız yeteneği, bunu mümkün kılar.

Daha eşit toplumlar önemlidir

Kapitalizmin ateşli savunucularının çoğu için yasaklanmış bir kelime olan ‘sosyalizm’, mevcut modele geçerli bir alternatif olabilir mi? Geleneksel sosyalist model, sosyalist bir toplumdaki teşvik yapıları ve otoriterliğe doğru çekilme gibi Marx ve Engels gibiler tarafından gerektiği gibi ele alınmayan kavramsal meseleler dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle gelişmedi. Bununla birlikte, bu alternatiften öğrenilebilecek önemli dersler de vardır. Paylaşılan refahı teşvik etmek ve daha eşit toplumları savunmak bunlardan sadece ikisi.

Paylaşılan refahı teşvik etmek çok şey ifade eder. Örneğin özel sektörde, Google gibi devasa oyunculardan Chobani gibi yoğurt üreticilerine, örnek olarak liderlik eden ve çalışanlarına hisse veren birçok şirket var. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, hükümetler insanları bir araya getirmek ve toplum yaşamını teşvik etmek için parklar ve kültür yapıları gibi ortak alanlara erişime öncelik verebilir. Merhum ve saygı duyulan sosyolog Zygmunt Bauman, şaheserlerinden biri olan “Bireyselleştirilmiş Toplum” da insan yaşamının parçalanma sürecinden geçtiğini savundu. Sürdürülemez tüketicilik, topluluğun daha geniş refahına öncelik vermek yerine, bireyci odaklı toplumların sonuçlarından yalnızca biri olmuştur- sanayiciliğin ortaya çıkışı ve işbölümü ile daha belirgin hale gelen bir süreç.

Daha eşit toplumları savunmanın önemi, basitçe, mevcut modelin sınırsız serveti yoğunlaştırdığı ve yoksulluk tuzakları gibi kısır olumsuz ve kırılması zor çevrelerle sonuçlanan çarpıtmalar yarattığı gerçeğine dayanmaktadır. Görüldüğü gibi, zengin ülkeler arasında bile, ABD de dahil olmak üzere daha yüksek eşitsizlik oranlarına sahip olanlar, Japonya gibi daha az eşitsizlik gösteren nispeten zengin ülkelere göre alkol bağımlılığı, bebek ölümleri ve cinayetler gibi daha fazla toplumsal sorun yaşıyorlar.

Yeni Ekonomi

Yaşam araçlarının mülkiyeti, yalnızca kişisel mali kazancı en üst düzeye çıkarmak için birkaç kişi tarafından tutulduğunda, kesin sonuç şu anda elde ettiğimiz şeydir: herkesin sağlığının ve refahının bağlı olduğu sosyal ve çevresel temellerin yok edilmesi. Mevcut tecrübemizin gösterdiği gibi, ekonomik demokrasi, siyasi demokrasinin önemli bir yapı temelidir.

Demokrasi ve pazarlar, bir sağlıklı toplumun önemli yapı temelleridir. Çok uluslu şirket birleşmeleri, yaşam araçlarının mülkiyetini birleştiriyor. Bir şirketin, hepsine sahip olmasının ne kadar süre alacağı bilinmiyor. Bu nedenle, demokrasinin ne zaman oligarşiye, piyasanın ne zaman tekele dönüşeceği merak ediliyor.

Başarısız Emperyal Medeniyet ekonomisinden Ekolojik Medeniyetin Yeni Ekonomisine geçiş, ekonominin tek meşru amacının, yaşayan toplulukların tüm üyelerinin, sağlıklı, mutlu ve üretken bir yaşamın esasları için ihtiyaçlarını sonsuza dek karşılamada desteklemek gerektiğini farkına varmakla başlar. Bu, yaşayan varlıklar olarak doğamızla ve ihtiyaçlarımızla ve şu anda tam ve aşırı yüklü bir Dünya’da yaşayan küresel bir tür olduğumuz gerçeğiyle tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmelidir.

Yeni ekonominin kurumları, Dünya’ya uyum sağlama yeteneğimizin ve sorumluluğumuzun, Dünya’nın bize uyum sağlama kapasitesini ve sorumluluğunu aştığını kabul etmelidir. Ayrıca paranın ekonominin amacı değil, bir aracı olduğunu da kabul etmeleri gerekir. Ve sadece hayata hizmet ettiği için uygun şekilde değerlidir. Ve eğer ekonomi yaşama hizmet edecekse, ekonomik kaynakların ve önceliklerin kontrolü, insanların birbirlerine ve yaşadıkları ve bağlı oldukları yerin doğal yaşam sistemlerine önem verdikleri yaşayan topluluklarda köklenmelidir.

Temel Yeni Ekonomi Sonuçları ve Sistem Seçimleri

Ekolojik Bir Uygarlığın Yeni Ekonomisi üç temel sistem sonucunu sağlamalıdır:

1. Dünya Dengesi. Sonlu bir yaşayan Dünyadan doğan ve onun tarafından beslenen canlı varlıklar olarak, sağlığımız ve refahımız Dünya’nın sağlığına ve iyiliğine bağlıdır. Toplam tüketimimizi Dünya’nın yaşayan yenileme kapasitesi ile dengede tutmak için ekonomiyi ve insan ürememizi yönetmeliyiz.

2. Paylaşılan Refah. Dünya, tüm Dünya yaşamının ortak mirasıdır. Dünyanın tüm 7,6 milyar insanının temel ihtiyaçları karşılanmalı ve büyümekte olan mevcut üretim kapasitesi paylaşılmalıdır. Dünya üzerinde maddi savurganlığa yer yoktur.

3. Yaşayan Demokrasi. 1. ve 2. koşulları yerine getirmek için, insan ekonomisi, değişen yerel koşullara sürekli olarak adapte olmak için kendi kendini düzenleyen yerel biyo-sistemler olarak organize olan Dünya’nın biyosferini (canlıların yaşadığı yüzey, atmosfer ve hidrosfer bölgeleri) taklit etmelidir. Derin demokrasi, hem sonuç hem de geçişin yönlendirilmesi için gereklidir.

 Hayatın çıkarları paranın çıkarlarından önce gelmesi gerektiğinden, iki sistem tasarımı seçeneği kritiktir:

Herkes İçin Daha İyi Bir Yaşam Arayışı

Gereksiz savurganlıktan başka diğer şeylerden çok az fedakarlık ederek, tüm insanların yaşam kalitesini artıran yollarla, eşitsizliği ve yaşayan Dünya üzerindeki insan yükünü azaltmak için birçok fırsatımız var.

Daha eşit toplumların psikolojik, sosyal ve çevresel olarak daha sağlıklı toplumlar olduğuna dair önemli kanıtlar vardır. Ve insanlar, birbirlerini tanıyan ve önemseyen toplulukların üyesi olarak örgütlendiklerinde, ortak refahları için demokrasinin gelişmesine ve hükümetlerin görece dikkat çekmeyen bir kurum olmalarına imkan veren bir sorumluluk duygusunu paylaşırlar.

Savaş araçlarının, hızla modası geçecek tüketim malları üretme politikasının, reklamcılık ve statü odaklı tüketimin üretimini ve kullanımını ortadan kaldırımayı başarırsak, yaşayan Dünya üzerindeki insan etkisinin faydalı şekilde azaltılması sağlanır.

Mükemmel toplu taşıma ve işe, alışverişe ve rekreasyona yakın yerleşim yerleri ile otomobil bağımlılığını ortadan kaldırmak için kentsel alanlarının yeniden düzenlenmesi. Trafik tıkanıklığının boşa harcanan saatlerinden ve fosil enerjisinden kurtarılmış bir yaşam.

Yerel kaynakları kullanarak yerel üretim ve onarım, yeniden kullanım ve geri dönüşüm için uygun desteği kullanarak tarımsal ve üretim ihtiyaçlarımızı karşılayarak toplu taşımanın çevresel maliyetleri büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. Toprağın, suyun, ormanların doğal sağlığını eski haline getirmek için toksik kimyasalların kullanımının ortadan kaldırılması balıkçılığı, insan sağlığınıı ve konforunu artırırken, Dünya’nın güzelliğini geri getirebilir. Bu eylemler herkes için istihdam fırsatları sağlayabilir; yoksunluğu, güvensizliği ve boşa harcanan insan potansiyelini ortadan kaldırır; ve aile ve toplum için zamanı artırır. Kolay mı? Hayır. Gerekli ve faydalı mı? Evet.

Büyük olasılıkla ölçülen GSYİH düşecektir – belki önemli ölçüde. Ama herkesin sağlığını ve mutluluğunu artırıyorsa, kötü kusurlu bir mali göstergeye ne olacağı neden önemsenmeli?

Kapitalist sisteme empatik bir alternatif yaratabilir miyiz?

Kısacası, kapitalist üretim ve tüketim modeli refahı paylaşmayı destekleyemedi ve eşitsizlik büyüyor. Aynı zamanda, toplumdaki bireysel benlik ve diğerleri arasındaki boşluk büyüdü ve bir topluluk duygusunu aşındırdı.

Benlik ile öteki arasındaki farkı azaltmak, empatinin anlamlarından biridir. İşte dünyanın ihtiyacı olan şey bu – pragmatik empati. Mevcut modelde gittiğimiz yön – örneğin bireylerin çevreye saygısızlık ederken kendi başarılarını sürdürmelerine izin veren – çok endişe vericidir. Sonuçta, başarısız bir dünyada hiç kimse başarılı sayılamaz.

Pragmatik olarak toplumların, insanların onurlu bir hayat yaşama şansına sahip olduğu bir dünyayı, toplu olarak yeniden hayal etmesi gerekir. Dünya gezegeninin hissedarları olarak, insanlar kâr paylarına sahip olacaklardır. Başka bir deyişle, konut tesislerine erişim dahil olmak üzere bir ürün ve hizmet sepeti alma hakkına sahip olacaklardır- sağlıklı yiyecek, temiz su ve kanalizasyon; sağlık ve eğitim. Tüm bunların mümkün olduğu bir dünyayı teşvik etmek için iyi bir başlangıç noktası, daha fazla empati uygulamaktır.

Diğer insanların duygularını algılama ve anlama yeteneği olan “Empati”ye dayalı bir sistem, bir alternatif olarak, birçok ekonomik modelin en iyi yönlerini alarak yeni bir şeyin temellerini oluşturmak olabilir. Bu alternatif, “empatikizm” sistemi olarak adlandırılabilir. Sermaye ve köklü teşvik yapıları aracılığıyla yeniliği ve girişimciliği teşvik eden, ancak parayı ve diğer kaynakları yalnızca insan merkezli bir toplumu geliştirmek için araç olarak kullanan bir ekonomik sistemi temsil edecektir. Aşırı eşitsizliği bastırırken ortak refaha öncelik verecektir.

Geleneksel kapitalizm ile sosyalizm arasında bir orta nokta bulan empatikizm, kavramlar, bölgeler ve insanlar arasında köprü kurmak olacaktır. Bu, bölünmeleri sona erdirmek ve işbirliğini teşvik etmek, bireyleri gerçek bir topluluk duygusuna yönlendirmek demektir. Empatik toplumlar bize bütünün sadece bir parçası olduğumuzu ve bütün olmadan hiçbir şey olmadığımızı hatırlatır. Dünyada değişimi teşvik etmek istiyorsak, birbirimizle ve gezegenimizle empati kurmaktan başka bir yol yok.

Yeni Ekonomi ve Kapitalizmin Yeniden Yapılanması

Yeni ekonomi terimi, erken İnternet şirketlerinin dünyayı değiştirme vaadi etrafında bir yatırım moda sözcüğü olarak gelişmesine rağmen, bu terim aynı zamanda küresel ekonomik sistemi yeniden tasarlama çağrılarıyla da ilişkilendirilmiştir. Küresel kapitalizmin tamamen yeniden tasarlanması bağlamında yeni bir ekonomi sistem talebi, bunu sosyal ve çevresel hedeflere ulaşmak için gerekli bir adım olarak gören insanlar tarafından ortaya atıldı. Bu bağlamda, yeni bir ekonomi, yönetim ve daha fazlası olarak; iyi kurumsal vatandaşlık, olumlu toplum etkileri ve varlık sahipliğini farklı şekilde dağıtma yoluyla, hissedarlara kâr sağlamaya daha az odaklanan bir ekonomidir.

Bazı yatırımcılar ESG yatırımıyla sistem içinde çalışmanın yollarını bulmuş olsa da, yerleşik çıkarlar göz önüne alındığında, kapitalizmin tamamen elden geçirilmesi oldukça zordur. Bu yaklaşım, alt satırdaki kârları sınırlasa bile, sosyal ve çevresel olarak daha yararlı şekillerde hareket eden şirketleri ödüllendirir. Bu hareketin etkisi halka açık piyasada yeni yeni hissedilmeye başlandı ve özel sermayeye ve finansın daha agresif köşelerine henüz ulaşmadı.

Teknoloji anlamında yeni ekonomi büyük ölçüde memnuniyetle karşılanırken, kapitalist sistemi sosyal, çevresel ve sürdürülebilirlik hedefleri etrafında yeniden yapılandırmak açısından yeni ekonomi değişim bir direnişle karşılaştı. Sistem içindeki değişime karşı bu direnç, ilerlemeyi yavaşlattı ve daha fazla insanı, özellikle ekonomik eşitsizlik ve uzun vadeli dışsallıkların yükünü taşıyan gençleri, tüm ekonomik sistemin değişmesi çağrısında bulunmaya teşvik etti.

• Ölçüm: Ölçtüğümüz şeyi alırız. GSYİH ve hisse senedi fiyatları gibi finansal varlık göstergeleri, bize şirketlerin ve varlıklıların finansal çıkarlarının nasıl gittiğini anlatır. Canlı göstergeler, doğanın, insanların ve demokrasinin sağlığını ve refahını ölçer, bize yaşayan insanların ne yaptığını anlatır. Yeni Ekonomi, hayali finansal refah göstergelerini değil, canlı refah göstergelerini geliştirmeyi başaracak.

• Güç: Yaşam araçlarımıza sahip olarak bizi yönetenler. Temel yaşam araçlarına sahip olanlar, yönetirler. Monarşi altında, krallar tebaalarının hayatlarının bağlı olduğu topraklara ve sulara sahipti. Devlet sosyalizmi altında, hükümet geçim araçlarının sahibidir ve iktidar siyasetçilerin elindedir. Kurumsal kapitalizmde, şirketler geçim araçlarının sahibidir ve varlıklı finansörler iktidarı elinde tutar. Yeni Ekonomi, hukuken sahip oldukları özel mülkü yoğun şekilde yönetmeyen veya kullanmayan sahiplik yerine, eşit olarak dağıtılmış yerel köklü mülkiyeti tercih ediyor.

Siyasi demokrasi, Ekolojik Bir Medeniyet için Yeni Bir Ekonomiye Büyük Dönüşü Yönlendirme becerimiz için çok önemlidir. Mevcut durumun gösterdiği gibi, siyasi demokrasi zorunlu olarak ekonomik demokrasinin temeline dayanır – temel yaşam araçlarının mülkiyetine eşit, demokratik katılım.

Thomas Jefferson, demokratik ideali savundu. Adam Smith, pazar idealini savundu. Her ikisi de, komşularını tanıyan ve onların refahını önemseyen kendi kendini yöneten küçük çiftçiler, zanaatkârlar ve dükkan sahiplerinden oluşan piyasa temelli, demokratik toplumları öngörüyordu. Bu, ulus devletlerin politik süreçlerine hakim olan tekelci şirketlerin küresel ekonomisinden çok uzak bir vizyondur.

Nüfus artışı, artan beklentiler ve ileri teknoloji, yeni zorluklar ve yeni fırsatlar yaratır. Ancak gücün dağıtılması, kendi kendini örgütleme ve herkesin iyiliği için endişe etme gibi temel ilkeler, şimdi, gerçeğe dönüşmesi gerekenleri doğru bir şekilde tanımlamaktadır.

KAYNAK

CFI Economic System, corporatefinanceinstitute.com

Murilo Johas Menezes, Can we create an ampathic alternative, World Economic Forum 08 Aug 2019, 08 Aug 2019

Silvia Castrogiovanni, Founder, Kindacom, Elena Pattini, Vice Chairman, Kindacom Scientific Committee, Essential New Economy Outcomes and System Choises

Will Kenton,  New Economy Updated Nov 9, 2020, Investopedia:

Diğer.

YAŞAM KALİTESİ, Gelir eşitsizliği ve yoksulluk

Herkese neredeyse eşit ödeme yapıldığı zaman, gelir eşitsizliği ortadan kalkar ve devlet, tüm bireylerin refahı için çalışır. Gelir eşitsizliğinin; daha yavaş GSYİH büyümesi, azalan gelir hareketliliği, daha fazla hane halkı borcu, politik kutuplaşma ve daha yüksek yoksulluk oranları gibi politik ve ekonomik etkileri vardır.

Gelir eşitsizlikleri, her ülkedeki yaşam standartlarındaki farklılıkların en görünür tezahürlerinden biridir. Yüksek gelir eşitsizlikleri, tipik olarak, nüfusun büyük bir kısmının işsiz kalması veya düşük ücretli ve düşük vasıflı işlerde mahsur kalması şeklinde bir insan kaynağı israfına işaret eder. Gelir, belirli bir yıldaki hane halkı harcanabilir geliri olarak tanımlanır. Serbest meslek ve sermaye geliri ve kamu nakit transferlerinden oluşur; hane halkı tarafından ödenen gelir vergileri ve sosyal güvenlik katkı payları düşülür. Hane halkının geliri, farklı büyüklükteki hanelerin ihtiyaçlarındaki farklılıkları yansıtacak bir ayarlama ile her bir üyesine atfedilir (yani, dört kişiden oluşan bir hane halkının ihtiyaçlarının, tek başına yaşayan bir kişininkinin iki katı olduğu varsayılır.).

Bireyler arasındaki gelir eşitsizliği, genellikle aşağıdaki göstergeler ile ölçülmektedir.

  • Gini katsayısı, nüfusun kümülatif oranlarının, aldıkları gelirin kümülatif oranlarıyla karşılaştırılmasına dayanır ve mükemmel eşitlik durumunda 0 ile mükemmel eşitsizlik durumunda 1 arasında değişir.
  • Ortalama log sapması, ortalama gelirin her ondalık dilimdeki gelire oranının logaritmasının ortalama değeridir.
  • Değişimin karesel katsayısı, her ondalık dilimdeki ortalama gelirin değişiminin, tüm nüfusun ortalama gelirinin karesine bölünmesiyle elde edilir.
  • P90 / P10 oranı, dokuzuncu ondalık dilimin üst sınır değerinin (yani en yüksek gelire sahip insanların %10’unun) ilkine oranıdır.

Ortalama log sapması ve ondalık dilimler arası oranlar 1’den daha düşük değere sahiptir ve üst sınırı yoktur, oysa kare değişim katsayısının alt sınırı 0 ve üst sınırı sonsuzdur.

Gini endeksi, 1912’de Corrado Gini adlı İtalyan bir istatistikçi tarafından tasarlandı. Şimdiye kadar, özellikle gelir ve servet dağılımında sosyoekonomik eşitsizliğin tartışmasız en popüler ölçütü olmuştur. Gini indeksinin avantajı, tüm gelir dağılımındaki eşitsizliğin, 0 ile 1 arasında değerler olarak yorumlanması ve görece en kolay bir istatistikte özetlenebilmesidir. Bu metot, farklı nüfus büyüklüklerine sahip ülkeler arasında karşılaştırma yapılmasına imkan verir. Ayrıca, Gini indeksindeki verilere erişim kolaydır, düzenli olarak güncellenir ve ülkeler ve uluslararası kuruluşlar tarafından raporlanır.

Gini indeksi, bir ekonomideki bireyler veya hane halkları arasında gelir dağılımının (veya bazı durumlarda tüketim harcamalarının) tam olarak eşit bir dağılımdan ne ölçüde saptığını ölçer. Bir Lorenz eğrisi, en yoksul birey veya hane halkından başlayarak, kümülatif alıcı sayısına göre alınan toplam gelirin kümülatif yüzdelerini gösterir. Gini indeksi, Lorenz eğrisi ile varsayımsal bir mutlak eşitlik çizgisi arasındaki alanı ölçer ve çizginin altındaki maksimum alanın yüzdesi olarak ifade edilir. Dolayısıyla, 0 Gini indeksi mükemmel eşitliği temsil ederken, 1 indeksi mükemmel eşitsizliği ifade eder.

Gini endeksi, apsisin en düşükten en yükseğe (x) kümülatif normalleştirilmiş gelir sıralaması ve ordinatın en düşükten en yükseğe (y) kümülatif normalleştirilmiş gelirin olduğu Kartezyen koordinatlarında çizilen Lorenz Eğrisi’nden (Lorenz, 1905) Şekil’de gösterildiği gibi türetilebilir. Gini’ye (2005) göre Gini indeksi, mükemmel eşitlik çizgisi ile Lorenz eğrisi (A) arasındaki alanın oranının, mükemmel eşitlik çizgisi (A + B) altındaki toplam alana bölünmesiyle hesaplanabilir.

Gini katsayısı hakkında düşünmenin başka bir yolu, mükemmel eşitlikten sapmanın bir ölçüsüdür. Lorenz eğrisi tam olarak eşit düz çizgiden ne kadar fazla saparsa (Gini katsayısı 0’ı temsil eder), Gini katsayısı o kadar yüksek ve toplum o kadar az eşittir.

Dünya Bankası’nın Yoksulluk ve Paylaşılan Refah 2020 raporuna göre, Gini katsayısı H1N1 (2009), Ebola (2014) ve Zika (2016) gibi büyük salgınları takip eden beş yıl içinde yaklaşık 1,5 puan artmıştır. Gini katsayısı, 19. ve 20. yüzyıllarda sürekli büyüme gördü. 1820’de Gini katsayısı 0,50, 1980 ve 1992’de ise 0,657 idi.

GİNİ Katsayısının, gelir eşitsizliğinin istatistiksel bir ölçüsü olarak avantajlarına rağmen, bazı eksiklikleri de vardır.

Gini katsayısı, bir ülkedeki servet veya gelir dağılımını analiz etmek için yararlı bir araç olsa da, bir ülkenin genel servetini veya gelirini göstermeyebilir. Yüksek gelirli bir ülke ile düşük gelirli bir ülke aynı Gini katsayılarına sahip olabilir. Ek olarak, güvenilir GSYİH ve gelir verileri gibi sınırlamalar nedeniyle, Gini endeksi gelir eşitsizliğini abartabilir ve hatalı olabilir.

Örneğin, üst ve alt gelir grupları arasındaki eşitsizliğin dağılımındaki değişiklikleri bize anlatmaz. Gini katsayısındaki bir azalma, en altta buna karşılık gelen gelirlerde bir artış olmaksızın (yani insanlar aynı derecede fakir oluyorken), en tepenin gelirlerindeki bir düşüşten kaynaklanabilir. Gini endeksi, gelir dağılımının kuyruklarındaki eşitsizliğe daha az duyarlıdır

Ayrıca, düşük Gini endeksine sahip bir ülkenin her zaman o ülkedeki gelir dağılımının daha yüksek Gini endeksine sahip bir ülkeden daha eşit olduğu anlamına gelmediği bazı çalışmalarda  belirtilmektedir. Bunun nedeni, iki ülkenin Lorenz eğrilerinin farklı gelir dağılımlarını yansıtacak şekilde kesişebilmesidir. Bunlar arasındaki gelir eşitsizliği, en zenginlerin ve en yoksulların sahip olduğu gelir payına ilişkin bilgiler dikkate alındığında çok farklı olabilir. .

Örneğin, Palma, 2011 Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Gelir Dağılımı Veri Tabanı Örgütü (OECD IDD), 2015 yılında İngiltere ve İsrail’in aynı Gini endeksini (0,360) paylaştığını, ancak Birleşik Krallık’taki en yüksek %10’un gelir payının en alttaki % 10’un gelir payına oranı 4,2 iken, İsrail’de bunun 5,8 olduğunu belirtmektedir.

Yüksek gelirli bir ülke ile düşük gelirli bir ülke, gelirler her ülke içinde benzer şekilde dağıtıldığı sürece aynı Gini katsayısına sahip olabilir: Örneğin, OECD’ye göre, Türkiye ve ABD’nin her ikisinin de 2016’da 0,39-0,40 civarında Gini katsayıları vardı, ancak Türkiye’nin kişi başına GSYİH’si ABD’nin yarısından azdı (2010 dolar bazında).

Ülkelerin aynı Gini endeksini paylaşırken, en zengin ve en fakir arasındaki gelir paylarının farklı olabilmesi, Gini endeksinin tek başına ülkeler arasındaki gelir eşitsizliğini tam olarak belirtemediğini gösterir.

Ayrıca Atkinson (1970), Gini endeksinin gelir dağılımının orta bölümündeki değişikliklere daha duyarlı ancak, gelir dağılımının üst ve alt bölümlerindeki değişikliklere daha az duyarlı olduğunu belirtmektedir.

Palma (2011), ondalık dilimler arası oranları kullanarak ülkelerdeki gelir eşitsizliğini analiz eder ve gelir eşitsizliğindeki artışın, en üst %10’un elinde tuttuğu gelir payındaki ve en alttaki %40’ın sahip olduğu gelir payındaki artan çeşitlilikten kaynaklandığını bulur. 5 ila 9 arasındaki ondalık dilimlerin gelir payı zaman içinde sabit kalır.

Palma (2011), gelir eşitsizliği yüksek olan ülkelerde (en iyi %10’un, gelir payını mali bakımdan beslemede daha başarılı olduğu ülkelerdir), gelir eşitsizliğini azaltmak için politika yapıcıların politikaları en üstteki %10’un sahip olduğu gelir payı oranını en alttaki %40’ın sahip olduğu gelir payına göre düşürmeye yönelmeleri gerektiğini öne sürüyor.

NETİCE

İki veya daha fazla ülkenin aynı Gini endeksine sahip olması, bu ülkelerin aynı düzeyde gelir eşitsizliği paylaştığı anlamına gelmez. Aslında, ülkelerin en zengin ve en fakir arasındaki gelir farkı dikkate alındığında gelir eşitsizliği oldukça farklı olabilir. Aynı şekilde, en zenginlerin sahip olduğu gelir payının en yoksulların sahip olduğu gelir payına eşit oranına sahip iki veya daha fazla ülkenin gelir eşitsizliliğinin, her zaman bu ülkeler arasında aynı olduğu anlamınada gelmez. Gini indeksinin, gelir dağılımının kuyruklarında eşitsizliğe daha az duyarlı olduğu bilinirken, en zenginlerin gelir payının en yoksulların gelir payına oranı, gelir dağılımının ortasındaki eşitsizliği hesaba katmaz.

Eşitsizlik düzeyindeki bir değişikliğin altında yatan nedenler oldukça karmaşık olabilir ve birçok faktörden etkilenir. Ayrıca, aynı ölçü, kullanılan veri kaynağına bağlı olarak farklı bir sonuç verecektir. Bu bakımdan, gelir eşitsizliği ölçümünde sadece GİNİ İndeksine bağlı kalmayıp, diğer metotlarla da onu tahkik etmek faydalı olacaktır.

EKONOMİK YAPTIRIMLAR

Zengin Devletler mali güçlerini,  büyük  siyasi etkiye sahip çok zengin iş adamları(oligark) yaratmayı önlemek, vergi kaçakçılığına son vermek ve daha adil bir dünya ekonomisi yaratmak için kullanmalıdır.

Yalnızca son altı ayda, Trump yönetimi Rusya, İran, Çin, Venezuela ve Türkiye hükümetlerine yeni ekonomik kısıtlamalar getirdi. Bu yeni bir fenomen değil, ancak Amerikan yaptırım devletinin on yıllarca süren genişlemesinde bir hızlanmaya işaret ediyor. Hazine’nin Yabancı Varlık Kontrol Ofisi (OFAC) şu anda Küba’dan Kuzey Kore’ye kadar ülkeye özgü 26 yaptırım programını yönetmektedir. Ayrıca, ABD tüzel kişilikleri veya Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren yabancı şirketlerle iş yapmaktan men edilen 6.000’den fazla kişi, şirket ve grubun bulunduğu bir kayıt tutmaktadır.

Bunlar arasında Kolombiyalı kartel liderleri, Suriyeli casuslar, Güney Sudanlı generaller ve gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesine karışan Suudi yetkililer yer alıyor. Yaptırım araçlarını böylesine geniş bir yelpazede farklı durumlarda kullanmanın anlamsızlığı  açıktır.

Yaptırımlar bir Amerikan icadı değildir. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği, kendi ekonomik baskı rejimlerini yönetiyor – örneğin, BM Güvenlik Konseyi, 1990’dan 2003’e kadar Irak’a neredeyse tamamen bir ticari ve mali ambargo uyguladı – ve şu anda dünya nüfusunun üçte biri yaptırımlar altında bir ülkede yaşamaktadır. Yine de Washington’un ekonomik silahının kontrolü rakipsizdir: ABD hükümeti, yerel bankalardan ve kurumlardan geçen varlıklara el koyabildiğinden, Wall Street ve dolar finansmanına erişimi engelleyebilir ve yabancı şirketlere ambargo altında ülkeyle ticareti durdurmaları için fiilen baskı yapabilir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra, liberal enternasyonalistler silahlı çatışmanın yerini alacak baskı uygulamaları için yeni bir yol aramaları sonucunda, ekonomik yaptırımlar ortaya çıktı. Siperlerin dehşetine geri dönmekten kaçınmaya kararlı olarak, barışı sağlamak için abluka, varlık dondurma ve kara listeye alma gibi teknik araçların kullanılmasını önerdiler. Ekonomik savaş Orta Avrupa ve Orta Doğu’da yüz binlerce insanı aç bıraktığından, Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin yaratıcıları gelecekte ekonomik izolasyon tehdidinin hükümetleri ve sivil halkı yıkıcı davranışlardan ve savaştan caydıracağını umdular.

Yaptırımların barışı teşvik ettiği yönündeki bu kurucu fikir devam ediyor. Yine de bu deneyin bir asırlık gerçekçi bir değerlendirmesi, yaptırımların başarılı olduklarından çok daha sık başarısız olduğu ve istenmeyen sonuçlarını nadiren yetersiz kazanımlara değer olup olmadığı gerçağiyle yüzleştirmektir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve yurtdışında ki yeni düşünceler, liberal enternasyonalizmin ortodoksluğunun yaptırımlarına meydan okumalı, ekonomik baskının gücünü ilerici amaçlar için yeniden icat ederken, dünya siyasetindeki tehlikeli aşırılıklarını azaltmalıdır. 21. yüzyılda savaş ve eşitsizlik sorunlarını ele alan ciddi bir dış politika, bu kusurlu aracı yeniden şekillendirmeli ve onun ötesine geçmelidir.

Zira, yaptırımların aşırı kullanımı uluslararası istikrarsızlığın önemli bir kaynağı haline gelmiştir. Yaptırımlar uluslararası rekabeti azaltmak yerine şimdi onu daha da kötüleştiriyor. İran, yaptırımların yeniden uygulanmasını bir “savaş durumu” yaratma olarak görüyor. Rus yetkililer onları “ekonomik savaşa” benzetti ve “başka yollarla” yanıt vereceklerine söz verdiler. Kuzey Kore, ABD ve BM yaptırımlarını bir “savaş ilanı” olarak görüyor ve karşılığında kendi kavgacı söylemini artırdı (Trump-Kim romantizmine rağmen). Çin, kendi adına, daha zayıf ama benzer baskılara gümrük tarifeleri yoluyla yanıt verdi.

Bu, üretken olmayan tedbirler karmaşasıyla yüzleşecek ve savaşa karşı gelme ve dış politika üzerindeki demokratik kontrolü artırma geleneğini sürdüren alternatifler önerecek yeni politikalara ihtiyaç var. Bugünün jeopolitik ve ekonomik çalkantılarının ortasında, tek başına askeri aşırılıkları dizginlemeye odaklanmak yeterli değil. Akıllı ve ilerici bir dış politika, Amerikan ekonomik hegemonyasının sert kenarıyla yüzleşmediği sürece geçerli olmayacaktır.

Dikkate alınması gereken ilk gerçek, yaptırımların ne kadar yıkıcı olabileceğidir: Siyasi sonuçları ne olursa olsun, ekonomik yaptırımlar hedefledikleri toplumların uzun vadeli büyüme yörüngesine ciddi şekilde zarar verir. 1976’dan 2012’ye kadar, BM ve ABD yaptırımları, hedefledikleri ülkelerin kişi başına düşen GSYİH’sini ortalama yüzde 25 azalttı. Özellikle Amerikan yaptırımlarının, hedef ülkelerdeki yoksulluk açığını genişletmede güçlü bir rol oynadığı görülmüştür. Yaptırımlar aynı zamanda ekonomik eşitsizliği daha da kötüleştiriyor; 1960 ile 2008 yılları arasında 68 yaptırım rejimi üzerinde 2016 yılında yapılan bir araştırma, bunların gelir eşitsizliklerini önemli ölçüde artırdığını ortaya koydu.

Siyasi olarak ne sıklıkla boşuna olduğunu düşündüğümüzde, bu zarar daha da anlamsız görünüyor. Yaptırımların Güney Afrika’nın 1980’lerde nükleer silahlarından vazgeçmesine ve 1990’larda apartheid’i sona erdirmesine katkıda bulunduğu doğrudur. Ayrıca, 2015’te İran’ın nükleer kapasitesini kısıtlayan Ortak Kapsamlı Eylem Planına (JCPOA) ulaşılmasına da yardımcı oldular.

Ancak bu iki göreceli başarı bile yalnızca yaptırımlara bağlı değildi. Gerçek savaş ya da savaş tehdidi, müzakerelerin arkasında büyük bir yer tutuyordu ve Pretoria ve Tahran’daki tesadüfi siyasi değişimler ve yapıcı uluslararası gelişmeler – Güney Afrika’daki Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Avrupa ve Asya ülkelerinin İran’la görüşmelere dahil edilmesinin- bu yaptırımların başarısının anahtarı olmuşlardır.  ABD müttefiki olmayan büyük ülkelere karşı ya da ulusal çıkarları ilgilendiren hayati sorunlar üzerinde kullanıldığında, yaptırımlar hayal kırıklığı yarattı. Nadiren askeri hareketi önlediler, muhalif hükümetleri devirdiler ya da halkı yöneticilerine karşı başarılı bir şekilde isyan etmeye teşvik ettiler.

Bunların yerine ekonomik yaptırımlar, egemen seçkinlerin konumunu zayıflatmak yerine pekiştirme eğiliminde oldular. Tüm ekonomiyi küresel piyasalara kapatmak, gücün ve ayrıcalığın kötüye kullanılması olasılıklarını artırdı. İran ve Rusya’daki oligarklar ve siyasi seçkinler, yabancı mallara, hizmetlere ve haberlere erişimden yoksun bir nüfustan takipçi kazanarak ve tekelleşme rantı sağlayarak, son ABD yaptırımlarından cömert bir şekilde yararlandılar. Dış dünya ile azalan etkileşim, milliyetçi coşkuları genişletti ve sertleştirdi. Düşen ekonomik refah, dış ticaret kaybı ve yaptırım altındaki toplumların yaşadığı genel durgunluk, her şeyden önce yoksullara ve masumlara zarar veriyor. İster ekonomik, politik, insani, ahlaki veya ihtiyati gerekçelerle olsun, yaptırımların kullanımının azaltılması ile ilgilii  görüşler güçlenmektedir.

KAYNAK :

Nicholas Mulder,  astanatimes.com, 2014

Yapı Denetim Kurumu

………………Bölgesi Yapı Denetim Kurumu, görev alanı içindeki tüm inşaat projelerinin gözden geçirilmesi, izin verilmesi ve denetlenmesinden sorumludur.

Yapı Denetim Misyonu

Yapı Denetimi Kurumu (Bölümü), halkın işgal ettiği yapıların sağlık ve güvenliğini sağlamak için ülkenin yapı ve mekanik yasalarını uygulayan, devlet onaylı bir kurumdur. Kurum, siyasal ve sosyal örgütlerden veya şahıslardan etkilenmeyen özerk bir yapıdadır.

Amacı, izinleri işlerken, planları gözden geçirirken, inşaat izinlerini düzenlerken, denetimler yaparken ve kullanma belgeleri düzenlerken, vatandaş tabanına profesyonel ve verimli hizmet sunmaktır. Kurum, şehrin, mahallelerinin ve genel olarak topluluğun ekonomik canlılığında oynadığı ayrılmaz rolü kabul eder.

Uygulama Kapsamı

Yapı Denetim Kurumu inşaat izin başvurularını inceler ve işleme tabi tutar, konut ve ticari inşaatların yerinde denetimlerini gerçekleştirir ve tüm inşaat faaliyetlerinin, bina, yangın ve deprem yönetmeliklerine uygun olmasını sağlar. Bu konuda tek yetkili mercidir.

Kurum, ayrıca problemleri giderme, imar uyumu, tarihi koruma, arazi karışıklıklarını giderme, çökmeler ve erozyon kontrolü ve taşkın yatağı yönetimiyle ilgili düzenlemeleri de uygular.

İl, ilçe belediyeleri ve köy kurumları, iskan planları veya tadilatları yapamaz, yapı izinleri veremezler. Bu yerler bu tür hizmetleri bölgelerine en yakın Kurum’dan alırlar. Kurum bu maksatla, kendi bölgesi içerisindeki çeşitli yerleşim yerlerine yakın Saha Ofisleri kurabilir.

Zorunlu Denetim

Her yapı izni, inşaatın farklı aşamalarında denetimlerin yapılmasını gerektirir. Neyin inşa edileceğine bağlı olarak, gerekli denetimler yapının türüne bağlı olacaktır. Proje için yapılması ve onaylanması gereken denetimler, yapı izninde listelenmiştir. Denetçi, gerekli gördüğünde bunların dışında, ilave denetimler uyguluyabilir.

Bina denetimleri neden gereklidir?

Yerel yasalar, yeni bir yapı yapılacaksa veya bir yapı üzerinde çalışma yapılacaksa izin alınmasını gerektirir. İznin verilmesini izleyen denetimler, siz, aileniz, çalışanlarınız veya genel halk için güvenli olmayan ve tehlikeli koşullara yol açabilecek tatmin edici olmayan işleri, hatalı malzemeleri veya kod ihlallerini ortaya çıkarabilir.

Yapı Denetleme Kurumu, yapıların sağlık ve güvenliğini herkesin yararına sağlayacak şekilde tasarlanan geçerli inşaat kurallarına uygunluğu sağlamak için yeni inşaatları, bina tadilatlarını ve elektrik, mekanik, vs. tesisat uygulamalarını kontrol eder.

İzin verilen işin inşası sırasında veya tamamlanmasını takiben yapılan denetimler, geliştirme ve bina kullanımına izin verme sürecindeki son adımlardır. İşin kapsamına bağlı olarak yapılan son denetim, bir yapının kullanımı için güvenli olduğunu belirten bir Yapı Kullanma Sertifikası verilmesini sağlayacaktır. Bu sertifika alınmadan yapı kullanıma açılamaz. Aksi taktirde yapı sahibi hakkında, adli soruşturma yapılması, ağır para ve hapis cezalarına mahküm olmaları söz konusu olacaktır.

Yapı İzin müracaatı

Kurum’un Müracaat Hizmetleri Merkezi, her bir proje için gereken döküman gereksinimleri belirler. Aşağıdaki liste, bunların en önemlilerini sıralamaktadır:

  • Yerleşim Yeri Planı – önerilen projenin mevcut binalara, mülk hatlarına, yol hakkına, herhangi bir irtifaya, dolgu, taşkın sahalarına ve dere yataklarına ilişkin konumunu gösterir.
  • Temel Planı – arazi zemin etüdünü ve ona uygun tasarlanmış temelin türünü, boyutunu ve yerini belirtir.
  • Yapısal Hesaplamalar – proje büyük boyutta, alışılmadık bir şekle ve / veya iki kattan fazla yüksekliğe sahip ise yapısal hesaplamalar gerekir. Bu hesaplamalar, Kurum’un ilgili bölümünün, yapısal elemanların yeterli boyutta olduğu ve uygun şekilde birleştirildiğini doğrulamasına izin verir. Binanın deprem veya rüzgarın neden olduğu yanal harekete dayanma kapasitesini belirlemek için yanal bir analiz gerekir. Projenin bu kısmı lisanslı bir mühendis tarafından hazırlanmalıdır.
  • Enerji Hesaplamaları – yeni bir binada veya mevcut bir binaya (ısıtılmış veya soğutulmuş) bir alan eklendiğinde, enerji hesaplamaları ile 2015 Uluslararası Enerji Tasarrufu Yönetmeliğine uygunluğun gösterilmesi gerekir.
  • Kurum denetimleri için denetim ajandası hazırlanması.
  • Ticari planlar için özel denetim beyanı gereklidir.

Yapı denetimleri hakkında

İnşaat başladığında yapının izin belgesinde belirtilen ajandaya göre denetimini sağlamak, mülk sahibinin sorumluluğundadır.

Kaçırılan bir denetim, mülk sahibi ve yükleniciler için önemli sonuçlar doğurabilir. Bu. bazı işlerin geri alınması(sökülmesi) ve yeniden yapılması gerektiği anlamına gelebilir. Ayrıca Kurum, böyle bir durumda yapının kullanımını da engelleyebilir.

Düzenli denetimler yoluyla, mal sahibi ve Kurum, işin onaylı planlara göre yapıldığından emin olabilirler. Proje ilerledikçe bunun yapılmasının nedenlerinden biri, sonunda değil de, yapılan iş hala açık ve görülebilirken olmasıdır. Sadece yapının sonunda yapılan incelemede, pek çok elemanın düzgün bir şekilde yapılıp yapılmadığını kontrol etmek mümkün olmayacaktır.

Gerekli denetimler, onaylı planlara, şartnamelere ve diğer bilgilere ilişkin değerlendirmelere dayalı olarak inşaat kullanma onayında listelenecektir.

Denetimleri organize etme sorumluluğu

Yapı Yönetmeliği, mülk sahibinin veya inşaattan sorumlu olanının, işin her kritik aşaması zorunlu denetim için hazır olduğunda Kurum izin yetkilisine bildirimde bulunmasını gerektirir. Bunun için,  Kurum izin yetkilisine mümkün olduğunca önceden haber vermeye çalışılmalıdır. İnşaatçılar ve montajcılar genellikle işleriyle ilgili denetim zamanlarını ayarlasalar da, esas olarak bundan mülk sahibi veya işi yapan sorumludur. Mülk sahibi veya inşaat sorumlusunun, denetimlerin ne zaman gerekli olduğunu anlamış oldukları kabul edilir. Herhangi bir ilave açıklama ihtiyacı doğduğunda, ilgililerle görüşülmelidir. Yapı izni yetkilisinin denetim gereksinimleri, her projenin boyutuna ve karmaşıklığına göre değişecektir.

• İnşaat projesi başladığında gerekli incelemeleri yapmak için Kurum ile iletişime geçmek yapı sahibinin sorumluluğundadır.

• Bu denetimlerin ihmal edilmesi maliyetli gecikmelere ve zaman alan iş kesintilerine neden olabilir

• Bir Bina Denetçisi, belirli bir proje için hangi denetimlerin gerekli olduğu konusunda yardımcı olabilir

• Bu denetimler için maliyet, yapı izin ücretine dahildir.

• Yerel teftiş ofisi aracılığıyla ek denetimler düzenlenebilir (ek bir ücret uygulanabilir)

Son muayeneyi rezerve ederken, kuruma uzun bir hazırlanma süresi verilmelidir. Denetimden önce, projeyi tamamlamak için gereken her şeyi detaylandıran bir ön  kod uygunluk sertifikası raporu hazırlamak için zamana ihtiyaç vardır. Bu belge alınmadan, yapı kullanıma sunulamaz.

Bina denetimleri

Yapı için gerekli olacak denetimler, normalde bina izninde listelenmiştir ve hangi bölgede  olduğuna bağlı olarak biraz farklı olabilir.

Her zorunlu denetim aşamasında, denetçi, inşaatçı tarafından yapılan işi onaylamalı ve işin devam edebilmesi için bir inşaat onayı vermelidir. Herhangi bir yanlışlık varsa, devamı için bir izin veya onay verilmeden önce o işin denetçiyi tatmin edecek şekilde düzeltilmesi gerekecektir.

İnşaat ve Yapı Denetçileri

Yapısal sağlamlığı ve şartnamelere, bina kurallarına ve diğer düzenlemelere uygunluğu belirlemek için mühendislik becerilerini kullanarak yapıları inceleyen kişidir. Denetimler doğası gereği genel olabilir veya elektrik sistemleri veya su tesisatı gibi belirli bir alanla sınırlı olabilir.

Yapı denetimleri, Kurum Yapı Denetçileri tarafından gerçekleştirilir. Bu kişiler Ana Onay Makamı olarak anılır. Bina Denetçileri, hem bir yapı inşa etmenin teknik yönünü kapsayan Yapı Yönetmeliği hem de bölgedeki farklı yorumlar ve bina yönetmelikleri konusunda uzman kişilerdir. Bunlar, ilgili kurumlar tarafından akredite olmuş ve devlet tarafından verilmiş geçerli bir lisansa sahiptirler. Çoklukla, en az dört yıllık İnşaat ile ilgili üniversite eğitimi görmüş olmaktadırlar ve Kurum’un yapı denetim havuzu içerisinde istihdam edilirler. Hangi denetçinin hangi iş için görevlendirileceği, tamamen Kurum tarafından belirlenir. Kurum, iş yükünün çok ağırlaştığı ve mevcut denetçi sayısının yetersiz kaldığı durumlarda, güvenirliliğini ispat etmiş özel firmalardan da denetim hizmeti alabilir.

İnşaat denetçilerinin işlerini iyi yapmak için omuzlarına yüklenen pek çok sorumluluk vardır – nihayetinde imzaladıkları işten sorumludurlar, bu nedenle çoğu çok kapsamlı ve metodik olmak zorundadır.

Lidanslı bir yapı denetçisi, aşağıdaki faaliyetleri yetkin bir şekilde ve profesyonel bir standarda göre gerçekleştirecektir:

  • Yapı izin belgesinde belirtilen denetim aşamalarında, ilgili inşaat sorumlusunun talebi üzerine çalışmaların inşaat iznine, İnşaat Yasası’na ve inşaat yönetmeliklerine uygun olup olmadığını doğrulamak için gereken denetimleri yapmak,
  • Kontrol edilen işin yazılı denetim kayıtlarını hazırlamak,
  • Yapı Yasasına, inşaat yönetmeliğine ve inşaat işi ile ilgili olarak verilen inşaat iznine uymayan işler hakkında belge ve raporlar düzenlemek, ilgililere sunmak,
  • Uygun olmayan inşaat işinin düzeltilmesi için sözlü talimatlar vermek. (inşaatçıya ve / veya inşaat işinin yürütüldüğü sahadan sorumlu olduğu anlaşılan kişiye).

Muayene gününde neler beklenir

Muayene gününde, mal sahibi veya temsilcisinin onaylanmış planlar ve ilgili belgeler ile sahada olması gerekir. Bina denetçisi, onaylı izin belgelerinin bir nüshasının mevcut olmaması durumunda bir denetim yapmayı reddedebilir. Bunlar, inşaat sorumlusu veya diğer yükleniciler tarafından “bina planları” olarak kullanılmak üzere her zaman hazır olmalıdır.

Mal sahibi veya temsilcisinin şunları yapması gerekir:

  • Denetimi yapanın herhangi bir talebine yanıt verilmelidir, böylece işin devam   edilmesi onaylanabilir.
    • küçük sorunlar kolaylıkla düzeltilebilir veya onaylanabilir ve denetim kaydına not edilebilir (bina izin belgelerinin bir parçası)
    • büyük sorunlar, işin ilerleyebilmesi için kurum aracılığıyla resmi bir değişiklik gerektirebilir
  • Bir denetimin ardından, işin başarılı olup olmadığını ve yapılan tüm denetimlerin listelendiği denetim kaydı kontrol edilmelidir.
  • denetim başarılı olduysa, işe devam edilir
  • denetim başarısız olursa, tüm uyumsuzluk alanları düzeltilmeli ve önerilen zaman çerçevesinde başka bir denetim düzenlenmelidir.
  • Her denetimde, bir öncekinde istenmiş ise, kullanılan malzemelerden alınan numunelerin onaylı bir labaratuardan alınmış test raporları, denetçiye ibraz edilecektir.

Yapı izni yetkilisinin denetim gereksinimleri, her projenin boyutuna ve karmaşıklığına göre değişecektir.

30 yaş üstü yapıların zorunlu kontrolu

Bakımdan yoksun yaşlanan binaların halk için tehlike oluşturabileceğine şüphe yok. Bu sorunu çözmek için Hükümet, Zorunlu Yapı Denetim Şemasını(YDŞ) uygular.

Buna göre:

  1. Hükümet her yıl en az 30 yaşında olan ve deprem riski yüksek bölgelerde bulunan eski ve öncelikle daha önce hasar görmüş ve onarılmış 5.000 bina seçer (üç katı geçmeyen evsel binalar hariç) ve hedef binalardaki tüm birimlerin sahiplerine ön bildirim mektupları göndererek, binaların YDŞ kapsamında seçildiğini bildirir. Ön bildirim mektuplarının gönderilmesinden altı ay sonra, Hükümet, mal sahiplerine yasal bildirimler yayınlayarak, onlardan belirli öngörülen denetimleri gerçekleştirmesi için bir Lisanslı Denetçi(denetlenen bina ile çıkar ilişkisi olmayan) ile anlaşmalarını talep eder.
  2. Denetimin kapsamı, dış unsurları, fiziksel unsurları, yapısal unsurları, yangın güvenlik unsurlarını, drenaj sistemlerini, izinsiz inşaat işlerini vb. içerir.
  3. Denetçi, binanın onarım çalışmaları gerektirdiğini tespit ederse, binanın ortak sahipleri, Denetçinin gözetiminde öngörülen onarım işlerini yürütmek için bir Müteahhit  ile anlaşmalıdır.
  4. Muayene ve onarım işlerinin tamamlanmasının ardından, Denetçi, kayıt amacıyla Hükümete bir denetim ve tamamlama raporu sunar.
  5. Bu işle ilgili olarak kurulan birim, onarım işleri için ihtiyacı olanlara kredi sağlayan bir mekanizma oluşturur. Devlet, denetçi maliyetini tamamen veya kısmen yüklenebilir veya mahalli yertkililerle bu konuda işbirliği yapabilir.
  6. Makul bir mazeret olmaksızın yapı denetimi için yasal uyarıya uymayan herhangi bir malik veya mülk sahibi şirket kovuşturulabilir  para ve hapis cezalarına mahkum edilebilir.
  7. Denetçi, binanın onarılmayacak kadar hasarlı ve kullanım için tehlikeli olduğunu tespit eder ve bununla ilgili rapor verirse, Hükümet derhal o yapıyı tahliye ettirir ve yıktırır. Yıkılan binanın yerine veya daha uygun bir yere yenisi yaptırılır ve daha önce oturanların tekrar iskanı sağlanır. Bu tür işlerin finansmanı için uzun vadeli kredi dahil, devlet katkısınıda içeren düzenlemeler ve transferler yapılır. 30 yaş altı olup, maliklerince kontrol ettirilmesi sonucunda, onarımı yapılması veya iskanı tehlikeli görülüp tahliyesi gerektiği kararı çıkan binalar içinde, yukarıdaki benzer hususlar uygulanır.

AR-GE ve Ekonomik Büyüme

Yenilik, ekonomik büyümeyi teşvik eder. Ama yeniliğin yakıtı nedir? Onun merkezinde, araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin, bilim adamları ve araştırmacılara yeni bilgi, teknik ve teknolojiler geliştirmeye olanak sağlaması vardır. Teknoloji değiştikçe, insanlar aynı miktarda ya da daha az kaynakla, daha fazla üretebilir, dolayısıyla verimlilik büyür. Verimlilik büyüdükçe, ekonomi de büyür.

Yeniliğin ekonomiyi nasıl etkilediğini anlama konusunda önemli ilgi, 1980’lerde oluşmaya başladı. Bundan önce, ekonomide genel fikir birliği, yenilik sadece “oldu” şeklinde ve teknolojik değişim yoluyla ekonominin gelişmiş olmasıydı – temelde, hükümet politikasının, uzun vadeli ekonomik büyüme üzerinde çok az etkisi vardı. Ancak, bazı ekonomistler yeniliğin kamu politikası ile şekilleneceğini ve bu nedenle ekonomik büyümeyi sağlamak için kullanabilecek bir el olduğunu anlamaya başladılar. Bu anlayışın bir bölümü, beşeri sermayeyi daha iyi anlamak, ya da diğer bir deyişle işçilik, onların bilgi birikimleri toplamı ile ölçülebilir tezi ile çakıştı. Ve bilgideki böyle artışlar, işçilerin teknolojileri daha iyi ve daha etkili biçimde kullanarak daha yüksek verimliliğe yol açar anlamına geldi.

Ekonomik büyümenin son teorileri, dünya ekonomilerinin büyüme modellerini açıklamak için içsel teknolojik değişimlere dikkat çekiyor. Romer (1986) öncülük ettiği bu içsel büyüme modellerine göre, teknolojik yenilik, insan sermayesini ve mevcut bilgi stokunu kullanarak araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) sektörlerinde oluşturulur. Daha sonra, nihai mal üretiminde kullanılır ve çıktının büyüme oranında kalıcı artışlara yol açar. Bu modellerin kalbinde doğru olarak varsayılan, Ar-Ge sektörlerde istihdam edilen beşeri sermayenin yenilik getirileri( içsel belirlenmiş yenilik), sürdürülebilir bir ekonomik büyümeye olanak tanır.

Ekonomik büyüme için Ar-Ge ne kadar önemlidir? Ekonomik teori, ekonomik büyümeyi açıklarken Ar-Ge ve beşeri sermaye birikimini vurgular. Bu sorunun cevabı, Ar-Ge giriş düzeyi yükseldiğinde, çıktının ne kadar artacağına bakarak verilir. Bu, sermaye stoku ile ilgili olarak çıktının elastikiyeti tahmin edilerek ölçülür. Bu, çıktıdaki Ar-Ge stokunun payı ile Ar-Ge getiri oranının çarpımına eşittir. Pek çok deneysel makalede, firma ve endüstri seviyelerinde Ar-Ge için getiri oranını tahmin etmek çabaları vardır. Genel olarak bunlar, Ar-Ge için sosyal getiri oranlarını, özel getiri oranlarının önemli ölçüde üstünde olduğunu bulurlar. Bu getiri oranları, büyüme için Ar-Ge’nin ne kadar önemli olduğuna bizi bilgilendirir, ve hükümet sübvansiyonları için en önemli gerekçeyi sağlar.

Günümüzde küresel sisteme entegre olucu ve rekabet gücünü artırıcı, bilgi ve teknoloji yatırımlarına ihtiyaç büyüktür. Bu nedenle, Ar-Ge yatırımları önem ve öncelik taşımaktadır. Ar-Ge‘ye daha fazla önem veren ülkeler, yeni teknolojiler geliştirebilmekte ve küresi alanda rekabet avantajı ve üstünlüğüne sahip olmaktadırlar.

AR-GE fonlamaları için Hükümet araçları

Hükümet, araştırmaların fonlanması için, her birinin ekonomi teorisi terimleri açısından avantaj ve dezavantajları olan, üç temel araca sahiptir.

  1. Hükümetin araştırma enstitüleri ve üniversitelerde sahip olduğu Ar-Ge

Hükümet, sahip olduğu araştırma enstitüleri ve üniversiteleri ağırlıklı olarak fonlayarak, bizatihi kendisi AR-Ge çalışmaları gerçekleştirebilir. Avrupa’da bu tip Ar-Ge çeşidi. Hükümet araştırma bütçesinin büyük bir kısmını kapsar. Araştırma enstitülerinin birincil amacı, kamu ihtiyaçlarını karşılamaktır. Üniversiteler çoğunlukla, daha sonra şirketler tarafından onların uygulamalı araştırmalarında kullanılabilecek, temel araştırma üretirler. Ancak üniversiteler, araştırma enstitüleri ile karşılaştırıldığında daha bağımsız bir araştırma gündemine sahiptirler ve bu onları Hükümet direktiflerine daha az duyarlı hale getirir. Hükümet, üniversitelerin araştırma bütçelerinin büyük kısmını kontrol eder, bu da politikacıları alakalı kılar. Üniversiteler ve araştırma enstitüleri, iş ve sanayi verimliliğini doğrudan, özel Ar-Ge çalışmalarını dolaylı etkiler.

2.  Şirketlerin Ar-Ge çalışmalarının doğrudan fonlanması

Hükümet, şirketler tarafından gerçekleştirilen Ar-Ge için doğrudan finansman sağlayabilir. Bu fonlama şekli, şirketlerin Ar-Ge çalışmaları üzerindeki marjinal getiriyi artırmayı hedefler. Burada iki alternatif vardır:

  • Sözleşmeli Ar-Ge çalışmalarını fonlama, burada icracıdan ziyade fonlayan, araştırma sonuçlarının sahibidir. Örneğin bu tür savunma sanayinde yaygındır,
  • Hibe veya sübvansiyonlar şeklinde fonlama, burada Ar-Ge’ yi gerçekleştiren şirketler sonuçların sahibi olurlar.

Doğrudan fonlama durumunda, ne tür projenin fonlanacağına genellikle Hükümet karar verir. Doğrudan fonlama örneğin, sosyal getirinin özel getiriye kıyasla yüksek olduğu projelere (teknoloji projelerinin erken evreleri) veya Hükümetin kendi hedefleri (savunma, sağlık) için yararlı projelere verilecektir. Ar-Ge hibeleri çoğu kez, özel talepleri içerir, örneğin, şirketin, üniversiteler veya diğer şirketlerle işbirliği kurması gibi. Başka bir talep, şirketin belirli sayıda yeni çalışan istihdam etme gerekliliği olabilir. Bu tip özel fonlamanın bariz bir dezavantajı. Hükümetin rekabeti bozmasıdır.            

3. Şirketlerin Ar-Ge çalışmaları için vergi teşvikleri

Hükümet, Ar-Ge maliyetlerini azaltmak için şirketlere vergi teşvikleri sunarak Ar-Ge yapmak için yardımcı olabilir. Çoğu OECD ülkeleri, aynı yıl içerisinde yatırımları yapılırsa, Ar-Ge maliyetlerini tamamen silmeye izin verir, ki bu amortisman toplamının vergiye tabi gelirlerden düşülmesi anlamına gelir. Hükümet ayrıca şirketin vergiye tabi karından düşülebilir vergi kredileri sağlayabilir. Başka bir yöntem, Ar-Ge amaçlı kullanılan makine ve bina için hızlandırılmış amortismana izin vermektir.

Hükümetin bakış açısından vergi teşviklerinin bir dezavantajı, ancak şirket görüş açısından bir avantajı, ilgili Ar-Ge çalışmasının sosyal ve özel getirileri arasındaki farkın büyüklüğü ne olursa olsun, şirketler, ne tür bir Ar-Ge’ye yatırım yapmak istediklerine kendileri karar verirler (yukarıdaki doğrudan finansmana bakınız). Ar-Ge maliyetleri kardan mahsup edildiğinden, şirketlerin kısa vadede yüksek getiri sağlayacak projeleri seçmeleri riski vardır. Ayrıca, özel ve sosyal getirileri arasındaki farkı küçük olan projelerin seçilmesi kuvvetle muhtemeldir. Vergi indiriminin bir avantajı, farklı kurulmuş şirketler arasında, rekabeti bozmaması veya ayrım yapmamasıdır. Vergi teşviklerinin, bununla beraber, belli bir ayrımcılık etkisi vardır.

AR-GE HARCAMALARI

Dünya daha araştırma yoğun hale geliyor. 2016 yılında Avrupa Komisyonu, AB’deki bilim, araştırma ve yenilik performansıyla ilgili bir raporda, finansal krizin yalnızca geçici olarak kontrol ettiği bir evrim olan dünyanın “daha bilgi yoğun, daha açık ve daha bağlantılı” hale geldiği uyarısında bulundu. Dünyanın tüm büyük bölgeleri bilgi yatırımlarını artırıyor ve bu, temelden değişen bir küresel Ar-Ge ortamına yol açıyor.

2018’de (kapsamlı verilerin mevcut olduğu en son yıl), küresel Ar-Ge harcamaları 2,107 trilyon dolardı.  Amerika Birleşik Devletleri, diğer tüm ülkelerden daha fazla Ar-Ge finansmanı sağlamaya devam etti. 2018’de ikinci sırada yer alan Çin, sonraki en yüksek dört ülkenin (Japonya, Almanya, Güney Kore ve Fransa) toplamından daha fazla Ar-Ge’ye finansman sağladı. 2018 yılının en büyük 10 Ar-Ge finansmanı ülkesinin Ar-Ge harcamaları olan 1,789 trilyon ABD doları, küresel toplamın yaklaşık %84,7’sini, ilk 20 Ar-Ge ülkesinin sağladığı toplam 1,995 trilyon dolar finansman ise, küresel toplamın %94,7’sini oluşturdu.

(Satın alma Gücü Paritesi. PPP, farklı para birimlerinin göreli değerini belirlemek ve farklı ülkelerden gelen verileri, aralarında doğrudan karşılaştırmalara imkan veren ortak bir para birimine ayarlanması.)

Dünyanın önde gelen gelişmiş ülkelerinin Ar-Ge için daha fazla fon ayırdığı bilinen bir gerçektir. Bugün bir ülke AR-GE için bir kenara koyarsa, gelecekte daha büyük bir temettü biçer durumunda olacaktır

Ancak, bu rakamları GSVİH yüzdesi olarak ifade etmek, daha iyi anlatım sağlar. Bu anlamda, İsrail yüzde 4,95 ile başı çekmektedir. Onu yüzde 4,81 ile Güney Kore izlemektedir. Karşılaştırma için, bütün OECD ülkeleri ortalaması yüzde 2.4’tür.

İsrail, Güney Kore ve Amerika

Kore ve Çin gibi ülkeler son on yıl içinde Ar-Ge için yatırımları artırmaya odaklanmışlardır. Kamu politikası, Ar-Ge yatırımlarını artırmada rol sahibidir.

Bilgi ve iletişim teknolojisi (ICT) ve elektronik sektörlerine yapılan önemli yatırımlar, Güney Kore’nin son on yılda en hızlı büyüyen ekonomilerden biri olmasını sağlamıştır. Ülkenin kalkınmaya odaklanması, yüksek öğrenime harcanan GSYİH payı açısından küresel olarak dördüncü sırada yer almasına da yansıyor. Ancak ülke zorluklarla karşı karşıya. Nüfus yaşlanıyor, ekonomik büyüme daha zor hale geliyor ve çevre sorunları ortaya çıkıyor.

İsrail ayrıca araştırma ve geliştirme açısından uzun bir genişleme dönemi gördü. İsrail hükümeti, son birkaç on yılda büyümeyi teşvik etmek için bir dizi program başlattı ve iş sektörü de hızlandı. İsrail’in Ar-Ge alanındaki büyümesinde en büyük etkiye sahip olan programlardan biri de İbranice girişim anlamına gelen “Yozma” dır. Yozma, risk sermayesi fonlarına yatırım yaptı ve yabancı yatırımcılara risk sigortası sunarak onları ülkesine çekti.

Amerika ise, dünyada AR-GE için yapılan harcamalarda başı çekmektedir. İkinci Çin hükümeti gelmektedir.

TÜRKİYE

TUİK istatistik kurumundan yapılan açıklamaya göre, Türk hükümetinin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerini destekleme harcamaları 2018’de %21,6 artarak 13 milyar Türk lirasına ulaştı.

Ülkenin Ar-Ge faaliyetlerine sağladığı dolaylı destek de %60 artarak 4,6 milyar TL’ye (882 milyon $) çıktı.

Ar-Ge harcamalarında en büyük pay -%40,4 – genel üniversite fonları tarafından kullanılırken, bunu savunma (% 34,4) ve endüstriyel üretim ve teknoloji (% 6,8) izledi.

“Başlangıç bütçe ödeneklerine dayanan geçici sonuçlara göre Türkiye, 2019 bütçe yılı için Ar-Ge’ye 15,6 milyar TL (2,77 milyar $) ayırdı.”

“Bunun, yalnızca devlet kurumlarında gerçekleştirilen devlet tarafından finanse edilen Ar-Ge’yi değil, aynı zamanda diğer üç ulusal sektörde (ticari girişim, kar amacı gütmeyen özel, yüksek öğretim) ve ayrıca yurtdışında (uluslararası kuruluşlar dahil) devlet tarafından finanse edilen Ar-Ge’yi de kapsadığı” açıklamada belirtildi.

Haziran(2019) itibarıyla teknoloji bakanlığı verilerine göre Türkiye 1.178 Ar-Ge merkezine sahip ve 34.227’den fazla projede yer alan 58.400’ün üzerinde Ar-Ge personeli istihdam ediyor.

Ülkede ayrıca, ülkenin uluslararası rekabet gücünü artırmak için özel sektör ürünlerini geliştirmek, iyileştirmek ve çeşitlendirmek için çalışan yaklaşık 344 tasarım merkezi bulunmaktadır.

Ar-Ge ve tasarım merkezleri, devlet tarafından vergi muafiyetleri ve teşviklerle destekleniyor.

Gayrisafi yurtiçi Ar-Ge harcamalarında ticari kesim %49,8 ile en büyük paya sahipken bunu %40,5 ile yükseköğretim kesimi ve %9,7 ile kamu kesimi takip ediyor. Bir önceki yıl ticari kesim %47,5 ile yine ilk sırada yer alırken, bunu %42,1 ile yükseköğretim, %10,4 ile kamu kesimi takip etmişti.

AR-GE harcamalarının, Türkiye’nin 2023 yılı hedefleri ile paralel çizgide, GSYİH’nin %3’üne erişmesi için 85 milyar TL.ye çıkması gerekmektedir. Özellikle özel sektör, bu amaç için oynayacak önemli bir role sahiptir. Ar-Ge harcamalarının yüksek katma değerli ürünler haline çevrilmesi sürecinde, sanayi ve üniversiteler arasında yakın işbirliği ve koordinasyonu tesis edilmelidir. Yüksek öğretim sektörü küresel niteliklere sahip insan gücü yetiştirirken, özel sektör de, Ar-Ge faaliyetlerini destekleyen projeleri üstlenmelidir.

DİJİTAL RADYO YAYINI

Ses, esas itibariyle titreşen havadır. Bir davul tarafından sesin nasıl üretildiğini düşünelim. Davula vurulduğu zaman davul zarı titreşime başlar. Bu titreşim, direk olarak etrafındaki havaya iletilerek zarın içeri girişi veya dışarı çıkışına göre onu kendine çeker veya iter. Bu titreşim havanın yoğunluğunda değişiklikler yaratarak, onun davul zarından dalgalar halinde uzağa yayılmasına sebep olur. Bu, ses dalgaları olarak adlandırılır. Ses dalgaları kulağımıza eriştikleri zaman, kulak zarımıza çarparak onunda benzer şekilde titreşmesine neden olur, ve daha sonra sinir sistemimiz ve beynimiz bu titreşimleri algılanan sese çevirmek için görev alırlar.

Ses dalgasının bir tam gidiş dönüş yolculuğuna-sıfırdan başlayarak yukarı ve sonra sıfırın altına aşağı ve tekrar sıfıra kadar yukarı- dalga şeklinin bir “döngüsü” karşılık gelir. Dalga şeklinin sıfır ile tepesi arasındaki mesafe ise “genlik”tir.

Her gün bizi çevreleyen – tiz, kalın, yüksek ve yumuşak – seslerin temel nitelikleri, frekansı (saniyede döngü sayısı) ve bu seslerin dalga şeklinin genliği tarafından belirlenir. Biz sesleri tiz veya bas tona sahip olarak algılarız, ve bu algı sesin dalga şeklinin her bir saniyede kaç döngü oluşturduğuna göre- sesin frekansı- belirlenir. Saniyedeki döngü sayısı arttıkça frekans yükselir ve algılanan tonda yükselir.

Bir davul grubu olması durumunda, örneğin, büyük bas davul, küçük trampete nazaran daha düşük bir ton üretir. Genellikle, bir müzik aletinin titreşim elemanı büyüdükçe, bu bir büyük davul veya daha uzun bir piyano bağı veya bir üflemeli çalgı aletinin uzun hava sütunu gibi, tonu kalınlaştırır.

Frekansı veya saniyedeki döngü sayısını tanımlamak için kullanılan birim “Heartz” “Hz.”dir. Bir dalga şekli saniyede bir tam döngü oluşturduğunda frekansı 1 Hz, saniyede 10 döngü oluşturuyorsa frekansı 10 Hz’dir. Binler Hz içine girdiğimizde: “kilohertz” kullanırız. “kHz.” “Bin Hertz” (1000 Hz) veya “bir kilohertz (1kHz)” olarak. Ferdi farklılıklar olmakla beraber insan işitme normal aralığı yaklaşık 20 Hz ile 20.000 Hz (20 kHz)’dir. 80 Hz altı kalın tonlu çok düşük frekans, 250 Hz – 4.000 Hz arası orta frekans, bunun üstündeki her şey yüksek frekans olarak adlandırılır. İnsan işitmesinin bir diğer enteresan karakteristiği, ton tize doğru yükseldikçe sesin geldiği istikameti tayin edebilmesinin kolaylaşmasıdır.

Sesler kendi dalga genliğine göre yüksek veya yumuşak olarak algılanır. Yüksek genlik yüksek sese tekabül eder. Bir davula daha güçlü vurursanız, fiziki titreşimin genliği büyüyecek, böylece hava ile iletilen dalga şeklinin genliği artacaktır.

DİJİTAL SESİN ESASLARI

CD’nin, 80’li yılların başında tüketiciler için ilk dijital müzik ortamı olarak ortaya çıkmasından beri, ses dünyasının sayısallaştırılması giderek ilerlemiştir. Ticari ses sistemleri de dijital teknolojinin sayısız yararları ile dizayn edilmektedir. Aşağıda çok kısa olarak dijital sesin temelleri özetlenmektedir.

Dijital ses sistemlerinde, analog ses sinyalleri dijital (sayısal) veriye dönüştürülür ve daha sonra dijital şekilde nakledilir ve işlenir. Analog sinyallerin dijital forma dönüştürülmesi A/D dönüştürücülerinde yapılır. Bu dönüşüm sonucu dijital sinyal bir dizi bir (1) ve sıfır (O)’dan oluşur. Birler ve sıfırların bir dizisi olarak temsil edilen değerler ikili (binary) değerler olarak bilinir ve bunlar günlük olarak kullandığımız desimal 10 numaradan oluşan 0-9 sayılarından farklıdır. Bir kez gerekli tüm sinyal iletimi ve işlemesi yerini aldıktan sonra ikili dijital sistem tekrar dönüştürücü ile analog sinyale dönüştürülür. Ses temelde hava yoluyla yayılan titreşimler olması nedeniyle, dijital ses ne kadar gelişmiş olursa olsun, analog sinyal ile başlamak ve sona ermek zorunda kalacaktır. Bu, ses zincirinin sadece orta bölümünde dijital teknoloji kullanmanın ne gibi faydalar sağlayacağı sorusuna yol açar.

Gürültü, herhangi bir ses sisteminin her aşamasında girişte mikrofondan çıkışta hoparlörlere kadar pusuda beklemektedir. Uzun kablonun olduğu her yerde sinyalin bozulmasına sebebiyet verecek gürültünün, sisteme sızma şansı olacaktır. Bu analog ve dijital sistemlerin her ikisinde de aynıdır. Fark şu ki eğer bir analog sinyal gürültü tarafından bozulmuşsa, bu değişiklik tersine çevrilemez ve sistemden çıkıştada bozulmuş kalacaktır. Dijital sinyaller, diğer yandan, sadece belirli bir referans seviyesinin altında veya üstündeki voltaj tarafından temsil edilen birler ve sıfırlar ile oluşur.

Gürültü, voltajda ufak değişikliklere neden olabilir, ancak “yukarıdaki” veya “aşağıdaki” nin referans düzeyi ile ilişkisi değişmeden kaldığı sürece, birler ve sıfırlar hala birler ve sıfırlar olarak tanınabilir, böylece sinyal etkilenmemiş kalır. Bu nedenle dijital ses sistemleri analog sistemlere göre gürültüye çok daha dirençlidir, uzun kabloların kullanıldığı yerlerde bile, sinyalin bozulmasına daha çok dayanıklılık gösterirler.

Dijital sesin bir diğer avantajı kolay işletilmesi ve otomasyonudur. Ayarları hafızaya alma ve ihtiyaç duyulduğunda hatırlatma başka bir dijital faydadır. Her bir olay için bütün sistemin baştan ayarlanması ile mukayese edildiğinde, bu önemli ölçüde zamanda ve uğraşmada tasarruf sağlar.

Dijital sistemler, aynı zamanda, otomatik olarak ters tepkileri(feedback) bastırır ve konuşmacının, mikrofon ile arasındaki mesafeyi korumadığı durumlarda ses şiddetindeki değişimleri telafi edebilir.

Bilgisayar gibi dijital ses sistemleri de programlara göre hizmet ederler. Yani işlevsellik geniş bir yelpazede uygun programlar sağlanarak tek bir cihazda uygulanabilir. Bu komple bir önceden ayarlanmış işleve sahip analog cihazların aksine, dijital cihazlarda kullanılan programlar, sistem tasarımındaki değişiklikleri veya iyileştirmeleri veya sistem tamamlandıktan sonra büyümeye izin vermesini bağdaştıracak şekilde yükleme sırasında değiştirilebilir.

Dijital cihazlar, örneğin kolay erişim ve kontrol sağlayan, harici bilgisayar veya dokunmatik panelli kontrol sistemlerine bağlanabilir. Eklenti genişleme kartlarını destekleyen dijital karıştırıcılar(mixer) ve işlemciler, çeşitli analog ve dijital formatlarda mevcut giriş ve çıkışların sayısını artırmayı mümkün kılar. Bu örneğin, daha fazla esneklik arttırıcı ve toplam maliyeti azaltıcı olarak mevcut analog işlemciler yeni dijital sistemde kullanılabilir demektir.

DİJİTAL RADYO

Dijital radyo sistemlerinde dünya çapında dört standart mevcut: IBOC (In-Band On- Channel), DAB (Digital Audio Broadcasting), ISDB-TSB (Integrated Services Digital Broadcasting) ve DRM (Digital Radio Mondiale). Tümü birkaç açıdan birbirinden farklıdır.

IBOC

HD Radyo markalı adıyla, iBiquity Digital Corporation adında şirket, IBOCU’u geliştirdi ve hala onu yönetmeye devam ediyor. 2003 yılında düzenli kullanım için başlayan IBOC dijital radyo hizmetlerini bugün ABD’de 2.000 ‘den fazla AM ve FM istasyonları kullanıyor. ABD’de HD radyo istasyonlarının çoğunluğu FM bandını kullanıyor ve bunların çoğu artık bir veya daha fazla yayın hizmeti sunuyorlar. Bugün, IBOC istasyonları ana içeriği analog ve dijital olarak iki uyarlama yayınlamaktadırlar. Böylece aynı yayın kanalını kullanarak eski ve yeni alıcıların her ikisine de hizmet veriyorlar.

DAB

ABD’de Eureka 147 olarak da bilinen, ve İngiltere’de Dijital Radyo olarak adlandırılan DAB, IBOC a benzer bir dizi avantajlar ile geliyor. Ama tasarımı temelden farklıdır.

IBOC’ın aksine, DAB bir kanalı analog yayın ile paylaşmaz. Bu yüzden yeni özel bant gerektiriyor. Her DAB yayını çoklu program hizmetinden oluştuğu için (kalite ve taşıdığı veri miktarına bağlı olarak, genellikle 6 ila 10) çok daha fazla banda ihtiyacı var. Bu, tipik bir yerel radyo istasyonunun onu kullanmasını imkansız kılar. Genellikle birkaç yayıncının işbirliği ile veya yayıncılar için servis operatörleri gibi davranan bir üçüncü taraf topluluğu tarafından uygulanır.

Son zamanlarda, DAB + ve DAB-IP olarak bilinen DAB’ın iyileştirilmiş versiyonları geliştirilmiştir. Bu gelişmeler DAB sinyalinin menzilini artırmaktadır. Bugün, dünya çapında hemen hemen 40 ülkede (çoğunlukla Avrupa’da), havada DAB hizmetleri var, ve diğerleri de bunu veya türevlerinden birini benimsemeyi düşünüyorlar.

ISDB-TSB

2003 yılında özellikle Japonya için geliştirilmiş ISDB-TSB, çoklu program hizmeti için bir dijital radyo sistemidir. Halen VHF bandındaki iletim frekanslarını kullanmaktadır. ISDB- TSB’nin benzersiz bir özelliği, benzer yayınlarda dijital radyo kanalları ile ISDB dijital TV kanallarının iç içe olmasıdır.

DRM

DRM öncelikle kısa dalga bandında AM uluslararası yayının yerini almak için geliştirilmiş bir sistemdir. DRM, analog hizmetler gibi benzer kanal planını kullanır ve bazı sınırlamalarla ve analog hizmet değişiklikleri ile, analog istasyon ile aynı kanalı paylaşır. DRM tek ses kanallı sistemdir. 2007 yılında tanıtılan iyileştirilmiş DRM+ versiyonu VHF bandı içindir. Bu gelişim iki kanal ve etrafı saran(surround) ses yeteneği sunar.

Sirius XM

Sirius XM, iki benzer ancak rakip uydu radyo hizmetlerinin birleşimidir: XM Satellite Radyo ve Sirius Satellite Radio. Perakende düzeyinde hala ayrı çalışan XM ve Sirus abonelik hizmetlidir. Onlar, arabalar, taşınabilir ve sabit alıcılar tarafından alınması amaçlanan 150’den fazla dijital ses kanalları yayınlarlar. Bunlar tam kıta Amerika Birleşik Devletleri, Kanada’nın çoğu ve Meksika’nın bazı parçalarını kapsar.

Internet Radio

Birçok radyo istasyonları artık WEB dinleyicileri için kendi havadan sinyal yayınını simüle eden online ses hizmetlerini kullanıyor. Bir yayıncı, aynı zamanda, farklı maksatlı, zaman kaydırmalı, ya da kendi hizmetlerinden tamamen farklı ek çevrimiçi ses akışları sunabilir. Bant genişliği sıkıntısı olmaması veya çevrim içi hizmetler için lisans zorunluluğu bulunmaması, yayıncıların istedikleri gibi bir çok hizmeti vermelerini sağlamaktadır. Ancak havadan yapılan yayınların aksine, web dağıtımı bir ülke ya da dünya çapında üçüncü taraf internet sağlayıcıları tarafından son kullanıcılara dağıtılır.

DAB DİJİTAL RADYO YAYINI

Ayrıca dijital radyo ve yüksek çözünürlüklü radyo olarak da bilinen Dijital Ses Yayını (DAB), analog sesin dijital sinyale dönüştürülerek, AM içinde veya (daha genel olarak) FM frekans aralığında tahsis edilmiş bir kanal üzerinden iletilen bir ses yayınıdır. DAB’ın, FM (frekans modülasyonu) yayın bandında CD kalitesinde ve AM (genlik modülasyonu) yayın bandında FM kalitesinde ses sunduğu söylenir.

Dijital ses yayın sinyalleri (IBOC) olarak iletilir. Çeşitli istasyonlar, aynı frekans aralığında gerçekleştirilebilir. Dinleyiciler, DAB sinyallerini işleyebilecek şekilde donatılmış bir alıcıya sahip olmalılar. Yayınlama sahasında sinyal MPEG algoritması kullanılarak sıkıştırılır ve kodlu ortogonal frekans bölmeli çoğullama(COFDM) kullanılarak modüle edilir. Bir dijital sinyal, geleneksel analog iletim üzerinde; gelişmiş ses kalitesi, indirgenmiş sönümleme etkileri(fading and multipath effects), gelişmiş hava, gürültü ve diğer parazitlere bağışıklık, tahsis edilen frekans bandında yayın yapabilecek istasyon sayısını artırarak dinleyici tabanının genişletilmesi dahil olmak üzere çeşitli avantajlar sunar. Bazı DAB istasyonları son dakika haberleri, spor, ve hava durumu ana başlıklarını veya kaydırılan metin biçiminde bültenleri alıcının ekranında sunabilirler. Bunlar alıcılardaki küçük ekranlardan izlenebilir.

DAB standardı 1980’lerde bir Avrupa araştırma projesi olarak başlatılmıştır. Norveç Yayın Kurumu (NRK), 1 Haziran 1995 tarihinde dünyada ilk DAB kanalını başlattı(NRK Klasik). BBC ve SR’de ilk DAB dijital radyo yayınlarını Eylül 1995’de gerçekleştirdiler. Bugün, Avustralya, İtalya, Malta, İsviçre dahil 40’dan fazla ülke, DAB yayını sağlamaktadır. Almanya ve Hollanda DAB+ istasyonları ile yayın yapmaktadırlar. DAB yayınında sinyal kuvveti bir kritik eşik değerin altına düştüğünde alış kalitesi hızla düşer. FM yayında ise azalan sinyal ile alış kalitesi daha yavaş bozulur. Ancak DAB yayınında istasyon ayarı ve ayarlamadaki FM’de olan “hiss” sesi yoktur. İstasyona direk olarak en iyi konumda bağlanılır.

Ses kalitesi, kullanılan saniyedeki bit sayısına ve ses malzemesine bağlı olarak değişir. İstasyonların çoğu MP2 ses kodeği ile 128 kbit/s, ya da daha az bit hızı kullanırlar ki FM kalitesi algılama elde etmek için 160 kbit /s gerekir. 128 kbit /s bit hızı, FM radyodan daha iyi bir dinamik aralık ve sinyal-gürültü oranı verir, ancak FM radyodaki 15 kHz’e tekabül eden 14 kHz üst kesme frekansı steryo hissini bozar. MP2 ile “CD ses kalitesi” ancak “256 … 192 kbps” bit hızları ile mümkündür”.

DAB + olarak adlandırılan sistemin geliştirilmiş versiyonu Şubat 2007‘de, piyasaya çıktı. DAB, DAB+ ile uyumlu değildir. Bu, DAB alıcılarının DAB+yayınları alamayacağı demektir. Bununla beraber yayıncılar, aynı iletim içine DAB ve DAB+ programlarını katabilirler. AAC+ ses kodeğinin uygulanması nedeniyle DAB+, DAB’tan takriben iki kat daha fazla verimlidir. DAB+, 64 kbit/s’ e kadar düşük bit hızlarında dahi yüksek kalitede ses sağlar. Alış kalitesi, Reed- Solomon hata düzeltme kodlamasının eklenmesi nedeniyle, DAB’dan daha güçlüdür.

TÜRKİYE’de AKILLI ÜRETİM

Son yıllarda Türkiye ekonomisini bilgiye dayalı bir sisteme dönüştürme yolunda ilerlemeler var. Böyle bir konseptin odak noktası, katma değeri yüksek akıllı ürünler geliştirmektir.

Bu amaç, Türkiye’deki girişimcileri ve iş dünyasını barındıran TÜSİAD tarafından düzenlenen, ülkedeki “Akıllı Endüstri ve Endüstri 4.0 gelişmeleri” konulu bir konferansta bir kez daha doğrulandı.

Son istatistiklere göre Türkiye’de, katma değerleri yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payı sadece %3-4 gibi düşük bir rakamdır. Türkiye ekonomisi, Akıllı Endüstri uygulamaları ve gelişimleri ile toplam üretim hacmi içindeki yüksek teknolojili ürünlerin payını önemli ölçüde artırabilir.

Akıllı Üretim üzerinde yapılan bir çalışma, ”Verimlilik, Büyüme, Yatırım ve İş Gücü” olarak dört ana alanda, henüz gerçekleştirilmemiş iyileştirmeler yapmak fırsatının olduğunu gösterdi. Bu fırsatların, “Endüstri 4.0 kavramlarının tam olarak uygulanmasıyla, Türk üretim sektöründe 50 milyar TL’ye varan tasarruf, %5-15 verimlilikte tasarruf, %4-7 verimlilikte artış” şeklinde olması bekleniyor.

Büyüme söz konusu olduğunda, Türkiye ekonomisinin Endüstri 4.0 kavramlarını kullanarak küresel değer zincirine tam entegrasyonu ile, endüstriyel üretimde yıllık ek büyümenin %3’üne varan bir rekabet avantajı elde edebilir ve böylece GSYİH’da %1 oranında artış sağlayabilir (çalışmalara göre, bu büyüme ek gelir olarak yaklaşık GSYİH’da150-200 milyar Türk Lirası artış anlamına gelir).

Yatırımın uygun hale getirilmesi ve bunun önümüzdeki on yıl içinde gerçekleşmesi için yıllık yaklaşık 10-15 milyar Türk Lirası (cari fiyatlarla ve mevcut ekonomik büyümeye dayalı) yatırım yapılması gerekiyor (üretici gelirinin %1-1,5’una  denk gelen).

Ancak, Türk yatırımcılar genel olarak kısa bir yatırım getirisi bekledikleri için bu zor olabilir. Ayrıca, yukarıda belirtilenlerin gerçekleşmesi durumunda işgücünün yapısının değişmesi de gerektiği varsayılıyor. Endüstri 4.0 yüksek eğitimli bir işgücü gerektirirken, şu anda mesleki eğitim seviyeleri oldukça düşüktür.

Türk endüstrisinin dönüşümü

Araştırmada, yukarıda belirtilen alanlarda başarılı bir değişim elde etmek için Türkiye’nin, Akıllı Endüstri uygulamalarının Türk endüstrisinde uygulanmasına temel oluşturacak bir yol haritası geliştirmesi gerektiği sonucuna varılıyor. Ayrıca, ülkenin işgücününde akıllı fabrikaların ihtiyaçlarına hazırlıklı olması gerekiyor.

Şubat 2016’da Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK), Türkiye’de Endüstri 4.0 için stratejik bir gündem ve yol haritası geliştirecek bir koordinasyon birimi kurulmasına karar verdi. Akıllı endüstri, siber-fiziksel sistemler, yapay zeka, sensörler, robot teknolojisi, Nesnelerin İnterneti, büyük veri, siber güvenlik ve bulut bilişim başta olmak üzere kritik ve öncü teknolojilerde mükemmelliğe ulaşmak için bu alanlarda Ar-Ge çalışmalarının artırılmasınada karar alındı.

BTYK, Türk sanayisinin teknoloji üretiminde uluslararası rekabet gücünü artırmaya geçişinin üç ana ayağa dayandığını özetledi:

– tüm paydaşlarla koordinasyon içinde akıllı üretim için bir uygulama ve izleme modeli geliştirmek;

– Kritik ve öncü teknoloji alanlarında (siber fiziksel sistemler, yapay zeka, sensörler, robotik, nesnelerin interneti, büyük veri, siber güvenlik vb.) hedefe yönelik Ar-Ge çalışmalarının artırmak;

– kritik ve öncü teknolojileri geliştirmeye yönelik altyapı üretimi için destek mekanizmaları tasarlamak.

Akıllı Üretim Sistemlerinde ana ve öncü teknolojiler

BTYK kılavuz ilkeleri ışığında 2016 yılının ikinci yarısında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu TÜBİTAK, farklı tematik çalışmalar ve etkinliklerle Akıllı Üretim Sistemlerine hizmet veren anahtar ve öncü teknolojilerin hangileri olduğunu araştırmaya başladı. Araştırma kampanyası, akıllı üretim sistemlerinin tanımlarını ve kavramlarını, teknoloji gruplarını ve kapsamlarını özetlemek için uluslararası ve ulusal raporların temini ve gözden geçirilmesini içeriyordu.

Proje kapsamında TÜBİTAK’ın ilgili teknolojilerinden araştırma ve geliştirme desteği alan yaklaşık bin firmaya kapsamlı bir anket uygulandı. Çalışma sonucunda teknoloji temelli ulusal stratejik hedefler, kritik ürün ve teknolojiler, Ar-Ge konuları ve sektörel uygulamalar belirlendi; stratejik hedefler, kritik ürün ve teknolojiler, Ar-Ge konuları, teknolojik olgunluk seviyeleri, yetkinlik, yerelleşmenin katma değeri ve ticarileşme potansiyeli denetlendi.

Farkındalık ve eğilimler

Türk firmaları arasında Endüstri 4.0 gelişmelerine ilişkin farkındalık nispeten düşüktür. Şirketlerin %22’si kapsamlı bilgiye sahip, %59’u genel bilgiye sahip ve %19’u bu tür gelişmeler hakkında bilgi sahibi değil. TÜBİTAK tarafından yapılan araştırmaya göre, elektronik, yazılım ve malzeme sektöründe farkındalık en yüksek ve genel olarak firmaların % 50’si ilgili teknolojileri 3 ila 5 yıl içinde entegre etmeyi bekliyor.

Dijital olgunluk düzeyi ile ilgili olarak, Türk sanayisi ikinci ve üçüncü sanayi devrimi arasında yer almaktadır ve araştırmanın gösterdiği en olgun sektörler, malzeme sektörü (kauçuk ve plastik), bilgisayar, elektronik ve optik cihazlar ile otomotiv ve beyaz eşya sektörleridir.

Türk firmalarına göre en fazla katma değeri sağlayacak üç teknoloji, otomasyon ve kontrol sistemleri, gelişmiş robotik sistemler ve eklemeli üretimdir. Beklenti, bu teknolojilerin daha çok makine ve teçhizat sektörü, bilgisayar, elektronik ve optik cihazlar sektörü ile otomotiv ve beyaz eşya sektöründe yerini almasıdır.

Akıllı İmalat Sistemleri Teknolojisi Yol Haritası

TÜBİTAK’ın geçtiğimiz yıllardaki ulusal araştırma teklif çağrısı konularının odak noktası, gelişmiş üretim teknolojileri ve Nesnelerin İnterneti: Katmanlı İmalat – Çok katmanlı üretim, Hızlı prototipleme ve 3B baskı teknolojileri, CAD / CAM, simülasyon ve modelleme yazılımı, Robotik ve mekatronik, Esnek imalat; Nesnelerin İnterneti – Sensörler ve algılama sistemleri, Sanallaştırma, M2M iletişimi, Bulut bilgi işlem vb. i olmuştur.

Türk sanayisinin Endüstri 4.0 geçişine hazırlanmasına yardımcı olmak için TÜBİTAK, Endüstri 4.0 kavramlarının benimsenmesini ve geliştirilmesini kolaylaştırmak için bir yol haritası geliştirdi. Yol haritası, Türk endüstrisinin dikkatini vermesi gereken dijitalleşme, bağlanabilirlik ve geleceğin fabrikalarının yanı sıra 8 kritik teknoloji, 10 stratejik hedef ve 29 kritik ürün olmak üzere üç teknoloji grubunu tanımlıyor.

Dijitalleşme (büyük veri ve bulut bilişim, sanallaştırma ve siber güvenlik odaklı)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Güvenli, özel bulut hizmeti platformu: uç cihazlar, algoritmalar ve uygulamalar için güvenli, özel, akıllı ve ölçeklenebilir bulut hizmeti platformları geliştirin.

– Büyük veri analizi: karar destek sistemlerinde toplanması, işlenmesi, ilişkilendirilmesi, analiz edilmesi, raporlanıp kullanılması.

– Siber güvenlik çözümleri: Endüstri 4.0 uygulamaları siber güvenlik çözümleri geliştirilmesi.

– Modelleme ve simülasyon: modelleme ve simülasyon teknolojilerinin geliştirilmesi

Bağlantı (Nesnelerin İnterneti (IoT) ve sensör teknolojilerine odaklanarak)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Endüstriyel IoT platformu: Birlikte çalışabilirlik, artırılmış güvenlik ve güvenilirlik ve endüstriyel uç nokta ekipmanı için yazılım ve donanım geliştirme ile endüstriyel IoT dijital platformunun kurulması.

– M2X yazılım ve ekipmanları: Ürün yaşam döngüsü boyunca kaliteyi ve verimliliği artıracak güvenilir ve yenilikçi M2X (Makine-Makine, İnsan-Makine, Makine-Altyapı) yazılımı ve / veya donanımı ile ortaya çıkan verilere uygun veri depolama teknolojilerinin geliştirilmesi.

– Yenilikçi sensörler: endüstriyel, fiziksel, kimyasal, biyolojik, optik, mikro-nano sensörlerin geliştirilmesi; zeki aktörler; endüstriyel, kablosuz, dijital sensör ağları; yapay görme, görüntü işleme, yenilikçi sensör uygulamaları ve ağır koşullara dayanıklı sensörler.

Gelecekteki fabrikalar (eklemeli üretim, gelişmiş robotik sistemler ve otomasyon ve kontrol sistemlerine odaklanma)

Aşağıdaki hedefler tanımlanmaktadır:

– Robotik, otomasyon, ekipman, yazılım ve yönetim sistemleri: KOBİ’lerin de erişebildiği, teknoloji ve maliyet açısından uluslararası pazarlarda rekabet edebilecek akıllı üretim robotları, ekipman ve yazılım / yönetim sistemleri geliştirmek.

– Tamamlayıcı imalat malzemeleri, ekipmanları ve yazılımları: hammaddelerin, üretim ekipmanlarının ve eklemeli imalatta kullanılan gerekli yazılım ve otomasyon sistemlerinin geliştirilmesi.

– Akıllı fabrika sistemleri: akıllı fabrika sistemlerinin ve bileşenlerinin ve ara katman yazılım teknolojilerinin geliştirilmesi.

Türkiye’de Akıllı Endüstri Uygulamaları

“Küresel Rekabet için Zorunluluk Olarak Türkiye’de Endüstri 4.0 – Gelişmekte Olan Pazar Perspektifi” çalışmaları, otomotiv, beyaz eşya, tekstil, kimya, yiyecek ve içecek ve makine sektörlerinin, ülkedeki ekonomik kalkınmaya katkıda öncü olduklarının altını çizdi.

Sektörler ayrıca Endüstri 4.0 proje ve uygulamalarına yönelik uygulama fırsatları açısından incelendiler. Çalışma, fırsatlar arasında şunların yer aldığını gösterdi: bilgi ve malzeme akışı, tedarikçilerle entegrasyon, tasarım aşamasında ürün ve üretim sürecinin simülasyonu, esnek üretim ve öngörülebilirliği artıran akıllı ürün ve üretim hatları.

Sektör temsilcileriyle yapılan görüşmeler, bu fırsatların farkındalığının çok yüksek olduğunu ve birçok sanayi kuruluşunun, çeşitli olgunluk seviyelerinde olmalarına  rağmen, Endüstri 4.0 uygulaması açısından şimdiden ilerlemeye başladığını göstermiştir.

Bir diğer önemli ve yaygın bulgu, bu yolculuğun ancak tüm paydaşların katkıda bulunması ve bütüncül politikaların oluşturulmasıyla başarılı olabileceği inancıdır. Araştırma raporu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu işgücü, ölçek ve yatırım gibi sayısız yapısal sınırlamaları ele almak için uzun vadeli, kapsamlı bir yaklaşımın geliştirilmesini zorunlu görmektedir.

Endüstri kuruluşları ve tedarikçilerin Endüstri 4.0’a özgü teknolojileri takip etmesi ve kendi iş modellerine ilişkin fırsatları benimsemesi gerekmektedir. Araştırma, işgücünün ve ekipmanın da yeni paradigmaya uyarlanması gerektiğini gösterdi.

Araştırmada sonuç olarak, politika yapıcılar ve kamu sektörü için önemli önceliklerin, ülkenin teknolojik altyapısının (örneğin telekomünikasyon, bilgi, iletişim alanında) Sanayi 4.0 gereklilikleri göz önünde bulundurularak geliştirilmesini desteklemek, gerekli olanları hazırlamak, gereken yatırım ve teşvik ortamını hazırlamak ve en önemlisi, vasıflı işgücü talebini karşılamak için uzun vadeli eğitim politikaları oluşturmak konularında birleşildi.

Raporda, Endüstri 4.0 çerçevesinde gelişen değer zincirlerinin önemli bir dönüşümü tetiklemesinin beklendiği hizmet sektörüne de dikkat çekiliyor. Üretim çözüm ortakları olan finans, lojistik, yazılım ve sistem entegrasyonu da önemli alanlar.

Otomotiv, Beyaz eşya ve Tekstil sektöründe Akıllı Endüstri kavramları

Çalışmaya göre, Türk otomotiv sektöründe Akıllı Endüstri uygulamalarını farklı alanlarda yerine getirmek için birçok fırsat var: otomatik ve daha esnek montaj hatlarının geliştirilmesi; yatay veri ve sistem entegrasyonunun geliştirilmesi, üreticilerin tedarikçilerle daha iyi işbirliği yapacağı ortak bir çalışma alanı yaratılabilmesi; akıllı depoların ve dahili lojistik çözümlerinin geliştirilmesi, üreticilerin rekabet gücünü artırabilir.

Beyaz eşya sektöründe şirketler şunlara odaklanabilir: parçalara, hatlara ve ekipmana yerleştirilen sensörlerin geliştirilmesi ve entegrasyonu, sistemler arasında daha iyi iletişim için Makineden Makineye (M2M) ve Makineden İnsana (M2H) iletişim sağlanması; şirket içi sistemlerin daha dikey entegrasyonu daha verimli üretime yol açabilir; üretim alanındaki işgücü verimliliği, otonom taşıma araçları ve teslimat robotlarının uygulanmasıyla artabilir.

Tekstil sektörü, farklı Endüstri 4.0 konseptlerinin geliştirilmesine olanak tanır; Ar-Ge yoluyla ürün geliştiren birimler arasında prototip hazırlama ve verilerin dikey entegrasyonu için gelişmiş simülasyon araçlarının daha fazla kullanılması, işbirliği düzeyini artıracak ve premium ürünlerin daha hızlı geliştirilmesine yardımcı olacaktır; ERP çözümleri aracılığıyla tedarikçiler ve müşterilerle daha fazla yatay entegrasyon, premium değer zincirinde daha iyi rekabete olanak tanır; iletişim yoluyla daha esnek üretim (M2M) sağlanır.

Kimyasallar ve Tarımsal Gıda

Yukarıda belirtilen sektörlere benzer şekilde, Türkiye’deki Kimya, Tarımsal Gıda ve Makine sektörleri de Akıllı Endüstri teknolojileri, konseptleri ve projelerinin başlangıcı  için çeşitli fırsatlar yaratmaktadır.

Kimya sektörü araştırmacıları, akıllı teknolojik gelişim için aşağıdaki potansiyel alanların ana hatlarını çizdiler: muhasebe, üretim ve envanter sistemlerinde uçtan uca veri entegrasyonu, daha hızlı gerçekleşebilen küçük hacimli üretimi sağlayabilir; Ar-Ge’nin yönlendirmesini amaçlayan üretim hatlarından toplanan büyük veri setlerinin ileri düzey analizi, yeni ürünler için daha iyi yaratıcılığın yanı sıra daha iyi üretim sistemleri ve süreçlerine yol açabilir; ve ayrıca akıllı depolar ve şirket içi lojistik çözümler, daha iyi uçtan uca üretim planlamasını yaratır.

Agrofood endüstrisi, Endüstri 4.0 uygulamaları içinpotansiyeli olan başka bir büyük alandır. Üretim, lojistik ve satış sistemlerinden toplanan büyük veri setlerinin gelişmiş analizi, sektördeki şirketlerin pazar talebini daha iyi tahmin etmesine yardımcı olabilir.

RFID ve sensörler tarafından desteklenen tedarikçilerle yatay bir entegrasyon, beslenme maliyetlerini düşüren, özel beslenme programları sağlayabilir. Ayrıca, üretim, satış ve lojistiğin dikey entegrasyonu, iyi geliştirilmiş güvenlik protokolleri ile korunan bulutta kaydedilen büyük verilerin önünü açabilir. Sektör raporu, bu tür verilerin mantıksal analizinin kapasiteyi, gerçek zamanlı performans takibini ve raporlamayı geliştirebileceğini belirtmektedir.

Makineler

TÜSİAD ve Boston Consulting Group’a göre prototip ve test sistemlerinin üretiminde kullanılan gelişmiş simülasyonlar, ürün geliştirme ve kalıp tasarımı sürelerini azaltacaktır. Sanal ortamda daha entegre çalışan Ar-Ge, tasarım ve üretim birimleri, ürün geliştirme süresini ve kalite kontrol kaynaklı zayiatı düşürebilir.

CNC ve kalıp döküm kullanan üretim hatlarının otomasyonu, konfigürasyon ve teslimat süresini kısaltabilir ve kapasite kullanımını artırabilir. Ayrıca, tehlikeli görevlerde yer alan işçiler için sağlık ve güvenliği de artıracaktır. CRM sistemlerine entegre büyük veri analizi, satış öncesi ve sonrası hizmetleri iyileştirebilir. İlaveten, pazar analizi, gömülü sensörlerin satış sonrası hizmetler için uzaktan sorun giderme yolunu açabileceğini ve böylece garanti maliyetlerini azaltabileceğini gösterdi.

Bu konuda neredeyse sonsuz fırsatlar barındıran diğer alanlar, fabrika ve depo tasarımının yanı sıra akıllı envanter yönetimini iyileştirmek için kullanılabilecek simülasyon ve artırılmış gerçekliktir. Araştırmada, lazer güdümlü otonom araçlar ve optik toplama sistemleri kullanılarak hazırlanan siparişlerin, teslimat süresini, iş gücü verimliliğini ve ergonomiyi artırabileceği sonucuna da varıldı.

KAYNAK

see-industry.com, SouthEast European  Industrial Market

Boston Consultng Group, Netherlands Enterprise Agency study

TUBITAK araştırmaları

TUSIAD raporları