Enflasyonun nedeni insanların çok fazla harcama yapması değil!

“Enflasyon, bir soyguncu kadar şiddetli, silahlı bir soyguncu kadar korkutucu ve bir kiralık katil kadar ölümcül.” – Ronald Reagan, eski ABD Başkanı

Bir kayanın altında yaşamıyorsanız veya kirli zengin değilseniz, menüye veya fiyat etiketine baktığınızda enflasyonun ne olduğunu bilirsiniz. Herkes, fiyat artışları konusunda tedarikçilerinden birden fazla not alan işletme sahipleri bile, bunu hissedebilir.

Türkiye’de enflasyon genellikle maliyetlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle enflasyonla mücadelede maliyet odaklı politikaların uygulanması enflasyonun düşmesine daha fazla katkı sağlayacaktır.

DURUM

Bazı önemli göstergeler:

İhracat, yatırım ve imalat faaliyetinin ivme kaybetmesi nedeniyle Türkiye ekonomisi 2022’de %5,6 büyüdü. Bir önceki yıl büyüme %11,4 idi.

The Heritage Foundation’ın 2023 Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre Türkiye’nin ekonomik özgürlük puanı 100 üzerinden 56,9 ile dünyanın en özgür 104’üncü ekonomisi oldu. Puan bir önceki yıla göre değişmedi. Türkiye ekonomisi bölgedeki en dinamik gelişen pazarlardan biri, ancak daha fazla ekonomik özgürlüğe doğru ilerleme kurumsal eksiklikler nedeniyle yavaşladı. Mülkiyet hakları orta düzeyde iyi korunmaktadır, ancak nispeten verimsiz olan yargı sistemi yolsuzlukla mücadelede etkisizdir.

Inflation.eu internet sitesine göre Türkiye’nin ortalama enflasyon oranı 2022 yılında 71,98% oldu. Ancak Statbureau.org sitesinde 2022 yılı enflasyon oranlarına göre ülkeler sıralamasında Türkiye, dördüncü sırada yer alıyor. Resmi Enflasyon Verileri internet sitesinde, Türkiye’de 2022 ile bugün arasındaki enflasyon oranının %63,34 olduğu belirtiliyor. Bu da 2022’deki 100 liranın bugünkü 163,34 liraya denk geldiği anlamına geliyor. Statista’ya göre Haziran 2023 itibarıyla Avrupa Birliği’nde enflasyon oranı %6,4 seviyesindeydi. Türkiye’nin yüzde 38,3 enflasyon oranı, listede yer alan ülkeler arasında en yüksek olanı.

Türkiye’de yıllık enflasyon oranı Temmuz’daki %47,8’den Ağustos 2023’te art arda ikinci ayda %58,9’a yükseldi ve %55,9 olan piyasa tahminlerini aştı. Bu, esas olarak vergi oranlarındaki artışlar, artan gıda fiyatları ve liradaki değer kaybının etkisiyle geçen yılın Aralık ayından bu yana en yüksek rakam oldu. Gıda enflasyonu %60,7’ye karşı %72,9 ile 8 ayın en yüksek seviyesine ulaştı. Daha fazla yukarı yönlü baskılar konut ve kamu hizmetleri (%25’e karşı %19,3), ulaşım (%70,2’ye karşı %43,4), mobilyalar, ev eşyaları (%58,9’a karşı %50,1) ve sağlıktan (%77,6’ya karşı %75,9) geldi. Ayrıca çekirdek faiz oranı bir önceki aydaki %56,1 seviyesinden Ağustos ayında dokuz ayın en yüksek seviyesi olan %64,9’a yükseldi. Aylık bazda tüketici fiyatları Temmuz ayındaki %9,5’lik artışın ardından %9,1 oranında arttı. Türkiye Merkez Bankası da enflasyon tahminini bu yıl için %65, 2024 için %33 olarak revize etti ve 2025 yılına kadar kademeli olarak %15’e indirilmesini öngördü ( kaynak:Türkiye İstatistik Kurumu).

TRADING ECONOMICS internet sitesine göre Türk Lirası, son beş yılda ABD Doları karşısında üçte iki değer kaybetti. 29 Eylül 2023 itibarıyla 1,00 ABD Doları 27,37 TL’ye eşittir. CEIC Data web sitesi, Türk Lirası’nın ABD Doları karşısındaki döviz kurunun Haziran 2023’te, önceki aydaki 19,702 ABD Doları/TL değerine kıyasla ortalama 23,085 (USD/TRY) olduğunu bildirmektedir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin cari açığı, geçen yılın aynı ayındaki 3,46 milyar dolardan Temmuz 2023’te 5,47 milyar dolara yükseldi ve piyasa tahminleri olan 4,50 milyar doların üzerinde gerçekleşti. Cari açık, 2022 yılı sonunda, 48,77 milyar dolar olarak gerçekleşmişti.

Bloomberg Business’e göre Türkiye, küresel enerji fiyatlarındaki artışı gerekçe göstererek Ocak 2022’de hane halkı elektrik ve doğal gaz tarifelerini önemli ölçüde artırdı. Bazı hanelerde elektriğe yüzde 130 kadar zam yapılırken, doğal gaz fiyatlarına hanelerde yüzde 25, enerji santrallerinde yüzde 15, fabrikalarda ise yüzde 50 oranında zam yapıldı. Enerdata ise, Türkiye’nin Eylül 2022’de elektrik ve doğal gaz fiyatlarını Türk hane halkı için yaklaşık %20, sanayi için ise yaklaşık %50 oranında artırdığını ve bunun, enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskıyı daha da artırdığını bildirdi.

Paris Ekonomi Okulu Dünya Eşitsizlik Lab’a göre, Türk nüfusunun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 54,5’ini alırken, en alt yüzde 50’lik kesim ise yalnızca yüzde 12’sini alıyor. OECD gelir dağılımı veri tabanı, ortalama eşdeğer gelirin %50’sinden veya %60’ından daha azıyla yaşayan Türk nüfusunun payının 1994’ten 2007’ye kadar sabit kaldığını bildiriyor. Bu dönemde nüfusun yaklaşık %16-17’si,(%50’nin diğer bölümü olan) göreli yoksulluk içinde geçimini sağlıyordu.

Parasal sektör tarafından verilen kredilerin yıllık artış hızı, hane halkı için Temmuz 2023’te %84 iken Ağustos 2023’te %85,9 olarak gerçekleşti.

Finansal olmayan kuruluşlara verilen krediler ise Temmuz 2023’te bir önceki yıla göre %52,5 artmışken Ağustos 2023’te %49,9 arttı.

CCIC’ye göre; Türkiye’de para arzı M2, M1 (nakit ve vadesiz mevduat) ile bankalardaki kısa vadeli mevduatların toplamı olarak Ağustos 2023’te 12.025.285.811,10 bin TL’ye yükselerek tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Türkiye Para Arzı M2, Temmuz 2023’te yıllık bazda %65,4 artarken, geniş para arzı M3, Ağustos 2023 döneminde yıllık yüzde 66,4 büyüdü. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından yapılan açıklamaya göre, en dar para tanımı olan M1’in yıllık büyüme oranı ise Ağustos ayında %63,2 olarak gerçekleşti.

Türkiye’deki yoksulluk sınırı, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken para miktarını ifade eder. Türkiye’deki dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı Ağustos 2023’te 43.436,65 TL’ye, açlık sınırı 13.334,13 TL’ye yükseldi. 

Türkiye’de asgari ücret, bir işçi için aylık brüt 13.414,50 TL, aylık net 11.402,32 TL olarak belirlenmiştir. Bu ücret 2023 yılı 2. Dönemi için geçerlidir. Asgari ücret, Türkiye’deki çalışanların yaklaşık 30%’unu kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Mart 2022 tarihli verilerine göre, Türkiye’deki vergi gelirleri şu şekildedir:

Vergi Türü                           Gelir (Milyon TL)

Gelir Vergisi                                6.090

Kurumlar Vergisi                         3.247

Motorlu Taşıtlar Vergisi             1.310

Özel Tüketim Vergisi                 3.042

Diğer Vergi Gelirleri                   3.336

Türkiye’de merkezi yönetim vergi gelirleri dağılımı yıllar itibariyle değişmekle birlikte ortalama olarak %65 düzeylerinde dolaylı vergi, %35 oranında da dolaysız vergilerden oluşmaktadır.

2023 yılında Türkiye’de ortalama aylık maaş yaklaşık 350-420 USD civarındadır. Genç işsizliği, tehlikeli bir şekilde %30’a yaklaşıyor!

Sözcü gazetesinin haberine göre, Türkiye’de şu anda 76,5 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor; bu da ülke nüfusunun yüzde 90’ından fazlasına tekabül ediyor.

Kısaca Türkiye’de ekonomik süreç

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sadece 1930 ila 1946 yılları arasında, 1938 yılı hariç olmak üzere, dış ticaret açığı vermemiştir. Günümüze kadar olan diğer tüm yıllarda ithalatın ihracattan fazla gerçekleşmesinden dolayı dış ticaret açığı yaşanmıştır. Özellikle 1980 sonrası Türkiye’nin izlemiş olduğu ekonomi politikası sonucu, ihracatına karşılık ithalatında yaşanan hızlı artışlar ülkenin dış ticaret açığının artmasında etkili olmuştur. Bu dönemde ihracatta da artışlar sağlanmış ancak, bu durumun ,yeni kapasitelerin yaratılmasından çok mevcut kapasitelerin daha etkin kullanılması ve iç talebin kısılması yoluyla gerçekleştirilmesi, kısa vadede sağlanan ihracat artışını uzun vadeye yaymayı mümkün kılmamıştır.

2001 yılı bankacılık sektöründen başlayan ekonomik kriz sonrasında, IMF ile anlaşma yapılarak yeni bir yol haritası çizilmiştir. Oluşturulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” gereği yapılan reformlarla birlikte enflasyon kontrol altına alınmış, bütçe açıkları disipline edilmiştir. Ayrıca kurallara dayalı politika oluşturmaya yönelik olarak özerk kurumlar oluşturulması ve düzenleyici otoritenin geliştirilmesi, şeffaflığı ve dış yatırımcının güvenini artıran unsurlar olmuştur. Ekonomik reformlar bir yandan iktisadi verimliliği artırırken, diğer yandan hızlanan AB süreci tüm bu pozitif gelişmelere kurumsal çapa olmuştur. Ancak 2010 sonrasından başlayarak, bu süreç devam ettirilememiştir (Özatay, 2015: 11-12).

2008’de başlayan küresel ekonomik kriz, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizi de olumsuz etkilemiştir. 2011 sonrasında IMF programının bitmesi ve AB’ye katılım sürecinden uzaklaşılması, aynı zamanda özerk devlet kurumlarının siyasallaşmaları, 2010 öncesi ülkemize çekilen rekor seviyedeki doğrudan yabancı yatırımların yavaşlamasına sebebiyet vermiştir.

Bu dönemde gelişmekte olan ülkelere akan likidite bolluğundan ülkemiz de faydalanmıştır ancak bu fırsat iyi değerlendirilememiş ve zikzaklı bir büyüme dönemi görülmüştür. Bol Amerikan Doları, bugün karşılaştığımız problemlerin (Döviz kıtlığı ve fiyatı, yükselen enflasyon, işsizlik, banka problemleri vs. gibi) alt yapısını oluşturmuştur.

  • Özellikle Amerika’nın krizden kurtulmak için piyasaya sürdüğü 1 trilyondan fazla Amerikan Doları ki buna “Paraşüt Para” ismi verilmiştir, sıcak para olarak ülkemizde TL’nin aşırı değerlenmesini yaratmış ve ucuzlayan ithal ürünleri, bir yandan hane halkının tüketici kredileri ile limitsiz borçlanarak (Bankaların kaldırımlarda stand kurarak yoldan geçenlere, kollarından çekip kredi verdikleri yıllar) ucuz ithal mallarını tüketmeleri sonucunu doğurmuştur. Her ne kadar tüketim kaynaklı yüksek büyüme rakamlarına erişilmişse de, insanlarda büyük bir borç yükü de oluşmuştur.
  • Gelirlerini artırmak yerine, kredi ile hane halkının bankalara borçlanarak ithal mallarını tüketmeye yönlendirilmesi, yerli üretimi de etkilemiş ve yıllardır yerli üretilen pek çok ürün, aşırı değerli TL’nin benzer ithallerini sanayicilere Türkiye’de üretilenden daha ucuza temin edebilmelerini sağladığı için, ara malı ithalatı aşırı yükselmiş ve bir kısım sanayiciler adeta ithalatçı olmuşlardır. Bugün,1 dolarlık bitmiş bir ürünün neredeyse 71 centi, ithal edilmektedir.
  • Dolar kredi faizleri, TL cinsi kredilere göre çok daha uygun olduğu ve o yıllarda değeri pek değişmediği için, firmalar tarafından borçlanma aracı olarak seçilmiş ve yabancı para geliri olmayan firmaların da yabancı para ile kredi almalarına yeşil ışık yakılması sonucunda Dolar borçlanmaları daha da artmıştır. Sonuçta, özel sektörde Dolar bazında büyük bir borç yükü oluşmuştur.
  • Gelişmekte olan ülkeler, büyümenin hızlanması için ülkeye doğrudan yatırım çekmeye çalışırlar. Bunun başlıca sebebi yeterli derecede iç tasarruf yapamamalarıdır. Bu noktada yabancı yatırımın ülkeye çekilmesi için diğer ülkeler ile bir rekabet yapılmaktadır ve yatırımın çekici kılınması için daha iyi bir siyasi, ekonomik ve hukuki ortamın oluşturulması gerekmektedir. Global kriz öncesinde Türkiye, hızlı bir şekilde yabancı yatırım çekmeyi başarmıştır. Bunun öncelikli sebebi AB ile müzakerelere başlanmasıdır. 2005-2009 döneminde müzakerelerde mesafe alınmasıyla birlikte, ülkemize önemli seviyede yabancı sermaye girişi, yıllık 20 milyar doların üzerine çıkmıştı. Bu, Türkiye’nin bugüne dek çekebildiği en yüksek yabancı sermaye giriş seviyeleridir. Ancak global kriz sonrası müzakerelerin yavaşlaması ve yapısal reformların aynı hızda devam etmemesi sonucunda giriş ivmesi hızını kaybetmiştir.
  • Türkiye’ye giren para, ithal ikamesine yönelik gelir üretecek yeni yatırımların yapılıp yerel üretimin artırılmasını sağlayacak alanlarda değil, daha çok konut ve diğer inşaat işleri gibi yapıldıktan sonra atıl kalan ve alınan borçların geri ödenmesine yönelik gelir üretmeyen yatırım alanlarında değerlendirilmiştir. Dolayısıyla alınan borçların ödenmesi sorunu oluşmuştur.

2010 yılında baz etkisi sebebiyle %9,2’lik bir büyüme görülmüştür. 2011-2017 yılları arasındaki ortalama büyüme performansı ise %4,6’dır. 2017 yılında görülen %7,4’lük büyüme, ortalamayı artıran bir performanstır ancak bu oranın sağlanmasında genişleyici para ve maliye politikasının etkisi bulunmaktadır ve sürdürülebilir gözükmemektedir. Ayrıca IMF raporu ekonomide bir ısınma sorununa işaret etmektedir. Türkiye’de 2017 yılı enflasyon oranı TÜFE, 2017 Aralık ayında bir önceki yılın aynı ayına göre 11,92% artmıştır. 2017 yılı Dolar kuru ise en yüksek 3,98 TL olmuştur.

Günümüzdeki sorun, sıcak paranın gelişmekte olan ülkelerden kaçarak tekrar vatanlarına dönmeye başlamasıdır. Aşırı para, Amerika ve Avrupa’da enflasyon yaratmaya başlamış ve ülke merkez bankaları önlem olarak, bir yandan faizleri artırırken diğer yandan piyasadaki aşırı likiditeyi emmeye başlamışlardır. Bu durum, Türkiye dahil pek çok ülkeden doların kaçması sonucunu yaratırken, dolar ile borçlanmış özellikle özel sektörü zor duruma soktu. Zira Doların çıkışı ve zor bulunur olması, değerini yerel paralara göre artırdı.  

Türkiye ekonomisi, 2018’den bu yana yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek özel sektör borcu gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı:

  • Merkez bankasının bağımsızlığına müdahale edilmesi ve yüksek enflasyona rağmen faizlerin düşürülmesi.
  • Özel sektörün özellikle döviz cinsinden yüksek borcu, ekonomiyi paranın değer kaybı ve dış şoklara karşı savunmasız hale getirdi.
  • Düşük tasarruf oranını ve yabancı sermaye girişlerine bağımlılığı yansıtan kalıcı cari işlemler açığı oluştu.
  • Turizm gelirlerini azaltan ve ekonomik aktiviteyi aksatan COVİD-19 salgınının etkisi yaşandı.

Bu faktörler durgunluğun uzun sürmesine, liranın değerinde keskin bir düşüşe, işsizliğin ve yoksulluğun artmasına ve yatırımcı güveninin kaybolmasına yol açtı. Krizi önlemeye yönelik müdahaleler; mali teşviklere, kredi genişlemesine ve makroekonomik dengesizlikleri kötüleştiren dövize müdahalelere dayandığı için, genellikle etkisiz veya verimsiz oldu

ENFLASYONLA MÜCADELE DOĞRU MU YAPILIYOR?

Şu anda uygulanan politika, Enflasyonun “Talep Tabanlı” olduğu düşüncesiyle talebi boğarak-insanların temel maddeleri dahil her şeye zam yaparak ve çalışanların gelirini enflasyonun çok altında bırakarak- üretenlerin fiyat artırmalarının önünü kesmek gibi. Böylelikle enflasyon artışının azalması bekleniyor. Alan olmazsa fiyat düşer!

Peki bu teşhis doğru mu? Enflasyona, 76,5 milyondan fazlası yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların (ülke nüfusunun yüzde 90’ından fazlasına tekabül ediyor) talebi mi neden oluyor? Yoksulluk ve açlık sınırı altındaki asgari ücretin neredeyse ortalama ücret haline geldiği bir ülkede talep enflasyonu beklemek fazla iyimserlik olmazmı?

Aşağıda talep enflasyonu kısaca açıklanmaktadır. Oradan görüleceği gibi, bu tür enflasyonu oluşturacak nedenlerin bir çoğu Türkiye’de mevcut değil.

TÜRKİYE’DE TALEP ENFLASYONU VAR MI?

Türkiye’de talep enflasyonun fiyatları yükselttiğine ilişkin bazı görüşler var. Talep enflasyonu nasıl oluşur.

Talep kaynaklı enflasyon, ekonomi tam istihdamda veya tam istihdama yakınsa, toplam talepteki bir artış, fiyat düzeyinde bir artışa yol açar. Firmalar tam kapasiteye ulaştıklarında enflasyona yol açacak fiyatları yükselterek karşılık veriyorlar. Ayrıca, işgücü sıkıntısıyla birlikte tam istihdama yakın çalışanlar, harcama güçlerini artıracak daha yüksek ücret alabilirler.

Ekonomik büyümenin uzun vadeli büyüme eğilim oranının üzerinde olması durumunda talep kaynaklı enflasyon eğilimi oluşabilir. Ekonomik büyümenin uzun vadeli eğilim oranı, ortalama sürdürülebilir büyüme oranıdır ve verimlilikteki artışla belirlenir. Talep enflasyonu aşağıdaki gibi faktörlerden kaynaklanabilir:

• Aşırı talep ve ‘çok az malın peşinde koşan çok para.’

• Ekonomi tam istihdamda/tam kapasitededir (veya buna çok yakındır).

• Ekonomi uzun vadeli eğilim oranından daha hızlı büyümektedir.

• İşsizlik oranı düşmektedir.

• Düşük faiz oranları. Faiz oranlarındaki düşüş tüketici harcamalarının artmasına ve yatırımların artmasına neden olur. Talepteki bu artış enflasyonist baskılarda artışa neden oluyor.

• Konut fiyatlarındaki artış. Artan ev fiyatları olumlu bir zenginlik etkisi yaratarak tüketici harcamalarını artırıyor. Bu da ekonomik büyümenin artmasına neden oluyor.

• Gerçek ücretlerin artması. Örneğin sendikalar daha yüksek ücret oranları için pazarlık yapıyor.

• Devalüasyon. Döviz kurundaki devalüasyon iç talebi artırır (ihracat daha ucuz, ithalat daha pahalı). Devalüasyon aynı zamanda maliyet enflasyonuna da neden olacaktır (ithalat daha pahalıdır)

Faiz oranlarının ve vergilerin düşürülmesi sonucunda konut fiyatlarında oluşan yükselme, olumlu bir servet etkisi yaratarak tüketici güveninde artışa yol açar. Artan güven, harcamaların artmasına, tasarrufların azalmasına ve borçlanmanın artmasına neden olur. Ancak ekonomik büyüme oranının artması ülkenin uzun vadeli eğilim oranının üzerine çıkar. Sonuç, firmaların talebi karşılayamaması nedeniyle enflasyon artar. Bu da cari açığın oluşmasına neden olur.

Ancak, dünyada talep kaynaklı enflasyon oldukça nadir hale geldi. Enflasyondaki küçük artışlar (2008/2001) temel olarak maliyet etkenlerinden kaynaklanmıştır. Son yıllarda talep kaynaklı önemli bir enflasyona tanık olunmadı. Bu birkaç faktörden kaynaklanmaktadır:

• Para politikasından ve enflasyonun %2 hedefinde tutulmasından sorumlu Bağımsız Merkez Bankaları

• Dünyevi durgunluk. Daha düşük ekonomik büyüme oranları

• Küresel ekonomiden fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı. Asya’da üretilen malların deflasyonu.

• Fiyatların düşmesine yol açan yeni teknoloji.

TÜRKİYE’DEKİ YÜKSEK ENFLASYONUN NEDENLERİ

Küresel olarak enflasyon yükseliyor. Enflasyon, herhangi bir azaltma belirtisi göstermiyor ve daha da kötüsü, onu kontrol etmeye odaklanan çabalar ekonomileri durgunluğa daldırmakla tehdit ediyor. Ancak, enflasyon oranları söz konusu olduğunda  bazı ülkeler diğerlerinden daha fazla etkilenmiş durumda. Türkiye, yüzde 70’e yaklaşan oranlarla enflasyondan en kötü etkilenenlerden biridir. Türkiye’nin enflasyonu neden bu kadar yüksek?

Türkiye’deki enflasyonun nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür. Türk lirasının değerindeki düşüş, yüksek gıda ve enerji fiyatları ve büyük ticaret açığı ana faktörlerden bazılarıdır. Ayrıca hükümet politikaları ve ekonomik istikrarsızlık da enflasyona katkıda bulunabilmektedir. Enflasyonun ülkeye ve mevcut ekonomik durumuna bağlı olarak farklı nedenleri ve etkileri olabileceğini unutmamak önemlidir.

Türkiye’de enflasyonun talep tabanlı olduğu çok nadirdir. Zira çalışanlar, çoğu zaman enflasyon altında bir ücret alırlar. Sadece 1980 öncesindeki enflasyonlarda, “eşel mobil” sistemi kullanılarak ücretlerin enflasyona paralel yükseltilme politikaları güdülüyordu. Bu durumda dahi ücret artışları, enflasyon sebebi değil, oluşan enflasyon karşısında çalışanların fazla ezilmemelerine yönelik alınan bir tedbirdi. Esasen o dönemde sendikalar çok güçlü idi. Ancak, 1980 darbesiyle birlikte sendikaların gücü kayboldu ve sonrasında, bütün bunlar unutuldu.

Ülkedeki yüksek enflasyona birçok faktör katkıda bulunurken, bazı önemli nedenler:

1. Makroekonomik Dengesizlikler: Türkiye, yüksek düzeyde kamu ve özel sektör borcu, cari işlemler açığı ve yabancı sermaye girişlerine bağımlılık dahil olmak üzere önemli makroekonomik dengesizliklerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu dengesizlikler ülkenin para birimi üzerinde baskı oluşturarak, enflasyonist baskılara yol açmaktadır.

2. Paranın Değer Kaybı: Türk lirasındaki değer kaybı enflasyonun önemli bir etkenidir. Para birimindeki değer kaybı, ithalat maliyetini artırarak ithal mal ve hammadde fiyatlarının yükselmesine neden olacaktır. Türkiye’de döviz kurlarında sık sık görülen dalgalanmalar, enflasyonist baskılara katkıda bulunuyor.

3. Gevşek Para Politikası: Tarihsel olarak Türkiye, ekonomik aktiviteyi canlandırmak için düşük faiz oranları ve kredi büyümesi de dahil olmak üzere genişletici para politikaları izlemektedir. Büyümeyi artırmayı amaçlayan bu politikalar, etkili mali disiplin ve yapısal reformlarla birlikte yapılmadığı için, enflasyonu artırabilmektedir.

4. Siyasi ve Jeopolitik Belirsizlik: Siyasi ve jeopolitik belirsizlikler yatırımcı güvenini olumsuz yönde etkileyebilir ve kur oynaklığına katkıda bulunabilir. Türkiye, piyasa duyarlılığını etkileyebilecek ve enflasyonist baskıları artırabilecek küresel ortaklarla iç siyasi zorluklar ve gerilimlerle karşı karşıya kaldı.

5. Arz Yönlü Faktörler: Türkiye’de enflasyon, tarımsal üretimdeki dalgalanmalar, enerji fiyatları ve fiyat kontrollerini veya düzenlemelerini etkileyen idari tedbirler gibi arz yönlü faktörlerden de etkilenmektedir. Tedarik kesintileri veya darboğazlar daha yüksek maliyetlere ve fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskıya yol açabilir. 

6. Enflasyon Beklentileri: Enflasyon dinamiklerinin şekillenmesinde beklentiler önemli rol oynamaktadır. Hane halkı ve işletmeler fiyatların artmaya devam etmesini beklerse, daha yüksek ücretler talep ederek ve fiyatları artırarak davranışlarını ayarlayabilir ve bu da enflasyonist baskıları daha da artırabilir. Enflasyon beklentilerini yönetmek, fiyat istikrarı açısından hayati önem taşıyor.

7. Türk şirketleri işletme sermayesi olarak çok fazla borçlanma eğiliminde idiler ve bunu da çoklukla Dolar cinsinden yaptılar. Zira Dolar kredilerin faizi düşüktü ve “Helikopter paranın” bol olduğu dönemlerde kurlarda yükselme olmuyordu. Ancak bu tür yabancı para ile borçlanma, onları döviz dalgalanmalarına karşı savunmasız hale getirdi. Ve Dolar evine dönmeye başlayınca, özellikle yabancı para geliri olmayanlar için sorunlar başladı. Borçlanmanın nedeni kısmen Türkiye’nin düşük tasarruf oranlarıdır; bu da bankaların uluslararası piyasalar aracılığıyla da kendilerini toptan fonlamaları ve döviz duyarlılığının artması anlamına geliyor.

8. Türkiye’de üretimin büyük oranda ithalata bağlı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hammadde ve ara mallar çoğunlukla ithal edilmektedir. Dolayısıyla artan döviz kuru, üretim maliyetlerinin artmasına ve dolayısıyla yüksek enflasyona neden olmaktadır. Döviz kurlarındaki ani yükselişi yavaşlatmak ve enflasyonu kontrol altına almak için Merkez Bankası faiz oranlarını artırmaya başladı ama enflasyon oranı altındaki faiz pek işe yaramıyor gibi görünüyor. Dolayısıyla yükselen enflasyon, yükselen Dolar ve artan faiz oranları, üçü bir arada oluşuyor.

9. Türkiye ham üretim girdilerini ihraç ederken, onlarla üretilmiş ara mal veya nihai ürünler ithal etme eğiliminde. Endüstri, katma değeri yüksek ve yenilikçi ürünleri oluşturamıyor. Genel olarak, ihraç ürünlerimiz yüksek teknoloji vasıflı olmayıp pek çok ülkede üretilen tipler. İthal ara malı kullanılarak üretilenler, yabancı para değerindeki artışlardan etkileniyor. İhracatın, ithalatı karşılama oranı düşük. Devamlı cari açık oluşturuyor.

10. Dolaşımdaki para arzı artışı. Tarihsel olarak para arzında bir artışı gerektiren durumlarda- durgunluk veya depresyon gibi- merkez bankaları dolaşımdaki para miktarını artırabilir. Bu eylemin arkasındaki amaç, bankaları borç vermeye ve tüketicileri ve işletmeleri borç alıp harcamaya teşvik etmektir. Bununla birlikte, para arzındaki artış, gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) ile ölçülen ekonomik büyüme tarafından desteklenmiyorsa, hiperenflasyona neden olabilir. Türkiye’de son yıllarda para arzı aşırı yükselmiştir.

NETİCE                            

Literatürde farklı çalışmalar kaynak açısından enflasyona odaklanırken, konu arz veya talep açısından tartışılmaktadır. Saatçioğlu ve Korap (2006) yaptıkları çalışmada 1989-2004 döneminde enflasyonun talep yönlü olmadığı, enflasyonun temel belirleyicisinin maliyet kaynaklı şoklar olduğu sonucuna varmışlardır. Türkiye ekonomisi gibi yapısal dönüşümünü tamamlamamış ülke ekonomilerinin ithalata dayalı bir üretim-ihracat ve büyüme politikası izlediği bilinmektedir. Ardından gelen kur şokları sonucunda zaten durgun olan piyasalarda yıkıcı etkilerin yaşandığı görülüyor.

 Sami TABAN, Mehmet ŞENGÜR tarafından “Türkiye’de enflasyon kaynağının belirlenmesi” adlı araştırmada, Türkiye’de enflasyonun kaynağı ekonometrik test yöntemleri kullanılarak belirlenmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, 2003:2-2014:12 dönemi aylık nominal faiz, TÜFE ve ÜFE enflasyon oranları kullanılmıştır. Test sonuçlarına göre, faiz oranlarından TÜFE enflasyon oranlarına doğru bir ilişkiye rastlanılmamış olması, Türkiye’de enflasyonun kaynağının talep yönlü olmadığını gösterir. Ancak, analiz sonuçlarından ÜFE enflasyonundan TÜFE enflasyon oranlarına doğru çok güçlü olmasa da istatistiki yönden anlamlı bir ilişkiye rastlanılmış olması, faiz oranları dışında üretim maliyetlerini etkileyen faktörlerin TÜFE enflasyonunun pozitif yöndeki artışında etkili olduğunu göstermektedir. Bu tespit, Türkiye’de incelenen dönemde enflasyonun kaynağının talep ağırlıklı değil daha çok maliyet ağırlıklı olduğunu göstermektedir. Yani, Türkiye’de maliyet enflasyonu içinde faizin etkisinin düşük kaldığını, buna karşılık faiz dışında döviz kurları, vergi ve girdi fiyatları gibi faktörlerin enflasyonu etkilemede daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz.

Literatürde birçok kez tartışılmasına rağmen Türkiye ekonomisinde özellikle son 6 çeyrekte Merkez Bankası ve politika yapıcıların aldığı faiz kararları eleştirilmiş, bu da destek bulan ve teorik olarak pekiştirilen bir olgudur. Bu durum pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiş ve konu faiz oranı ile enflasyon değişkenleri arasındaki neden-sonuç ilişkisine indirgenmiştir. Literatürde faiz, kur şoku ve Merkez Bankası politikası kaynaklı enflasyon teorileri bulunsa da ülke ekonomisindeki düşük faiz stratejilerinin yüksek döviz kurlarıyla yüksek enflasyonu tetiklediği sıklıkla dile getirilmektedir. Türkiye Ekonomisindeki tarihsel süreç dikkate alındığında enflasyon sorununun güncel olmadığı, dışa bağımlılık ve istihdam sorunlarıyla birlikte 1960’lı yıllarda planlı döneme geçişin temel nedenlerinden biri olduğu söylenebilir.

Fraser Institute’un oluşturduğu “yasal sistem ve mülkiyet hakları endeksi”, iktisadi ajanlara sağlanan güvenirlik ile ilgili fikir vermektedir. Bu endeks de Türkiye’nin puanı düşüktür. Daha yüksek puanlar elde edebilmek için hukukun üstünlüğünün dikkate alınması, mülkiyet haklarının korunması, bağımsız ve tarafsız yargının sağlanması ile hukukun adil ve etkin uygulanması gereklidir.

Ülke ekonomisinin iyileştirilmesi ve dış ticaretin artırılması için sanayi sektörüne verilen önemin ve yatırımların da artırılması gerekir. Sektör yeni yatırımlarla birlikte üretim açısından daha aktif hale getirilmelidir. İthal ürünlerin üretimi için gerekli teknoloji ve alt yapı oluşturulup ithalat azaltılarak dövizin ülkede kalması sağlanmalıdır. Sanayi sektörüne yapılacak olan yatırımlarla birlikte üretimin artması istihdam açısından, ihracatın artması ise kişi başına düşen gelirin yükselmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Türkiye gibi tasarruf oranı çok düşük ve bu nedenle kaynakları kısıtlı bir ülkede, bunların çok akılcı ve ülkenin gerçek menfaatleri için kullanılması çok önemlidir. Bunu sağlamaya yönelik yeni bir müstakil “Devlet Planlama Teşkilatı” kurularak, Türkiye’nin şu andaki mevcut ve potansiyel kaynaklarının kapsamlı bir araştırması ve insanların ihtiyaçlarının dikkatli bir şekilde incelenmesi temelinde bir durum tespiti yapılması faydalıdır. Ekonomi; ağır sanayi, mal imalatı, gıda üretimi, hizmet temini, turizm vb. gibi genel olarak sınıflandırılan sektörlerden oluşur. Bunların hepsi bir şekilde değer(zenginlik) üretir, ancak bunu gerçekleştirmek için kaynaklara ihtiyaç duyar. Planlama teşkilatı, ulusal ihtiyaçlara yanıt olarak tüm bu sektörlerle ilgili olarak ülkenin hedeflerini ve önceliklerini analiz eder, ve temel hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik bir takvim içerisinde yeni yatırımları tayin eder ve gerçekleştirilmeleri için mevcut kaynakların tahsisini sağlar. Ayrıca hangi sektörlerin teşvik edilmelerinin gerektiğini ve bunların ne olacağını kararlaştırır. Planlama Teşkilatı’nın öngörmediği hiç bir yatırıma kaynak tahsis edilemez ve teşvik verilemez.

Türkiye enerji ithal eden bir ülke. Yapılan bir çalışmada, enerji fiyatlarındaki bir birimlik değişimin enflasyon oranlarında yaklaşık 0,40 birimlik bir artışa neden olacağı sonucuna varılmıştır. Bu doğrultuda politika yapıcıların enerji ithal etme konumunda olmaları nedeniyle döviz kurundaki dalgalanmaların etkisinin en aza indirilmesi amacıyla enerji üretiminde alternatif kaynak üretimine odaklanılması önerilmektedir (Vildan Aygün ALICI, Alaattin KIZILTAN, 2023). Türkiye, pek az güneş gören Almanya ile karşılaştırıldığında 2022 yılı Aralık ayı sonunda Türkiye kurulu güneş enerjisi gücü 9.425,4 MW, rüzgar enerjisi kurulu gücü 11.296,2 MW idi. Buna karşılık Almanya’nın 2022 Aralık ayı sonunda güneş enerjisi kurulu gücü 54.000 MW, rüzgar enerjisi kurulu gücü 63.000 MW idi. Türkiye’nin güneş ve rüzgar enerjisi kurulu güçleri toplam kurulu gücünün yaklaşık %20’sini oluştururken, Almanya’nın bu oranı yaklaşık %40’tır.

Türkiye önemli bir tarım ülkesi olmasına rağmen, tarım alanları ve çiftçi sayısı azalmaktadır. Türkiye tarımı dışa bağımlı hale gelmiş ve son 18 yılda 114 milyar dolarlık tarımsal ithalat yapılmıştır. Türkiye tarımının temel sorunları olarak: maliyet artıcı unsurların çözümlenememesi, çiftçi eğitimi ve uygulamalarının yetersiz olması, tarım arazilerinin parçalı ve dağınık yapısı, tarımsal üretimde verim ve kalitenin düşük olması, sulanabilen arazi miktarının azlığı ve mevcut su kaynaklarının etkin kullanılamaması söylenebilir. Tarımsal üretimde kullanılan ilaç, mazot, gübre, elektrik gibi unsurların dünya genelindeki fiyatları üzerinde seyretmesi, üreticinin zarar etmesine sebebiyet vermektedir. Toprak ve iklim şartlarına uygun tür ve çeşit seçiminde gerekli tedbirlerin uygulanmaması nedeniyle verim ve kalitenin düştüğü, bazı sanayi kuruluşlarının arıtma tesisi kullanmamaları nedeniyle, çevreye olan zararlı etkinin arttığı görülmektedir. Bunlar gıda enflasyonunu yükseltiyor.

Tarımsal sanayide yaşanan temel sorunlar arasında ise; üretici ile sanayici arasındaki entegrasyon eksikliği, istenilen nitelikte ve yeterli miktarda hammadde temin edilememesi, organize olmuş üretici yapısının yaygın olmayışı, hammadde ürün miktarları, kaliteleri ve fiyatlarının yıldan yıla büyük değişiklikler göstermesi gibi hususlar sayılabilir.

Netice olarak, Türkiye’de enflasyon oranı son yıllarda yüksek seviyelerde seyrediyor. Enflasyonla mücadele için, para politikasının yanı sıra, maliye politikalarının ve yapısal reformların da hayata geçirilmesi gerekiyor. Zira, maliyet tabanlı enflasyona karşı Merkez Bankası’nın yapacağı fazla bir şey yok.

Türkiye’de gelir dağılımı çok bozuk ve sistemin beslediği bir azınlık mevcut. Bunlar bir talep yaratabilirler. Ancak onlara bakarak bütün Türkiye böyledir diyemeyiz.

KAYNAK:

KAYIT DIŞI EKONOMİ

Kayıt dışı ekonominin toplam GSYİH’ya oranla büyük olduğu ülkelerde, devlet gelirleri düşüktür. Bu, ya kamu hizmetlerinin zayıf olduğu ya da kayıtlı ekonomidekilerin daha yüksek oranda vergilendirildiği anlamına geliyor. Sorun, büyük ölçüde yüksek vergi oranlarının insanları “gözden uzak” kalmaya teşvik etmesidir.

Kayıt dışı ekonomilerin büyüklüğünü doğru bir şekilde ölçmek zordur çünkü doğaları gereği hükümet denetimine tabi değillerdir; bu nedenle, ekonomik faaliyet vergi iadesi sağlamaz veya resmi istatistiksel raporlarda yer almaz; ancak, yapılan harcamaların takibi, işlemler gizlenmiş olsa bile, bir istatistik hissi verebilir. Başka bir deyişle, kaydedilen işlemlerde dikkate alınmayan harcanan para teorik olarak karaborsa faaliyetinin genişliğini temsil eder.

Kayıt dışı ekonomi nedir

Kayıt dışı ekonomi, parasal, düzenleyici ve kurumsal nedenlerle resmi makamlardan saklanan tüm ekonomik faaliyetleri içerir. Parasal nedenler arasında vergi ödemekten ve tüm sosyal güvenlik primlerinden kaçınmak yer alırken, düzenleyici nedenler arasında hükümet bürokrasisinden veya düzenleyici çerçevenin yükünden kaçınmak olasıdır. Kurumsal nedenler arasında yolsuzluk hukuku, siyasi kurumların kalitesi ve hukukun üstünlüğünün zayıflığı söz konusu oluyor. Burada sözü edilen kayıt dışı ekonomi deyimi, kaydedildiği takdirde ulusal GSYİH’ya katkıda bulunacak yasal, ekonomik ve üretken faaliyetleri yansıtmaktadır; bu nedenle yasa dışı veya suç teşkil eden faaliyetler, tek başına yapılabilen işler veya diğer ev halkı faaliyetleri bu tanım dışıdır.

Gelişmekte olan ülkelerdeki kayıt dışı ekonomi, hayatta kalmak için başka imkânı olmayanlar için gelir elde etme fırsatları sunmasına rağmen, çalışanlar, şirketler ve toplum üzerinde çok sayıda olumsuz etkiye sahip olabilmekte ve kayıtlı ekonominin genişletilmesine katılımı caydırabilmektedir.

Kayıt dışı ekonominin özellikleri

Dünyanın her yerinde kayıt dışı ekonomiler aşağıdaki özellikleri paylaşmaktadır:

Giriş: kolaydır. Katılmak isteyenler çoğu durumda iş bulabilirler.

Ölçek: Her şey küçük ölçekte yapılır. Tek teslimatta tonlarca hammadde alan ve on milyonlarca birim üreten üretim süreçlerine sahip olan yasal ilaç üreticilerinin (çok uluslu ilaç şirketleri) aksine, yasa dışı uyuşturucu satıcıları çok daha küçük ölçekte mal alıp satıyor.

Beceriler: İşin çoğu resmi bir eğitim gerektirmez; vasıfsızdır. Çoğu durumda gerekli olan beceriler resmi eğitimin dışında kazanılır.

Kararsız: Kayıt dışı ekonomide iş güvenliği yoktur. İstikrarlı bir işveren-işçi ilişkisi yoktur.

Kayıt dışı ekonomide çalışan veya iş yapan kişilerin çoğu işsiz olarak sınıflandırılmamaktadır. Bazı istisnalar var. İşsizlik maaşı alan bir birey, bahçe işleri ve araba yıkama işleri şeklinde kayıt dışı ekonomide çalışıyor, devletten faydalanıyor, ve aynı zamanda işsiz olarak da kayıtlı.

İnsanların kayıt dışı ekonomide yaptıkları iş türü serbest meslekten ücretsiz aile işçiliğine kadar değişmektedir ve araba temizleyicilerini, sokak satıcılarını, sokak müzisyenlerini ve akrobatları, ayakkabı boyacılarını, hurda toplayıcılarını, seks işçilerini, korumaları, bahçıvanları vb. içermektedir.

“Kayıt dışı ekonomi” faaliyetlerine ilişkin örnekler şunları içerir:

• işveren kaydını ihmal etmek ve maaş ödemek;

• aylık KDV beyannamesi vermeyi ihmal etmek;

• beyan edilmemiş maaşları ödemek veya beyan edilmeyen gelir elde etmek;

• örneğin satış gelirini gizlemek için vergi beyannamesine gelirle ilgili doğru olmayan bilgiler girmek;

• ödeme aczi dışındaki nedenlerle vadesi geçmiş emeklilik sigortası, kaza ve meslek hastalığı sigortası veya işsizlik sigortası primlerinin ödenmemesi; ve

• vergi iadeleriyle ilgili manüpilasyon.

“Kayıt dışılık” genellikle aşağıdaki durumları da ifade eder:

• yükümlülüklerini yerine getirmeden kiralık işçi ve taşeronları kullanarak maddi çıkar elde etmeye çalışan bir şirket;

• eksik ödeme, yani işçilere sektörde uygulanan toplu sözleşmenin gerektirdiği asgari ücretten daha az ödeme yapmak veya girişimcilere çalışmaları için kendi yasal iş yükümlülüklerini yerine getiremeyecek kadar az ödeme yapmak;

• çevre koruma mevzuatına; ve

• gıda güvenliği ve tüketicinin korunmasına ilişkin düzenlemelere uymamak.

Ekonomik suç, hesap tutmakla yükümlü bir şirketin, bir kamu idaresi kuruluşunun veya diğer bir tüzel kişiliğin faaliyetleriyle bağlantılı olarak ortaya çıkan ve doğrudan veya dolaylı olarak mali çıkar elde etmeyi amaçlayan hukuka aykırı, suç teşkil eden faaliyetleri ifade eder. Kişisel çıkar elde etmeyi amaçlayan ancak ticari faaliyetle bağlantılı bir suç eylemi de ekonomik bir suç olabilir.

İnsanların kayıt dışı ekonomide çalışmasının iki ana nedeni vardır:

  • Kasıtlı Strateji: Bu insanlar bunu istedikleri için yapıyorlar. Vergi ödemeye niyeti olmayan, devlet düzenlemelerine uymak istemeyen iş adamlarının rasyonel davranışıdır. Hükümet düzenlemelerinden, çalışma düzenlemelerinden, ayrıca gelir, satış ve kurumlar vergilerinden kaçınmak istiyorlar.
  • Başa çıkma stratejisi: İnsanların hayatta kalabilmek için bunu yapması gerekir. Dünya çapında yüz milyonlarca birey için başka seçenek yok. Fırsatların olmadığı bir ekonomik ortamda çalışıyorlar. Bunlar arasında geçici işler, ücretsiz işler, günlük işler, kendisine yeten tarım vb. yer alır. Çoğu durumda, işçi aynı anda birden fazla işte çalışmaktadır.

Kayıt dışı ekonomi toplumda hem tartışmalı hem de önemli bir rol oynamaktadır. Yüz milyonlarca insana gelir sağlıyor, özellikle işsizlerin devletten mali yardım almadığı fakir ülkelerde işsizliğin yıkıcı etkilerini azaltıyor ve eksik istihdam edilenlerin gelirlerinin artmasına yardımcı oluyor. Çoğu durumda, iş düşük ücretlidir ve iş güvenliği yoktur.

Kayıt dışı sektör girişimcilik faaliyetlerini artırsa da, bunu başta vergi ve çalışma düzenlemeleri olmak üzere mevzuata uymama pahasına yapmaktadır.

Kayıt dışı ekonomi, bir ülke ekonomisi durgunluk içindeyken büyür, GSYİH büyürken ise küçülür.

İktisatçılar bir ülkenin GSYİH’sini (gayri safi yurtiçi hasıla) hesaplarken kayıt dışı ekonomide olup bitenleri hesaba katmazlar. Bu, dünyadaki her ülkenin muhtemelen resmi istatistiklerin önerdiğinden çok daha zengin olduğu anlamına geliyor.

Kayıt dışı ekonominin ölçülmesi

Kayıt dışı ekonomi faaliyetleriyle uğraşan aktörler tespit edilmeden kalmaya çalıştıklarından, kayıt dışı ekonominin ölçülmesi doğası gereği zordur. Kayıt dışı ekonominin kapsamı ve zaman içindeki gelişmeleri hakkında bilgi toplanması, onun siyasi ve ekonomik öneminden kaynaklanmaktadır. Üstelik, resmi ve gayri resmi mal ve hizmet üretimini de içeren toplam ekonomik faaliyet, zaman ve mekan içindeki dalgalanmalara ve ekonomik kalkınmaya yanıt veren ekonomi politikalarının tasarımında esastır. Ayrıca, kayıt dışı ekonominin boyutu, vergi kaçakçılığının boyutunun tahmin edilmesinde ve dolayısıyla bunun yeterli kontrolüne ilişkin kararların alınmasında da temel bir girdidir.

Her ne kadar kayıt dışı ekonomi konusu uzun süredir araştırılıyor olsa da, kapsamını değerlendirmek için “uygun” metodolojinin ne olduğu konusu, günümüze kadar tartışmalı olmuştur.

  • Üstün bir yöntem yoktur. İstisnasız tüm metodolojilerin kendi avantajlarının yanı sıra zayıf yönleri de vardır. Mümkünse birden fazla yöntem kullanılmalıdır.
  • Tahmin metodolojisi ve farklı ülke ve dönemlere ilişkin sonuçlar açısından çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
  • Ampirik sonuçların tatmin edici bir şekilde doğrulanması geliştirilmelidir, böylece ampirik sonuçların makullüğü açısından değerlendirilmesi daha kolay olur.
  • Kayıt dışı ekonominin uluslararası kabul görmüş bir tanımı eksik. Ülkeler ve yöntemler arasında karşılaştırma yapmayı kolaylaştırmak ve mükerrer sayım problemini önlemek için böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Kayıt dışı ekonominin teorisi ile ampirik tahmini arasındaki bağlantı hala tatmin edici değildir. En iyi durumda teori bize nedensel ve gösterge değişkenlerin türetilmiş işaretlerini sağlar. Ancak temel nedensel ve temel gösterge değişkenlerin hangileri olduğu teorik olarak hala açık bir sorudur.

Üç değerlendirme yöntemi vardır:                                                                                                                                                                               (1)Zamanın belirli bir noktasında kayıt dışı ekonominin boyutunu belirlemeyi amaçlayan mikro düzeyde doğrudan prosedürler. Bir örnek, anket yöntemidir;   (2)Kayıt dışı ekonominin zaman içindeki davranışının temsilcisi olarak makroekonomik göstergeleri kullanan dolaylı prosedürler;            (3) Kayıt dışı ekonomiyi “gözlemlenmeyen” bir değişken olarak tahmin eden istatistiksel modeller.

Bugün, çoğu durumda kayıt dışı ekonominin tahmini, MIMIC (Çoklu Göstergeler ve Çoklu Nedenler) prosedürü ile Nakit Talebi Yönteminin bir kombinasyonuna veya sadece Nakit Talebi Yöntemine dayanmaktadır.

MIMIC prosedürünün bir dezavantajı, kayıt dışı ekonominin büyüklüğüne ilişkin yalnızca göreceli tahminler üretmesidir. Bu nedenle, göreli tahminleri (örneğin, GSYİH’nın yüzdesi olarak) mutlak olarak kalibre etmek için nakit talebi yöntemine başvurulur; bu, kayıt dışı ekonominin boyutunu ortaya çıkarmak için iki veya üç mutlak değerle (GSYİH’nin yüzdesi olarak) çalışılarak yapılır.

Nakit talebi yaklaşımı, tarihsel olarak ‘kayıt dışı ekonominin’ (gri artı kara ekonomi) boyutunu tahmin etmenin ana yöntemlerinden biri olmuştur.

  1. Temel fikir, vergiden kaçınma yasadışı olduğu için, kayıt dışı ekonominin neredeyse bütün işlemleri nakit olarak yapılacaktır.
  2. Bariz nedenlerden dolayı, nakit neredeyse her zaman anonimdir, oysa diğer ödeme mekanizmalarının çoğu kayıt bırakır.

O halde yapılan şey, para biriminin GSYH’ye oranının ne kadarının gelirlerden, faiz oranlarından, teknolojik eğilimlerden ve teori ya da doğrudan gözlemin önerdiği (standart para talebi regresyonu) gibi diğer değişkenlerden kaynaklandığını tahmin etmektir. Daha sonra, ya kayıt dışı ekonominin değişen şeklinin bir tahmini olarak böyle bir denklemden kalanlar alınabilir ya da daha iyisi, vergi oranları, özellikle KDV ve serbest meslek sahipleri ile işsizlerin toplam işgücüne oranı gibi, gri ekonomiyle ilişkilendirilmesi gereken ek değişkenler eklenir.

Bununla birlikte, muhtemelen son yıllarda nakit varlıklarını artıran birkaç başka faktör daha var. Birincisi, faiz oranlarının neredeyse sıfıra inmesi. Bir banka hesabından faiz kazanamıyorsanız, bir bankaya mevduat yatırmak için daha az teşvik vardır.

Serbest meslek sahiplerinin kayıt dışı ekonomide faaliyet göstermeyi çalışanlardan daha kolay bulduklarına dair genel bir inanç var. Bazı bireyler, kısmen gelir ve/veya tüketim vergisinden kaçınmanın daha kolay olması nedeniyle serbest meslek sahibi olmayı tercih edebilir. Son yıllarda ülkelerde artan kendi hesabına çalışma, hızla büyüyen bir kayıt dışı ekonomi ile tutarlı görünüyor. Yine de, önemli çabalara rağmen, ampirik çalışmalarda bu hipotez için ekonometrik destek bulunamıyor. Serbest meslekteki artış ile daha büyük bir kayıt dışı ekonomi arasında bir ilişki olacağına inanılsa da, bu konu muhtemelen beklenenden daha karmaşık olabilir.

Ölçümle ilgili yaygın olarak kullanılan bir başka yöntem, “Model veya makro MIMIC yaklaşımı.”

MIMIC modeli, psikometri ve sosyal bilim araştırmalarında yaygın olarak uygulanan özel bir yapısal eşitlik modellemesi (SEM) türüdür ve 1970’lerde Zellner (1970) ve Joreskog ve Goldberger (1975) tarafından geliştirilen gözlemlenmeyen değişkenlerin istatistiksel teorisine dayanmaktadır. MIMIC modeli, bir dizi dışsal nedensel değişkenin gizli değişken (kayıt dışı ekonomi) üzerindeki etkisini ve ayrıca kayıt dışı ekonominin makroekonomik gösterge değişkenleri üzerindeki etkisini doğrulamak için teoriye dayalı bir yaklaşımdır. Öncelikle dışsal değişkenler ile gizil değişken arasındaki ilişkiyi açıklayan teorik bir modelin kurulması önemlidir. Bu nedenle MIMIC modelinin açıklayıcı olmaktan ziyade doğrulayıcı bir yöntem olduğu düşünülmektedir. 17 OECD ülkesinde kayıt dışı ekonominin boyutunu ölçmek için MIMIC modelini uygulayan öncüler Freyet ve ark. (1984). Bunları takiben Schneider ve ark. (2010), Hassan ve ark. (2016) ve Buehn ve ark. (2009) kayıt dışı ekonominin boyutunu ölçmek için MIMIC modelini uygulayan bilim adamlarıdır. Resmi olarak MIMIC modelinin iki bölümü vardır: yapısal model ve ölçüm modeli.

MIMIC veya NTY gibi makro yaklaşımlarla ilgili büyük bir sorun, vergi yükü, işsizlik, serbest meslek ve regülasyon gibi nedensel faktörleri kullanmalarıdır; bunlar aynı zamanda insanların kendin yap faaliyetleri üstlenmesinden veya arkadaşlarından ve komşularından yapmalarını istediklerini de içerir. Dolayısıyla, bu makro yaklaşımlarda, kendin yap faaliyetlerinin, komşuların yardımının, yasal olarak satın alınan malzemelerin ve kaçakçılığı da içeren “toplam” bir kayıt dışı ekonominin tahmin edildiği anlamına geliyor. Bu bakımdan, kayıt dışı ekonomi veya kendin yap faaliyetleri için yasal olarak satın alınan materyaller ve arkadaşların yardımları kesintiye tabi tutularak düzeltilir.

Aşağıdaki grafikte, bu düzeltme faktörü, MIMIC yöntemini kullanarak kayıt dışı ekonominin düzeltilmiş boyutunu hesaplamak için kullanılmıştır. 31 Avrupa ülkesinin 2017 yılı sonuçları (IMF) aşağıda sunulmaktadır. Kayıt dışı ekonomi oldukça küçük görünmektedir ve bu, makro yöntem kullanıldığında kayıt dışı ekonominin gerçek boyutunun daha sağlıklı bir değeri hesaplanabilir.

2017’de 31 Avrupa ülkesinin kayıt dışı ekonomisinin boyutu – makro ve düzeltilmiş MIMIC tahminleri

Kaynak: IMF çalışması

Kayıt dışı ekonomi – küresel bir olgu

Kayıt dışı ekonomi, dünyadaki her ülkenin ekonomisinin önemli bir bölümünü oluşturuyor; özellikle gelişmekte olan ülkelerde GSYİH’nın büyük bir bölümünü temsil ediyor. Zengin ülkelerde toplam gelirin %10 ila %25’ini oluştururken, Uganda gibi bazı gelişmekte olan ekonomilerde GSYİH’nın %94’ünü temsil ediyor. Daha az gelişmiş ülkelerde kayıt dışı sektör genellikle milli gelirin yüzde 25 ila 40’ını oluşturur ve tarım dışı istihdamın yüzde 70’e kadarını temsil eder. Bu tür ülkelerde, iş kaydının resmileştirilmesi söz konusu olduğunda yasal sistemlerin yetersizlikleri nedeniyle resmi olmayan faaliyetler sıklıkla ortaya çıkmaktadır.

Kayıt dışı ekonominin, OECD ülkelerinde milli gelirin yüzde 8’inden azı ile milli gelirin yüzde 30’undan fazlası arasında değiştiği göz önüne alındığında, resmi milli gelir istatistikleri çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Karşılaştırmalar daha da zorlaşıyor çünkü bazı ülkeler rakamları kayıt dışı ekonomiye göre ayarlıyor (örneğin İtalya) ve diğerleri bunu yapmıyor.

Ekonomistler, kayıt dışı sektörün gelişmekte olan ülkelerdeki en yoksul insanlar için hayati ekonomik fırsatlar sağladığını söylüyor. 1960’lardan bu yana dünya çapında istikrarlı bir şekilde büyüyor; 1990’ların sonlarından sonra hafif bir düşüş yaşıyor ve ardından 2007/8 küresel mali krizinden sonra yeniden genişliyor.

Kayıt dışı ekonomi, hem düşük ücretle atölyelerde çalışmaya zorlanan çocuklar gibi mağdurları, hem de mesela evinizi boyayan ve nakit ödeme almakta ısrar eden kişi gibi kasıtlı olarak vergiden kaçınmayı seçenleri de içerir.

Kuzey Amerika ve Avrupa’ya yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı yapan Latin Amerika’nın uyuşturucu baronları ve onlar için çalışan tüm insanlar, kayıt dışı ekonomi içinde faaliyet gösteriyor.

Bazı ülkelerde kayıt dışı ekonomi

Avrupa ülkelerinde kayıt dışı ekonominin boyutu farklılık gösterebilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 36 Avrupa ve OECD ülkesinde kayıt dışı ekonominin ortalama büyüklüğü 2020’de GSYH’nin %16,48’inden 2021’de %16,07’ye düştü. Ancak kayıt dışı ekonominin karmaşık ve çok yönlü bir konu olduğunu ve doğru bir şekilde ölçmenin zor olduğunu belirtilmelidir. Bazı AB ülkelerinde önemli düzeyde kayıt dışı ekonomilerin mevcut olduğuna ilişkin raporlar mevcut. Örneğin, Norveç’te 2020 yılında GSYİH’nın %11,62’si oranında bir kayıt dışı ekonomi vardı. Ayrıca, İsviçre’de aynı yıl GSYİH’nın %6,1’i oranında bir kayıt dışı ekonomi vardı. Türkiye, 2020’de GSYH’nin %32,54’ü ile nispeten yüksek bir kayıt dışı ekonomiye sahipti.

Amerikan kayıt dışı ekonomisinin 2009’da 1 trilyon dolara ulaştığı tahmin ediliyordu; bu, ABD’nin gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık %8’ini temsil ediyordu; ancak 2013 yılına gelindiğinde, büyük ölçüde 2008 mali krizinin uzun vadeli etkileri ve bunun sonucunda kayıtlı ekonominin daralması nedeniyle, kayıt dışı ekonomik harcamalar tahmini olarak 2 trilyon dolara ulaştı. Tahminler farklılık gösterse de araştırmalar, ABD kayıt dışı ekonomisinin GSYİH’nın %11 ila %12’sini oluşturduğunu ve kayıt dışı ekonominin 2021’de yaklaşık 2,5 trilyon dolara ulaştığını gösteriyor.

Uluslararası Para Fonu’nun 1991 ile 2015 yılları arasında 158 ülkenin kayıt dışı ekonomik faaliyetlerini araştıran 2018 tarihli araştırmasının bulgularına göre, Amerika’nın kayıt dışı ekonomisi diğer çoğu ülkeyle karşılaştırıldığında nispeten sabit kaldı. Raporun temel çıkarımlarından bazıları şöyle:

1. Tüm ülkeler genelinde kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün ortalama değeri %31,9’du.

2. En büyük üç gölge ekonomiye sahip ülke Zimbabve (%60,6), Bolivya (%62,3) ve Gürcistan (%64,9) oldu.

3. En küçük üç gölge ekonomi Avusturya (%8,9), Amerika Birleşik Devletleri (%8,3) ve İsviçre (%7,2) oldu.

Bağlama bağlı olarak, yeraltı ekonomilerinin etkisi zararlıdan yararlıya kadar değişebilir. Örneğin, büyük gölge ekonomilere sahip gelişmekte olan ülkelerde, toplanmayan vergi gelirleri ekonomik büyümeyi yavaşlatabilir ve kamu programlarının oluşturulmasını engelleyebilir; ancak diğer durumlarda, genellikle vergiye giden geliri elinde tutan kayıt dışı ekonomilerdeki katılımcılar, genel ekonomik aktiviteyi artırabilir ve talebi canlandırabilir.

Bu durum, özellikle stopaj vergisi gelirlerinin yolsuzluğa bulaşmış hükümet yetkilileri tarafından hortumlandığı ülkeler için geçerlidir.

Kayıt Dışı Ekonominin Temel Etkenleri ve Resmileştirilmesi

Vergi kaybını azaltmak (vergi ödeme zorunluluğundan kaçınmak için yasa dışı yöntemler kullanmak) ve kayıt dışı ekonomiyi ve kayıt dışı istihdamı kayıtlı ekonomiye dahil etmek, çoğu hükümet için en önemli önceliktir. Ancak kayıt dışı sektörün ölçülmesi ve izlenmesi son derece zordur.

Kayıt dışı ekonomiyi ölçmenin ne kadar zor olduğu göz önüne alındığında, buna neyin sebep olduğu ve bunun nasıl ele alınacağına ilişkin istatistiksel çalışmalarda özellikle zordur.

Kayıt dışı ekonomik faaliyet birçok nedenden dolayı sorunludur. Kanun koyucuların ve hükümetin amaçlarından biri ekonomideki oyuncuların uymak zorunda olduğu kural ve düzenlemeleri sağlamaktır.

Ancak kayıt dışı ekonomi söz konusu olduğunda bu yasal kurumlar göz ardı ediliyor ve atlanıyor; sözleşmeler ihlal edildiğinde bunları uygulayacak herhangi bir yasal başvuru yolu kalmıyor, ekonomik ilişkiler şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor ve işletmelerin büyümesi neredeyse imkansız hale gelebiliyor, eğer yaparlarsa yetkililerin dikkatini çekeceklerdir.

Kayıt dışı ekonominin temel etkenleri (sırasıyla): vergi ve sosyal güvenlik yükleri, vergi ahlakı, devlet kurumlarının kalitesi ve işgücü piyasası düzenlemeleridir. Bu nedenle vergi yükündeki bir azalmanın kayıt dışı ekonominin boyutunda bir azalmaya yol açması muhtemeldir. Aslında daha düşük vergi oranları, daha az kayıt dışı çalışma, daha yüksek vergi ahlakı, daha yüksek vergi alımı ve daha düşük oranlar fırsatından oluşan verimli bir döngü yaratılabilir. Elbette diğer yönde de bir kısır döngü oluşturulabilir.
Bu noktaların etkileri, aşağıdaki tabloda verilmektedir.

Kayıt dışı ekonomiye katılanların sayısı oldukça fazladır. Güncel rakamlar mevcut olmasa da, yirminci yüzyılın sonunda AB’de 30 milyona kadar, OECD’de ise 48 milyona kadar insan kayıt dışı çalışma yapıyordu. Pek çok ülke için güvenilir ayrıntılı çalışmalar mevcut değildir. Ancak Danimarka’da son araştırmalar nüfusun yaklaşık yarısının kayıtsız iş satın aldığını gösteriyor. İnşaat gibi bazı sektörlerde işgücünün yaklaşık yarısı, çoğunlukla kayıtlı istihdamın yanı sıra, kayıt dışı ekonomide çalışıyor. Çoğu ülkede yasadışı göçmenler kayıt dışı ekonomi çalışanlarının yalnızca çok küçük bir kısmını oluşturabilmektedir.

Batı Avrupa’da, işsizler ve kayıtlı çalışanlar arasında kayıt dışı çalışma nispeten yaygındır. Diğer çalışmayanlar (örneğin emekliler, ev hanımları ve öğrenciler) nispeten daha az kayıt dışı iş yapmaktadırlar. Bunun, işsizler arasında kayıtsız çalışma fırsatlarını azaltan sosyal güvenlik sistemlerinin ve ekstra gelir beyanını caydırmayan vergi sistemlerinin önemi açısından politika üzerinde etkileri vardır.

Ücret dışı maliyetlerin yüksek seviyesi (toplam işgücü maliyetlerinin ortalama yüzde 39’u) ve ortalama ücretin üçte birinden üçte ikisini kazanmak, Avrupa Birliği’nde gerçekten endişe verici bir durumdur ve dolayısıyla düşük ücretli işçileri, kayıt dışı ekonomide gelirlerini desteklemek için büyük bir teşvike sahiptir.

Kayıt dışı ekonomi ve vergi yükü

Kayıt dışı ekonominin büyük olduğu ülkelerde, kayıtlı ekonomide olanlar için vergi oranları, hükümet gelirlerindeki açığı kapatmak amacıyla daha yüksektir.

Çeşitli çalışmalar, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ile ülkenin genel vergi yükü arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir.

Bir ülkenin halkının vergi yükünün büyüklüğü genellikle kayıt dışı ekonominin büyümesine neden olur. Sigara gibi ürünlere çok yüksek vergi uygulanırsa, tütün karaborsası gelişir, işletmeler ve çalışanlar yüksek vergiye tabi tutulursa, vergi kaçırmak için radara yakalanmama motivasyonu daha da artar, yani kayıt dışı ekonomi genişler.

Hükümetlerin ve kanun koyucuların, işletmelerin ve çalışanların, kayıt altına alınmalarının önünde mümkün olduğu kadar az düzenleme engeli bulunan ve onları kayıtlı ekonomi içinde kalmaya motive edecek bir ortam yaratmaları gerekiyor.

Daha geniş bir düzeyde, kayıt dışı ekonominin çok büyük olduğu ülkelerde, vergi ahlakının ve sonuçta vergi uyumunun geliştirilmesi için insanların, vergilendirmenin amacı konusunda eğitilmeleri gerekmektedir.

Kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ile politikacılar ve devlet daireleri arasındaki yolsuzluk seviyeleri arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bir hükümet ve halkı ne kadar temizse, kayıt dışı ekonomi de o kadar küçüktür. Nüfusunu ‘eğitmek’ için yasa koyucuların ve devlet memurlarının örnek teşkil etmesi gerekiyor.

Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonomi

Yeni bir araştırmaya göre Türkiye’de kayıt dışı ekonominin payı, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyesi diğer tüm ülkelerden daha fazla.

Araştırmanın yazarı İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Ceyhun Elgin, kayıt dışı ekonominin Türkiye brüt yurt içi hasıla oranının yüzde 28,72 olduğunu buldu(2017).

Türkiye’yi sırasıyla yüzde 28,70 ve yüzde 28,1 ile Estonya ve Meksika takip ediyor.

ABD, ekonomisinin yalnızca yüzde 7,95’inin kayıt dışı olmasıyla en iyi rekora sahipken, onu yüzde 8,07 ile İsviçre izliyor.

Avusturya, Lüksemburg ve Japonya da bu kategoride ilk beş OECD ülkesi arasında yer alıyor. İtalya ve Yunanistan kayıt dışı ekonomiyle mücadele eden diğer iki Avrupa ülkesi.

Elgin’in araştırmasında 161 ülke arasında kayıt dışı ekonominin payının dünya ortalamasının yüzde 22 olduğu, yani Türkiye’nin dünya ortalamasından daha kötü durumda olduğu belirtiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’üncü yılı olan 2023’te ülkenin ortalamanın üzerinde kalacağını öngören araştırmaya göre, Türkiye son 10 yılda kayıt dışı ekonominin payını azaltma konusunda herhangi bir gelişme göstermedi. Elgin, Türkiye’nin kayıt dışı ekonomi payının 2023 yılında yüzde 24 olacağını düşünüyor.

Raporda Türkiye’nin 1950’li yıllardan bu yana gösterdiği performans da ortaya çıkıyor. 1950’lerde yüzde 50 olan bu oran, 1990’ların sonunda yüzde 30’a düştü.

Ancak 1990’lı yıllardan bu yana sorun yüzde 27 ila 29 arasında dalgalandı.

Raporunu sunan Elgin, kayıtlı ekonominin sadece vergi indirimleri veya kayıt dışı istihdamdan kaynaklanmadığını vurgulayarak, online alışveriş hatalarının, yasa dışı ticaretin ve ödenmeyen fazla mesai ücretlerinin de bu yüksek rakamlara katkıda bulunduğunu ifade etti.

Araştırmacı, resmi kayıttan kaçınmanın aynı zamanda şirketlerin giderlerini azaltmasına da yardımcı olduğunu ekledi.

Türkiye’de yaklaşık 11 milyon insanın, geçimini sağlamak için kayıt dışı ekonomide çalıştığı tahmin ediliyor. Birçoğu başka seçeneği olmadığını söylüyor. Bunun temel nedeni Türkiye’nin devam eden işsizlik sorunudur. Bu nedenle birçok kişi biraz paraya sahip olmak ya da hiç parasız olmak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Yaklaşık 9 ila 10 milyon Türk vatandaşı “masa altında” çalışıyor. Ayrıca Türkiye’de 1 milyondan fazla yabancı işçinin kaçak çalıştığı tahmin ediliyor. Orta Asya’dan, Suriye’den, Irak’tan, İran’dan, Ukrayna’dan ve daha birçok ülkeden geliyorlar. Bu işçilerin çoğu Türk meslektaşlarından daha az para kazanıyor. Türkiye’de pek çok Suriyeli işçi kayıtsızdır. Aslında rakamlar, Türkiye’nin kayıt dışı ekonomisinde 400.000’den fazla Suriyelinin çalıştığını gösteriyor. Bu insanların çoğunun maaşı nakit. Artık ekonomi yarı karantinada olduğundan pek çok kişi çalışamıyor ve para kazanamıyor. Pek çok belgesiz işçi turizm, tekstil ve tarım sektörlerinde çalışıyor. Ayrıca birçoğu hizmet sektöründe de çalışıyor.

Türkiye’de kayıt dışı ekonomide neden bu kadar çok işçi var?

• Bürokrasi, düzenlemeler ve bürokratik işlemler

• Yüksek işsizlik, birçok kişiyi para kazanmanın başka yollarını aramaya zorluyor

• Vergilendirme

 • Yolsuzluk,

 • Bazı sektörlerde marjların düşük olduğu yoğun rekabet, bazı işverenleri işin kolayına kaçmaya itiyor. Bu nedenle işçiler Sosyal Güvenlik sisteminde yer almamaktadır.

• Fırsat eksikliği

Hazine ve Maliye Bakanlığı, hükümetin 2023-2025 kayıt dışı ekonomiyle mücadele eylem planını başlattığını duyurdu.

Yeni sistem, işverenlerin maaşlarını bankalar aracılığıyla ödemesini sağlayacak. Sosyal sigortasız işçi çalıştıran şirketlerin kamu ihalelerine girmesi yasaklanacak ve devlet teşviklerinden yararlanamayacak.

Nakit yerine banka ve kredi kartıyla ödeme yapılmasını teşvik edecek tedbirler alınacak.

Vergi kaçakçılığına ilişkin şikayet ve ihbarların toplanmasına yönelik sistemin geliştirilmesi amacıyla mevzuat ve teknik çalışmalar başlatılacak.

Eylem planına göre dijital varlıklara ilişkin hukuki ve teknik altyapı hazırlanacak.

NETİCE

Yeraltı ekonomilerinin büyüklüğünü doğru bir şekilde ölçmek zordur çünkü doğaları gereği hükümetin gözetimine tabi değildirler; bu nedenle ekonomik faaliyet vergi beyannamesi oluşturmaz veya resmi istatistik raporlarında yer almaz; ancak, işlemler gizlenmiş olsa bile yapılan harcamaların takip edilmesi bir istatistik anlayışı sağlayabilir. Başka bir deyişle, harcanan para (kaydedilen işlemlerde hesaba katılmayan) teorik olarak karaborsa faaliyetinin genişliğini temsil ediyor.

Caydırıcılık odaklı politikaların kayıt dışı ekonomiyle mücadelede özellikle başarılı olması muhtemel değildir. Kayıt dışı ekonomi yaygındır ve çok sayıda küçük ve oldukça dağınık işlemlerden oluşur. Ayrıca, kayıt dışı ekonomiyi ortadan kaldırmaya çalışırken dikkatli olunmalı çünkü girişimciliği ve onunla birlikte gelen iş oluşumu da ortadan kaldırılabilir.

Gelişmiş ülkelerin deneyimleri, ticari işlemleri gerçekleştirmeye ve resmi bankacılık kanalları aracılığıyla ödeme yapmaya yönelik olumlu ve olumsuz teşviklerin kayıt dışılık düzeyi üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu teşvikler, vergi idaresi tarafından benimsenen vergi politikaları ve tedbirler aracılığıyla sağlanabilir.

Yönetimin kalitesi de önemlidir. Dünya Çapında Yönetişim Göstergelerinden alınan verilerin analizi, kayıt dışı ekonomiyi azaltmada ve vergilendirme düzeyini artırmada ölçülebilir bir etkiye sahip olan, Düzenleyici Kalite ve Yolsuzluğun Kontrolü olmak üzere iki gösterge olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, rekabet edebilirlik faktörlerinin analiz edildiği Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Bilgi Teknolojileri Raporu 2015 tarafından teknolojik hazırlığın, kayıt dışı ekonomiyi azaltan ve vergilendirmeyi artıran önemli bir etkisi olduğu bulunmuştur.

Bu analiz, elektronik ödemeler ve “plastik para” kullanımı da dahil olmak üzere bankacılık kanalları yoluyla ticari işlemler için resmi ödemeleri teşvik ederek vergi sisteminin karmaşıklığının azaltılmasının ve politika ve idari vergi önlemlerinin benimsenmesinin kayıt dışılığın azaltılmasında yararlı olabileceğini göstermektedir. Ek olarak, kayıt dışı ekonomi işlemlerine karşı vergi uygulamalarını iyileştirmek için ICT çözümlerinin kullanılması, özellikle kayıt dışı ekonomi ile doğrudan ilgili işlemlerle ilgili, vergi kaçağını engellemeye yönelik etkili bir önlem olacaktır.

Elgin, kayıt dışı ekonominin azaltılması için özellikle dört göstergenin iyileştirilmesi gerektiğini söylüyor.

“Birincisi, kayıtlı ekonomide sağlam bir büyümenin sağlanmasıdır; bu, yeni iş alanlarını ve daha fazla kayıtlı istihdamı teşvik ettiği için temel ön koşullardan biridir. Ayrıca Elgin’e göre, siyasi istikrar ve düşük enflasyon oranları öngörülebilirliği artırmaya ve kayıt dışı ekonomiyi azaltmaya yardımcı olurken, yolsuzlukla mücadeleye yönelik ortak çaba da kayıt dışı ekonominin payının azalmasına katkıda bulunacak”.

Serbest meslek sahiplerinin ve küçük işletmelerin düzenlemelerini resmileştirmelerine izin verilmesinin çok büyük potansiyel faydaları vardır. İşletmeler kayıt dışı ekonomide kalırlarsa gelişemezler. Ancak geçmişteki düşüncesizliklerini kabul etmeyi içeriyorsa resmileştirme konusunda isteksiz olabilirler. Başarılı politikalar şunları içerir: aile ve dostlarına kredi sağlamak; küçük ölçekli gayri resmi faaliyetler için sınırlı vergi korumaları sağlamak; ve işletmelerin basit ‘kullanıma hazır’ modelleri kullanarak resmileşmelerine olanak tanımak. Bu tür politikalar diğer ülkelerde ve sınırlı ölçüde İngiltere’de yüksek fayda-maliyet oranlarıyla başarılı oldu.

Kelmanson ve ark. (2021), Avrupa’daki gelişmekte olan piyasa ekonomilerinde kayıt dışı ekonomiyle mücadelede daha kapsamlı önlemler önermektedir. Bu önlemler arasında düzenleyici ve idari yüklerin azaltılması, iyi yönetişimin desteklenmesi, vergi uyumluluğunun iyileştirilmesi, prosedürlerin otomatikleştirilmesi ve elektronik ödemelerin teşvik edilmesi yer alıyor. Finansal kurumların daha iyi donatılması yoluyla verimli elektronik ödeme sisteminin benimsenmesi, kayıt dışı ekonomiyi azaltabilecektir. Sangirova ve ark. (2021), Özbekistan’da elektronik ödeme sistemi arttıkça kayıt dışı ekonominin GSYİH’ye oranının orantılı olarak azaldığına dair kanıtlar buldu. Başka bir çalışmada Gharleghi ve Jahanshahi (2020), 1975-2015 döneminde 29 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeyi kapsayan bir örneklem kullanarak, finansal gelişmenin kayıt dışı ekonominin boyutunu azaltma yeteneğine sahip olduğu iddiasını destekledi.

Diğer çalışmalarda Ginevicius ve ark. (2020), ulusal ekonomik kalkınmanın kayıt dışı ekonomiyi azaltmada önemli bir rol oynayabileceğini öne sürmektedir. “Ulusal ekonomik kalkınma düzeyi ne kadar yüksek olursa, kayıt dışı ekonominin boyutu da o kadar düşük olur” sonucuna vardılar. Bir yandan Esaku (2021), Uganda’daki gelir eşitsizliğinin daralmasının kayıt dışı ekonominin boyutunu azaltabileceğini buldu. Uganda’da kayıt dışı ekonomiyi etkileyen diğer faktörler arasında enflasyon, hükümet harcamaları, açıklık, yolsuzluk ve demokrasi yer alıyor. Öte yandan Berdiev ve ark. (2020), sağlık krizinin kayıt dışı ekonomiyi etkileme potansiyeline sahip olduğunu öne sürmektedir. 130 ülkenin panel verilerini kullanan araştırma, salgın hastalıkların hem görülme sıklığının hem de yoğunluğunun kayıt dışı ekonominin yayılmasına olumlu ve önemli ölçüde katkıda bulunduğunu gösteriyor.

KAYNAK:

Şebnem Turhan – ISTANBUL, Turkey worst in OECD for unregistered economy: Study January 19 2016                          Mehmed Ganic, researchgate.net, 26th Dec, 2017, Market Business News           International University of Sarajevo, What is a Perception of Grey Economy in developing countries?                                         Friedrich Schneider-Johannes Kepler University Linz – Department of Economics, The Shadow Economy, 2021                  Turkey Economy Perspectives, JOHN, turkeyperspectives.com, Aug 29, 2023 Daily News ANKARA December 21 2022  Action plan to fight informal economy unveiled   By WILL KENTON Underground Economy: Definition, Statistics, Trends, and Examples investopedia.com, September 30, 2022 Mitigating the shadow economy through financial sector development in Indonesia: some empirical results Author links open overlay panel Sugiharso Safuan a, Muzafar Shah Habibullah b, Eric Alexander Sugandi c Sciencedirect.com PRAJUL AWASTHI  Published on Governance for Development  Chasing shadows: Tax strategies to tackle the shadow economy JUNE 16, 2016    accountingtools.com June 16, 2023 What is the Gray Economy? https://www.vero.fi/en/grey-economy  Definitions of the grey economy and economic crime                                                      Brogan Woodburn What is gray market and how to protect against it redpoints.com 2018 International Monetary Fund WP/18/17 IMF Working Paper African Department Shadow Economies Around the World: What Did We Learn Over the Last 20 Years? Prepared by Leandro Medina and Friedrich Schneider January 2018

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ

Bir siyasi partinin demokratik yönetimi destekleme konusundaki kararlılığı, büyük ölçüde partinin demokratik ilkeleri kendi içinde ne ölçüde desteklediğine bakarak belirlenebilir. Gücün aşırı merkezileşmesi ve kullanım şekli, çeşitli ülkelerde sistemik bir sorundur.

Son zamanlarda yapılan araştırmaların çoğu, parti liderlerinin hem partiler içinde hem de kamu makamlarında yetkilerini artırdıklarını gösteriyor. Liderlerin seçimi partiler tarafından alınan en önemli kararlardan biridir.

Güçlü taban bağlantılarına sahip bir lider, daha az hizipçiliğe ve parti bölünmesine olanak tanıyacaktır.

GİRİŞ

The ASIAN AGE Hindistan’dan sesleniyor:” Demokrasiyi kurtarmanın ilk adımı olarak parti içi demokrasinin yasal olarak zorunlu hale getirilmesi gerekir. Periyodik seçimlerin yapılması tek başına bir ulusu demokratik yapmaz. Demokrasi aynı zamanda tartışılarak yönetim anlamına da gelir. Söylem, siyasetimizde neredeyse tamamen ortadan kalktı. Siyaset, siyasi klanların ve ailelerin egemenliği altına girdi.

Seçim reformlarına ilişkin tartışma neredeyse tamamen siyasi partilerin finansmanına ve kampanya harcamalarına odaklanıyor; sanki sadece bunlarla ilgilenmek temiz bir yönetim sağlayacakmış gibi. Her zamanki gibi yanlış ağacı taşlıyoruz.

Finansman bir sorundur, ancak sorunların en küçüğüdür. Parti içi demokrasi ve siyasi partilerin anayasal işleyişine ilişkin konular neredeyse hiçbir tartışmada yer almıyor. Siyasi partilerimizin birçoğunun aslında siyasi parti mi olduğunu, yoksa sadece dürtülerin yönlendirdiği bir araya gelmiş insanlar mı olduğunu hiç düşünmüyoruz.”

Demokratik teori hem prosedürel hem de maddi demokrasiyi içerir. Prosedürel demokrasinin evrensel olarak yetişkin oy hakkı, periyodik seçimler, gizli oylama uygulamalarına atıfta bulunduğu söylenebilir. Maddi demokrasinin ise, halkı temsil ettiği iddia edilen siyasi partilerin iç demokratik işleyişine atıfta bulunduğu söylenebilir.

İç demokrasi, iç seçimleri, aday seçimini, gizli oylamayı ve partilerin üye kayıtları veya kayıtların silinmesini vb. düzenleyen hükümleri içerir.

NCRWC’nin Seçim Süreçleri ve Siyasi Partiler Raporu’na göre: “siyasi parti sisteminde reform yapılmadan hiçbir seçim reformu etkili olamaz” ve aşağıdaki endişe alanlarını acil olarak kabul etmektedir:

Yapısal ve örgütsel reformlar – parti örgütleri – Ulusal ve yerel düzeyler – parti içi demokrasi – düzenli parti seçimleri, parti kadrolarının işe alınması, partinin sosyalleşmesi, geliştirilmesi ve eğitimi, araştırma, düşünme ve politika planlama faaliyetleri.

Parti sistemi ve yönetişim – Partileri iyi yönetişimin uygulanabilir araçları haline getirecek mekanizmalar,

Siyasi partilerin kurumsallaşması – parti faaliyetlerini düzenlemek için kapsamlı bir mevzuata duyulan ihtiyaç, vatandaşlık veya taraf devlet olarak kayıt kriterleri – partilerin tanınmaması.

GENEL

Birçok çağdaş kişi “Neden partiler?” sorusuna daha iyimser bir yanıt veriyor. Önde gelen bir yanıt, yasama siyasetinin partiler olmadan istikrarsız olduğudur; dolayısıyla bir şeyler yapmak isteyen ve tercih ettikleri politikaların hakim olmasını isteyen kişiler parti kuracaklardır. Partiler, insan doğası artı liberal özgürlüklerin talihsiz bir sonucu olmaktan çok, etkililiği demokratik kurumlara sokarlar.

Siyasi partiler, insanların siyasi katılımını sağlayan temel araçlardır ve özel, gönüllü kuruluşlar olmalarına rağmen ülke yasalarına tabidirler. Ulusal yasama organlarında temsil edilen partiler kamudan, vergi mükelleflerinden fon almaktadır; dolayısıyla partilerin hem üyelerine hem de kamuoyuna karşı sorumlu olmaları gerekmektedir.

Siyasi partiler, demokrasisinin en önemli aktörleri olduğundan, onların demokratik işleyişi, birincisinin sağlığı ve canlılığıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı hale gelir. Partilerin demokratik işleyiş eksikliği başlıca iki temel noktada kendini gösterir. İlk olarak, partilerin liderliğini ve bileşimini belirleme prosedürü tamamen açık ve kapsayıcı değildir. Bu, tüm vatandaşların siyasete katılma ve seçimlere katılma konusunda eşit siyasi fırsata sahip anayasal hakkını olumsuz yönde etkiler.

İkincisi, siyasi partilerin merkezileştirilmiş işleyiş tarzı, parti milletvekillerini bireysel tercihlerine göre ulusal yasama meclislerinde oy kullanmaktan caydırıyor olmasıdır.

Parti içi demokrasinin yokluğu, siyasi partilerin kapalı otokratik yapılar haline gelmesine katkıda bulunur. Bu, tüm vatandaşların siyasete katılma ve seçimlere katılma konusunda eşit siyasi fırsata ilişkin anayasal haklarını olumsuz yönde etkilemektedir.

Parti İçi Demokrasi Nedir?

Parti içi demokrasi, siyasi partiler içinde, karar almada aşağıdan yukarıya bir yaklaşımı teşvik eden bir dizi kuralın oluşturulması anlamına gelir. Bunu yaparken, farklı kişilerin kapsayıcılığını ve katılımını mümkün kılmak için parti görevlileri arasında etkili bir güç dağılımı sağlanır.

Parti içi demokrasi, “ üyelerinin parti programı yazılımına, personel seçimine ve diğer örgüt içi karar alma süreçleri dahil olmak üzere bir partinin siyasi yaşamında esas olan kararlara katılması” olarak tanımlanabilir (Poguntke ve ark. 2016:10).

Parti içi demokrasi, siyasi partiler içinde yetkinin dağıtılması, üyelerin adil ve kapsayıcı katılımına izin verilmesi ve parti yetkililerinin hesap verebilir kılınması açısından önemlidir.

Ancak, parti içi demokrasinin potansiyel etkisine ilişkin genel bir karamsarlık mevcuttur. Buda, çoğunlukla yerleşik siyasi partilerin, parti üyelerine yalnızca dolaylı olarak katılım hakkı tanıyan uygulamalarından kaynaklanmaktadır.  Zira, parti elitleri genellikle liderlik ve aday seçimi süreci üzerinde önemli bir kontrola sahiptir (Cross 2013, İşçi Partisi 2015, Scarrow 2014b).

Eğer sonuç- (açık ve belirgin seçim tercihleri ve yönetimin güçlü bir yetkiye dayanması)- öncelikse, o zaman bir partinin örgütsel yapısı güçlü bir liderlik gerektirir ve bu da politikanın etkisini azaltma tehlikesiyle karşı karşıya kalındığında, iç demokrasinin kapsamını daraltabilir.

Parti içi demokrasiyi anlamak

Parti içi demokrasi, siyasi partiler içindeki gücün merkezden dağıtılması ve yalnızca üyelerin adil ve kapsayıcı katılımına izin vermek için değil, aynı zamanda suistimal, yolsuzluk ve kötü yönetimle mücadeleye yönelik daha büyük mücadelede parti yetkililerini sorumlu tutmak için de gereklidir.

Parti içi demokrasinin önemi, yolsuzluğu ve yönetim sorunlarını önlemede kullanılabilecek temel unsurların kurumsallaştırılmasında yatmaktadır. Bu hükümler şunlardır:

• Merkezi olmayan ve kapsayıcı parti seçimleri

• Merkezi olmayan ve kapsayıcı politika oluşturma

• Adil disiplin kuralları ve disiplin sonuçları

• İfade, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü

• Şeffaflık ve

• Hesap verebilirlilik.

Siyasi partiler ve üyeleri, davranış kuralları da dahil olmak üzere politikalarına ne kadar sıkı sıkıya bağlı kaldıkları ve uyguladıkları değerlendirilerek, sorumlu tutulabilir. Bu temelde, siyasi parti liderleri, partinin görevini yerine getirmede başarısız olduğu durumlarda üyelerine ve kamuoyuna karşı sorumlu olmalıdır. Bir hesap verebilirlik atmosferi yaratmak için, farklı parti bölgesel yapılarında ve parti ile seçmenler arasında kapsayıcı ve katılımlı bir kültürel bağlılığın olması gerekir; böylece iletişim ulusal düzeyde sürdürülür ve parti seçkinleri izole edilmez.

Üye disiplini konusunda siyasi partilerin, iç disiplin prosedür ve süreçlerinin özgür ve adil olmasını ve bunların üyelere ve seçilmiş temsilcilere karşı adil ve tarafsız bir şekilde uygulanmasını sağlamaları gerekmektedir. Etkili disiplin cezasını geciktirmek kafa karışıklığına neden olur ve üyelerin zaten suçlu bulunurken hizmet etmeye devam etmelerine olanak tanır. Adil disiplin prosedürleri, bu süreçlere parti dışı üyelerden oluşan bir üçüncü taraf organın başkanlık etmesiyle sağlanabilir ve siyasi elitlerin bu süreçler üzerinde modası geçmiş aşırı nüfuz sahibi olmalarına izin verilmemelidir.

Herhangi bir ayrıcalık olmadan ve katı bir tarafsızlıkla işleyen sağlam bir disiplin süreci önemlidir. Parti üyelerinin, parti kurallarına (ve yetkilerine) ya da yasalara aykırı olarak istedikleri gibi hareket etmelerine izin verilmemesini sağlar. Bu aynı zamanda önemlidir çünkü sıradan parti üyeleri, parti içindeki güçlü elitlerin istismarından korunmalıdır. Son olarak, disiplin konularının etkisiz bir şekilde ele alınması, parti üyelerinin veya liderlerin eylemleri konusunda çok az veya hiç hesap verme sorumluluğu olmadığı yönünde bir emsal oluşturma tehlikesi taşır.

Parti İçi Demokrasi Eksikliğinin Sebepleri Nelerdir?

  • Hanedan Siyaseti: Parti içi demokrasinin olmayışı, siyasi partilerde adam kayırmacılığın artmasına katkıda bulunmuştur. Üst düzey parti liderlerinin seçimlerde akrabalarını sahaya çıkarmasıyla, “aile” seçim bölgeleri için halefiyet planları uygulamaya konulmaktadır.
  • Siyasi Partilerin Merkezi Yapısı: Siyasi partilerin merkezi işleyiş şekli, parti milletvekillerini ulusal yasama meclislerinde bireysel tercihlerine göre oy kullanmaktan caydırmaktadır.
  • Kanun Eksikliği: Şu anda pek çok ülke kanunlarında siyasi partilerin iç demokratik düzenlemesine ilişkin açık veya yeterli hükümler bulunmamaktadır. Her ne kadar bazı partilerin iç tüzüklerinde buna değinilse de, iç demokrasiyi uygulama veya seçimleri zorunlu kılma konusunda herhangi bir yasal zorunluluk bulunmamaktadır.
  • Kişilik tutkusu: İnsanlarda kahramanlara tapınma eğilimi vardır ve çoğu zaman bir lider partiyi devralır ve kendi takımını kurar, parti içi demokrasinin tüm biçimlerine son verir.
  • İç Seçimlerin tahrifi: Mevcut parti içi güç depoları, güçlerini pekiştirmek ve statükoyu korumak için iç kurumsal süreçleri manipüle edebilirler.

Güçlü Lider ve Parti Üyeleri

Parti liderleri siyaset ve siyasi partiler açısından büyük önem taşıyor. Genel olarak çağdaş demokrasilerdeki pek çok dönüşüm parti liderleri tarafından tetiklenmektedir. Seçmenleri harekete geçirmekten veya siyasi gücü kendilerinin (veya partilerinin) çıkarlarına en uygun şekilde kullanmaktan, daha yüksek kalitede bir yönetim için politika oluşturmaya kadar bir dizi eylemi takip ederler.

Özellikle partileri içinde liderler siyasi personelin alınmasında aktif olarak yer alıyor; parti politikası gündeminin benimsenmesinde, belirlenmesinde ve desteklenmesinde; seçmenlerle bağlantı kurma da; partiyi koordine etmek ve örgütünü şekillendirmede; veya kamu imajı haline gelmesini sağlamada (Cross ve Pilet, 2016; Hazan ve Rahat, 2010; Norris, 1997; Scarrow ve diğerleri, 2000; Webb ve diğerleri, 2012).

Siyasi partiler örgütsel temellerine daha az bağımlı hale gelirken, liderlik figürlerine daha fazla bağımlı hale geliyor. İster yeni partiler, ister kenar partiler, ister ana akım partiler olsun, liderler öne çıkıyor. Sonuç olarak liderlerin devamlılığı ve istikrarı, partilerinin siyasi arenada kalıcılığını sağlamaktadır (Deegan-Krause ve Haughton, 2018).

Bu işlevler, yetenekler ve yönelimler daha geniş bir liderlik tarzı kavramı altında toplanmıştır. Zamanla çeşitli teoriler ve bunları test eden ampirik araştırmalar, parti liderlerinin özelliklerini belirlemeye çalıştı. Karizmatik Liderlik Teorisi, kendine güven, etkilemeye yönelik güçlü motivasyon, ahlaki doğruluk konusunda güçlü inanç, esneklik ve sosyal uyum gibi çeşitli özelliklerin varlığını vurgular; bunların hepsi liderin karizmasına ve etkililiğine yardımcı olur (House, 1991; Zaccaro ve diğerleri, 1991).

Parti üyelerinin liderler hakkındaki algıları çeşitli nedenlerden dolayı önemlidir. Parti üyeleri, parti örgütü ve partinin seçimlerde kalıcı olarak hayatta kalması için önemli varlıklar olmaya devam ediyor. Parti üyelerinin artık kampanyalarda önemli bir gelir ve personel kaynağı olmadığı doğru olsa da, siyasi partilerin işleyişi için vazgeçilmez olmaya devam ediyorlar. Bu önemin bir göstergesi olarak, Avrupa’daki birçok siyasi partinin, zamanla azalmayan bir üyelik listesi vardır (Gherghina ve diğerleri, 2018).

Parti üyelerinin liderleri algılama şekli önemli bir harekete geçirici etkiye sahiptir. Bu harekete geçiş, hem partinin çeşitli birimlerine yönelik faaliyetlerle ya da farklı makamlara aday olarak partinin iç yaşamında yer almayı, hem de partinin dış yaşamında seçim kampanyaları sırasında ve dışında diğer seçmenlerle iletişim halinde olmasını ifade etmektedir. Ayrıca, eğer lider iktidarda kalmak ve tabanı için meşru olmak istiyorsa, üyelerin algısı hayati önem taşıyor. Parti üyelerinin gözünde liderliğin meşruiyeti, yüksek parti bağlılığı (düşük iç çatışma), partinin kapsayıcı liderlik seçim prosedürlerini kullanması durumunda seçim desteği ve diğer partilerle müzakereler için potansiyel bir temel gibi ilgili sonuçlara sahiptir. Örneğin, parti üyeleri tarafından sağlanan meşruiyet, siyasi koalisyonların veya seçim ittifaklarının oluşumuna ilişkin tartışmalarda liderlerin konumlarını güçlendirebilir. Yüksek meşruiyet, liderlerin partileri adına konuşması ve çok az veya hiç iç çekişme olmadan istikrarı göstermesi anlamına gelir; bu özelliklere genellikle koalisyon ortakları tarafından değer verilmektedir.

Büyük siyasi partilerin çoğunda, çeşitli düzeylerdeki örgütsel görevlere yapılan seçimler zorluklarla doludur. Liderliğin çoğunlukla parti yönetimine hakim olan bir parti görevlileri zümresi tarafından belirlendiği gözlemlenmiştir. Partinin ulusal örgütsel veya karar alma organı üyelerinin katıldığı seçimler yapıldığında bile, sadece parti seçkinlerinin önceden belirlediği adaylar, diğer üyeler tarafından desteklenir.

Siyasi partilerdeki parti seçkinlerinin bileşimi de, büyük bir sorundur. Çok sayıda araştırma bulgusu, partilerin merkezi ve müphem çalışmalarının, partiye katılımların nüfusun belirli kesimlerinden olmalarına ve toplumun geri kalanının dışlanmasına yol açtığını ileri sürmektedir. Raporlar, yeterli sosyal ve finansal kaynaklara sahip parti üyelerine, yarışan seçimler için adaylık dağıtılırken, öncelik verildiğini öne sürüyor.

Ayrıca, son dönemde parti adayı olarak çok sayıda şüpheli geçmişi olan adaylar öne çıkabiliyor. Partiler için yasal olarak uygulanabilir bir mekanizma mevcut olmadığından, demokratik işleyişin eksikliği, insanların büyük bir bölümünü liderlik pozisyonlarından ve siyasi yarışmalar için seçim adaylığından alıkoymaktadır.

Araştırmalar sonucunda, parti liderlerini görevden almanın zor olduğu, parti gündemini belirlerken sıradan üyelerle çok az tartışma veya istişare yapıldığı, genç politikacıların parti kademelerinde yükselme ve nüfuz kazanmalarının güç olduğu ve aile bağlantılarının etkisinin devam ettiği, ortaya çıktı.

Demokrasi ruhu sadece parti görevlilerinin temsiliyetinde değil, partilerin seçilmiş temsilcilerinde de eksik görülüyor. Bu nedenle milletvekillerinin takdire bağlı özerkliği, parti liderliğine bağımlı hale geliyor. Neticede, seçilmiş temsilciler, kendilerini yasama meclisine seçen seçim bölgesinden ziyade, parti liderine ve partinin otoritesine karşı sorumlu ve cevap verecek durumda hissediyorlar.

NETİCE:

Siyasi partiler, demokratik veya demokratik olmayan iç karar alma süreçlerine sahip olabilir. Üyelere söz hakkı verilebilir veya parti seçkinlerine parti liderlerini seçme ve seçimler için aday seçme konusunda tam yetki verilebilir. Siyasi partiler içindeki demokratik süreçler, demokrasinin bir devlet için daha çok faydalı olmasını yaratır: seçimler yoluyla hesap verebilirliği teşvik eder, üyelerin görüşlerinin daha iyi temsil edilmesini sağlar ve politikacıları iktidara ulaşmak için rekabet etmeye teşvik eder.

Ancak, siyasi partilerin iç işleyişinde şeffaflık ve hesap verebilirliğin gerektiği kadar olmayışı, özellikle gelişmekte olan ülkeler dahil pek çok ülkede parlamenter demokrasinin istikrarlı işleyişi açısından ciddi sonuçlar doğurmaktadır. İç seçimlerin özgür ve adil olmaması, parti üyeliklerinin dağıtılmasındaki şüpheli prosedür, seçimlere katılan adaylar hakkında bilgi eksikliği ve kampanya finansmanının karanlık alanı, siyasi parti reformlarına yönelik artan ihtiyaç konusunda acilen ciddi bir kamuoyu tartışmasını gerektirmektedir.

Pek çok ülkede, seçim reformlarına ilişkin hükümet tarafından oluşturulan çeşitli komiteler tarafından öne sürülen ve siyasi partilerin daha şeffaf çalışmasını, siyasi partilerin iç yapılarını ve parti içi demokrasiyi yönetmek için düzenleyici bir çerçevenin getirilmesini güçlü bir şekilde savunan bir dizi öneri var.

Bunların arasında, parti üyelerinin liderlerini doğrudan seçmeleri de var. Bu hesap verebilirliği teşvik edecek ve üyelere parti içinde daha geniş bir ses verecektir. Parti üyeleri ayrıca veto veya ‘güvensizlik’ oyu kullanarak aday seçimini etkileyebilmelidir. Bu, parti elitlerinin stratejik kararlar almalarını sağlarken adaylık sistemindeki usulsüzlükleri önlemelerini sağlayacaktır. Seçilmiş temsilciler, partilerinde açıkça muhalefet edebilmeli ve partiler daha düzenli toplantılar yapmalı ve parti içinde açık diyalog teşvik edilmelidir. Bu reformlara yasal statü kazandırmaya yardımcı olmak için siyasi partileri yöneten yasalarda değişiklik yapılmalıdır.

Demokrasi, kurumlardan daha fazlasını gerektirir. Aynı zamanda insanların bu kurumları iyi niyetle kullanmalarını ve onlara inanmalarını gerektirir. Bireylerin önemli tartışmaları teşvik etmelerini, muhalefete izin vermelerini ve gücü kötüye kullanmak yerine uzlaşma aramalarını gerektirir. Bu bakımdan, siyasi partileri daha fazla demokratikleştirmek, bir bütün olarak ülke siyasetini geliştirmeye yönelik önemli bir adımdır.

KAYNAK:

drishtiias.com 29/Sept/2022, Democracy in Political Parties

By Isäm BartlettZaakir Jardine and Robyn Pasensie, 6 JAN 2021, mg.co.za, Understanding Intra party Democracy,

John Ishiyama, 29 September 2021,Published onlineoxfordre.com, Political Parties and Democratization,

AMBAR KUMAR GHOSH, SEP 15 2020, orfonline.org, Reinstating the imperative of inner-party democracy

ndi.org, POLITICAL INCLUSION OF MARGINALIZED GROUPS

Research Foundation for Governance in India, 30 Jan 2011, Democracy Within and Without

March 27, 2016, GKTODAY, Inner Party Democracy

TOBIAS BÖHMELTLAWRENCE EZROWRONI LEHRER, doi.org, 31 January 2022, Populism and intra-party democracy.

The British Journal of Politics and International Relations, Sergiu Gherghina, doi.org, August 3, 2020, Party members and leadership styles in new European democracies

KOBİ-Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler: Yerel Güç, Küresel Erişim

Serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde gerek ulusal gerekse uluslararası pazarlarda etkin bir rekabet ortamının oluşturulmasında büyük katkısı olan KOBİ’ler endüstriyel yapının vazgeçilmez bir parçası konumundadır. KOBİ’lerin işsizliğin azaltılması ve yeni iş alanlarının yaratılması konularında sağladıkları katkı ekonomimizin gelişimi açısından büyük öneme sahiptir. Ayrıca, KOBİ’ler dengeli ve sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınma konusundaki önemli rolleriyle ve piyasa koşullarına kendilerini uyarlayabilen esnek yapılarıyla ekonomimizin en önemli değerlerindendir.

KOBİ nedir?

Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler (KOBİ’ler), özellikle gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere çoğu ekonomide önemli bir rol oynamaktadır. KOBİ’ler dünya çapındaki işletmelerin çoğunluğunu oluşturmaktadır ve istihdam yaratılmasına ve küresel ekonomik kalkınmaya önemli katkılarda bulunmaktadır. Dünya çapında işletmelerin yaklaşık %90’ını ve istihdamın %50’sinden fazlasını temsil ediyorlar. Kayıtlı KOBİ’ler gelişmekte olan ekonomilerde milli gelirin (GSYİH) %40’ına kadar katkıda bulunur. Kayıt dışı KOBİ’ler dahil edildiğinde bu rakamlar önemli ölçüde daha yüksektir. Tahminlerimize göre, KOBİ gelişimini dünyadaki birçok hükümet için yüksek bir öncelik haline getiren, artan küresel işgücünü emmek için 2030 yılına kadar 600 milyon işe ihtiyaç duyulacak. Gelişmekte olan pazarlarda, kayıtlı işlerin çoğu, 10 işten 7’sini yaratan KOBİ’ler tarafından oluşturulmaktadır. Bununla birlikte, finansmana erişim, KOBİ büyümesinin önündeki önemli bir kısıtlamadır ve gelişmekte olan pazarlarda ve gelişmekte olan ülkelerde KOBİ’lerin işlerini büyütmek için karşı karşıya kaldıkları en çok bahsedilen ikinci engeldir.

KOBİ’ler, belirli bir sayıdan daha az çalışanı istihdam eden bağlı olmayan, bağımsız firmalar olarak tanımlanmaktadır. Bu sayı ulusal istatistik sistemleri arasında değişiklik gösterir. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi en sık üst sınır 250 çalışandır. Bununla birlikte, bazı ülkeler sınırı 200 çalışan olarak belirlerken, Amerika Birleşik Devletleri KOBİ’leri 500’den az çalışanı olan firmaları dahil olarak kabul etmektedir. Küçük firmalar genellikle 50’den az çalışanı olan firmalarken, mikro işletmeler en fazla on ve bazı durumlarda beş çalışana sahiptir. KOBİ’leri tanımlamak için finansal varlıklar da kullanılmaktadır. Avrupa Birliği’nde, KOBİ’lerin yıllık cirosu 40 milyon Avro veya daha az ve/veya bilanço değeri 27 milyon Avroyu aşmayan olmalıdır.

Ekonomik katkıları nedir?

KOBİ’ler, çoğu yeni iş için kaynak sağlayarak OECD bölgesindeki ekonomik büyümede önemli bir rol oynamaktadır. OECD işletmelerinin %95’inden fazlası, çoğu ülkede istihdamın %60-70’ini oluşturan KOBİ’lerdir. Daha büyük firmalar küçüldükçe ve daha fazla işlevi dışarıdan temin ettikçe, KOBİ’lerin ekonomideki ağırlığı artıyor.

Ek olarak, üretkenlik artışı – ve dolayısıyla ekonomik büyüme –  daha küçük firmaların doğum ve ölümünde, giriş ve çıkışlarında var olan rekabetten güçlü bir şekilde etkilenir. Bu süreç, rekabetçi sürecin ve yapısal değişimin önemli bir parçası olan yüksek iş devir oranlarını ve işgücü piyasalarında dalgalanmayı içerir. Küçük girişimlerin yarısından daha azı beş yıldan fazla hayatta kalıyor ve yalnızca bir kısmı endüstriyel yenilik ve performansı süren yüksek performanslı şirketlerden oluşan çekirdek grup haline geliyor. Bu, hükümetlerin, bu firmaların büyümeye sağlayabilecekleri katkıları optimize etmek amacıyla, firma yaratma ve genişletme üzerinde etkisi olan politikalarda ve çerçeve koşullarında reform yapma ihtiyacının altını çiziyor.

Özel politik tepkiler gerektirebilecek belirli güçlü ve zayıf yönleri vardır. Yeni teknolojiler ve küreselleşme birçok faaliyette ölçek ekonomilerinin önemini azalttıkça, daha küçük firmaların potansiyel katkısı artmaktadır. Bununla birlikte, KOBİ’lerin karşılaştığı geleneksel sorunların çoğu -finansman eksikliği, teknolojiden yararlanmadaki zorluklar, sınırlı yönetimsel yetenekler, düşük üretkenlik, düzenleyici yükler- küreselleşmiş, teknoloji odaklı bir ortamda daha şiddetli hale geliyor. Küçük firmaların yönetim becerilerini, bilgi toplama kapasitelerini ve teknoloji temellerini yükseltmeleri gerekir. Hükümetlerin KOBİ’lerin finansmana, bilgi altyapılarına ve uluslararası pazarlara erişimini iyileştirmesi gerekmektedir. Girişimciliğe ve küçük işletmelerin kurulmasına ve büyümesine elverişli düzenleyici, yasal ve finansal çerçevelerin sağlanması bir önceliktir. Kamu-özel sektör ortaklıklarını ve küçük firma ağlarını ve kümelerini teşvik etmek, dinamik bir KOBİ sektörüne giden en hızlı yol olabilir. Yerel üretim sistemlerinde gruplanan KOBİ’ler, genellikle büyük entegre firmalara göre müşteri ihtiyaçlarına daha esnek ve duyarlı olabilir.

KOBİ ve Girişimciliğin Finansmanına Yaklaşımlar: Araç Yelpazesinin Genişletilmesi

Banka kredileri, başlangıç, nakit akışı ve yatırım ihtiyaçlarını karşılamak için genellikle büyük ölçüde geleneksel borçlara bağımlı olan birçok KOBİ ve girişimci için en yaygın dış finansman kaynağıdır. Her ne kadar küçük işletmeler tarafından yaygın olarak kullanılsa da, geleneksel banka finansmanı KOBİ’ler, özellikle de daha yüksek risk-getiri profiline sahip daha yeni, yenilikçi ve hızlı büyüyen şirketler için zorluklar yaratmaktadır.

Faaliyetlerinde mülkiyet ve kontrol değişiklikleri gibi önemli geçişler gerçekleştiren şirketlerin yanı sıra sermaye yapılarını kaldırmak ve geliştirmek isteyen KOBİ’ler içinde de sermaye boşlukları mevcuttur. Pek çok firmanın son ekonomik ve mali krizden sağ çıkabilmek için kaldıraç oranını artırmak zorunda kalmasıyla, uzun süredir devam eden sermaye yapılarını güçlendirme ve borçlanmaya bağımlılığı azaltma ihtiyacı daha acil hale geldi. Gerçekten de, KOBİ’lerin aşırı borçlanma sorunu, firmaların borçlarını artırmalarına imkan veren mekanizmalara (örneğin doğrudan borç verme, kredi garantileri) odaklanma eğiliminde olan krize yönelik politika tepkileri nedeniyle daha da kötüleşmiş olabilir. Aynı zamanda, birçok OECD ülkesindeki bankalar, daha katı ihtiyati kurallara uymak amacıyla bilançolarını daraltıyorlar.

Banka finansmanı KOBİ sektörü için hayati önem taşımaya devam ederken, kredi kısıtlamalarının KOBİ’ler ve girişimciler için “yeni normal” haline geleceğine dair yaygın bir endişe var. Bu nedenle, KOBİ’lerin ve girişimcilerin yatırım, büyüme, yenilik ve istihdam alanlarındaki rollerini oynamaya devam edebilmelerini sağlamak için mevcut finansman araçlarının kapsamının genişletilmesi gerekmektedir.

Araç yelpazesinin genişletilmesi, değişen koşullarda erişebilecekleri tüm finansman araçlarına ilişkin anlayışı geliştirerek ve paydaşlar arasında yeni yaklaşımlar ve yenilikçi politikalar hakkında tartışmayı teşvik ederek, KOBİ’lerin ve girişimcilerin kullanabileceği finansman seçeneklerinin genişletilmesine yardımcı olacaktır.

Bunlar, “varlığa dayalı finans”, “alternatif borç”, “hibrit araçlar” ve “özsermaye araçları” dahil olmak üzere doğrudan borca alternatif olan geniş bir yelpazedeki dış finansman teknikleridir.

OECD ülkeleri genelinde ve giderek artan oranda gelişmekte olan ekonomilerde varlığa dayalı finansman, KOBİ’ler tarafından işletme sermayesi ihtiyaçları için, iç ve dış ticareti desteklemek amacıyla ve kısmen de yatırım amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle Avrupa’da, bu araçların KOBİ’lere yönelik yaygınlığı geleneksel banka kredileriyle aynı seviyededir ve küresel mali krizin arz tarafındaki yansımalarına rağmen, spesifik mali dilim son on yılda istikrarlı bir şekilde büyümüştür.

Varlık bazlı finansman yoluyla firmalar, kendi kredi itibarlarından ziyade, alacak hesapları, envanter, makine, ekipman ve gayrimenkul dahil olmak üzere belirli varlıkların değerine dayalı olarak finansman elde ederler. Bu sayede geleneksel kredilere erişimde zorluk yaşayan genç ve küçük firmaların ihtiyaçlarına cevap verilebilir. Teminatlı geleneksel kredilendirmeye göre daha esnek koşullar sağlayan varlığa dayalı kredilendirme, son yıllarda gelişmiş ve etkili yasal sistemlere ve gelişmiş finansal uzmanlığa ve hizmetlere sahip ülkelerde de yaygınlaşmaktadır.

Varlığa dayalı finansmanı teşvik etmeye yönelik politikalar öncelikle, kredileri güvence altına almak için geniş bir varlık kümesinin kullanılmasına olanak sağlamanın anahtarı olan düzenleyici çerçeveyle ilgilidir. OECD ülkeleri genelinde, uzun vadeli krediyle ilgili kredi standartlarını karşılayamayan işletmeler için varlığa dayalı finansmanı destekleyen aktif politikalar mevcuttur. Özellikle faktoring, KOBİ’lerin ticaret finansmanına erişimini kolaylaştıracak ve değer zincirlerine dahil olmalarını teşvik edecek bir araç olarak desteklenmektedir.

Varlığa dayalı finansman, KOBİ finansman ortamında yaygın olarak kullanılan bir araç olmasına rağmen, alternatif borç biçimlerinin KOBİ sektörü tarafından kullanımı , yapılandırılmış finansmana uygun olan ve yatırım yapmak ve büyüme fırsatlarını yakalamak için sermaye piyasalarına erişimden faydalanabilecek, daha büyük bir bölüm içinde bile sınırlı olmuştur. Aslında alternatif borç, KOBİ’lere finansmanı bankalardan ziyade sermaye piyasasındaki yatırımcıların sağlaması açısından geleneksel kredilendirmeden farklıdır. Başta orta ölçekli şirketler olmak üzere KOBİ’lere yönelik bir kurumsal tahvil piyasasının geliştirilmesini teşvik etmek için, politika yapıcılar, daha fazla katılım ve likidite sağlamak amacıyla özellikle yatırımcılara yönelik şeffaflık ve koruma kuralların hedeflendiler. Son programlar aynı zamanda KOBİ ticaret mekanlarının oluşturulmasını ve borsaya kote olmayan ve daha küçük şirketlerin katılımını da teşvik etmiştir. Bazı ülkelerde kamu kuruluşları, KOBİ tahvil piyasasını hedef alan fonlara özel yatırımcılarla birlikte, KOBİ tahvil piyasasının gelişimini teşvik etmek amacıyla katılmaktadır.

Bazı ülkelerde düzenleyici çerçeve, daha az sıkı raporlama ve kredi derecelendirme gerekliliklerine tabi olan borsaya kote olmamış şirketler tarafından şirket tahvillerinin özel satışına( küçük bir yatırımcı grubuna, genellikle bilgili bireysel yatırımcılara ve yatırım fonları ve bankalar gibi kurumlara sunulma, halka açık değil.) izin vermektedir. Ancak ihraç edenler ilişkin bilgi eksikliği ve standartlaştırılmış dokümantasyon, likit olmayan ikincil piyasalar ve sektör aktörleri ve yargı bölgeleri arasındaki iflas yasalarındaki farklılıklar gibi faktörler, şu anda bu piyasaların gelişimini sınırlandırmaktadır.

KOBİ menkulleştirmesi, (ipotekli) tahviller ve özel satışlar, banka kredilerini tamamlamak, bir şekilde kredi kanalını onarmak ve KOBİ’lerin finansman kısıtlamalarını hafifletmek ve aynı zamanda piyasa katılımcıları arasında riski daha iyi dağıtmak amacıyla teşvik edilebilecek üç finansman aracıdır.

Sermaye piyasalarına dayanan borçlanma menkul kıymetleştirmesi ve teminatlı tahviller, bankaların refinansmanı ve portföy risk yönetiminin bir aracı olarak küresel kriz öncesinde yüksek oranlarda artmıştı. Ancak krizin ardından bu araçlar giderek daha fazla inceleme ve eleştiriye maruz kaldı ve piyasalar hızla düştü. Ancak kriz sonrası bankacılık sektöründeki borçların azaltılması, KOBİ kredilerini genişletmek için etkin ve şeffaf bir menkul kıymetleştirme piyasasına duyulan ihtiyaç hakkındaki tartışmanın yeniden canlanmasına katkıda bulundu. Son yıllarda, menkul kıymetleştirme piyasalarının yeniden faaliyete geçmesi için uluslar üstü ve ulusal düzeyde yeni önlemler getirilmiş ve bazı ülkeler, KOBİ kredilerinin teminatlı tahvillerde varlık sınıfı olarak kullanılmasına izin vermeyen sınırlamaları kaldırmıştır.

“Menkul kıymetleştirilmiş KOBİ kredileri” ve “ipotekli tahviller” iki farklı türde borç finansman aracıdır. Aralarındaki temel fark, yapılandırılma şekilleri ve kullandıkları teminat türüdür. “Menkul kıymetleştirilmiş KOBİ kredilerinde, KOBİ kredileri bir havuzda toplanarak yatırımcılara menkul kıymet olarak satılmaktadır. Bu menkul kıymetlerden elde edilen nakit akışları, temelde KOBİ kredilerinden elde edilmektedir. Bunun aksine, “ipotekli tahviller” bankalar veya ipotek kurumları tarafından ihraç edilir ve belirli bir varlık havuzuyla desteklenir. Bu varlıklar tahviller için teminat görevi görüyor, bu da yatırımcıların temerrüt durumunda bunlar üzerinde imtiyazlı hak sahibi olduğu anlamına geliyor. İkisi arasındaki diğer bir fark, teminatlı tahvillerin çifte rücu imkanı sunmasıdır; bu, yatırımcıların hem ihraççı hem de teminat havuzu üzerinde hak sahibi olduğu anlamına gelir.

Kitlesel fonlama 2000’li yılların ortasından bu yana hızlı bir şekilde ve son birkaç yılda artan bir oranda büyümüştür; ancak yine de işletmeler için finansmanın çok küçük bir payını temsil etmektedir. Bu aracın bir özelliği, bir işletmeden ziyade belirli projelerin finansmanına hizmet etmesidir. Özellikle kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve eğlence endüstrisi tarafından, parasal olmayan faydaların veya gelişmiş topluluk deneyiminin bağışçılar ve yatırımcılar için önemli motivasyonları temsil ettiği yerlerde kullanılmaktadır. Bununla birlikte, zamanla kitle fonlaması diğer birçok sektörde alternatif bir finansman kaynağı haline geldi ve çok çeşitli kar amacı güden faaliyetleri ve işletmeleri desteklemek için giderek daha fazla kullanılıyor.

Teknolojik gelişmelerin hızı, kitlesel fonlamanın hızlı bir şekilde yayılmasını sağlarken, düzenleyici ortam, özellikle bazı ülkelerde hala yasal olmayan menkul kıymet bazlı kitlesel fonlamanın kullanımının genişlemesini sınırladı. Bu nedenle, son yıllarda kitlesel fonlama, bazı OECD ülkelerindeki düzenleyiciler tarafından yakından ilgi görmüş ve bu finansman kanalının gelişimini kolaylaştırırken, şeffaflık ve yatırımcıların korunmasına ilişkin endişeleri de gidermeyi amaçlamıştır.

Borç ve özsermaye özelliklerini tek bir finansman aracında birleştiren hibrit araçlar piyasası, OECD ülkelerinde eşitsiz bir şekilde gelişti, ancak son zamanlarda politika yapıcıların ilgisini çekti. Bu teknikler, yaşam döngülerinde bir dönüm noktasına yaklaşan, işin riskleri ve fırsatlarının arttığı, sermaye enjeksiyonuna ihtiyaç duyulduğu ancak borç finansmanı veya özsermayeye erişimlerinin sınırlı olduğu veya hiç olmadığı ya da mal sahipleri, özsermaye finansmanına eşlik edecek olan kontrolün seyrelmesini istemeyen firmalar için cazip bir finansman biçimini temsil etmektedir. Bu, hızlı büyüyen genç şirketler, ortaya çıkan büyüme fırsatlarına sahip yerleşik firmalar, geçiş veya yeniden yapılandırma sürecinden geçen şirketlerin yanı sıra sermaye yapılarını güçlendirmek isteyen şirketler için geçerli olabilir. Aynı zamanda bu teknikler, köklü ve istikrarlı bir kazanç gücü, pazar konumu ve belirli düzeyde finansal beceri gerektirdiğinden pek çok KOBİ için pek uygun değildir.

Özsermaye finansmanı, yenilikçiliği, değer yaratmayı ve büyümeyi sürdürmek için uzun vadeli kurumsal yatırım arayan şirketler için kilit öneme sahiptir. Özsermaye finansmanı özellikle yeni, yenilikçi ve yüksek büyüme gösteren firmalar gibi yüksek risk-getiri profiline sahip şirketler için geçerlidir. Çekirdek ve erken aşama özsermaye finansmanı, firma yaratma ve geliştirmeyi hızlandırabilirken, KOBİ’lerin halka arz edilmesine yönelik özel platformlar gibi diğer özsermaye araçları, büyüme odaklı ve yenilikçi KOBİ’ler için mali kaynaklar sağlayabilir.

 1970’lerin sonlarından bu yana çok sayıda KOBİ kamu sermaye piyasası (veya “yeni piyasa”) yaratılmıştır. Ancak bu borsaların çoğu, kayıtlanmaya yeterli sayıda şirketi çekmede veya aktif piyasaları sürdürmek için yeterli ticareti sağlamada başarısız oldu. Zorluklar arasında yüksek kayıt ve bakım maliyetleri, KOBİ’lere yönelik idari ve düzenleyici yüklerin yanı sıra küçük işletmelerde eşitlikçi kültürel ve yetersiz yönetim uygulamalarının olmayışı yer almaktadır. Piyasanın yatırımcı tarafında ise yatırım düzeyine göre yüksek izleme maliyetleri ve düşük likidite düzeyleri önemli bir caydırıcı unsur olarak karşımıza çıkıyor. Buna ek olarak, ticaret uygulamalarındaki son gelişmeler, KOBİ kayıtlanmalarına destek ve likidite sağlanmasında önemli bir rol oynayan aracılara yönelik ekonomik teşvikleri azaltmıştır.

Bazı ülkelerde, likidite eksikliğini gidermek için hükümet politikaları, perakende yatırımı veya menkul kıymet işlemlerinde vergilerin azaltılmasını desteklemektedir. Son zamanlardaki düzenleyici yaklaşımlar, bu platformların özel düzenleme ve altyapı gerektirebileceğini kabul etmektedir. Ancak temel zorluk, KOBİ’ler için daha fazla esneklik ve daha düşük maliyetler ile piyasa bütünlüğünü, şeffaflığı ve iyi kurumsal yönetimi korumak için gerekli özenin gösterilmesi arasında doğru dengenin sağlanmasıdır.

 OECD ve OECD üyesi olmayan ülkelerde özel sermaye yatırımları son on yılda önemli ölçüde gelişti. Bu, kamu piyasalarında son dönemde yaşanan durgunluğu kısmen telafi etmiş olsada, küresel mali krizin ardından çıkış seçenekleri özel sermaye yatırımcıları için de daha zorlu hale geldi. Satın alma, özel sermaye piyasalarında yaygın yatırım şeklidir ve KOBİ’leri yalnızca sınırlı bir dereceye kadar ilgilendirmektedir; ancak yatırımcılar portföylerinde getiri ve çeşitlendirme arayışına girdikçe üst düzey KOBİ’lere olan ilgi son yıllarda artmıştır. Öte yandan, risk sermayesi (yeni başlanan işe yatırılan para) ve sponsor yatırım, yenilikçi, yüksek büyüme potansiyeline sahip başlayanlar için, yalnızca olmasa da, esas olarak yüksek teknoloji alanlarında yeni finansman fırsatları sağlıyor. Sendikalar, dernekler ve ağlar aracılığıyla sektör daha resmi ve organize hale geldikçe, son on yılda rolleri arttı.

Yeni başlanan işe yatırılan para ve iş sponsorları, farklı motivasyonlar, hedefler, ölçek ve işletme modelleriyle karakterize edilir, ancak erken aşamadaki firmaların finansman sürekliliğini oldukça tamamlayıcıdırlar. İş sponsorları, destekledikleri bazı işletmelerin ihtiyaç duyacağı devam finansmanını sağlamak için iyi işleyen bir risk sermayesi piyasasına ihtiyaç duymaktadır. Aynı zamanda iyi gelişmiş bir sponsor piyasası, daha fazla yatırım fırsatı yaratabilir ve risk sermayedarları için işlem akışlarını artırabilir.

TÜRKİYE’de durum

Ekonomik kalkınmışlık düzeyi ne olursa olsun küçük ve orta ölçekli işletmelerin yani Kobilerin, küreselleşmenin yarattığı şiddetli rekabet ortamında ulusal ekonomilerin gelişmesi ve korunması bakımından ülke ekonomisi için vazgeçilmez bir unsur olduğu bilinmektedir. KOBİLER; ekonomiye dinamizm kazandırma, istihdam sağlama ve yeni iş olanakları yaratma, esneklik ve yenilikleri teşvik etme, bölgesel kalkınmayı canlandırma ve hızlandırma, rekabetin korunması, dengeli ekonomik ve sosyal kalkınmanın sağlanması ve sürdürülmesine katkı sağlanması gibi alanlarda etkili bir rol oynamaktadırlar.  

2021 yılı itibari ile Sanayi ve hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren 3 milyon 568 bin girişim KOBİ sınıfına girmektedir. KOBİ’ler Türkiye’deki işletmelerin %99,7’sini oluşturmakta ve  toplam istihdamın %71’ini, personel maliyetinin %48,3’ünü, cironun %44’ünü, üretim değerinin %37,3’ünü ve faktör maliyetiyle katma değerin %35,5’ini sağlamaktadırlar. Bu oranlar ülke ekonomisinde KOBİ’lerin yeri ve öneminin büyüklüğünü çarpıcı olarak göstermektedir

Büyüklük gruplarına göre temel göstergelerin oransal dağılımı (%), 2021

TUİK İstatistik

{ 25 Mayıs 2023 tarihli ve 32201 sayılı Resmi Gazete’de “Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Yönetmeliği (Karar Sayısı: 7297)” yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu Yönetmelikle Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin (KOBİ) tanım, nitelik ve sınıflandırılmasında bazı değişiklikler yapılmıştır.

Yapılan değişikliklerden öne çıkan bazı hususlar özetle aşağıda gibidir.

1) KOBİ Tanımı

Yeni Yönetmelik ile KOBİ tanımında yer alan yıllık çalışan sayısının 250 kişiden az olma kriteri korunmuş; yıllık net satış hasılatı veya mali bilançosundan herhangi birinin 250 milyon Türk Lirasını aşmama kriteri ise 500 milyon Türk Lirasına yükseltilmiştir.

2) KOBİ’lerin sınıflandırılması

Aynı Yönetmelik ile KOBİ’lerin; mikro işletme, küçük işletme ve orta büyüklükteki işletme sınıflandırılmasında da dikkate alınan çalışan sayısı kriteri korunmuş, yıllık net satış hasılatı veya mali bilanço kriteri ise yükseltilmiştir.

Yeni düzenleme ile oluşan KOBİ sınıflaması şöyle:

KOBİ     ÇALIŞAN SAYISIMALİ KRİTER
MİKRO İŞLETME:10’dan az çalışan10 milyon TL
KÜÇÜK İŞLETME:50’den az çalışan100 milyon TL
ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETME:250’den az çalışan500 milyon TL}

Ekonomik faaliyetlerin istatistiki sınıflamasına (NACE Rev.2) göre 2021 yılında KOBİ’lerin; %36,5’i toptan ve perakende ticaret, motorlu kara taşıtlarının ve motosikletlerin onarımı sektöründe faaliyet gösterirken, %14,9’u ulaştırma ve depolama sektöründe, %12,3’ü ise imalat sanayi sektöründe faaliyet gösterdi.

2021 yılına ilişkin olarak; toptan ve perakende ticaret, motorlu kara taşıtlarının ve motosikletlerin onarımı faaliyetlerindeki KOBİ istihdamının toplam KOBİ istihdamı içerisindeki oranı %27,4 olurken, personel maliyeti için bu oran %24,1, ciroda %54,5, faktör maliyetiyle katma değerde %25,1 ve üretim değerinde ise %15,8 olarak gerçekleşti.


KOBİ girişimleri için 2009 yılında çalışan başına ortalama katma değer 15 bin TL iken, 2021 yılında bu değer 78 bin TL oldu. KOBİ grupları içerisinde 2009 ve 2021 yılları için en yüksek çalışan başına katma değer sırasıyla 29 bin TL ve 173 bin TL ile orta ölçekli girişimlerde gerçekleşirken, aynı yıllar için bu değerler küçük ölçekli girişimler için sırasıyla 19 bin TL ve 86 bin TL, mikro ölçekli girişimler için ise 8 bin TL ve 28 bin TL olarak gerçekleşti.

İmalat sanayindeki KOBİ’ler teknoloji düzeylerine göre sınıflandırıldığında, %55,9’u düşük teknoloji sınıfında üretim yaparken, büyük ölçekli girişimlerde bu oran %45,9 oldu.

KOBİ büyüklük gruplarına göre incelendiğinde; mikro ölçekli girişimlerin %57’si düşük teknoloji sınıfında üretim yaparken,  %31,2’si orta-düşük teknoloji, %11,2’si orta-yüksek teknoloji ve %0,6’sı yüksek teknoloji sınıfında üretim yaptı. Buna karşılık küçük ölçekli girişimlerde bu oranlar sırasıyla %51,3, %30,4, %17,2 ve %1 iken orta ölçekli girişimlerde %50,4, %29,1, %19 ve %1,4 oldu.

2020 yılında doğan KOBİ girişim sayısının, 2020 yılındaki aktif KOBİ girişim sayısına oranı (girişim doğum oranı) %14,8 ve 2020 yılında doğan KOBİ girişimlerindeki istihdamın, 2020 yılındaki aktif KOBİ’lerin toplam istihdamı içerisindeki payı %7,0 iken, 2021 yılında bu oranlar girişim doğum oranında %16,1’e, istihdam payında ise %7,7’ye yükselmiştir.

KOBİ’lerin 2021 yılında en yüksek doğum oranı %17,2 ile mikro ölçekli girişimler olurken bunu sırasıyla %5 ile küçük ölçekli ve %3,6 ile orta ölçekli girişimler takip etmiştir. Yine doğan girişimlerin istihdam içerisindeki oranlarında en yüksek oran %12,9 ile mikro ölçekli girişimler olurken, bunu %3,1 ile küçük ölçekli ve %1,8 ile orta ölçekli girişimler takip etmiştir.

2021 yılına ilişkin toplam ihracatın %30,4’ünü, ithalatın ise %14,7’si KOBİ’ler tarafından gerçekleştirildi.

2021 yılı toplam ihracatta; mikro ölçekli girişimlerin payı %2,5 iken, küçük ölçekli girişimlerin payı %10,7, orta ölçekli girişimlerin payı ise %17,2 oldu. Büyük ölçekli girişimlerin payı ise %69,6 olarak gerçekleşti.

KOBİ’lerin ihracatının %61,3’ü ticaret sektöründe gerçekleşirken, %33,2’si ise sanayi sektöründe gerçekleştirildi.

2021 yılı toplam ithalatında; mikro ölçekli girişimlerin payı %0,8, küçük ölçekli girişimlerin payı %4,4, orta ölçekli girişimlerin payı ise %9,5 oldu. Büyük ölçekli girişimlerin payı ise %85,3 olarak gerçekleşti.

KOBİ’lerin ithalatının %62,4’ü ticaret sektöründe gerçekleşirken, %31,4’ü ise sanayi sektöründe gerçekleştirildi.

KOBİ’ler tarafından 2021 yılında yapılan ihracatın %47,3’ünü Avrupa ülkelerine, %33,7’si Asya ülkelerine gerçekleştirildi. KOBİ’ler ithalatının %47,4’ünü Asya ülkelerinden, %42,6’sını Avrupa ülkelerinden yaptı.

KOBİ’lerin 2021 yılı ihracatında giyim eşyası sektörünün payı %12,9, başka yerde sınıflandırılmamış makine ve ekipmanların payı %10 ve tekstil ürünlerinin payı %9,1 oldu. KOBİ’lerin 2021 yılı ithalatında ise öne çıkan ürünler, %16,3 ile kimyasallar ve kimyasal ürünler, %15,6 ile başka yerde sınıflandırılmamış makine ve ekipmanlar %14,6 ile ana metaller ve %6,4 ile bilgisayarlar ile elektronik ve optik ürünler oldu.

Mali ve mali olmayan şirketlerin 2021 yılına ilişkin toplam gayri safi yurtiçi Ar-Ge harcamasının 15 milyar 458 milyon TL’sini KOBİ’ler gerçekleştirmiştir. Bu harcama mali ve mali olmayan şirketler Ar-Ge harcamasının %27,1’ini oluşturmaktadır. Tam Zaman Eşdeğeri (TZE) cinsinden mali ve mali olmayan şirketlerde toplam 146 bin 735 kişi Ar-Ge personeli olarak çalıştı. TZE cinsinden bu personelin %43,6’sı KOBİ’lerde istihdam edilmiştir. 

2021 yılında KOBİ’lerin toplam patent başvuru sayısı bin 263 olurken, aynı yıl 513 patent tescil edilmiştir. KOBİ ölçeklerinde ise 454 patent başvurusu ile mikro ölçekli girişimler ve 238 patent tescili ile orta ölçekli girişimler ilk sırada yer almıştır.

Devlet Destekleri ve Teşvikleri Nedir, Hangi Kurumlar Vermektedir?

Devlet destekleri ve teşvikler, kamu kurum ve kuruluşları tarafından firmalara verilen ekonomik, danışmanlık, operasyonel yardımların tamamıdır. Ülkemizdeki firmaların rekabet gücünün artması, yeni yatırımlar yaparak istihdama ve ekonomiye olan etkisinin artması için her yıl ekonomik yardım projeleri planlamaktadır.

Devlet destekleri ve teşvikler KOSGEB, Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK, Kalkınma Ajansları, Sosyal Güvenlik Kurumu, İŞKUR, Tarım ve Kırsal Kalkınma Destekleme Kurumu, Maliye Bakanlığı gibi kurumlar tarafından firmalara verilmektedir.

Devlet teşvikleri ile firmaların yeni projelerinin hazırlık aşamasından fizibilite çalışmalarına, yetkilendirme işlemlerinden pazarlama faaliyetlerine kadar pek çok faaliyetin desteklenmesi amaçlanmaktadır.

KOSGEB nedir? KOSGEB Kimlere Destek Verir?

Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) ülkemizde küçük ve orta ölçekli işletmelerin, yani KOBİ’lerimizin geliştirilmesine ve desteklenmesine odaklanan bir kuruluştur. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bir kuruluşu olan KOSGEB, 20 Nisan 1990 tarihinde kurulmuştur. Diğer kamu kurumları gibi merkezi Ankara’dadır. Ancak tüm şehirlerimizde müdürlükleri bulunmaktadır. KOSGEB, tüzel kişilikte özel bütçeli bir kurumdur.

KOSGEB, mikro ve küçük işletme kuracak kişilere hibe statüsünde, aynı zamanda faaliyet gösteren KOBİ’lere yatırım, pazarlama, finansman ve diğer işletme becerilerini geliştirmeleri için destek sağlar.

2023 Teşvikleri

Her yıl olduğu gibi girişimcileri ve esnafları desteklemek için 2023 yılında da devlet destekli kredi paketleri hazırlanarak Ekonomi Bakanı tarafından açıklandı. Girişimci kobi destek kredileri ve KGF kredileri bu yılın en çok araştırılan destek paketleri arasına girdi. Bakanlığın açıklamaları doğrultusunda Hazine Destekli Kefalet Sistemi kapsamında önemli çalışmalar yapılarak kredi politikasına uygun şekilde KOBİ ve esnaflar için 14 farklı KGF paketi açıklandı. Sadece KOBİ’lere özel olarak KOSGEP tarafından yüklü miktarda 2 ayrı kredi hazırlandı. 200 milyar kefalet imkanı ile açıklanan toplam 250 milyar kredi hacminin önceliği ise KOBİ’lere verildi. Farklı finansman alanları ve sektörlerde kullanılması için hazırlanan krediler yeni iş kurmak isteyen ve işini büyütmeyi hedefleyenler için umut ışığı oldu.

Hazine ve Maliye Bakanlığınca, KOBİ’lere ilişkin kredi garanti mekanizmasında yapılacak düzenlemeye yönelik değerlendirmede bulunuldu. Bakanlıkça yapılan açıklamada, KOBİ’lerin her alanda desteklenebileceği bir yapı oluşturulduğu ifade edilerek, “Yapacağımız değişiklikle, kredi garanti sistemi kapsamında KOBİ başına kullanılabilecek azami kredi garanti limitleri artırılıyor. Böylece, firmaların finansmana erişim imkanları yükseltilmiş olacak. Mevcut uygulamada bir KOBİ bu sistemden en fazla 100 milyon liraya kadar kredi garantisi kullanabiliyordu, bu rakam 150 milyon lira olacak, büyük firmalar için 350 milyon liradan 500 milyon liraya çıkacak” denildi. Söz konusu Kararla, KOBi ve KOBİ dışı büyük firmaların daha yüksek miktarda kredi garanti imkanından yararlanabileceği belirtildi.

TÜRKİYE’de KOBİ Sorunları

Zafer DEMİR, “KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN (KOBİ) FİNANSAL PROBLEMLERİNİN ÇÖZÜMÜ”çalışmasında: KOBİ’lerin ekonomideki önem ve ağırlığına karşın mali risk ve tehditler altında kırılgan bir yapıya sahip olduklarını tespit etmektedir.” Ülkemizde kurulan KOBİ’lerin %24’ü ikinci yılın sonunda, %51’i dördüncü yılın sonunda ve %63’ü altıncı yılın sonunda kapanmaktadır. Daha çarpıcı olanı ise onuncu yıl içinde %80’inin tasfiye olarak faaliyetlerine son vermesidir (Yönetim Danışmanlığı Derneği, 2018:16). Bu firmaların yoğun tasfiye sürecine maruz kalması, köklü ve oturmuş bir faaliyet yapısına ulaşabilen firma sayısının azalmasına neden olmaktadır. İşletmelerin bu denli yüksek oranlarda kapanma sürecine maruz kalması üretim ve istihdama doğrudan negatif etkisi ile kendisini hissettirmektedir. Firma ömürlerinin bu kadar kısa olduğu ekonomik koşullarda başarısızlığın ve kapanış nedenlerinin temeline inmek ve doğru bir şekilde analiz etmek ihtiyacı bulunmaktadır tespitini” yapıyor ve şunları ilave ediyor:

“Firmaların tasfiye oranının yüksek düzeyde yaşandığı kuruluş ve ilk faaliyet yıllarında, yeterli sermayeden yoksun olmalarıyla nedeniyle sağlam bir mali yapıya sahip olmadıkları dikkat çekmektedir. Girişimler genellikle yeterli sermaye birikiminden yoksun olarak başlatıldığı için faaliyetlerin fonlanmasında yeni kaynak gereksinimi ortaya çıkmaktadır. Firmalar, ihtiyaç duydukları işletme sermayesi ve yatırım mallarının finansmanı için genellikle geleneksel finansman modellerine başvurmak suretiyle kaynak oluşturmak çabası içerisinde bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak banka kredileri ile finanse edilen aktifler, girişimciler için ağır bir faiz yükü ve kısa vadeli borç ödeme yükümlülükleri getirmektedir. Borçlanma temelli finansman modeli özellikle yeni kurulmuş, emekleme ve tutunma dönemi yaşayan firmalar için çözüm üretmek yerine borç baskısının getirdiği ağır yük ile birlikte mali durumlarına zarar vermektedir. Yeni girişimlerin, faaliyetlerinin kök salması ve sağlam bir müşteri portföyü oluşuncaya kadar belirli zarar ve başarısız ekonomik sonuçlara tolerans ve direnç gösterecek mali kaynak gücüne ihtiyacı olduğu açık bir şekilde gözlemlenmektedir. Geleneksel finans yöntemlerinin, özellikle borçlanmaya dayalı yaklaşım ile sabit ödeme metotlarının yeni kurulan işletmelerin mali yapılarına uyum göstermediği ifade edilebilir. Bu firmalar, bankaların talep ettiği maddi teminatları üretemediği ve yüksek riskli kredi borçlusu statüsünde algılandığı için hem yüksek kredi maliyetleri ve hem de kısa vadeli kaynak imkânı ile dar bir finansal zeminde faaliyet yapmak zorunda kalmaktadır.”

Pazarda var olmak ve sürdürülebilir büyüme sağlamak isteyen KOBİ’ler ise ya finansmana ulaşamıyor ya da finansını yönetemiyor ve gizli iflasa sürükleniyor.

Doğru finansal yönetimin önemine dikkat çeken Finansal Yönetim Danışmanı Bikem İnce İnanç: KOBİ’lerin yaşadığı sorunların başında; ekonomik istikrarsızlık, kontrolsüz büyüme, vade uyuşmazlıkları, finansmana erişim ve kullanım zorlulukları ile KOBİ’lerin kendi yapılarından kaynaklanan sorunlar geliyor. KOBİ’lere en önemli tavsiyem, muhasebe ve finansın farklı alanlar olduğunu bilerek hareket etmeleri olacaktır. Maalesef ülkemizde işletmeler muhasebe odaklı şekilde, finansın muhasebe ile aynı şey olduğu yanılsaması ile hareket ediyorlar. Oysa bu iki alan birbirinden farklı ama omuz omuza çalışması gereken iki ayrı disiplin olarak karşımıza çıkıyor. Kısaca özetlemek gerekirse muhasebe olmuş bitmiş para ve para türevindeki tüm işlemleri devlete belli bir yasaya göre beyan eden birim iken, finans henüz olmamış/gerçekleşmemiş finansal hareketlerle ilgili tahminlemeler ve planlamalar yaparak işletme için gidiş yolları tasarlayan ve bu sayede karlılık artışı elde etmeyi hedefleyen birimdir. Kısacası muhasebe işletmenin geçmişi ile, finans ise geleceği ile ilgilenir. İşletmenizin geleceğine yönelik adımları çok önceden olası senaryolara göre planlamak, düzenli olarak planlanan ve gerçekleşenleri kıyaslayarak hareket etmek uzun vadede işletmeye karlılık ve verimlilik artışı olarak dönecektir.

Analizler sonucu karşımıza çıkan sayıların aslında işletmeye anlatmak istediği şeyler vardır. Sayıların bize anlatmak istediklerini doğru yorumlayarak gereken önlemleri almak, şüphesiz olağandışı durumlara hazır olmamızı ve karlılık artışı elde etmemizi sağlayacaktır. İşletmelerin finansa gereken önemi verdiğinde sürdürülebilir şekilde büyümesi çok daha kolay olacaktır. Tüm işletmelerin bu farkındalığa kavuşmalarını ve finansal verileri göz önünde bulundurarak hareket etmelerini tavsiye ederim.’ sözlerine yer verdi.

Dr. Selim Süleyman, HALKBANKKOBİ’de yayınlanan makalesinde, KOBİ’lerin ülkemizde yaşadığı en önemli sorunların başında finansal sorunların geldiğini belirtmektedir. Bunun sebebi bir işletmenin faaliyette bulunabilmesi için gerekli olan en önemli faktörlerden birinin “finansman” olmasıdır. KOBİ’ler bu faktörün temininde bir takım ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu durum onların hammadde temini, üretim, pazarlama ve eğitim konularına da olumsuz yansımaktadır.

Özellikle konjonktürel dalgalanmaların olduğu dönemlerde KOBİ’lerin kaynakları son derece azalmaktadır. Tahsilatta karşılaşılan güçlükler sonucu nakit sıkıntısı çekilmekte, öz sermaye erimekte ve pahalı banka kredilerine başvurulmaktadır. Sonuçta yüksek maliyetli banka fonu kullanmak zorunda kalan KOBİ’ler mevcut yatırımlarındaki dönüş hızını ayarlayamadıklarından iflas etmektedirler. Bu durumda KOBİ’lerin çok sınırlı sermayeye sahip olmaları birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Yaşanan sermaye sorunlarıyla birlikte KOBİ’lerin yöneticilerinin finansman bilgileri yeterli olmaması ve bu konuda yetişmiş elemanlar istihdam etmemeleri de sorunu derinleştirmektedir.

KOBİ’ler finansman yetersizlikleri nedeniyle gelişmiş teknolojilere sahip olmamakta, eski teknolojiyle yoğun emek harcamak zorunda kalmaktadırlar. Bu durum ürettikleri malların kalitesine olumsuz yansımaktadır. Kalitesiz üretim KOBİ’lerin satış gücünü, dolayısıyla büyük işletmelerle rekabet gücünü engellemektedir. Eski teknolojilerle yapılan üretimle ihracat yapılmasının ve uluslararası pazarlarda rekabet edebilmenin olanağı yoktur.

KOBİ’lerin finansman ve pazarlama faaliyetlerini gereği gibi yerine getirememesi büyük işletmelere karşı rekabet etme gücünü olumsuz etkilemektedir. Özellikle finansman sıkıntıları nedeniyle pazarlama fonksiyonuna yeterince önem verilmemesi, rekabet gücünü daha da aşağıya çekmektedir.

İşletmeler geleneksel ürün ve hizmet anlayışları ile rekabet edememeleri nedeniyle inovasyon konusuna ilgi duymaya başlamış ve işletmeler arasında inovasyon yarışı başlamıştır. Büyük işletmeler sermaye yapılarının çok güçlü olmalarının avantajlarından yararlanarak AR-GE faaliyetlerine daha çok kaynak ayırmışlar ve inovasyon çalışmalarına ağırlık vermişlerdir. Ancak yapılarının hantal oluşu ve talep değişikliklerine çabuk cevap verememeleri inovasyon konusunda büyük işletmeleri olumsuz etkilemiştir. KOBİ’ler büyük işletmelerin hantal yapılarının aksine daha esnek oluşları, müşterilerle yakın ilişki içerisinde bulunmaları ve ürün-hizmet süreçlerini müşteri gereksinimlerine göre daha çabuk adapte edebilmeleri ile inovasyon konusunda daha başarılı olma potansiyeline sahipler.

KOBİ’ler faaliyetlerini yeni ürün ve hizmetler geliştirme ve pazarlama üzerinde yoğunlaştırmak suretiyle büyük işletmelerle rekabet edebilmektedirler. KOBİ’ler büyük işletmelerin ürettikleri ürünün aynısını değil, esneklik üstünlüklerini iyi kullanarak büyük işletmelerin giremediği pazar alanlarına girmek, üretim alanlarını değiştirmek gibi strateji izleme imkânına sahiptirler. Böylece KOBİ’ler kendilerine daha geniş bir hareket alanı bulmuş olacaklardır.

Fakat inovasyonun KOBİ’ler için bu kadar önem arz etmesine rağmen inovasyon çalışmalarına yeterince bütçe ayrılmadığı görülmektedir. Bunun nedeni olarak birçok şey söylenebilir. Başlıca belirtilmesi gereken nedenler yönetim kadrosunun bilgi eksikliği ve kısıtlı finansal imkânlardır.

NETİCE

KOBİ Finansmanı, küçük ve orta ölçekli işletmelerin işlerini büyütmeleri veya genişletmeleri amacıyla sunulan bir işletme kredisi türüdür. Bu krediler kısa vadeli olabileceği gibi uzun vadeli de olabilir.

Gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde istihdama ana katkı sağlayanlar olarak ekonominin omurgasını oluşturan birçok küçük ve orta ölçekli işletme(KOBİ) araştırmasında, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerdeki işletmelerin hayatta kalmasını ve büyümesini belirleyen en önemli faktör olarak finansman tespit edilmiştir. Finansmana erişim, KOBİ’lerin işlerini büyütmek ve en son teknolojileri elde etmek için verimli yatırımlar yapmalarına, böylece kendilerinin ve bir bütün olarak ülkenin rekabet gücünü güvence altına almalarına olanak tanır. Önemlerine rağmen, finansmana erişim, büyük firmalarla karşılaştırıldığında nispeten sınırlıdır ve KOBİ’ler için önemli bir faaliyet kısıtlamasıdır. Gelişmekte olan ve ekonomileri geçiş aşamasında olan ülkelerdeki ticari bankalar sıklıkla hükümete borç vermeyi tercih etmekte ve dolayısıyla kamu sektörü özel sektörü dışarıda bırakmaktadır.

KOBİ’lere sağlanan finansmanın sınırlı olması, birazda onların doğasından kaynaklanmaktadır. KOBİ’ler genellikle kayıt dışıdır, gençtir, daha az kamuya açık bilgiye sahiptir ve alışılmadık sektörlerde faaliyet göstermektedir; bunların tümünün daha yüksek bilgi çarpıklığı yaratması ve dolayısıyla riski artırması, banka kredilerini caydırmaktadır. Türkiye’deki KOBİ’lerin kuruluş aşamasında koydukları sermaye genellikle ya şahsi ya da aile kaynakları tarafından sağlamaktadırlar. Bu sebeple, dış kaynak almak için finans kurumlarına yeterince teminat ya da güvence sağlayamamaktadırlar. Ayrıca işletmenin sahibi aynı zamanda yöneticisi olduğu için finans yönetimi konusunda deneyim ve bilgi eksikliği ayrı bir finansal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, hesaba katılmayan ödemelerin çıkması, yüksek kredi maliyetleri, kredi başvurusunda yaşanan bürokrasi, yüksek enflasyon oranlarına karşı kendilerini koruyamamaları gibi nedenleri, diğer finansal sorunlar olarak sıralamak mümkündür. Ayrıca yüksek enflasyon dönemlerinde, enflasyon muhasebesi uygulayamayan KOBİ’ler, cari karın reel karı aşması sonucu vergi yükünü artırmakta, kazanmadığı gelirden vergi ödemek zorunda kalmaktadırlar.

Bu tür nedenler ile, KOBİ’ler, yetersiz varlıklar ve düşük kapitalizasyon, piyasa dalgalanmalarına karşı kırılganlık ve yüksek ölüm oranları nedeniyle kredi verenler ve yatırımcılar tarafından yüksek riskli borçlular olarak görülmektedir; KOBİ’lerin bir kısmında muhasebe kayıtlarının olmaması, mali tablolarının veya iş planlarının yetersiz olmasından kaynaklanan bilgi çarpıklıkları, alacaklıların ve yatırımcıların potansiyel KOBİ tekliflerinin kredi itibarını değerlendirmesini zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak, ticari bankalar kredi konusunda genellikle daha iyi iş planları sunan, daha iyi kredi notlarına sahip, daha güvenilir mali bilgiye sahip, daha iyi başarı şansına sahip ve bankalar için daha yüksek karlılığa sahip olan büyük kurumsal borçluları tercih etmek eğilimindedirler. Bankalar, KOBİ’lere kredi verdiklerinde, risk üstlenmeleri karşılığında onlardan komisyon talep etme ve daha sıkı eleme önlemleri uygulama eğilimi gösterirler, bu da her iki tarafta maliyetleri artırmaktadır.

Bununla birlikte, KOBİ’lerin finansman sorunları gözden kaçmadı. Politika yapıcılar ve piyasa katılımcıları erişimi genişletmek için farklı girişimler uygulamaya koydular. Bunlardan biri, KOBİ’lere banka kredilerini teşvik etmek için kredi bilgisi paylaşım mekanizmalarının kurulmasını içeriyor. Taşınır varlıkların teminat olarak kullanılmasını teşvik eden reformlar da (teminat yasalarının iyileştirilmesi ve taşınır teminat kayıtlarının getirilmesi gibi) olumlu karşılanmaktadır. Kamu kredi garantileri, krediyi KOBİ’lere yönlendirmek için kullanılan bir diğer popüler araçtır. Diğer girişimler, örneğin tedarik zinciri finansmanını yürütmek için çevrimiçi platformlar kurarak, banka kredilerinin ötesinde alternatif finansman mekanizmaları teşvik edilmeye çalışıldı. Ayrıca hükümetler KOBİ’leri hedef alan ikincil borsalar yaratarak bankalar haricinde yeni finansman imkanları yaratmaya çalışıyorlar.

KAYNAK:

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin (Kobi) sorunları Emel ERDEM, M. Nafiz DURU, ABMYO Dergisi. 20,

KOBİ Girişim Dergisi Ağustos 2023 sayısı, Ekonomist Dergisi Eki

BİZİM HESAP Şirket Yönetim Paketi, 2023 KOBİ Destek Kredileri

KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN (KOBİ) FİNANSAL PROBLEMLERİN ÇÖZÜMÜNDE GİRİŞİM SERMAYESİ FONLARININ ÖNEMİ VE ROLÜ, Zafer Demir, Temmuz 2018

BLOOMBERGHT 25.8.2023

Paraanaliz.com 22.7.2023 Ekonomi, ‘KOBİ’ler finansmana erişim güçlüğü yaşıyor…’

YAYIM TARİHİ :26 Aralık 2022, TUİK Haber Bülteni, Küçük ve Orta Büyüklükteki Girişim İstatistikleri, 2021

Development Research Group, the World Bank, Addressing Finance Problem No. 9, Oct 2017

worldbank.org, Small and Medium Enterprises (SMEs) Finance

Sergio Schmukler-Facundo Abraham, 2017 Addressing the SME finance problem, Research and Policy Briefs No. 9, World Bank.

Levent Sezal, Kahramanmaraş Sütcü İmam Üniversitesi, Küçük ve Orta Ölçekli işletmelerin Karşılaştıkları finansal Sorunlar, Ocak 2021,

 Zafer Demir, Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin (kobi) Finansal Problemlerin Çözümünde Girişim Sermayesi Fonlarının Önemi ve Rolü, Temmuz 2018,

TUİK KOBİ Haber Bülteni, 2023,

ASGARİ ÜCRET ve ENFLASYON ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Genel tanımıyla asgari ücret, işçilerin kanunen alması gereken en düşük ücret tutarıdır. Kamu ekonomisinde, genellikle, tüm işçilerin yaşam standartlarını desteklemek için asgari düzeyde bir gelirden yararlanabilmelerini sağlayarak, yoksullukla ilgili sorunları ele alan bir önlem olarak ele alınır. Ancak bunu etkisiz ve verimsiz olarak gören ekonomistler de var.

Table Top Turkish Lira and Calculator. grasp the economy and salary

Asgari Ücret

Asgari ücret, bir hükümetin işverenlerin çalışanlarına ödemesini istediği en düşük saatlik, günlük veya aylık ücrettir. Asgari ücretin temel argümanı emekçilerin, özellikle de yoksulların yaşam standartlarını yükseltmektir. Buna ek olarak, asgari ücret artışlarının, işçilerin çalışma çabasını ve üretkenliğini teşvik etme, sübvansiyon programlarının kapsadığı insanları azaltma, tüketimi artırma, toplam talebi ve çarpan etkisi yaratma gibi başka olumlu etkileri olabilir (Freeman, 1994; Dowrick ve Quiggin, 2003; Gunderson , 2005).

Yasal asgari ücret, hükümetlerin dağılımın en altındaki ücret düzeylerini etkilemek için sahip olduğu en doğrudan politika aracıdır. Asgari ücretler, aşağıdakilere karşı bir önlem olarak gerekçelendirilmiştir: i) adil ücretin sağlanması ve firmaların işgücü piyasası gücünün olumsuz etkilerinin dengelenmesi; ii) çalışma ücreti ödeme; iii) eksik ücret bildiriminin kapsamını sınırlayarak vergi gelirini ve/veya vergi uyumunu artırmak; ve iv) özellikle pazarlık gücü düşük olan savunmasız işçilerin toplu pazarlıkları için bir çıpa sağlamak.

Asgari ücretin etkinliği aslında dayatıldığı piyasanın türüne bağlıdır. Spesifik olarak, daha yüksek bir asgari ücret ve istihdam düzeyi sağlayabilirse, işçiler ve tekel piyasa için faydalı olabilir.

Asgari ücretler, dağılımın en altındaki ücretler üzerinde güçlü bir etkiye sahip olabilir ve düşük ücretli çalışanların satın alma gücünün korunmasına yardımcı olabilir. OECD İstihdam Görünümü 2022’de belirtildiği gibi, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde, bir politika aracı olarak yararlılıklarını sürdürmelerini sağlamak için asgari ücretlerin düzenli olarak revize edilmesi gerekir.

Son aylarda artan enflasyonla ilgili büyük miktarda endişe var ve ücret artışlarının buna ayak uyduramaması durumu daha da kötüleştiriyor. Yüksek maaşlı işlerde çalışan birkaç işçi daha yüksek ikramiyelerden ve enflasyonu aşan ücret artışlarından yararlandı – örneğin, CEO maaşlarının pandemi öncesi seviyelere geldiği bildirildi. Ancak çalışanların çoğunluğu için, daha yüksek fiyat enflasyonu artık kazandıklarının gerçek değerini aşındırıyor.

Günümüzde, sendika gücündeki düşüşle birlikte,1970’lerin aksine, çalışanlar toplu olarak sendika örgütlenmesi aracılığıyla ücret artışı talep edemiyor. Bireysel düzeyde pazarlıkla karşı karşıya kalıyorlar ve daha yüksek maaş almanın en iyi yolu genellikle yeni bir iş bulmak. Firmaların pazar gücündeki artış, kârların neden arttığını açıklamaya da yardımcı oluyor: Mesela İngiltere’de, 20 yılda işçilerin reel ücretlerindeki yaklaşık %14’lük artışa kıyasla, reel olarak firma karları yaklaşık %60 arttı.

Ayrıca, kaydedilen işsizlikte düşüş olsa da, gerçek işsizlik seviyesi daha yüksek: İş göremezlik ödeneği alan işçiler, uygun işler mevcut olsaydı, çalışıyor olacaklardı. Ancak bunlar, resmi işsizlik istatistiklerine dahil edilmiyor.

Neticede, çalışanların büyük bir kısmı, yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyleri karşılamakta zorlanıyor. Onlar için yaşam maliyeti krizi, modası geçmiş bir siyaset sloganı değil, hayatın bir gerçeği. Çözüm, şunları gerektirir: enflasyona ve aslında daha genel olarak ekonomiye yönelik politikaların yeniden düşünülmesi.

Yeni politikalar zamanı

Şu anda pek çok ülke merkez bankaları, faiz oranlarını yükselterek ve niceliksel genişleme altında yaptıkları “para yaratmayı” tersine çevirerek enflasyonla mücadele ediyor. Ancak, enflasyon tahminleri önümüzdeki aylarda da artacağını gösterdiğinden, bu politika yaklaşımı giderek daha az ikna edici görünüyor. Bunun yerine, özellikle işçilerin ekonomik zarar görmemesi için ücretlerin manşet enflasyonu yakalamasını sağlayacak yeni politikalara ihtiyaç var.

Mesela, İngiliz Hükümeti’nin (gecikmeli olarak) artan enerji faturalarına yardımcı olmak için toplumdaki en yoksul kesime doğrudan mali destek sunması iyi bir adım. Aynı hükümet, bir süre önce kurumlar vergisini 2023’ten itibaren çoğu şirket için %19’dan %25’e çıkarmayı planladığını duyurmuştu- çok yeni olarak, daha önceleri baskılara direnirken bu defa bu desteğin ödenmesine yardımcı olmak için petrol ve gaz şirketlerine beklenmedik bir vergi koymaya karar verdi.

 Bu U dönüşünden çıkarılan daha geniş ders, devletin ekonomik olarak dezavantajlı olanları koruma sorumluluğu olduğu ve buna gelirin bu şekilde yeniden dağıtılmasının da dahil olduğudur.

Asgari ücret çalışanlara yararlı olur mu?

Hemen hemen her ülkede asgari ücret vardır. Ayrıntılar değişkenlik gösteriyor: Fransa gibi bazı ülkeler ekonomi genelinde evrensel bir minimum sabitlerken, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi diğerleri sektörler ve işçi türleri arasında farklılık gösteriyor. Tipik olarak, asgari ücret hükümet tarafından belirlenir ve iş ve işçi örgütleriyle istişare edilerek periyodik olarak revize edilir.

Asgari ücret ahlaki, sosyal ve ekonomik gerekçelerle meşrulaştırıldı. Ancak kapsayıcı hedef, eşitsizliği azaltırken ve sosyal kapsayıcılığı teşvik ederken, gelirleri artırmak ve merdivenin alt ucundaki işçilerin refahını iyileştirmektir. Eleştirmenler, asgari ücretlerin refahı artırmaktan çok emek piyasasını bozduğu için verimsiz olduğunu söylüyor. Sosyal yardım sağlamanın başka, daha iyi hedeflenmiş ve daha az çarpıtıcı yolları olduğunu savunuyorlar.

Refah üzerindeki etki

Peki asgari ücretteki artış aslında düşük gelirli işçilere fayda sağlıyor mu? Duruma göre değişir.

Birincisi, işverenler asgari ücret yasasına uymayabilir. Hiç kimse asgari olanı almıyorsa veya yasa çoğunlukla kağıt üzerindeyse, konu dışıdır. Örneğin, büyük kayıt dışı ekonomilere sahip ülkelerde, işverenler genellikle vergilerden veya sosyal yardım sağlama maliyetinden kaçınmak için işçilere bazen “zarf ödemeleri” olarak bilinen masa altı ücret ekleri verir. Bu durumda, işveren asgari ücretteki artışa zarf ödemelerini azaltarak tepki verebilir ve genel tazminatı değiştirmez. İşverenler ayrıca çalışanların çalıştıkları saatleri eksik bildirebilir ve toplam ücreti değiştirmez. Ya da işveren, asgari ücret yasasından tamamen kaçınarak, istihdamı hiç bildirmeyebilir.

İkincisi, asgari ücret düzenlemelerine tamamen uyulsa bile, ek kazançlar ağır sosyal güvenlik ve çalışma vergileriyle karşı karşıya kalabilir ve bu da eve götürülen ücretlerdeki artışın etkisini azaltabilir. Son olarak, işverenler, maliyetleri azaltmak için sosyal yardımları veya saatleri azaltarak veya işçileri işten çıkararak yüksek asgari ücretleri dengeleyebilir.

İstihdam üzerindeki etki

İstihdam üzerindeki potansiyel etki, asgari ücret politikası tartışmasının merkezinde yer almakta ve tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir. Bir yandan, rekabetçi piyasalarda asgari ücret uygulanırsa ve ücretleri mevcut seviyelerin üzerine çıkarırsa, bazı şirketler daha yüksek ücreti ödemeye isteksiz olacak ve işçileri işten çıkaracaktır. Öte yandan, piyasalar rekabetçi olmayabilir. Örneğin, belirli bir pazarda tek işveren olan bir şirket, rekabette geçerli olandan daha düşük ücretler uygulayabilir. Bu durumda asgari ücret, istihdamı azaltmadan işçilerin gelirlerini artırabilir. Aslında, daha yüksek ücretler daha fazla işçi çekebilir ve dolayısıyla istihdamı artırabilir.

Birkaç on yılı kapsayan araştırmalar tartışmayı çözmedi. Bazı araştırmalar, asgari ücretin işçiler için önemli faydalar sağladığını ortaya koyuyor; diğerleri bunun zararlı olduğu sonucuna varırlar. Birçok çalışma sonuçsuz kaldı.

Buna rağmen, asgari ücret ılımlı bir seviyede belirlendiğinde, istihdam üzerindeki etkinin ılımlı bir şekilde olumsuz olduğu konusunda artan bir fikir birliği var gibi görünüyor. Son araştırmalar, düşük vasıflı ve genç işçiler gibi daha savunmasız grupların zarar görebileceği halde, asgari ücretteki artışın istihdamda neden olduğu değişikliğin sıfıra yakın olduğu sonucuna varıyor. Mütevazı istihdam etkileri için makul bir açıklama, ılımlı seviyelerde, asgari ücretlerin bir işverenin toplam maliyetlerinin yalnızca küçük bir kısmını oluşturmasıdır, bu nedenle firmalar artışı bordroları kesmek dışında çeşitli yollarla karşılayabilirler. Seçenekler arasında ücret dışı maliyetlerin düşürülmesi, fiyatların yükseltilmesi, üretkenliğin artırılması ve daha düşük kârların kabul edilmesi yer alır.

Eşitsizlik üzerindeki etki

Asgari ücret politikalarının bir diğer temel motivasyonu, ücret dağılımının en altında yer alanların kaderini iyileştirerek gelir eşitsizliğini azaltmaktır. Ampirik araştırmalar, asgari ücret artışlarının ücret eşitsizliklerini azaltma eğiliminde olduğunu, ancak yalnızca yoksulluğun önemli ölçüde azaltılmasına yönelik daha geniş bir politika çabasının bir parçası olduğunu göstermektedir.

Yine de, asgari ücretin başarabileceğinin sınırları vardır. Çok yükseğe ayarlananlar, önemli iş kayıplarına neden olabilir ve dolayısıyla negatif dağılım etkilerine sahip olabilir. Düşük gelirliler işlerini kaybettikçe eşitsizlik büyüyecek. Ayrıca, asgari ücret artışları, genel ücret yapısını pompalayabilir ve şirketler daha üretken işçilerinin daha iyi tazmin edilmesini istedikleri için gelir eşitsizliğini değiştirmez.

Uygun seviye nedir?

Teori ve pratik, asgari ücretleri belirlemeyi veya değiştirmeyi düşünen hükümetler için iki ders önerir. Birincisi, seviyenin oldukça düşük olmasını sağlamaktır – örneğin, genç ve uzun süreli işsizler gibi daha az üretken insanlar için daha düşük seviyelerle, medyan ücretin %50’sinden daha az. Almanya bu kuralı çiğneme riskini alıyor. Önerilen seviye, bir hesaplamaya göre medyan ücretin %62’sidir. Altı Alman işçiden birine bundan daha az ücret ödeniyor, bu da özellikle ülkenin daha az üretken olan doğusunda işlerin kaybedileceğini gösteriyor. Aynı şekilde Britanya’da kampanyacıların talep ettiği “yaşama ücreti” asgari ücretin %20 üzerinde. Bu istihdamı vurabilir. Amerika’nın önerdiği artış çok büyük olsa da, asgari ücret yine de medyan ücretin yalnızca yaklaşık %50’si kadardır.

İkinci ders, politikacıların asgari ücret belirleme yetkisini teknokratlara vermesi gerektiğidir. Britanya’da taban, Düşük Ücret Komisyonu’ndaki ekonomistlerin ve istatistikçilerin tavsiyesi üzerine yıllık olarak ayarlanır; genellikle kademeli olarak ilerlemiştir. Amerika’da ise, asgari ücret tabanı politikacılar tarafından belirlenir ve büyük artışlarla düzensiz bir şekilde ayarlanır. Bu, Amerikalı işçilere veya onların işverenlerine çok bir fayda sağlamaz.

Son olarak, hükümetler asgari ücret artışlarının geçici çare olduğunu hatırlamalıdır. Dikkatleri, düşük ücretlerin eğitim ve beceri eksikliği gibi daha temel nedenlerinden ve bunları ele alma çabalarından uzaklaştırmamalıdırlar.

Asgari ücretler ne sıklıkta ayarlanmalı?

131 sayılı ILO Sözleşmeleri ve Tavsiyeleri, asgari ücretlerin “zaman zaman ayarlanması” gerektiğini kabul eder.  Asgari Ücret Tespit Tavsiyesi, 1970 (No. 135), “Asgari ücret oranları, yaşam maliyeti ve diğer ekonomik koşullardaki değişiklikleri dikkate almak için zaman zaman ayarlanmalıdır.” Prensip olarak, bu revizyon “ya düzenli aralıklarla ya da bir yaşam maliyeti endeksindeki değişimler ışığında böyle bir incelemenin uygun görüldüğü her zaman” gerçekleştirilebilir. Ancak, sabit bir periyodikliğin olmaması durumun da, hem işçiler hem de işverenler bazı belirsizliklerden etkilenecektir.

Asgari ücret alan işçiler, fiyat enflasyonunun satın alma güçlerini ne kadar süreyle aşındıracağını bilmezken, işverenlerde, işgücü maliyetlerinde ne zaman ani bir artışla karşılaşabileceklerini bilmiyorlar. Nitekim, sabit dönemselliğin olmadığı ülkelerde, asgari ücretlerin bazen uzun süre ayarlanmadan kaldığı, ardından ani ve büyük ayarlamaların yapıldığı gözlemlenmiştir. Bu sadece asgari ücretin geçerliliğini zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda işletmelerin maliyet artışlarını karşılamasınıda zorlaştırıyor. Çoğu zaman, ülkeler asgari ücretlerini yılda bir kez ayarlar. Bazı ülkeler oranları altı ayda bir ayarlarken, bazı ülkeler 2 yıllık aralıklarla düzenleme yapmaktadır. Yıllık ayarlamalar, düşük veya orta düzeyde enflasyon dönemlerinde yeterli görünmektedir, işçilere ve işverenlere uygun öngörülebilirlik sağlar ve gelişen ekonomik koşullara uygun olarak düzenli ayarlamalara izin verir.

Yüksek enflasyon varsa ne yapmalı?

Yıllık ayarlamalar öngörülebilirlik ve düzgün ayarlamalara izin verir ve enflasyon bir eşiği aştığında daha sık ayarlamalarla tamamlanabilir. Bazı ülkelerde, enflasyon belirli bir eşiğin üzerine çıktığında otomatik olarak daha sık ayarlamalar yapılır. Örneğin Fransa’da, belirli bir yıl içinde fiyat enflasyonu yüzde 2’yi geçtiğinde asgari ücret otomatik olarak artırılır. Bununla birlikte, belirli bir seviyenin üzerindeki otomatik endeksleme riskli olabilir ve keskin bir şekilde hızlanan enflasyon durumlarında enflasyonist ücret-fiyat “spirallerine” yol açabilir.

Yükselen enflasyon dönemlerinde yasal asgari ücretlerin önemi

Son yıllarda, yasal asgari ücretlere uluslararası düzeyde yeniden ilgi duyulmaktadır. Almanya 2015’te yasal bir asgari ücret getirdi, Güney Afrika 2019’da bunu yaptı. 2022’de Avrupa Birliği, yeterli yasal asgari ücreti teşvik etmek ve işçilerin asgari ücret korumasına etkin erişimini artırmak için yeni bir Direktifi kabul etti. Ayrıca, enflasyondaki son artıştan önce bile, birkaç OECD ülkesinin (örneğin Macaristan, Kore, İspanya ve Birleşik Krallık) yanı sıra birkaç ABD eyaleti ve şehrinde asgari ücrette önemli artışlar gözlemlenmiştir. Özellikle dağıtımın en altındaki işçileri etkileyen artan yaşam maliyeti krizi, yasal asgari ücreti daha da belirgin hale getiriyor.

Bu yenilenen ilgi aynı zamanda politika yapıcılar ve akademisyenler arasında, OECD ülkelerinin çoğunda belirlenen düzeyde, asgari ücret artışlarının (hatta yüksek artışlı olanların), düşük gelirler üzerinde olumlu etkileri olduğu, ancak istihdam üzerinde olumsuz etkilerinin olmadığı veya sınırlı olduğu konusunda artan fikir birliğini de yansıtıyor(Dube 2019). Ayrıca, OECD ülkelerinde önemli tekel gücü, yani firmaların ücretleri tek taraflı olarak belirleme gücünün, verimsiz bir şekilde düşük istihdam ve ücret seviyelerine yol açtığı hakkında artan kanıtlar, asgari ücretin çok düşük olduğu yerlerde yükseltilmesi veya asgari ücretin olmadığı yerlerde, özellikle de işçiler hâlihazırda etkin toplu pazarlık kapsamına alınmadığında, asgari ücretin getirilmesi yönündeki argümanları güçlendirmiştir (OECD, 2022).

Enflasyonun OECD ülkelerinin çoğunda son kırk yılda görülmeyen seviyelere ulaşması ve orantısız bir şekilde en savunmasız, düşük gelirli haneleri vurmasıyla asgari ücretler, enflasyonu ve kamu maliyesini kontrol altında tutarken düşük ücretli işçilerin yaşam standartlarını korumak için daha da önemli bir araç haline gelmiştir.

Yaygın ama heterojen bir kurum

Halihazırda, 38 OECD ülkesinden 30’unda yasal bir asgari ücret uygulanmaktadır ve OECD dışı gelişmekte olan ekonomilerin çoğunda da asgari ücret mevcuttur. Yasal bir asgari ücretin bulunmadığı 8 OECD ülkesinde (Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İtalya, Norveç, İsveç ve İsviçre), sektör veya meslek düzeyindeki toplu sözleşmeler, işgücünün büyük bir kısmı için fiilen ücret tabanları içerir. Yine de İsviçre’de beş kanton (örneğin, Cenevre ve Basel gibi yerel bölgeler) kanton çapında yasal bir asgari ücret uygulaması getirmiştir.

Medyan ücretlerin(Medyan ücret; tüm maaşlar sırayla düzenlenseydi, medyan ücret, verinin tam olarak yarısı üstünde ve yarısı altında olan ücret olurdu.) payı olarak ifade edilen brüt asgari ücret seviyeleri (“Kaitz oranları” olarak; nominal yasal asgari ücretin sektör düzeyinde kapsama göre ayarlanmış medyan ücrete oranıyla temsil edilen ekonomik gösterge) ülkeler arasında önemli farklılıklar gösterir. OECD bölgesinde, 2021’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki medyan tam zamanlı ücretlerin %30’unun altından Türkiye, Şili, Kosta Rika ve Kolombiya’da %70 ve üzeri arasında değişiyordu.

OECD bölgesi için ortalama %55, son 15 yılda 2005’teki %48’den, ılımlı genel ücret artışı bağlamında arttı. Gerçekten de, 2005-21 döneminde OECD ülkelerinin yaklaşık yarısında, özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, önemli yukarı yönlü hareketler görüldü. Buna karşın minimum-medyan oranı Avustralya (%-5,9), Belçika (%-3,6), Fransa (%-6), Macaristan (%-1), Türkiye (%-3,8) ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ( -%2,6) düştü. Bu durum, asgari ücretin nominal değerindeki donma dönemlerini veya medyan ücretlerin gelişiminden daha düşük yukarı yönlü ayarlamaları yansıtır. Asgari ücretin nominal olarak düştüğü tek OECD ülkesi, 2011 ile 20123 arasında nominal olarak %22 oranında asgari ücretin düşürüldüğü ve Şubat 2019’a kadar dondurulmuş ve daha sonra %11 oranında artırılmış olan Yunanistan idi.

Türkiye’de medyan ücret nedir?

Medyan ücret, toplanan tüm ücret verilerinin ortadaki değeridir. Türkiye’de medyan maaş aylık 7.830 TL’dir (405.86 USD). Bu, Türkiye’de çalışanların %50’sinin ayda 7.830 TL’den fazla, %50’sinin ise 7.830 TL/ay’dan az kazandığı anlamına geliyor( 21 Nisan 2023).

Ücret Enflasyonu Nedir?

Ücret enflasyonu şeklinde tanımlanan bir enflasyon çeşidi olmamakla beraber, nominal ücretlerdeki artıştan kaynaklanan mal ve hizmetlerin maliyetindeki genel artışa, bazı ekonomistler bu ismi vermektedir. Bu tür enflasyon fiyat enflasyonuna ve daha yüksek büyümeye neden olma eğilimindedir. Ücret enflasyonunun etkisi, gerçek bir artış (enflasyondan daha yüksek) veya sadece nominal bir artış (enflasyonla aynı ücret artışı) olmasına bağlıdır. Etki aynı zamanda işgücü verimliliğine de bağlıdır.

• Reel ücret artışı enflasyondan yüksek olduğunda – işçiler yaşam standartlarında bir artış görürler. (örn. 2006-2007)

• Enflasyon ücret artışından yüksek olduğunda – işçiler yaşam standartlarında bir düşüş görüyor (negatif reel ücret artışı) (örn. 2010-2014)

Ücretlerdeki artıştan sonra şirket kârını korumak için işverenler, sağladıkları mal ve hizmetler için talep ettikleri fiyatları artırabilirler. Mal ve hizmetlerin toplam artan maliyeti, ücret artışı üzerinde dairesel bir etkiye sahiptir; Sonunda, pazardaki mal ve hizmetler genel olarak arttıkça, artan tüketim mallarının fiyatlarını telafi etmek için daha yüksek ücretlere ihtiyaç duyulacaktır.

Ancak, ücret artışının fiyatlar ve istihdam etkilerine ilişkin literatürdeki kanıtlar, asgari ücretin çalışanların ücretlerini artırdığı, çok fazla işi yok etmediği ve fiyatları çok fazla yükseltmediğidir.

Asgari Ücret Artışları Enflasyona Neden Olur mu?

Asgari ücretin yükseltilmesi gibi siyasi içerikli bir konu söz konusu olduğunda tarafsız bilgi elde etmek her zaman kolay değildir. Taraftarlar ve eleştirmenler, benzer şekilde, kendi siyasi eğilimlerini paylaşan iktisatçıların görüşlerini yayınlayarak konumlarını güçlendirme eğilimindedir. Yükseltmenin, enflasyon konusu da dahil olmak üzere ekonominin geri kalanı üzerinde ölçülebilir bir etkisi var mı? Evet. Enflasyon oranındaki bir artış doğrudan asgari ücretteki artışa bağlanabilir mi? Şart değil. Tartışmanın her iki tarafı da ikna edici argümanlar sunar, ancak bu argümanlar çarpıtılmış veya tamamen teorik varsayımlara dayanabilir.

Enflasyonun reel harcama gücü üzerinde zararlı bir etkisi olabileceği biliniyor, ancak yükseltilmiş asgari ücret enflasyona neden olur mu? Evet ve hayır. Ekonomik açıdan enflasyon, işçi ücretlerindeki artış da dahil olmak üzere herhangi bir sayıda yeni veya artan üretim maliyetinden kaynaklanabilir. Bir şirketin, çalışanlarına ödediği miktarı artırması gerekiyorsa, ya şirket tarafından insan emeği kullanmanın maliyeti olarak karşılanması ya da daha yüksek fiyatlar şeklinde müşterilere yansıtılması gereken yeni bir masraf oluşur.

Ekonomistler bu duruma maliyet enflasyonu diyorlar. Asgari ücretteki bir artış, üretim maliyetlerinde bir artışa neden oldu ve bu da daha sonra tüketiciler için şişirilmiş bir fiyatla sonuçlandı. Ancak maliyet yönlü enflasyon argümanını eleştirenler, şirketlerin zorunlu bu artışı telafi etmek için her zaman işgücünü ayarlayabileceklerini öne sürüyor. Şirketlerin daha yüksek maaşlı bir işgücünün masraflarını tüketicilere yüklemesi her zaman gerekli değildir. Asgari ücreti yükseltmek, enflasyon oranında geçici veya yapay bir artış yaratabilir, ancak aynı şekilde kurumlar vergilerinde artış veya hammadde kıtlığı da buna neden olabilir.

Geleneksel iktisat teorisine göre, firmalar işgücü maliyetindeki artışa işgücü talebini azaltarak veya çıktı fiyatlarını artırarak yanıt verecektir (Hamermesh, 1986; Brown, 1999). Sonuç olarak bu durum, işsizliği ve enflasyonu artırabilir. Hükümetlerin asgari ücretle korumayı amaçladığı yoksul emekçiler, asgari ücret artışlarından zarar görebilir. Ancak, asgari ücret artışlarının fiyatları artırması beklenmekle birlikte, fiyat artışının büyüklüğü talep esnekliği ve rekabet derecesi gibi birçok faktörede bağlıdır (Aaronson, 2001). Ampirik çalışmalarda asgari ücretlerin enflasyon üzerinde güçlü bir etkisi her zaman bulunmaz. Card ve Krueger (1995), Aaronson (2001), Macdonald ve Arasonson (2000) gibi çeşitli çalışmalar, %10’luk asgari ücret artışının fiyatlarda yaklaşık %1-4’lük artışlara yol açtığını bulmuştur. Bununla birlikte, Frye ve Gordon (1981), Sellekaerts (1981), Katz ve Krueger (1992), Card ve Krueger (1995) gibi diğer çalışmalar, asgari ücret artışlarının fiyatlar üzerinde çok küçük veya istatistiksel olarak anlamlı olmayan etkilerini bulmuşlardır.

Bazıları, asgari ücreti artırmanın mevcut enflasyon sorununu daha da kötüleştireceğinden endişe duyduklarını iddia ediyorlar. Bu ciddi bir endişe değil. Misal olarak, Amerika’da “Ücreti Yükseltme Yasası” na göre, asgari ücret 2027 yılına kadar beş adımda 15 dolara çıkacak ve daha sonra medyan ücretlerdeki büyümeye endekslenecektir. Bu artışın nedeniyle asgari ücretin her kuruşunun doğrudan fiyatları besleyeceği kabul edilse dahi- yani hiçbiri daha yüksek üretkenlik veya daha düşük karlarla finanse edilmediyse- 15$’a geçiş, genel fiyat düzeyinde %0,5’ten daha az bir tek seferlik artış yaratacaktır. Beş yıla yayılacak bu durum, enflasyonda yılda %0,1’den daha az bir ortalama artış olacağı anlamına gelir ve sonrasında neredeyse sıfıra iner. Bu tamamen önemsiz. Son iki yılda enflasyon bundan yaklaşık 100 kat daha hızlı bir oranda arttı.

Ücreti Yükseltme Yasası’nın yürürlüğe gireceği dönemde işçilerinin ücretlerini artıracak yasalar çıkaran eyaletleri hesaba katıldığında, bu yeni  tahminler (tamamen nihai olmasa da), 2027’deki genel ücret faturasında kabaca 50-75 milyar dolarlık bir artışa işaret ediyor (bu, önümüzdeki 5 yıl boyunca her yıl %1 büyüdüklerini varsayldığında). Bu, ücret faturasındaki 50-75 milyar dolarlık tam artışın -eğer tamamen fiyat artışlarıyla finanse edilmiş olsaydı- 2027 yılına kadar kişisel tüketim harcamalarının fiyat düzeyini kabaca %0,3-0,4 oranında artıracağı anlamına gelir. 2027’den önceki beş yıl, yani enflasyon yılda %0,1’den daha az artacaktır. Diğer marjlar, özellikle şirket kârları, bu küçük fiyat baskısını karşılayabilir.

Daha da önemlisi, bu küçük artışın bile gerçekleşmesi garanti değil. Geçmiş araştırmalar, yüksek fiyatların yanı sıra birçok marjın daha yüksek asgari ücretleri emmek için kullanılabileceğini göstermiştir. Örneğin verimlilik artabilir veya karlar azalabilir.

Bu ikinci marjda (düşük karlar), daha yüksek fiyatları beslemeden asgari ücret artışını absorbe etmeleri için çok fazla alan olduğunu görmek önemlidir. Bu rakamlardan çıkarılacak ders açık: Enflasyonu kontrol altında tutmak için sınırlandırılması gereken gelir kaynaklarına bakmaya başlanacaksa, en düşük ücretli işçilerin ücretlerine değil, şirket kârlarına bakılmalıdır.

Yeni asgari ücretin belirlenmesi ile enflasyon arasında bir ilişki var ama durum daha çok arabayı atın önüne koymak gibi.  Yükseltilmiş bir asgari ücretin pek çok savunucusu, endeksleme olarak bilinen bir süreç olan yeni taban ücreti mevcut enflasyon oranıyla eşleştirme fikrini destekliyor. Taraftarlar bunu yaparak, ücretlinin gerçek harcama gücünün de artacağına inanıyor. Son yıllarda olduğu gibi, bir ücret artışı enflasyona ayak uyduramadığında, işçilerin maaş çekleri biraz yükselebilir, ancak şişirilmiş mal ve hizmet fiyatları aslında o zammın harcama gücünü azaltır.

Adil ücret

Bir diğer konu da adil ücretin ne olduğudur.

Klasik iktisatçı, adil ücretin rekabetçi bir piyasada belirlenen ücret olduğunu iddia edebilir. Bir firmanın karı, bir firmanın bir iş kurmak ve risk almak için ihtiyaç duyduğu gerekli teşviktir. Kârın büyük bir kısmı işçilere ödenirse, firmaların ilk etapta bir iş kurmak için hiçbir teşviki olmayabilir.

Bununla birlikte, diğer iktisatçılar, firmaların tekel güçlerini uygulayabileceğini ve işçilere, Marjinal Getirilerinden daha az ödeme yapabileceğini iddia edebilir. Bu nedenle, işçiler genellikle tekel gücüne sahip firmalar tarafından istismar edilebilir(iş gücü piyasası kusurları).

Bu durumda bir ekonomist, asgari ücretin veya sendikanın işverenlerin haksız tekel gücünü dengelemeye yardımcı olabileceğini iddia edebilir. Ücretler artabilir, ancak bu, çalışanların ödenmeyi hak ettiklerinin bir yansımasıdır.

Bu nedenle, ücretlerin artmasının enflasyon üzerinde makro ekonomik etkileri olabilir. Keza, bireysel firmaların da daha fazla mikro ekonomik analizi yapılmalıdır. Bu, işgücü piyasasının rekabetçi olup olmadığı veya firmaların tekel gücüne sahip olup olmadığıdır.

Türkiye ile ilgili çalışmalar

Osman Akgülve Abdullah Miraç Bükey tarafındanMinimum Wage Relationship Between Inflation and The Wage-Price Spiral in Turkey” adlı çalışmada :”Ücretler ve enflasyon arasındaki ilişkinin incelenmesi ve reel ücretlerin geldiği noktanın tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 1987-2018 yılları arasındaki yıllık TÜFE ve Asgari Ücret verileri kullanılmıştır. Enflasyon ile asgari ücret arasındaki ilişki ARDL Sınır Testi Yaklaşımı uygulanarak, ücret-fiyat sarmalının varlığı ise Toda-Yamamoto Nedensellik testleri uygulanarak belirlenmiştir. Ekonometrik analiz sonuçlarına göre enflasyon ile asgari ücret arasında uzun dönemli bir ilişki bulunurken, kısa dönemde ilişki anlamsız bulunmuştur. Buna göre uzun vadede enflasyondaki %1’lik bir artış asgari ücreti yaklaşık %2,59 oranında artırmaktadır. Asgari ücretteki artışın enflasyon oranındaki artıştan fazla olması yani esneklik katsayısının 1’den büyük olması asgari ücretteki reel artışı ifade etmektedir. Toda-Yamamoto Nedensellik analizi sonuçlarına göre hem asgari ücretten enflasyona hem de enflasyondan asgari ücrete doğru çift yönlü bir nedensellik ilişkisi tespit edilmiştir. Bu ilişki Türkiye’de ücret-fiyat sarmalı aralığında 1987-2018 referans döneminin varlığına işaret etmektedir. Kriz dönemlerini takip eden yıllarda asgari ücretin 3,65 birim arttığı” gözlemlenmiştir.

Merkez Bankası’nın “Wage Distribution and Effects of Wages on Inflation in Turkey” adlı yayınında, “Türkiye’de ücret gelişmeleri açısından izlenen en önemli göstergelerden biri de asgari ücret” olduğu belirtilmekte ve maliyet artışlı enflasyona olan etkisi” incelenmektedir.

Bu soruya ilişkin 2017-2019 verileri, tarım dışı sektörlerde çalışan ücretlilerin yaklaşık %42,8’inin asgari ücret veya altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu oran sanayi sektöründe %50,0, inşaat sektöründe %53,9 ve hizmetler sektöründe %39,1 olarak hesaplanmıştır. Hizmetler sektöründe asgari ücret ve altında kazananların oranı diğer ana sektörlere göre görece düşük olmakla birlikte, alt sektörler arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin konaklama ve lokanta hizmetlerinde bu oran %72’ye, toptan ve perakende ticaret sektöründe %64’e ulaşırken, kamu hizmetleri, eğitim, finans-sigorta hizmetleri ve bilgi-iletişim hizmetleri gibi asgari ücretin altında çalışan sektör çalışanları hizmetlerin toplam payını sınırlamaktadır. İmalat sanayinde ise giyim, tekstil, gıda ve deri sektörlerinde bu oran daha yüksektir. Maliyet yönlü olası enflasyon baskıları değerlendirilirken asgari ücrete olan hassasiyet konusunda dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da sektörlerin emek yoğunluğudur.

Ücret artışının enflasyon üzerindeki olası etkilerini değerlendirmek için çeşitli ücret tanımları altında Bayesian VAR modelleri kullanılarak etki-tepki analizleri yapılmıştır. Ortanca tepkilere dayalı temel bulgular şu şekilde özetlenebilir: Nominal asgari ücrete yönelik %1’lik bir pozitif şok, yıl sonunda tüketici enflasyonunu yaklaşık 0,06 ila 0,08 puan yükseltir ve etki çoğunlukla iki çeyrek içinde tamamlanır. İstihdam edilen kişi başına ücret tanımına göre enflasyonun %1’lik ücret şokuna tepkisinin 0,10 puan civarında olacağı tahmin edilmektedir. Hem ücret hem de istihdam etkisi dahil olmak üzere çalışanların ücretlendirilmesine ilişkin bir analiz ise, 1 puanlık pozitif bir şokun tüketici enflasyonunu yıl sonunda 0,2 puan artırdığını göstermektedir. Ücret-enflasyon ilişkisine ilişkin tahminlerdeki belirsizliğin görece yüksek olması, politika yapımında temkinli bir duruşu gerektirmektedir

DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) ise, uzun yıllardan beri asgari ücrete ilişkin bilimsel raporlar hazırlıyor. “Asgari Ücret Gerçeği 2023” araştırmasının bazı bulguları şöyle:

Gerek resmi veriler gerekse bağımsız araştırmalar Türkiye’de asgari ücretle çalışanların kapsamının oldukça yüksek olduğunu gösteriyor. Merkez Bankası ve DİSK-AR verileri asgari ücret civarında bir ücretle çalışanların oranının yüzde 50’lerde olduğunu gösteriyor. Milyonlarca işçi asgari geçim için yetersiz olan asgari ücretle geçinmeye çalışırken, işçilerin bir bölümü de yasal asgari ücrete dahi erişemiyor

AB ülkelerinde ortalama toplu pazarlık kapsama oranı yüzde 60’ların, OECD ülkelerinde yüzde 30’ların üzerinde iken ILO’ya göre Türkiye’de genel olarak yüzde 7,5, özel sektörde ise yüzde 6’nın altındadır. Bu durum Türkiye’de asgari ücret civarında çalışanların oranını artırırken AB ülkelerinde asgari ücret ile çalışanların kapsamını düşürüyor. Asgari ücret ile diğer emek gelirleri arasındaki makas kapanıyor, asgari ücret ortalama ücrete yaklaşıyor

Asgari ücretteki artış oranının diğer emek gelirlerine yansımaması, düşük toplu iş sözleşmesi kapsama ve sendikalaşma oranları, ücreti ortalama ücret haline getiriyor. Türkiye’de diğer emek gelirleri artışının sınırlı kalması sonucunda asgari ücret ile diğer ücretler arasındaki makas kapanıyor ve asgari ücret civarı ücretle çalışanların oranı artıyor. Türkiye hızla asgari ücretliler ülkesine dönüşüyor.

Ücretler asgari ücret düzeyine geriliyor. 2005 yılında aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin 2,2 katı iken, 2020’de asgari ücretin 1,7 katına geriledi. İşgücü maliyeti araştırmalarına göre ise asgari ücretin ortalama işgücü kazancına oranı 2012’de yüzde 44 iken 2020’de yüzde 73’e yükseldi.

2021 yılı itibarıyla asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücret alan işçilerin oranı yüzde 48,7’dir.Bu oran özel sektörde, kadınlarda ve kayıt dışı çalışanlarda daha da yükselmektedir.

Özel sektör işçilerinin yüzde 21,7’si asgari ücrete erişemiyor. Özel sektörde asgari ücret ve altında ücretle çalışanların oranı yüzde 50,4 ve asgari ücret civarında çalışanların oranı yüzde 64,7’dir.

Kayıt dışı çalışanlarda asgari ücret ve altında ücret alanların oranı yüzde 84,7’dir. Kayıt dışı çalışanların yüzde 23’ü 1.500 TL’nin altında bir gelir elde etmektedir.

Kadınların çok büyük bir bölümü asgari ücret ve daha altında ücretlerle çalışmaktadır. Asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücret alanların oranı genelde yüzde 48,7 iken kadınlarda yüzde 55,6’ya yükselmektedir.

NETİCE:

Pek çok iş lideri, asgari ücretteki herhangi bir artışın tüketicilere fiyat artışları yoluyla yansıtılacağından ve dolayısıyla harcamaları ve ekonomik büyümeyi yavaşlatacağından korkuyor, ancak durum bu olmayabilir. Yeni araştırmalar, fiyatlar üzerindeki geçiş etkisinin geçici olduğunu ve daha önce düşünülenden çok daha küçük olduğunu gösteriyor.

Daha yüksek ücret artışı enflasyonu artırır mı? Avrupa’da tarihsel olarak böyle olmuştur. Ancak ücret artışı ile enflasyon arasındaki bağlantı, son yıllarda düşük enflasyon beklentileri, güçlü kurumsal karlılık ve güçlü rekabet baskıları nedeniyle zayıfladı.

Emeğin fiyatı, yani ücretler, özellikle Avrupa Birliği’nin yeni üye ülkelerinde güçlü bir hızla artıyor. Yine de, şaşırtıcı bir şekilde, enflasyon zar zor yükseldi. Güçlü ücret artışının yakın gelecekte enflasyonu anlamlı bir şekilde teşvik etmeyeceği muhtemeldir.

Kısacası, enflasyon oranı o kadar çok ekonomik faktörden etkileniyor ki, sadece ücret artışını suçlamak çok dar görüşlülük görünüyor.

Ücret Odaklı Enflasyon Diye Bir Şey Yoktur

Ekonomi Danışmanları Konseyi’nin ilk Başkanlarından biri olan Walter Heller ile maliye ve para politikasının göreli önemli bir ekonomi devi Milton Friedman, W.W. Norton & Şirketi tarafından yayınlanan küçük bir kitapta, tartışmak üzere davet edilmişlerdi.

Bu, yalnızca son derece medeni olmakla kalmadı, aynı zamanda kaliteli ekonomi fikirleri halka ileten bir görüş alışverişi oldu.

Bu buluşmanın mevcut makroekonomik tartışmalar içinde özellikle önemli olan bir kilit anı vardır. Bir noktada, Walter Heller ücret artışı enflasyonu fikrini ileri sürdü. Konsept yeterince basitti: Sendikalar veya diğer güçler ücretleri yükseltirse fiyatlar yükselir. Friedman, kısır döngü(totolojik) olduğunu savunarak bu ifadeyi kabul etmedi. Sonuçta, ücret bir fiyattır. Yükselen fiyatların yükselen fiyatlara neden olduğunu söylemek mantık yönünden döngüseldir.

Friedman’ın Heller’a verdiği yanıtın, ne yazık ki yazılı ve görsel medya üzerinde fazla bir etkisi olmadı. Haber programları ve ekonomi yorumcuları, Heller’in iddiasının çeşitlemelerini hâlâ tekrarlıyor: Artan ücretler enflasyona katkıda bulunacak. Herhangi bir günde herhangi bir haber kanalını seçin ve “ücrete dayalı enflasyon” terimini duymanız kaçınılmazdır.

Bu nedenle ve bazen tekrarlama gerektiğinden, bu anlamsız iddianın medyada yansıtılma olasılığını azaltmak için Friedman’ın 1978’deki görüşleri hatırlanmalıdır.

“Elbette, emek üretkenliğini değiştirmeden daha yüksek ücretler talep ederseniz, fiyatlar yükselecektir. Bu, böyle olursa öyle olur argümanı doğrudur. Ancak, aldatıcı bir şekilde doğrudur. Verimlilik artmadığında ücretlerin artırılmasını zorunlu kılmak, daha düşük çıktıya yol açar. Bu da fiyatların yükselmesine neden oluyor. Bu durumda artan fiyatlar, daha az mal üretildiğinin bir belirtisidir.

Tüketici fiyat endeksinde (TÜFE) bu, enflasyon olarak karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte, TÜFE’yi daha yakından inceleyen herkes, fiyat artışlarının büyüklüğünün tüketicilere satılan çıktıdaki düşüşün boyutuna bağlı olduğunu görecektir. Örneğin, sermaye yoğun endüstriler, ücret artışı nedeniyle üretimlerini düşürdükten sonra, emek-yoğun endüstrilerden daha küçük fiyat artışlarına sahip olacaklardır.

Bunu fiyatların yükseldiği başka bir örnekle karşılaştıralım: Para arzının genişlemesi. Bir merkez bankası dolaşıma daha fazla para koyarsa, ekonomik birimlerin doğasında olan üretkenlik değişmez. Verimlilik değişmezse, enflasyon yalnızca daha fazla para bolluğunu yansıtır. Yeni para ekonomiye eşit olmayan bir şekilde girebilir, öyle ki ürün fiyatları ve ücretler de eşit olmayan bir şekilde artırılır (ekonomistler katılıklardan bahseder). Bazı ücretlerin diğer bazı ücretlerden ve diğer fiyatlardan önce artması, hane halkının talebinde bir miktar artışa neden olabilir ve diğer malların fiyatları yükselir. Ancak bu, paradaki değişimin neden olduğu enflasyonun bir belirtisidir. Sebep bu değil. Başka bir deyişle, para arzındaki değişikliklere uyum sağlamanın karmaşık sürecinden kaynaklanan bir göz aldanmasından başka bir şey değildir.”

Bu iki durum arasında ayrım yapmamak mantıksal olarak tehlikelidir. Bu tehlike en çok belli bir kamu politikasının etkileri tartışılırken görülür. Örneğin Biden yönetimi, ücretleri artırmak için birçok sendika yanlısı çalışma politikasını zorladı. Pek çok muhafazakar, bunun sırasıyla ücretleri ve fiyatları artıracağını savunarak yanıt verdi. Pek çok iktisatçı, durumun böyle olmadığını gösterdi. Sendikalar daha yüksek fiyatlara neden olabilir, ancak bu sadece firmaların bazı işçileri işten çıkararak üretimi kısmak zorunda kalması ölçüsündedir. Bu tür sendika yanlısı politikalara karşı çıkılabilecek bir durum söz konusu da olabilir. Bununla birlikte bu durum, enflasyon oranları üzerindeki etkiden ziyade, çıktı üzerinde etki temelindedir.

Umalım ki sık sık dile getirilen bir noktanın bu tekrarı, akıllara kazınır.

KAYNAK:

Vincent Geloso – August 31, 2022 There Is No Such Thing As Wage-Driven Inflation

Osman AkgülAbdullah Miraç Bükey, Minimum Wage Relationship Between Inflation and The Wage-Price Spiral in Turkey

TCMB yayını, Wage Distribution and Effects of Wages on Inflation in Turkey,

The Effect of the Minimum Wage on Prices, Sara Lemos, Discussion Paper No. 1072, docs.iza.org,

Josh Bivens, Inflation, minimum wages, and profitsProtecting low-wage workers from inflation means raising the minimum wage, Working Economics Blog, .epi.org, September 22, 2022,

Tejvan Pettinger, Impact of Wage Inflation, 10 January 2022  

Nguyen, Cuong 20 March 2011 Do Minimum Wage Increases Cause Inflation?

upjohn.org, Does increasing the minimum wage lead to higher prices?

Debunking: “If You Raise The Minimum Wage, It Will Cause Inflation”, Sep 8, 2016 discomfiting.medium.com,

David Spencer, Jun 9, 2022  .weforum.org  Rising inflation is reducing the real wage value of workers,

Richard Varghese, The link between wage growth and inflation is weakening – this is why,

Nov 13, 2019, This article is published in collaboration withIMF Blog, economistIMF’s European Department.

Michael Pollick, Does Raising the Minimum Wage Cause Inflation? Last Modified Date: July 25, 2023, www.smartcapitalmind.com,

IYAPORN SODSRIWIBOON – GABRIEL SROUR , DOES A MINIMUM WAGE HELP WORKERS? imf.org.

Uluslararası Vergi Tartışmaları, vergilendirmenin eşitliği teşvik edebileceğini söylüyor.

Bir toplumun kaynaklarının, o topluluğu oluşturan kişiler arasında nasıl dağıtıldığı – ve zengin ile fakir arasında ne kadar büyük bir uçurumun var olmasına izin verildiği- en azından bir ölçüde, o toplumu yönetenlere hakim olan ekonomik veya dağıtımsal adalet anlayışının bir yansımasıdır. Bu ülkeden ülkeye değişebilir

Bununla birlikte, son yıllarda pek çok kişi, toplumların bu uçurumun ölçüsüz büyümesine izin verdiğini ve bu tür yüksek eşitsizlik düzeylerinin yalnızca büyük ölçüde adaletsiz olmadığını, aynı zamanda sosyal uyum ve güveni baltaladığını ve ekonomik büyümeye zarar verdiğini iddia etti.

Artan eşitsizliklerin ele alınması artık siyasi tartışmaların merkezinde yer alıyor ve tüm ülkeler bu sorunu çözmek için farklı adımlar atıyor. Artan eşitsizlik, tüm toplumların geleceği için geniş kapsamlı sonuçları olan bir dizi siyasi ve etik soruyu gündeme getirerek ekonomik sonuçların çok ötesine ulaşıyor. Küreselleşme ve geçiş sürecindeki birçok ekonominin ve gelişmiş ülkelerin sürdürülebilir büyüme yolu, ekonomik büyüme, sosyal gelişme ve yoksulluğun azaltılması açısından etkileyici sonuçlar vermiştir. Ancak, daha güçlü büyümenin faydaları her zaman eşit olarak paylaşılmadı ve birçok ülkede gelir dağılımının en tepesinde olanların sahip olduğu gelir payında kayda değer artışlar ile birlikte, gelir eşitsizliği çok yüksek seviyelerde kaldı. Sosyal uyumun anahtarı olarak daha fazla eşitliğe ulaşmak her toplum için bir öncelik olmaya devam etmektedir.

Büyüme ve eşitsizlik arasındaki yapısal bağlantılar, vergilerin hem büyümeye hem de adil kalkınmaya katkıda bulunacak şekilde en iyi nasıl artırılacağına dair zor sorunları gündeme getiriyor. Mali kriz, küresel olarak yoksulluğu ve eşitsizliği etkileyen altta yatan eğilimleri daha da etkiledi. Birçok ülkede işsizlikteki keskin artışların – ve dolayısıyla bireyler için önemli gelir kayıplarının – tersine çevrilmesi muhtemelen uzun zaman alacaktır. Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere birçok ülkede gelirleri artırmaya yönelik mali baskılar ve borç seviyelerini düşürme ihtiyacı, vergilerin ne kadar artırılacağı ve kamu harcamalarında nerede kesintiler yapılacağı konusunda zorlu kararlar alınmasını gerektiriyor. Eşitsizlik üzerindeki etki, Maliye Bakanları için çok önemli bir husustur.

Gelir eşitsizliği, ortalama olarak gelişmekte olan ülkelerde (özellikle Sahra Altı Afrika ve Latin Amerika’da), daha gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında yüksek olmaya devam ediyor. Eşitsizlik, gelişmekte olan dünyadaki en kalabalık ülkelerden bazıları (örneğin Çin, Hindistan ve Endonezya) dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde de artıyor.

Yalnızca gelir değil, servet de dikkate alınırsa, servet (hem maddi hem de maddi olmayan varlıkların mülkiyeti olarak tanımlanır) dağılımı da merdiveninin üst kademelerinde çok yoğunlaşma eğiliminde olduğundan, tablo önemli ölçüde kötüleşir.

Vergi genel

Vergilendirme, hükümetlerin insanlardan ve işletmelerden gelirlerine, varlıklarına veya işlem değerlerine göre gelir toplamak için kullandıkları bir sistemdir. Vergilendirmenin birincil amacı, hükümet için gelir elde etmektir.

Mükellefler, vergi kanununa uymak için zaman ve çaba harcamaktan hoşlanmazlar ve bazıları, vergi ödemekten kaçınmaya çalışırlar. Vergilendirmenin insanlar üzerindeki etkilerini hafifletmek için vergi politikası, en azından nominal olarak, iki hedefe ulaşmaya çalışır: verimlilik ve eşitlik.

Dünyanın hemen hemen tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinde, ciddi kamu bütçesi limitleri koşullarında ve küreselleşme, teknolojik değişimler, yenilikler ve demografik değişimler (özellikle nüfusun yaşlanması) bağlamında, yeterli ve erişilebilir kamu hizmetlerinin sağlanmasına daha fazla önem verilmektedir. Bu, kamu harcamalarının finansmanı için yeterli gelir toplanmasını gerektiren ancak vergi mükellefleri için çok ağır bir yük oluşturmayacak vergi politikalarını içerir. Bu gibi durumlarda, vergi sisteminde verimlilik ve eşitliğin sağlanması konusunda sürekli tartışmalar vardır. Vergi verimliliğini tanımlamak nispeten basittir: vergi mükelleflerinin minimum direnci ile ve minimum maliyetle maksimum miktarda kamu gelirini toplamak. Vergi verimliliğinin yanı sıra, vergi sisteminin bir başka yönü de eşitlik ve adalettir. Vergi sisteminde verimlilik ve eşitlik sağlanması oldukça arzu edilen bir durumdur, ancak genellikle verimlilik ve eşitlik hedeflerinin karşılıklı olarak birbirini dışladığı varsayılır. Ancak, vergilendirmede verimlilik ve eşitliğin çelişmediği durumlar da vardır. Yeniden dağıtım önlemleri, piyasa kusurlarının etkisini yumuşatarak gelir eşitsizliğini ve toplum genelinde kalıcılığını azaltabilir.

Vergi sistemi, hükümetin geliri yeniden dağıtmak için kullandığı ana kaldıraçtır, ancak eşitlik ve verimlilik arasında potansiyel bir denge vardır. Buradaki fikir, daha fazla eşitliği teşvik eden, ancak verimlilik üzerinde hiç etkisi olmayan veya çok az etkisi olan vergi politikalarının bulunmasıdır. Diğer bir deyişle, amaç, eşitlik ve verimliliğin birbirini desteklediği ve vergi önlemlerinin nerede daha verimli bir mali sistem sağlayabileceği konusundaki politik eylemlerdir.

Vergilendirme de verimlilik

Hükümetlerin vergi koymasının bir nedeni, vatandaşların talep ettiği hizmetleri finanse etmektir. Ekonomik performansı iyileştirmek için hükümetler vergi gelirlerini, en az maliyetle ve ekonomiye en az zarar verecek şekilde elde etmelidirler.

Vergi verimliliği, idarenin yükünü azaltarak ve verginin ekonomide neden olduğu bozulmaları en aza indirerek vergi kanununa uyum sağlama maliyetini en aza indirir. Vergi tahsilatı vergi politikasının bir amacı değil, sadece bir gerekliliği olduğundan, idari yükün azaltılması sadece mükelleflere değil aynı zamanda ekonomiye de fayda sağlamaktadır.

Vergi ödemeyi kolaylaştırmak rekabet gücünü artırır. Aşırı derecede karmaşık vergi sistemleri, yüksek düzeyde vergi kaçakları, büyük kayıt dışı sektörler, daha fazla yolsuzluk ve daha az yatırım ile ilişkilidir. Modern vergi sistemleri, vergi mükelleflerinin vergi kanunlarına uyma yükünü en aza indirirken, vergi tahsilatlarını optimize etmeye çalışırlar.

Belirli faaliyetleri teşvik etmeye veya sınırlamaya çalışmanın yanı sıra, vergi kanununun karmaşıklığının çoğu, kanun yapıcının belirli gruplara, özellikle varlıklılara ve iş adamlarına ayrıcalıklı muamele göstermesinden kaynaklanır. Bu ayrıcalıklı muamele, yalnızca verginin yapılandırılma biçiminde değil, aynı zamanda vergi mükelleflerinin yasaların fiilen ifade edilme biçimindeki tecrübesizliklerinden yararlanarak bunları atlamalarına olanak sağlayan vergi boşlukları şeklinde oluşur ve kanun koyucunun amaçlamış olabileceği veya olmayabileceği bir şekilde ödenecek vergileri düşürür.

Boşluklar, kısmen vergi kanununun karmaşıklığından dolayı mevcuttur, ancak çoğu zaman, bunlardan yararlanılması için kasıtlı olarak eklenebilirler. Örneğin, pek çok ülkede varlık sahiplerinin her yıl yararlandığı karşılıksız transferlerin vergilendirilmesinde bariz boşluklar vardır. Bu ülkelerde , gerçekten de, zenginlerin servetlerini, çalışma geliri üzerinden değerlendirilen oranlardan çok daha düşük bir vergi oranıyla devretmelerine izin veren geniş bir kanun yapısı geliştirilmiştir – genellikle, tüm servetlerini vergiden muaf olarak aktarabilirler.

Vergi politikasının pek dikkate alınmayan bir başka amacı da, ölü ağırlık kayıplarının (Hükümetin koyduğu aşırı vergiler nedeniyle oluşan verimsizlik) en aza indirilmesidir. Vergi kanununa uymanın maliyeti bazı ölü ağırlık kayıplarına yol açsa da, çoğu ölü ağırlık kaybı, özellikle çalışma geliri üzerinden değerlendirildiğinde, verginin kendisinden kaynaklanır.

Vergi politikasının sık sık ifade edilen bir başka amacı da vergilerin, insanlar vergi nedeniyle farklı bir şey yapmaya karar verdiğinde ortaya çıkan ekonomik kararları bozmamasıdır. Örneğin, çalışan geliri üzerindeki yüksek vergiler, işverenler için emeğin fiyatını yükselttiği ve işçiler için harcanabilir geliri azalttığı için çalışmayı caydırır. Daha yüksek fiyatların talebi azalttığı ve daha düşük fiyatların arzı azalttığı köklü ekonomik ilkelerdir, ancak çalışma geliri, yatırım gelirinden veya karşılıksız transferlerden daha fazla vergilendirilmektedir.

Vergide eşitlik

Eşitlik, mevcut kaynakların toplumda nasıl dağıtıldığını inceler. Adalet ve sosyal adalet fikriyle kaçınılmaz bir şekilde ilişkilidir. Vergilendirmede ise eşitlik nedir? Bir vergi sisteminin ve vergi politikasının eşitliği, vergi yükünün mükellefler arasında adil bir şekilde dağıtılıp dağıtılmadığı ile ilgilidir.

Vergi eşitliği, vergi yükünün nasıl dağıtıldığına ilişkin adaletle ilgili endişeler ve vergilerin adil olması ilkesidir. Bununla birlikte, neyin adil olduğunu belirlemek için birkaç kriter vardır. Fayda ilkesi, insanların devlet hizmetlerinden elde ettikleri faydalara göre vergi ödemeleri gerektiğini belirtir. Örneğin, yol ve köprü yapımında benzinden tüketim vergileri alınmaktadır. Ancak, gelir ve yatırımlar üzerindeki vergiler ödeme gücüne bağlıdır. Ödeme gücü ilkesi, dikey eşitlik ve yatay eşitlik olarak sınıflandırılabilir.

Vergilendirmeyi daha adil hale getirecek bir diğer genel ilke, paranın marjinal faydasını dikkate almaktır. Her şeyde olduğu gibi, paranın marjinal faydası artan miktarlarla azalır. Art arda gelen her Lira, sahibi için bir önceki Lira’dan daha az değer taşır. Bunun nedeni, insanların daha az paraya sahip olduklarında, bunu yiyecek, giyecek ve sağlık sigortası gibi temel mal ve hizmetlere harcamaları gerektiğidir. Öte yandan, varlıklı insanlar, temel mal ve hizmetler için ihtiyaç duyduklarından çok daha fazla paraya sahiptir, bu yüzden daha fazla para kazanmak veya torunlarına aktarmak için yatırım yapabilirler. Son derece zengin insanların o kadar çok parası var ki, Picasso’nun sadece 1 günde yaptığı bir resim için son zamanlarda 106.5 milyon dolar gibi rekor fiyatlar ödüyorlar. Dolayısıyla, paranın marjinal faydası düşünüldüğünde, gelirinin %25’ini vergiler için ödeyen yoksul bir kişi, gelirinin aynı yüzdesini, hatta çok daha yüksek bir yüzdesini ödeyen zengin bir kişiye kıyasla, gelirinin çok daha değerli bir kısmını ödüyor demektir.

İki tür eşitlik vardır: yatay ve dikey.

Yatay eşitlik, aynı gelire sahip olanların aynı vergi oranında vergi ödemesi gerektiği inancına dayanmaktadır. Bu nedenle, bu eşitlik türü, evli bir çiftin, birlikte yaşayan ve aynı miktarda birleşik gelire sahip olan bir çift olarak eşit miktarda vergi ödemesi gerektiğini önermektedir. Ayrıca, yatay eşitlik amacıyla refahın nasıl ifade edilmesi gerektiği sorunu önemli ölçüde dikkat çekmiştir. Refahın gelirle mi yoksa tüketimle mi ölçüleceğine ilişkin tartışma buna bir örnektir. Bu, yatay eşitliğin eşit kazananlarla mı yoksa eşit tüketenlerle mi ilgileneceğini içerir. Yatay eşitliğin, aynı konumda olanlarla değil, benzer şekilde konumlanmış bireylerle ilgili olduğunu vurgulamak çok önemlidir (Elkins, 2006).

Dikey eşitlik, nüfusun göreli geliri ve refahı veya mevcut kaynakların nasıl adil bir şekilde dağıtıldığı ile ilgilenir. Bu, daha yüksek gelirli insanlar için daha yüksek vergi oranları anlamına gelebilir. İlk bakışta bu hedefler yeterince açık görünse de, bakanın gözünde eşitlik veya adalet çok önemlidir. İki vergi mükellefinin eşit derecede iyi durumda olup olmadığına nasıl karar verileceği konusunda her zaman büyük bir tartışma olmuştur. Örneğin, bir vergi mükellefi mirastan para alırken, bir başkası ancak çok çalışarak aynı miktarda gelir elde edebilir. İlk vergi mükellefi açıkça ikinciden daha iyi durumda olsa da, daha iyi durumda olan kişinin daha fazla ne kadar vergi ödemesi gerektiği konusunda bir anlaşma yoktur.

Vergi adaleti

Eşitsizlik ve vergi politikasına ilişkin teorik literatür, eşitsizlik önlemlerinin ve ölçümlerinin vergi politikasına dahil edilmesi lehinde ve aleyhinde ikna edici ve rekabet eden argümanlar içermektedir. Bazı vergi politikası argümanları, eşitlik ve verimliliğin ödünleşimlerini yansıtır. Diğer vergi politikası argümanları, eşitsizliğin verimlilikten daha fazla dahil edilmesi yoluyla daha fazla adalet elde etme girişimlerini yansıtır. Üçüncü düşünce, hem daha düşük gelir eşitsizliği hem de daha yüksek ekonomik büyüme elde etmek için argümanlarla orta bir yol arar.

Vergide adalet ne anlama geliyor? Ekonomik verimliliğe ek olarak ortak bir vergi hedefi, vergi adaletidir. Ama “adalet” tam olarak ne anlama geliyor? kimin bakış açısından? Ve bir kişinin adalet algısı başka bir kişinin adalet algısından farklıysa ne yapılmalıdır? Genellikle vergi eşitliği endişeleriyle bağlantılı olan vergi adaleti, bir devletin vergi yükünü “adil” bir şekilde yeniden dağıtmanın(kademeli gelir vergilendirmesi ve yoksulluğu önleme programları gibi önlemler yoluyla gelir eşitsizliklerini azaltma) bir yoludur.

Vergi adaleti, toplumun daha zengin üyeleri ve ulusal veya çok uluslu şirketler üzerinde adil vergiler yoluyla eşitlik ve sosyal adaleti sağlamaya çalışan fikirleri, politikaları ve savunuculuğu ifade eder. Bu amaçla, vergi adaleti genellikle vergi cennetleriyle mücadele etmeye ve ulusal veya çok uluslu şirketler ile süper zenginlerin, eksiksiz vergilerini ödemelerini sağlamaya odaklanır.

Vergi adaleti, vergi cennetleriyle mücadeleyi kapsar ama aynı zamanda verginin de ötesine geçer. Vergi cennetleri finansal küreselleşmeyi anlamanın anahtarıdır ve tartışmayı verginin ötesinde finansal gizlilik, finansal düzenleme, ceza hukuku, muhasebe, ekonomi ve çok daha fazla alana genişletirler.

Literatür araştırıldığında, iki baskın teori ortaya çıkmaktadır: • yarar ilkesi; • ödeme gücü ilkesi. Yarar ilkesi, kamu harcamalarından yararlananların bu tür kamu harcamalarını ödeyen vergi yükünü üstlenmesi gerektiğini belirtmektedir (Sugin, 2004). Ödeme gücü ilkesi, vergi ödeme gücü daha fazla olanların daha fazla vergi ödemesi gerektiğini savunanlar. Ödeme gücü ilkesinin altında yatan belirsiz ima, zenginlerin fakirlerden daha fazla vergi ödemesi gerektiğidir. Bununla birlikte, uygulamada, korelasyon gelirle orantılı değildir, ancak gelirin daha yüksek bir yüzdesi olabilir. New York Üniversitesi’nden Murphy ve Nagel (2002), vergilendirmenin “bir ekonomik adalet anlayışını uygulamaya koyabileceğini” iddia etmektedirler. Diğer şeylerin yanı sıra, kamu politikası, siyaset, hukuk ve ekonomi disiplinlerinin yanlış bir yaklaşım benimsediğini öne sürüyorlar. Ayrıca, bir vergi çerçevesindeki “adalet” kavramları, vergi dağıtımına değil, ekonomik kurumların tüm sistematik çerçevesinin nihai etkilerine uygulanmalıdır. Kısacası, Murphy ve Nagel’in (2002) savunduğu gibi, vergi politikası tartışmaları ahlaki bir temelden yoksun olduğu için yanlış konulara odaklanılmaktadır.

Piketty (2014) ilk çağdaşlardan biridir. Akademisyenler ve politika yapıcılardan oluşan bir izleyici kitlesine eşitsizlik konularını ele almak için zorlayıcı veri setlerinden yararlanan akademisyen. Bu tür tarihsel analizlere dayanarak, Piketty’nin sermaye getirilerinin emeğin getirilerini geride bıraktığına dair nihai analizi ile, sonuç olarak yüzde 80’e varan artan oranlı gelir vergisi ile birlikte yüzde beşe kadar yıllık servet vergisi uygulanmasına yönelik bir politika reçetesi vermektedir.

Hangi düzeyde olursa olsun, hükümet eylemlerini finanse etmenin maliyetlerinin toplumdaki bireyler arasında nasıl dağıtılması gerektiğine dair birçok farklı görüş olabilir. Dağıtıcı adaletin farklı teorileri, “adil” ve “hakkaniyete uygun” vergilendirmenin ne anlama geldiğine dair farklı tanımlar ortaya koyar. Liberter filozoflar, bireyleri haklı olarak kazandıkları ve uygun gördükleri şekilde harcama hakkına sahip oldukları kaynakları elinden aldığı için, yeniden dağıtımcı vergilendirmenin minimumda tutulması gerektiğini ve başkalarının yararına olabilecek hükümet faaliyetlerine katkıda bulunmaya zorlanmamaları gerektiğini iddia ederler. Öte yandan, daha liberal (veya daha eşitlikçi) düşünürler, daha az eşitsiz toplumlar yaratmak için daha zengin bireylerin daha fazla vergilendirilmesi gerektiğini ve bu nedenle devlet faaliyetlerinin finansmanına, yoksullardan daha fazla katkıda bulunmaları gerektiğini savunacaklardır. Daha genel olarak, bu fikir ayrılıkları, “bir tarafın yeniden dağıtımcı vergilendirmeyi, bazılarına ait olanı zorla alıp diğerlerine vermek olarak tanımlayacağı siyasi görüşlere yansır, diğer taraf bunu hukuk sistemini, adil bir sosyoekonomik düzenin gerçekleştirilmesine yardımcı olmak için kullanmak, olarak tanımlayacaktır.”

Vergi adaleti ancak şu durumlarda gerçekleşebilir:  Sürdürülebilirlik hedeflerine ve ekonomik refaha, etkin bir vergi geliri toplama ve dağıtımı yoluyla ulaşılır;  kurumlar vergisini kötüye kullanma (kaçınma ve suiistimal) fırsatları ortadan kaldırılır; Ve,  Sistemdeki tüm katılımcılar içinde ve arasında dürüstlüğü, şeffaflığı ve hesap verebilirliği teşvik eden yeni vergi normları oluşturulur.

NETİCE:

Düşük gelirli ve gelişmekte olan ülkeler genellikle yüksek gelirli ülkelerden daha az vergi toplar (Besley ve Persson 2014). Vergi yapıları da daha az ilericidir, dolaylı ve ticari vergilere daha bağımlıdır ve sosyal güvenlik katkıları daha düşüktür (Besley ve Persson 2014). Gelişmekte olan ülkeler aynı zamanda vergi kaçınmalarından en çok etkilenen ülkelerdir ve onları her yıl önemli miktarda kamu gelirinden mahrum bırakır (IMF 2015). Çok sayıda araştırma, kurumsal faktörlerin ve özel çıkar politikalarının gelişmekte olan ülkelerde vergi kapasitesini nasıl azalttığını araştırmıştır (Besley ve Persson 2014; Flores-Macias 2019). Örneğin bilim adamları, “gayri resmi bir ekonomik yapının, doğal kaynaklardan veya belirli mallardan elde edilen gelirin ve (bazı ülkeler için) yardımların birleşiminin, birçok düşük gelirli ülkeyi, dar bir vergi tabanına ve dar bir birey grubuna uygulanan düşük vergi/GSYİH oranları konumuna ittiğini” göstermiştir (Besley ve Persson 2014, s. 112).

Bu bağlamda, özel çıkar grupları da vergi politikasını şekillendirmede, vergi yükümlülüklerini azaltmada ve vergi maliyetlerini organize olamamış vatandaş gruplarına veya orta sınıfa aktarmada oldukça başarılıdır (Fairfield 2015; Castañeda 2017; Castañeda ve Doyle 2019). Bu yapısal faktörler, vergi mükelleflerinin moralini bozarak ve yaygın vergi kayıplarına kapı açarak zaten dar olan vergi tabanı üzerinde ek bir baskı oluşturuyor. Bu nedenle, vergi uyumunun davranışsal belirleyicilerini anlamak, gelişmekte olan ekonomilerde vergi tabanlarını genişletmenin ve vergi gelirlerini artırmanın yollarını bulmak için kritik öneme sahiptir.

Davranışsal ekonomi literatürü, caydırıcılık mekanizmalarının, bireysel düzeyde içsel motivasyonların (veya inançların) ve sosyal normların vergi uyumunun önemli belirleyicileri olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bireylerin maliyet-fayda hesaplamaları vergi ödemeyi gösterdiğinde uyduklarına dair güçlü kanıtlar vardır— vergi uyumluluğu, daha yüksek denetim olasılıkları ve daha ağır para cezaları ile artar. Yine de bazı akademisyenler, gurur, olumlu öz-imaj, dürüstlük veya vatandaşlık görevlerinin yerine getirilmesi gibi “manevi motivasyonların” (Luttmer ve Singhal 2014, 150) vergi mükelleflerinin kararlarını anlamak için gerekli olduğunu göstermiştir.

Bazı akademisyenler, karşılıklılığın – veya bireylerin vergi ödeme istekliliğinin, kamu mallarının sağlanması hakkındaki görüşlerine bağlı olduğu fikrinin – vergi verimliliğini etkilediğini göstermiştir. Bireylerin hükümetlerine güvendiklerinde, kamu mallarının tesliminden memnun olduklarında veya vergi ödemeleri karşılığında karşılıklı menfaatler aldıklarında vergilerini ödemeye gerçekten daha istekli olduklarına dair sağlam kanıtlar bulmuşlardır. Her halükarda, literatür bize gösteriyor ki, insanlar vergi politikalarını değerlendirirken, başkalarının iyiliğini isteyen ve bir karşılık beklemeyen düşüncelere sahipler. Bu nedenle, eşitsizliğe ve sosyal adalete yönelik tutumların vergi uyumu için önemli olduğu ve bunlara uygun vergi çizelgelerinin, vergi ahlakını artırabileceği makul bir şekilde iddia edilebilir.

Netice olarak, gelişmekte olan ülkelerin, temel faaliyetlerini finansa edebilmek için vergi gelirlerini artırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak, hakim olan anlayış, gelir artışı için daha çok tüketim vergilerine ağırlık verilmesidir. Esasen, vergi kanunlarındaki pek çok istisna da, vergi yükünü, toplumdaki en zengin gruplardan en fakirlere doğru etkili bir şekilde kaydırmaktadır.

KAYNAK:

Promoting equity through taxation in developing countries: What do we know? And what role can civil society play? Paolo de Renzio | June 2020*, /internationalbudget.org.

How to Achieve Efficiency and Equity in the Tax System? PREDRAG BEJAKOVIĆ Institute of Public Finance Zagreb, Croatia September 2019 https://hrcak.srce.hr/file/351917

Fairness and Tax Morale in Developing Countries, Néstor Castañeda Studies in Comparative International Development (2023)Cite this article
Published: 31 March 2023
,

Taxation can promote equality, says International Tax Dialogue Participants in the International Tax Dialogue 4th ITD Global Conference on Tax and Inequality, held in New Delhi, India on 7-9 December 2011, discussed the role of taxation

Jasper Kim  researchgate.net Journal of Governance and Regulation , September 2020

TÜKETİM BAZLI BÜYÜME, Sürdürülebilir mi?

GENEL

Esas olarak altı ekonomik büyüme modelinin var olduğu kabul edilir: (1) tüketim odaklı; (2) ihracat odaklı; (3) petrol açısından zengin; (4) tasarrufa dayalı; (5) hükümet (kamu) harcamalarına dayalı ve (6) yerel yatırıma dayalı.

Ekonomik büyümenin ne kadar gerçekleştiğini belirlemenin yollarından biri, GSYİH’yi (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) ölçmektir. GSYİH aşağıdaki formüle dayanmaktadır: GSYİH=C+I+G+NX, burada C=Tüketici harcaması; I=İş yatırımları; G=Devlet harcamaları; NX=Net ihracat. Denklem, tüketici harcamalarının, sermaye yatırımları (hem doğrudan yabancı yatırım/DYY hem de yerli özel yatırım), hükümet harcamaları ve ticaret (net ihracat) ile birlikte ekonomik büyümenin hayati bir parçası olduğunu göstermektedir. Tüketici harcaması, bir ekonomide bireylerin veya hanelerin harcadığı para miktarıdır. Tüketim önemli bir büyüme motorudur.

Tüketim ekonomisi terimi de, GSYİH’nin diğer ana bileşenlerinin (brüt özel yurt içi yatırım, devlet harcamaları ve ihracattan mahsup edilmiş ithalat) aksine, tüketici harcamalarının gayri safi yurt içi hasılanın en yüksek yüzdesi olduğu bir ekonomiyi tanımlar.

GİRİŞ

Tüketime dayalı büyüme dönemlerinde, ya nominal olarak, tüketimin GSYİH’ya oranı zaman içinde artar, veya gerçek anlamda,  tüketim artışı GSYİH büyümesini aşar.

Özel tüketim, son yıllarda birçok ekonomide talep artışının ana itici gücü olmuştur. Önceki yıllardaki ekonomik genişlemelerde ekonomik büyüme modelleri genellikle farklıydı. Bu yeni durumun çarpıcı bir özelliği, GSYİH büyümesinde yatırımın nispeten küçük bir rol oynamasıdır.

Tüketim artışının mevcut rolü, onun itici güçleri ve makroekonomik sonuçlarıyla ilgili bir dizi soruyu gündeme getiriyor. Yatırım, devlet tüketimi veya net ihracattan ziyade özel tüketimin öne çıktığı büyüme dönemlerini karakterize eden özellikler nelerdir? Sürdürülebilir büyümenin temelleri ne kadar güvenlidir? gibi.

Yapılan araştırmalar ve elde bulunan kanıtlar, büyüme kompozisyonunun orta vadeli büyüme beklentileri için önemli olduğunu gösteriyor. Özel tüketimin GSYİH içindeki payının artması, artan dengesizlikler ve artan borç yüklerinin arkasından geliyorsa, gelecekteki büyüme yavaşlamalarının önceden gelen bir uyarısı olabilir. Artan tüketim borçla finanse edilirse, bu gelecekte harcamaları kısıtlayabilir. Bu nedenle, borçlanma yoluyla finanse edilen tüketime dayalı bir büyüme, hane halklarının gelirlerinin daha büyük bir bölümünü borç ödemeye ayırması gerekeceğinden, gelecekteki talebi olumsuz etkileyebilir.

Yüksek hane halkı borç ödeme oranları, ekonomik büyüme üzerinde güçlü bir engel olma eğilimindedir ve sıklıkla maliyetli kaldıraç kaldırma süreçlerine yol açar.

Kamu sektörü harcamaları da, GSYİH büyümesine yaklaşık olarak aynı miktarda katkıda bulunur. Öte yandan, yatırım ve net ihracatın büyümeye katkısı, tüketim kaynaklı büyümelerde çok daha zayıf oluyor ve bu, özel tüketimin daha güçlü katkısını fazlasıyla dengeliyor.

2012’den bu yana tüketime dayalı büyümenin artan yaygınlığı, çeşitli ekonomilerde politika yapıcılar için yeni zorluklar sunuyor. Dengesizliklerin birikmesini ele alan ve yatırımı güçlendiren politikalar bu nedenle sürdürülebilir büyümeyi teşvik etmede oldukça öneme sahip olacakladır.

GSYİH ve Tüketim Arasındaki İlişki Nedir?

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) ve tüketim, GSYİH çeşitli ölçütler kullanılarak hesaplansa dahi, tüketimin en önemli bileşeni olması anlamında ilişkilidir.

Bir ulusun GSYİH’sini hesaplamak için kullanılan bileşenler, hükümet harcamalarını, tüketimi ve net ithalatı içerir. Tüketim genellikle çoğu ülkenin GSYİH hesaplamalarının yüzde 50’sinden fazlasını oluşturur. Bazı yerlerde tüketim, GSYİH hesaplamalarının yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor.

GSYİH ile tüketim arasındaki temel ilişki, tüketim seviyesindeki bir artışın GSYİH seviyesinde buna karşılık gelen bir artışa dönüşmesi gerçeğidir. Tüketim birkaç kategoriye ayrılabilir. Dayanıksız malların tüketimi, dayanıksız malların veya genellikle üç yıldan daha kısa süre dayanan diğer malların tüketimini ifade eder. Dayanıklı tüketim malları, bozulmayan malları ve üç yılı aşan bir süre dayanan malları ifade eder. Hizmetlerin tüketimi, elektrik, kablo ve diğer kaynak türleri gibi hizmetlerin tüketimini ifade eder.

GSYİH ve tüketim aynı zamanda, GSYİH’daki değişikliklerin faiz oranlarında ve ayrıca döviz kurlarında değişikliklere yol açabilmesi anlamında da ilişkilidir. GSYİH ve tüketim arasındaki ilişki, her iki şekilde de tüketim seviyesindeki aşırı değişikliklerin GSYİH’da bir artışa veya düşüşe yol açabileceği anlamına gelir. GSYİH’daki bir artış, güçlü ekonomik büyümenin ve artan tüketici güveninin bir işareti olabilir. GSYİH seviyesindeki bir düşüş, mal ve hizmetlere olan talebin azalmasından kaynaklanan piyasada bir gerilemeye işaret edebilir.

GSYİH ve tüketimin ilişkili olduğu başka bir yol da, tüketici talebi ve mal tüketiminin bir iş döngüsünün arkasındaki ana bileşen ve itici faktör olmasıdır. Bir iş döngüsü, belirli bir süre içinde nihai mallar için talep ve tüketimin toplamını ifade eder. İş döngüsü ve reel GSYİH, ekonomik büyümeyi hesaplamak için kullanılır.

Tüketim ile GSYİH arasındaki ilişki, düşük ve orta gelirli ülkelerde daha güçlüdür, çünkü yüksek gelirli ülkeler yatırım ve araştırma ve geliştirme amaçları için daha fazla sermaye ayırmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyümenin, yatırım odaklı değil, zorunlu olarak tüketim odaklı olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardır, zira bu ekonomilerde GSYİH’nin özel tüketim payı genellikle %70 ila %75 arasındadır.

Tüketim Ekonomik Büyümeyi Gerçekten Sağlıyor mu?

Belki de gelişmiş ülkelerin son dönemdeki yüksek büyüme oranlarına ilişkin en büyük yanılgılardan biri, bunun arkasındaki ana itici gücün tüketim olduğudur. Sözde zenginlik etkisi kavramı olarak somutlaşan yanlış anlama o kadar derine yerleşmiştir ki, iç çelişkileri göz ardı edilir ve alternatif görüşler basitçe göz ardı edilir. Haliyle, bu yanlış yönlendirilmiş düşünce, ekonomik koşulları (yanlış) yorumlamak için çeşitli ortamlarda kullanılmaktadır.

Örneğin, tüketici harcamaları bir ülke ekonomisini uzun süre ayakta tutabilir mi? Gerileyen hanehalkı tüketimi bir ülkenin  süregelen ekonomik rahatsızlığından sorumlu tutulabilir mi? Çünkü, bir ekonomiye sürekli canlılık getirebilecek olan, yalnızca üretken faaliyetler, özellikle imalatta yolunu bulan yatırımlardır. Birçok kişinin iddia ettiği gibi tüketici harcamaları önemli bir gösterge olmayabilir.

Artan üretkenlikten kaynaklanan reel gelir artışının getirdiği gerçek kazançlarda bir artış olmaksızın, tüketimin sağladığı ekonomik patlama bir yanılsama olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri dahil pek çok ülke örneğinde olağan şüpheli, aşırı satın almayı ve hayali bir servet etkisini teşvik eden kredi genişlemesiydi.

Çoğu durumda tüketim, büyümenin nedeni değil, sonucudur. Karışık merkez bankası politikası kredinin aşırı genişlemesine neden olduğunda bir istisna meydana gelir. Ancak bu, yalnızca suni ve geçici bir artan refah duygusu yaratabilir ve sonunda ya bir enflasyon dalgası ya da karlılıkta bir çöküşe yol açan bir aşırı genişleme ile sona erer.

Kredi genişlemeleri, faiz oranlarının düşmesine ve genellikle nominal gelirlerin yükselmesine neden olur. Finansal sistem ucuz krediyle dolup taştıkça, insanlar daha müreffeh olduklarını hissediyorlar ve artan borç yoluyla tüketimlerini artırmaya başlıyorlar. Tüketim mallarına olan talep, üretim mallarına olan talebe göre arttığından, girdiler, üretim sürecinin daha yüksek aşamalarındaki daha karmaşık üretken faaliyetlerden uzaklaşır. Bu, daha yüksek aşamalardaki mallar üreten firmalar üzerinde maliyet baskıları oluşturur ve sonunda bu tür firmaların karlarını azaltır.

Peki şimdi neler oluyor? Amerika dahil ülkelerin çoğunda tüketim neden bu kadar yüksek ve olumsuz ekonomik eğilimleri tersine çevirmesi neden mümkün değil? Aşırı kredi büyümesinin etkileri, iş koşullarındaki ilk düşüşten kurtulabilir çünkü aşırı borçlanma diğer kötü alışkanlıklar gibidir ve yavaş yavaş bozulur. Hane halkı, kredi muslukları ucuza borç almalarına izin verecek kadar geniş açıldığı için, yarın yokmuş gibi harcama yapıyor.

Bu durum, hane halkı gelirinin yüksek miktardaki yüzdesinin, borç ödeme harcamaları ile, diğer borçları finanse etmek veya tüketim seviyelerini korumak için kullanıldığında, giderek daha sorunlu hale geliyor. Sonunda, ek tüketim borçlanması, kişisel iflasları ve bankacılık sisteminde zayıflıkları beraberinde getiren ezici bir borç yüküne yol açacaktır. Buna karşılık, tüketimin çöküşü, iş başarısızlıklarına ve bankacılık sisteminde daha fazla zayıflığa katkıda bulunacaktır.

Bütün bunlar bizi nereye götürüyor? İlk önemli nokta, kredi politikalarıyla oynamanın tüm modern patlamaların ve düşüşlerin kaynağı olduğudur. Bunu anlamak, şunu farkına varmayı içerir: piyasa istikrarsızlığı çoğu ekonomik kargaşanın kaynağı değildir. Aynı şekilde, hükümet eylemleri ekonomik faaliyetteki aşırı dalgalanmaların kaynağıdır ve onlar için en iyi tedaviyi sağlamaları pek olası değildir.

Aslında, kredi piyasalarına devlet müdahaleleri veya bütçe açığı kullanımı, acıyı yalnızca bugünden geleceğe kaydırabilir. Politikacılar neredeyse her zaman bu korkak yolu seçtiklerinden, eylemleri, böyle siyasete dayalı kararlarının nadiren sağlam ekonomik sonuçlara yol açtığına dair kanıt sağlar.

Ne yazık ki, fazla kapasiteyi sıkıştırmanın sancılı ayarlamaları, emeğin serbest bırakılması ve ekonominin daha üretken sektörlerinde kullanılması için önemli ölçüde küçülmeyi gerektirecektir. Bazı kişilerin bu ıstırabın yükünü taşıması haksızlık gibi görünebilir. Bununla birlikte, çoğu kişinin süreçten yararlanacak olması biraz teselli sağlayabilir. Bunlara, aksi takdirde gelecekteki büyüme oranlarını ve kendileri için iş fırsatlarını azaltacak gecikmiş düzenlemelerin yükünü omuzlayacak olan, iş piyasasına yeni giren genç kişiler de dahildir.

NETİCE:

Son yıllarda, dünyadaki pek çok ülkede tüketime dayalı bir ekonomik büyüme yer aldı. Kamu harcamalarındaki önemli artış (ücretler ve sosyal koruma için) özel tüketimi artırdı, ancak bu uzun vadede ekonomik büyümeyi destekleyemedi çünkü özel tüketim iç yatırımları değil, esas olarak ithalatı artırdı. Ayrıca, kamu ve özel tüketimdeki bu artış, bu ekonomiler için yüksek bir borçluluk yükü oluştururken, önemli bir istihdam artışı da yaratamadı.  Bu nedenle, bu tür bir ekonomik büyüme uzun vadede sürdürülebilir değildir,

Hem kişi başına düşen GSYİH büyümesini hem de işsizlik oranını etkileyen en önemli faktörler, politik ve ekonomik kurumsal faktörler dahil, yolsuzluk algı endeksi, kurumlar vergisi, devlet ve özel harcamalardır. Kurumlar vergisi, kişi başına düşen GSYİH büyümesi üzerinde kısa vadeden çok uzun vadede önemli bir olumsuz etki ve işsizlik oranı üzerinde kısa vadede önemli bir pozitif etki göstermektedir, bu nedenle düşük seviyelerde tutulmalıdır. Bu nedenle geriye sorun olarak daha yüksek bir kamu veya özel tüketimin finansmanı kalır. Kamu sektöründe ağırlıklı olarak sosyal koruma amaçlarına ve ücret artışına odaklanan hükümet harcamaları, çoğu zaman işgücü verimliliğini göz ardı ettiği için, kişi başına düşen GSYİH artışını veya istihdamı destekleyemedi. Bu nedenle, kamu harcamaları ekonomiyi canlandırmakta yetersiz kaldı. Devlet sektörünün büyük olduğu ekonomilerde, devlet harcamalarının ve tasarruflarının yurt içi yatırımlar için kullanılmasının etkinliği düşüktür. Ayrıca, pek çok gelişmekte olan ülkede, tasarruf oranı gelişmiş ekonomilere göre çok daha düşüktür ve kriz sonrası faiz oranlarının önemli ölçüde düşmesi bağlamında tasarruf süreci teşvik edilememiştir. Bu nedenle, tüketim ve yatırımlar banka borçlanmasına dayalıdır ve bu durum, kriz döneminde takipteki kredilerdeki gelişmelerden de görülebileceği gibi, bu ekonomiler için ağır bir yük oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda, özel tüketim ortalama olarak banka borçlanmasına dayalıdır ve bu durum ekonomik istikrarı tehlikeye atabilir. İlaveten, kriz sırasında ve sonrasında kamu harcamalarındaki önemli artış, kamu açıklarının ve kamu borçlarınında daha yüksek olmasına neden olmuştur.

Bu bakımdan, halen işsizlik oranı yüksek olan ülkelerin yetkilileri, işsizlik oranını azaltmak için işgücüne yönelik eğitim ve uzmanlaşma programları yoluyla işgücü piyasasının verimliliğini artırmaya odaklanmalı, eğitim sürecini desteklemelidir. Gelecekte istikrarlı ve sürdürülebilir bir kişi başına düşen GSYİH büyümesini sağlamak için; işgücünün vasıflarını ve üretkenliğini geliştirmek, altyapı başta olmak üzere kamu yatırımlarını gerçekleştirmek ve istikrarlı bir makroekonomik ortam ile sosyal-politik istikrarı sağlamak gereklidir. Kamu, harcamalarının çoğunu verimli alanlara (eğitim, ekonomik işler) yönlendirmeli ve yerli yatırımcıları üretmeye ve iç veya dış pazarlarda genişlemeye teşvik etmeli, böylece tüketim, mal ve hizmet ithalatına daha az dayanmalıdır. Yüksek katma değerli faaliyetler ve üretim esas alınarak; eğitim, araştırma ve geliştirme ve iş sektörüyle işbirliğine odaklanma gibi hususlar, hükümet politikaları tarafından desteklenmelidir.

KAYNAK:

CHRISTOPHER LINGLE

Universidad Francisco Marroquín, The Effect of Consumption on Economic Growth in Asia

Christopher Lingle, Christopher Lingle is senior fellow at the Centre for Civil Society in New Delhi and visiting professor of economics at Universidad Francisco Marroquín, Guatemala. Fee.org

Magdalena Radulescu, Luminita Serbanescu  & Crenguta Ileana Sinisi, Consumption vs. Investments for stimulating economic growth and employment in the CEE Countries Pages 2329-2353  Published online: 09 Aug 2019 Tandfonline.com

Enisse Kharroubi and Emanuel Kohlscheen,Consumption-led expansions BIS Quarterly Review  |  March 2017  |  

Journal of Global Economics Kim, J Glob Econ 2017, Hae Kim* Department of International Relations, Troy University, 600 University Ave, Troy, AL 36082, US.

Esther Ejim What Is the Relationship between GDP and Consumption? April 25, 2023, smartcapitalmind.com

Yabancı Para Cinsinden Dış Borçlanma

Dış borç, bir hükümet, şirket veya özel hane halkı tarafından başka bir ülkenin hükümetinden veya özel borç verenlerden ödünç alınan paradır. Dış borç ayrıca Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası (ADB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası kuruluşlara olan yükümlülükleri de içerir. Toplam dış borç, kısa vadeli ve uzun vadeli yükümlülüklerin bir kombinasyonu olabilir.

Küresel olarak, borç seviyeleri hiç bu günkü kadar yüksek olmamıştı. Uluslararası Finans Enstitüsü’ne göre, toplam küresel borç 250 trilyon ABD dolarının üzerindedir. Bunu kabaca 80 trilyon ABD doları olan küresel yıllık GSYİH ile karşılaştırın!

Dış borçlanma genellikle diğer ekonomik politikaların istenmeyen sonucudur. Büyük bütçe açıkları, aşırı değerli döviz kurları ve yurtiçi tasarrufları caydırıcı önlemler, bir ekonomiyi yabancı sermayeye ihtiyaca yöneltiyor. Arjantin, Peru ve Türkiye gibi borç merdiveninin zirvesine yakın bazı ülkelerde bu durum yaygın olarak görülüyor. Buna karşılık, Malezya ve diğer birkaç Doğu Asya ülkesi, büyük mali açıklardan ve fiyat ve döviz kurlarındaki bozulmalardan bilinçli olarak kaçındı; borç merdiveninin dibine yakınlar. Makroekonomik dengesizliklere, ticaret hadlerindeki keskin değişimler de neden olmuştur. Birçok ülke, geçici olarak büyük dış kaynak açıkları olması beklentilerini finanse etmek için dış borçlanmaya başvurdular.

Hükümet Nasıl Borç Para Toplar?

Bir hükümetin borç para almasının üç yolu vardır:

  1. Vatandaşlarından

Evet, bir ulusun vatandaşları hükümetlerine borç para verir ve bu da ulusal borcu artırır. Bu, ekonomist bir bakış açısıyla para toplamanın en güvenli yoludur. Birçok gelişmiş ülke borç para almak için bu yöntemi tercih etmektedir.

Bunu yapmak için hükümet, borç verene ödenmek üzere kupon adı verilen sabit faiz oranlı tahviller çıkarır. Bu kupon üçer aylık, yıllık veya vade sonunda kümülatif olarak ödenebilir. Vade, tahvilin çıkarıldığı, yani paranızı devlete ödünç verdiğiniz süreyi ifade eder. Birkaç hafta gibi kısa bir süre olabilir veya belirli tahviller için 30 yıla kadar uzayabilir.

2. Kendinden

İlginç bir şekilde, ülke kendi devlet kurumlarından ve yan kuruluşlarından bile borç para alabiliyor. Kulağa biraz mantıksız geldiği için hükümetin kendisinden nasıl borç alabileceğini merak edebilirsiniz. Mesele şu ki, Sosyal Güvenlik Vakfı fonu, Personel Yönetimi Emeklilik Dairesi vb. gibi bazı devlet kurumları, zaman zaman vergilerden ihtiyaç duyduklarından daha fazla gelir elde ediyor. Bu nedenle, bu fazla parayı bir kilit altında saklamak yerine, bu kurumlar devlet tahvilleri satın alır ve karşılığında hükümete borç para verir.

Son olarak, hükümetin kendisinden borç alabilmesinin en gölgeli yolu merkez bankalarıdır. Bu, harcamaları artırmanın veya borç geri ödeme yükümlülüklerini yerine getirmenin bir yolu olarak para basmak anlamına gelir. Birçok ülkede merkez bankaları doğrudan hükümetin kontrolü altındadır. Bunun anlamı, bu tür hükümetlerin harcayacak paraları kalmadığında ve yerli ya da yabancı yatırımcılardan borç almak istemediklerinde, merkez bankalarından borç para alabilmeleridir. Bu durumda merkez bankalarının genel olarak yaptığı şey, para basmak (evet… yeni para!) ve bunu devlet tahvili satın alarak borç olarak hükümete vermektir. Kağıt üzerinde hükümet merkez bankalarından borç para almış gibi görünse de, gerçekte bunu yaparak yeni para icat ediyor ve bu parayı sisteme akıtıyor. Ancak, bunu yapmanın sonuçları kötü olabilir

3. Yabancı Kaynaklardan

Devlet vatandaşlarından olduğu gibi dış ülkelerden de borç para alabilir. Hükümet, hazine bonosu ihraç ederek yabancı bankalardan, uluslararası finans kuruluşlarından, Dünya Bankası ve diğerleri gibi diğer yabancı yatırımcılardan borç para alabilir.

Ancak unutulmaması gereken bir şey var: Bir ülke yurt dışından borç aldığında, yani dış borca başvurduğunda, aldığı para genellikle kendi para biriminden farklı oluyor. Pek çok iktisatçı, bu borçlanma yöntemine şüpheyle yaklaşıyor çünkü, ihraç edilen tahvillere ilişkin olağan faiz ödeme yükümlülüğünün yanı sıra, döviz kuru dalgalanmaları riski de var.

YABANCI KAYNAKLARDAN BORÇLANMA

Riskten korunmamış yabancı para cinsinden borçlanma, borçluyu kur dalgalanmalarına karşı duyarlı hale getirdiği için risklidir. Bir hükümet, yalnızca yerel para biriminde (vergi) geliri elde ederken, piyasalarda yabancı para cinsinden borçlanırsa, yerel para biriminin potansiyel değer kaybına karşı savunmasız olacaktır. Değer kaybı durumunda devlet borcunun GSYİH’ya oranı yükselecek, faiz harcamaları artacak ve bütçe dengesi olumsuz etkilenecektir. Devlet, şirketler ve hane halkı aynı anda döviz cinsinden borçlanırsa, tüm ekonomi ağır bir şekilde kur riskine maruz kalacaktır.

Aşırı döviz borçlanmasının neden olduğu çok sayıda tarihsel borç krizi örneği vardır. Gerçekten de, gelişmekte olan piyasa ülkelerindeki mali krizlerden önce genellikle bol miktarda yabancı para fon girişinin olduğu dönemler gelir. Yani, küresel finansal koşullar uygunsa, gelişmekte olan piyasa ülkeleri, iç tüketimi ve yatırımı düşük maliyetle finanse etmek için yurt dışından sermaye ithal etmeye teşvik edilecektir. Dışarıdan finanse edilen harcamaların çıktı ve istihdam üzerindeki olumlu etkisi, tüketici ve iş güvenine olumlu yansıyacak ve böylece borçlanma ve harcama eğiliminin daha da artmasına yol açacaktır.

Dikkate alınmadığı takdirde aşırı dış borçlanma, iç talepte sürdürülemez bir artışa yol açabilir ve ekonomiyi dış şoklara karşı savunmasız bırakabilir. Bu şoklar aniden ortaya çıkma eğiliminde olduğundan, gelişmekte olan piyasa ülkeleri genellikle gafil avlanır. Dış şoklar, çeşitli şekillerde olabilir: küresel para koşullarındaki ani değişiklikler, kötüleşen yatırımcı güveni, ana ihraç mallarının fiyatlarının düşmesi, ana ticaret ortaklarının korumacı önlemler açıklaması gibi. Dış şokun türünden bağımsız olarak, şok genellikle borç alan ülkenin dış finansmana erişiminde bir bozulmaya yol açar.

Esasen, 1970’lerden bu yana, devletin döviz cinsinden borçlanmasının önemli bir risk kaynağı olabileceği birçok kez gösterilmiştir. Sadece para birimi uyumsuzlukları yaratma ve böylece kamu maliyesini döviz kuru şoklarına maruz bırakma eğiliminde olmakla kalmaz, aynı zamanda devlet borcunun yeniden finanse edilmesini daha zor hale getirebilir. Özellikle, hükümetin para birimi uyumsuzluğunun farkında olan yatırımcılar, ülkenin risk profilindeki değişikliklere karşı çok hassas olabilir. Risk profilinin kötüleşmesi durumunda, yatırımcılar hükümetin döviz kurunun bitmesi durumunda meydana gelebilecek zararlardan kaçınmak için devlet tahvillerinden çekilmeyi tercih edebilirler. Böyle bir bağlamda, hükümetin yabancı para cinsinden borçlarını vadesi geldikçe yeniden finanse etmesi giderek zorlaşabilir. Bu nedenle, eğer hükümet ağır bir döviz borcuna sahipse, kendi kendini gerçekleştiren olaylara karşı savunmasız hale gelir: yatırımcıların temerrüde düşme konusundaki endişeleri, ülkenin borcunu fiilen temerrüde düşmesine neden olabilir.

DIŞ BORÇ MALİYET ve FAYDALARI

İktisat tarihi bize döviz cinsinden borçlanmanın makroekonomik istikrar için çok zararlı olabileceğini açıkça öğretmiş olsa da, bugün bile birçok ülke büyük ölçüde yabancı para fon kaynaklarına güveniyor. Maliyetlerin ve risklerin tartışılmasına ek olarak, devletin yabancı para cinsinden borçlanmasının ekonomisi, küçük ancak, yüksek oranda dolarize olmuş gelişen piyasa ülkelerinde belirgin olan iki ana faydasını tanımlar. Bu avantajlardan biri, başlıca küresel para birimlerindeki finansman kaynaklarının yerel para birimindeki yerel finansman kaynaklarından tipik olarak daha bol ve daha ucuz olmasıdır. Bu nedenle, yerel finansman kaynaklarının kıt olduğu ülkelerde, hükümetin dış borçlanması, verimli projelere tahsis edilirse, ekonomik büyüme ve kalkınmanın önemli bir itici gücü olabilir. İkinci fayda, devletin döviz cinsinden borçlanmasının, merkez bankasının – en azından borç stoku arttıkça geçici olarak – yerel para birimi için bir dayanak görevi gören döviz rezervleri biriktirmesine olanak sağlamasından kaynaklanmaktadır.

Elbette her ülke için doğru olan tek bir politika seti yoktur. Bir ülkenin ne ölçüde yurt dışından borç alması gerektiği, dünya ticaretinde ve sermaye piyasalarında karşı karşıya olduğu dış ortama, sahip olduğu doğal ve beşeri kaynaklara, ekonomik ve siyasi yapılarına bağlıdır. Bazı hükümetler, yatırımı artırmak ve yurt içi büyümeyi desteklemek için yurt dışından borç almayı seçerken, diğerleri, iç tasarruflara ve diğer borç yaratmayan girişlere güvenmeyi tercih ederek nispeten daha az borçlanmayı seçtiler.

Açıktır ki, tüm gelişmekte olan ülkeler her türden yabancı sermayeye erişime sahip değildir. Bu, borçlanma deneyimlerini ve borçlarının mevcut büyüklüğünü ve bileşimini etkilemiştir. Bir ülkenin ticari borç alma fırsatı, ekonomisi ilerledikçe artma eğilimindedir: kişi başına daha yüksek gelir, imtiyazlı fonlara güvenmekten uzaklaşıp özel finans kaynaklarına daha geniş erişime doğru gitme eğilimindedir.

DIŞ BORCUN KULLANIMI

Borçlanma, yatırım ve büyüme ile ilgili ülke deneyimleri, tüm sermayenin verimli bir şekilde kullanılması zorunluluğunu vurgulamaktadır. Kamu sektörü yatırımları, aşağı yönlü riskler için makul önlemlerin alınmasını ve dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirir. Özel sektör projeleri, verimli yatırımı teşvik eden bir teşvikler, ödüller ve cezalar çerçevesine ihtiyaç duyar. Bu iki alandaki başarısızlık, son on yılda bazı ülkelerdeki yavaş büyümenin birincil nedeni olmuştur. Yabancı sermayenin dahil olduğu durumlarda, ülkeler bir “dönüşüm sorunu” ile karşılaşabilir – yani, projeler dış borcu karşılamaya yetecek kadar döviz üretemez (veya kurtaramaz). Bu birkaç nedenden dolayı olabilir. Proje oluşum dönemleri, kredilerin vade profiliyle uyumsuz olabilir. Alternatif olarak, belirli projeler herhangi bir zaman diliminde hiçbir zaman yeterli döviz üretemeyebilir veya tasarruf edemeyebilir. Aşırı değerli döviz kurları, yüksek koruma ve tüketim ve yatırım sübvansiyonları tarafından bozulmamış bir ekonomide bunun önemi yoktur. Yatırımların ticareti yapılan mallar (ihraç edilebilir veya ithal ikame ürünler) veya uluslararası ticareti yapılamayan eğitim, elektrik veya borulu su şebekeleri gibi mallar üretip üretmediği önemsiz olacaktır: getiri oranları ödünç alınan fonların maliyetinden yüksek olduğu sürece, çıktı ve tasarruflar artacak ve borcun geri ödenmesine yetecek kadar fazladan ihraç edilebilir bir fazla bırakılacaktır.

Bu borçlanmaların bir kısmı emtia fiyatları düştüğünde tüketimi sürdürmek için kullanılırken, çoğu, büyük kamu yatırımlarını finanse etmeye gitti ve bunların çoğu ekonomik büyümeye veya borcun ödenmesi için döviz yaratılmasına çok az katkıda bulundu. Bu projeler geniş bir sektör ve ülke yelpazesini kapsıyordu. Büyük konferans merkezleri, idari binalar, üniversite merkezleri, oteller ve otoyollar gibi projeler ile sanayi sektöründeki projeler örnek olarak gösterilebilir. Benzer durum, düşük gelirli ülkelerde olduğu kadar orta gelirli ülkelerde ve çoğu petrol ihracatçısı ülkede de meydana geldi. Açıkça sosyal, ekonomik ve politik altyapıya yatırım, endüstriyel yatırım ve hizmet sektörlerine yatırım (örneğin otellerde) gibi gereklidir. Ancak deneyimler, çıktıda önemli artışlar sağlayamayan projelere çok fazla yatırım yapıldığını göstermektedir. Ya siyasi prestij temelinde ya da olası ekonomik ve finansal getiri oranlarına yeterince dikkat edilmemesi temelinde çok fazla proje seçilmiştir. Bazı durumlarda, yatırımların seçiminde ekonomik kriterler yerine siyasi kriterler kullanılmıştır; Gelecekteki fiyat gelişmeleri hakkındaki beklentiler bazen yanlış tahmin edilmiştir. Özellikle, Hükümet destekli yatırımlar, ekonomik değerlendirmeleri yapılırken daha fazla özen ve sağduyunun gösterilmesini gerektirenlerdir.

Birçok ülkede olduğu gibi, bir ülkenin cari hesabı kötüleştiğinde, üç şekilde tepki verebilir. Birincisi, ekonomik büyüme hızını ve dolayısıyla ithalat talebini yavaşlatabilir. Bu genellikle döviz rezervleri düşük olan ülkeler için gereklidir. İkincisi, ithalatını yurtdışından borçlanarak veya rezervlerini tüketerek büyüme hızını koruyabilir. Veya üçüncüsü, ekonomiyi daha fazla ihracat ve ithal ikamesi üretimine yönelik olarak yeniden yapılandıran politikalar benimseyebilir. Ancak bunların gerçekleşmesi zaman alır. Nihai amaç, ülkenin üretim potansiyelini eski haline getirmek ve daha yüksek üretim ve artan ihracat yoluyla cari hesabın iyileşmesini sağlamaktır. İkinci ve üçüncü seçenekler arasındaki fark, yakın geçmişte gelişmekte olan ülkelerin başına gelenlerin çoğunu açıklıyor. Geçici bir şokla karşı karşıya kalan bir ülke (ister iç ister dış kaynaklı olsun) uyumu erteleyerek ödemeler dengesi amacıyla yurt dışından borçlanmakta haklıdır. Bu koşullarda ekonomisini yeniden yapılandırmaya yönelik politikalar uygulamasına gerek yoktur. Ancak, geçici ve kalıcı şokları önceden ayırt etmek genellikle zordur ve aynı zamanda, ödemeler dengesi amacıyla borçlanma, doğası gereği riskli bir politikadır.  

NETİCE

Dış borçlanmanın gelişen bir ülke için iki önemli faydası vardır.

Büyümeyi teşvik edebilir ve bir ekonominin iç ve dış şoklara uyum sağlamasına yardımcı olabilir.

Ancak pek çok deneyim, borçlanmanın potansiyel dezavantajlarının da olduğunu göstermektedir.

Verimsiz yatırımlarda boşa harcanabilir.

Bir hükümetin temel ekonomik reformları ertelemesine izin verebilir.

Ve borç birikimi, bir ekonomiyi dünya ekonomisinden gelen finansal baskılara karşı daha savunmasız hale getirebilir.

KAYNAK

Dünya Bankası (IBIRD) Foreign borrowing and developing-country policies,

MISLAV BRKIĆ, univ. spec. oec.*, Costs and benefits of government borrowing in foreign currency, pse-journal.hr.

YOLSUZLUK

Yolsuzluk, kişisel kazanç için görevin kötüye kullanılmasıdır ve birçok şekilde olabilir. Rüşvet verene bir inşaat sözleşmesi vermeden önce rüşvet alan politikacıdır. Ailesinin tatil masraflarını kamu fonlarıyla karşılayan belediye meclisi üyesidir. Temiz suya erişim karşılığında vatandaşlardan rüşvet talep eden yetkilidir, vb.

Yolsuzluk nedir?

Yolsuzluk bir alışkanlıktır ve bu seçeneğe sahip olan çoğu insan buna yatkındır. Birkaç ülkede durum o kadar kötü ki, insanlar yolsuzluk ihtimali daha yüksek olan işlerde istihdam edilebilmek için rekabet etmeye hazırlar. Bu, insanların ahlaki olarak yozlaştığını gösterir. İmkanı olmayanlar da yolsuzluğu en aza indirmek ve bundan şikayet etmeye devam etmek istiyor. Bu nedenle yolsuzluğun önlenmesi, yalnızca hukuk korkusunu değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin telkin edilmesini de gerektirir. Bu, tanrıya olan inançlarından, ebeveynlerinin öğretilerinden, toplum ve ülke sevgisinden, iyi eğitilmelerinden vb. geçer.

Kimleri etkiler?

Yolsuzluk herkesi, özellikle de azınlıkları ve hassas kesimleri etkiler. Ekonomik ve sosyal gelişmenin önündeki en büyük engel olarak toplumlara şu şekillerde zarar vermektedir:

• Hükümetleri zayıflatarak demokrasi ve insan haklarını baltalar.

• Yolsuzluğa bulaşmış yetkililer, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerine değil, ceplerini dolduracak projelere fon aktarır.

• Daha az istihdama yol açan, yabancı yatırımı caydırır.

Peki yolsuzlukla nasıl mücadele edebilirsiniz?

Birincisi ve en önemlisi, ahlaki değerlere sahip bir kişinin yolsuzluğa kapılmayacağıdır. Etraftaki yaygın yolsuzluğa rağmen, dürüst ve yolsuzluk yapmayan pek çok kişi vardır. Meslektaşları rüşvet alsalar bile kişisel ahlakları gereği bundan kaçınırlar. Bu, yolsuzluğu kontrol etmenin ve daha iyi hizmetler sunmanın en kolay ve en insan dostu yoludur. Bu kişiler rüşvet kabul etmezler; aynı zamanda işlerinde verimlidirler çünkü kalplerinin merkezinde ahlaki değerler vardır.

İkincisi ise, bu konudaki mevcut yasalar ile ilgili. Eski BM gençlik gözlemcisi Jackson Dougan, “ülkenizdeki yasaların uygulanmasını sağlayarak” diyor

Birçok ülkenin yolsuzlukla mücadele yasaları vardır, ancak Dougan’ın açıkladığı gibi, bu yasaları izleyecek ve uygulayacak kaynaklara sahip olmayabilirler. Yardım edilecek yer orası.

Üçüncüsü, Devlet pozisyonlarındaki birçok çalışan, katip, büro personeli vb. düşük ücret alıyor. Bu nedenle, rüşvet yoluyla para kazanma söz konusu olabilir. Bazı kamu görevlileri işi o kadar geciktirmeye çalışırlar ki müşteri bıkar ve işte ilerlemek için rüşveti tercih eder. Yani düşük maaş, yolsuzluğun nedenlerinden biri olabilir.

Dördüncüsü, birçok devlet dairesinde, iş yükü büyük ölçüde artar, ancak boş pozisyonları doldurmak için yeterli istidam sağlanamaz. Bu durum, görevlilere çalışmalarını erteleme seçeneği sunar ve daha hızlı tamamlamaları için parasal veya diğer faydalar bekleyebilirler.

Beşincisi, yolsuzluğa karıştığı tespit edilen kişinin görevden alınması için yasa. Örneğin, yolsuzlukla mücadele bürosunun bir memurunun orantısız mal varlığına sahip olması gibi vakalar mevcuttur. Böyle bir durum tespit edildiğin de, memur işten uzaklaştırılır ve adli kovuşturmaya götürülür. Ancak birkaç yıl sonra, onları aynı veya daha iyi pozisyonlarda istihdam edilir görebilirsiniz. Dolayısıyla bu durum, yetkililer arasında yolsuzluğa karşı bir korku yaratmıyor.  Ayrıca, bazı memurlar, görev süreleri boyunca asla yolsuzluğa yakalanmazlar. Böyle bir durumda, hizmetten sonra bile cezalandırmak için yasalar çıkarılmalıdır.

Altıncısı, her türlü parasal işlemin çevrim içi tutulması ve her satın alma işlemi için bir fatura sağlanması. Pek çok mükellef, gelir vergisi dairesindeki karışıklık nedeniyle vergi ödemekten kaçınıyor. Banka hesapları aracılığıyla çevrimiçi ödeme yapmak ve ilgili her finansal işlem için fatura sağlamak, bu durumu düzenlemeye yardımcı olur.

Yedincisi, personel seçim prosedürlerinin tahkiki. Pek çok insan devlet işleri için rekabet ediyor ve bu süreçte, görevler için adayların seçiminde yolsuzluk oluyor. Bu nedenle, seçim kriterlerinde şeffaflığı teşvik etmek için bir çaba gösterilmeli ve bundan kaynaklanan herhangi bir suistimal cezalandırılmalıdır.

Sekizincisi, enflasyonu düşük tutmak, yüksek enflasyon yolsuzluğun yüksek ve kalıcı olması için bir başka faktördür. Fiyatlardaki artış nedeniyle, herhangi bir gelir miktarı yetersiz görünür. İş adamları, envanterlerini veya mal stoklarını daha yüksek bir fiyata satmak için fiyatları yükseltmeye çalışırlar. Bunun için politikacılar onları destekler ve onlara parasal veya diğer menfaatler ödenir. Dolayısıyla, enflasyonu düşük tutmak sadece yolsuzluğu en aza indirmekle kalmaz, aynı zamanda yoksulluğu da azaltır.

Bir fark yaratılabilir

Güçlü insanlar genellikle rüşvet alan veya gölgeli anlaşmalar yapan kişilerdir ve bu, az kaynağa sahip dürüst vatandaşların cesaretini kırar. Ancak yeni teknolojiler sayesinde, yolsuzlukla mücadele etmek için çok fazla paraya veya güce ihtiyaç yok. Örneğin, insanların kendilerinden rüşvet istendiğinde vakaları bildirebilecekleri bir yolsuzlukla mücadele web sitesi kurulabilir.

Rüşvet Ödendi gibi sosyal medya ve çevrimiçi platformlar, gerçek zamanlı, hatta anonim olarak yolsuzluk raporları kitle kaynaklı olarak kullanılabilir.

Web ve akıllı telefon uygulamaları, memurlara ne kadar ödeme yapıldığı da dahil olmak üzere devlet harcamalarının takip edilmesine yardımcı olabilir.

9 Aralık Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Günü. Yolsuzluğa “hayır” demek ve şeffaflığı korumak için neler yapılabileceği hakkında daha fazla bilgi edinmek.

Hükümet ve Ticari Kuruluşlar Arasındaki İlişki

Lider iş adamlarına olan mesafesini korumalı mı? Kavramsal olarak, bu konuda yanlış bir şey yok. İş adamları, herkes gibi, seçilmiş temsilcileri onlar için iyi olduğunu düşündükleri için lobi yapma hakkına sahiptir.

Bir ülkedeki hükümet ve iş kurumları birçok yönden birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlıdır. Günümüzün küresel ekonomisinde, iş adamları ve girişimciler ekonominin itici güçleridir. Planlı bir ekonomide ve hatta piyasa ekonomisinde hükümet, bir ülkenin ticari faaliyetlerini şekillendirme kontrolünü elinde tutar. İstikrarlı ve yükselen bir ekonomik büyümeyi sürdürmek için Hükümet, ticari kuruluşlar için ortamı uygun hale getirmeye çalışmalıdır. Ve kuruluşlar, işleri sorunsuz bir şekilde yürütmek ve eşit şartlar olduğundan emin olmak için hükümetlerin yasalarına uymalıdır. İşletmelerin temel amacı kar elde etmektir ve hükümetlerin amacı ekonomik istikrarı ve büyümeyi sağlamaktır. İkisi de farklı ama birbirine çok bağımlı. Bunun için devlet ve kuruluşlar ya da işletmeler çeşitli konularda her zaman birbirlerini birçok yoldan etkilemeye ve ikna etmeye çalışırlar. Ekonominin gelişmesi ve ulusun refahı için hükümet ve işletmeler arasında dengeli, yasalara ve ahlaka uygun bir ilişki gereklidir.

Ancak, politika ve iş dünyası arasındaki bu karşılıklı ilişki bazen yasadışı bağlantılar yaratmasıyla, görevlilerin aynı zamanda kendi özel işlerini yönetmesiyle veya iş adamlarının siyasi parti veya bireysel etkili siyasi seçimler için sağladığı fonlarla, siyaset ve ticaretin iç içe geçme olasılığıyla da sonuçlanabiliyor.

Bu sebeple, pek çok ülke, “siyaseti iş dünyasından uzak tutma” sorunuyla karşı karşıya kalmakta ve özellikle kritik görevde olanların “pay sahibi oldukları iş dünyası ile tüm bağlarını koparmaları” istenmektedir. Haklı olarak, bu tür görevlilerin iş dünyası ile olan bağlantılarının, bir çıkar çatışması yaratabileceği ihtimaline karşı, atanmadan önce ilgilenebilecekleri herhangi bir işin yürütülmesinden kendilerini uzak tutmaları tavsiye edilmektedir. Zira, güçlü iş grupları, kendi ticari çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi için kamu politika yapıcılarını kendi yanlarına çekmek isterler. Tabii ki, bunun için her kuruluş meşru bir şekilde hareket etmelidir. Politika, kamu yararını desteklemek amacıyla ekonomik faaliyeti kontrol etmek ve düzenlemek istiyorsa, iş dünyası da her demokraside kendi kişisel çıkarları için hükümeti etkilemek ve kontrol etmek ister. Bununla birlikte, iş dünyasının hükümetin ekonomik karar alma süreçlerinde uyguladığı etkiyi ölçmek zordur.

Politikacılar ne kadar yozlaşmış?

‘Yolsuzluk’ kelimesi şu anda ABD siyaset mahfillerinde sıkça kullanılıyor ve Birleşik Krallık’ta Jeremy Corbyn’de bunu genel seçim kampanyasının bir teması olarak ele aldı. Bu terim, siyasetin gerçekte daha fazla yozlaşmış olması nedeniyle mi yoksa  sadece politikacılar tarafından mı daha fazla kullanılıyor? Yolsuzluk İncelemesi Merkezi’nde Yolsuzlukla Mücadele Uygulaması Profesörü Robert Barrington, kelime risklerinin aşırı kullanımının para biriminin değerini düşürme risklerini taşıdığını ve daha büyük yolsuzluğa kapıyı açtığını-bu da siyasi karşı savunmaları iyileştirmek için acil ihtiyacı güçlendirdiğini savunuyor.

“Size söyleyeyim, sadece yolsuzlukla ilgileniyorum,” dedi Trump. “Siyaseti umursamıyorum. Biden’in siyasetini umursamıyorum…. Siyaset umrumda değil. Fakat yolsuzluğu önemsiyorum ve tüm bunlar yolsuzlukla ilgili… bu yolsuzlukla ilgili ve bu siyasetle ilgili değil. ”

Başkan Trump, düşmanlarını ‘yozlaşmış’ olarak tanımlamaya başladı – Özellikle Joe Biden ve oğlu için, ancak daha yakın zamanda ‘yozlaşmış politikacı Shifty Adam Schiff’. Bu arada Bay Biden, ‘Donald Trump, modern tarihte en yozlaşmış yönetime başkanlık etti’ diyor.

Eski aday Hilary Clinton şimdi Trump’ı “yozlaşmış insan kasırgası” olarak tanımlıyor; Ve kısa bir süre önce, “Başkanlığı arayan en yozlaşmış kişi olabileceğini” söylüyordu. Bay Trump’ın görev süresi boyunca, farklı diğerleri yozlaşmış olarak adlandırıldı ve bunlar, aynı suçlamayla geri döndüler. Ayrıca, seçmenlerce açıkça yankılanan Washington’da yıllarca süren etik olmayan davranışları taşıyan “bataklığı boşaltma” sözü üzerine kampanya yürüttüğünü de hatırlamalıyız.

Bu yeni değil. Yıllardır, dünyanın dört bir yanındaki politikacılar, genellikle haklı bir nedenle, birbirlerini yozlaşmakla suçluyorlar. Ancak ABD’de iki şey birbirini takip ediyor gibi görünüyor: ‘yolsuzluk’ teriminin bir iddia olarak daha sık kullanılması ve siyasette daha fazla ‘yolsuzluk’ olup olmadığı veya insanların yozlaşmış bir şekilde daha fazla hareket edip etmediğine dair samimi bir tartışma ‘ – sadece Bay Trump’ın daha önce tanımladığı mevcut “bataklık” değil, kendi Başkanlığının eklenmesiyle ortaya çıkan ek bir yolsuzluk katmanı.

Birleşik Krallık’ta, ABD’de olanların aksine, yolsuzluk konusunda – bugüne kadar – bir ana akım ulusal politikacıdan diğerine nadiren bir suçlama olmuştur.

Ancak, henüz ana akım olmasa da, yolsuzluk kavramı İngiliz siyasi söylemine de sızıyor. Twitter, Boris Johnson’a ve Priti Patel gibi kabine üyelerine ve daha pek çok kişiye yolsuz diyen seslerle çalkalanıyor. En önemlisi, Jeremy Corbyn – “kuruluş seçkinlerini” dahil ettiği – “yozlaşmış bir sistem” kavramını benimsiyor – genel seçim kampanyasının en önemli parçası olarak.

Birleşik Krallık’taki siyasi uçlara doğru, hem uzak sol hem de uzak sağ için düzeni yozlaşmış olarak tanımlamak yaygındı; ve sosyal medyada, örneğin Bay Farage’ın parlamento harcamalarına yaklaşımını, Brexit’ten elde ettiği kişisel mali kazancı ve seçim kampanyalarını yozlaşmış olarak yürütmesini eleştiren pek çok yorum var. Ancak üst düzey ana akım politikacıların birbirlerini kişisel olarak yozlaşmış olarak tanımlama çizgisi henüz geçilmedi.

Bununla birlikte, Başbakan artık eleştirmenler tarafından düzenli olarak yalan söylemekle suçlanıyor, ki bu sadece birkaç yıl önce düşünülemeyecek bir şeydi – Brexit kampanyasında fiilen aşılmış bir çizgi. Bay Johnson’ın sadece yanıltıcı veya gerçekte idareli olmadığını, aynı zamanda tamamen yalancı olduğunu iddia ediyorlar. Aslında, Gölge Dışişleri Bakanı’na göre “pervasız bir yalancı”, selefi David Cameron tarafından daha nazik bir şekilde “gerçeği evde bırakan” olarak tanımlandı.

Yalan söylemek yolsuzlukla aynı şey değildir

Ancak ortak noktalar var: en önemlisi, üst düzey politikacılar, politikacıların yalan söylemeyeceklerini veya yolsuzluk yapmayacaklarını önceden varsayan bir sistemin sınırlarını zorladıklarında, bu tür davranışlara karşı kurumsal savunmanın umduğumuzdan çok daha zayıf olduğunu görüyoruz. .

 Belki de siyaset aslında daha çok yozlaşmıştır. İddiaların daha sık görülmesinin yanı sıra, daha fazla yolsuzluk davranışı olma olasılığı da vardır. Başkan Trump’ın “modern tarihin en yozlaşmış yönetimi” olup olmadığı konusunda samimi bir soru var. İlgilenenler için, Harvard Üniversitesi’nden Küresel Yolsuzlukla Mücadele Blogu bunu takip ediyor; ve eve daha yakın, Yolsuzluk Çalışmaları Merkezi’nden (CSC) Prof. Dan Hough’un “Beyaz Kış Sarayı” hakkında bir analizi var. Bay Trump hakkındaki suçlamalar sadece kendisinin yozlaşmış olduğu değil, aynı zamanda kendileri de yozlaşmış ya da kendi yaklaşımını savunmaktan ve kolaylaştırmaktan mutlu olan başka figürleri tanıtarak etrafındaki sistemide yozlaştırdığıdır- Harvard profesörü tarafından genel olarak açıklanan bu yaklaşımı, Lawrence Lessig’i ‘kurumsal yozlaşma’ olarak niteledi. Birleşik Krallık’ta bu bölge çok daha tartışmalı: Bay Corbyn Birleşik Krallık’ı ‘yozlaşmış bir sisteme’ sahip olarak tanımlarken, selefi Tony Blair, ‘Sizi sistemleri bozuk olan ülkelere götürebilirim’ yanıtını veriyor. Bizimki değil.’ Birleşik Krallık’ta yolsuzluğun öncülerinin sadece söyleme değil, siyasi sistemede sızdığı görülüyor. Bu belki Trump yönetimindeki kadar bariz bir şekilde değil, ama kesinlikle bir dizi siyasi sözleşme veya norm soldan, sağdan ve merkezden çiğneniyor ve yakın zamanda bile sansür veya istifaya neden olabilecek davranışlar şimdi göz ardı ediliyor veya daha büyük (genellikle Brexit ile ilgili) bir hedef uğruna onu desteklemeye hazır olanlar tarafından dahi titizlikle savunulmaktadır.

Dolayısıyla burada aynı anda iki şey oluyor:

1. Siyasi söylem yolsuzluk terimini çok daha fazla kullanıyor. Bunun, daha gerçek yolsuzluğu yansıtıp yansıtmadığına bakılmaksızın sonuçları vardır.

 2. Politika gerçekte daha da yozlaşıyor olabilir; politikacılar kesinlikle yerleşik normları ve yazılı olmayan kuralları büyük ölçüde çiğniyorlar ve bu eğilim tüm dünyada yaşanıyor gibi görünüyor.

Ne yapılmalı? ABD’de, gücün kötüye kullanılmasına karşı kontrol ve denge sisteminin ciddi bir baskı altında olduğunu görebiliriz. Bir yoruma göre, Bay Trump kurallar dahilinde hareket ediyor ve diğerlerinin yapmadığı hiçbir şeyi yapmıyor. Diğer bir yorum ise, her yasal boşluğu sonuna kadar kullandığı, zaten savunmasız olan bir sistemi kırılma noktasına kadar genişlettiği ve yol boyunca yasanın sınırlarını aştığıdır: çoğunlukla kişisel çıkar için ve kamu yararına hizmet etmemek için.

ABD’ye bakıldığında, İngiltere’nin kendi ulusal Yolsuzlukla Mücadele Stratejisinin siyasi yolsuzluktan neredeyse hiç bahsetmemesi durumu daha da endişe verici hale getiriyor. Belki de birkaç yıl önce Strateji yazıldığında daha az belirgin görünen şey, şimdi çok daha acil hale geldi. Örneğin, CSC Direktörü Prof Liz David-Barrett’in yakın tarihli bir blogu, Birleşik Krallık’ın çıkar çatışmalarına yaklaşımını acilen gözden geçirmesi gerektiğini vurguluyor.

Sonuç basit. ABD’deki birçok eğilim İngiltere’ye de geliyor ve görünüşe göre bu da gelecek. En azından bu, üst düzey politikacılar arasında çok daha fazla yolsuzluk iddiasını görmeye alışmak ve iddia ile gerçek arasındaki farkı anlamaya hazırlanmak anlamına gelir. En kötüsü, bu, kamu görevine seçilen çok daha fazla kişinin daha fazla yolsuzluk yapabileceğinin düşünülmesi demektir. Demokrasi şu rotayı izleyebilir: yine de bazı sağlam savunmalar olduğundan emin olarak kötüye kullanımın çok zarar verici hale gelmesi önlenebilir. Şu anda, ABD’de olduğu gibi, İngiltere’nin de savunması çok zayıf. Kısa sürede güçlendirilmezse, vapur kaçırılmış olabilir.

KAYNAK:

Jolyon Cooper-Millar, How corrupt are politicians? Posted on 13 November 2019, University of Sussex

SIMPLE WAYS TO FIGHT CORRUPTION, An official website of the United States government, DECEMBER 3, 2019

How To Stop Corruption| 05/11/2022 by ranga nr, mindcontroversy.com, Teach ethics

Linkages between politics and business, C P BHAMBHRI, economictimes.indiatimes.com

GÜNEŞ ENERJİSİ

Dünyadaki yaşamın neredeyse tamamı, gıda için doğrudan veya dolaylı olarak güneş enerjisine dayanır.

Dünya gezegeninde kolayca bulunabilen, yenilenebilir bir enerji şeklidir. Güneşten gelen enerji, Dünya’da bulunan en bol enerji kaynağıdır. Yalnızca bir saatlik doğrudan güneş ışığıyla, tüm Dünya için bir yıllık enerji üretmeye yetecek kadar enerji toplayabilirsiniz. Eski çağlardan beri insanlar güneş enerjisini kullanıyor.

Karbondioksit salmaz. Tükenmez bir enerji kaynağı olduğu için yenilenemeyen enerjiler için mükemmel bir alternatiftir. Kırsal kesimlerde de bu enerjiden elektrik vb. çeşitli amaçlarla yararlanılabilir.

Güneşin ışığı (ve tüm ışık) enerji içerir. Genellikle ışık bir nesneye çarptığında enerji, güneşte otururken hissettiğiniz sıcaklık gibi ısıya dönüşür. Ancak ışık belirli malzemelere çarptığında, enerji bunun yerine elektrik akımına dönüşür ve daha sonra güç için kullanılabilir.

ENERJİ

Güneş enerjisi, güneş tarafından üretilen her türlü enerjidir. Dünyadaki yaşam için gereklidir ve elektrik gibi insan kullanımları için toplanabilir. Güneşte meydana gelen nükleer füzyonla oluşur. Füzyon, hidrojen atomlarının protonları güneşin çekirdeğinde şiddetli bir şekilde çarpıştığında ve bir helyum atomu oluşturmak için kaynaştığında meydana gelir.

PP (proton-proton) zincir reaksiyonu olarak bilinen bu süreç, muazzam miktarda enerji yayar. Güneş, çekirdeğinde her saniye yaklaşık 620 milyon metrik ton hidrojeni birleştirir. PP zincir reaksiyonu, güneşimiz büyüklüğündeki diğer yıldızlarda da meydana gelir ve onlara sürekli enerji ve ısı sağlar. Bu yıldızların sıcaklığı Kelvin ölçeğine göre yaklaşık 4 milyon derecedir (yaklaşık 4 milyon santigrat derece, 7 milyon Fahrenheit derece).

Güneşten yaklaşık 1,3 kat daha büyük olan yıldızlarda, CNO döngüsü enerji oluşumunu yönlendirir. CNO döngüsü ayrıca hidrojeni helyuma dönüştürür, ancak bunu yapmak için karbon, nitrojen ve oksijene (C, N ve O) dayanır. Şu anda, güneş enerjisinin %2’den azı CNO döngüsü tarafından oluşturulmaktadır.

PP zincir reaksiyonu veya CNO döngüsü ile nükleer füzyon, dalgalar ve parçacıklar şeklinde muazzam miktarda enerji açığa çıkarır. Güneş enerjisi sürekli olarak güneşten ve güneş sistemi boyunca akar. Güneş enerjisi Dünya’yı ısıtır, rüzgar ve havaya neden olur ve bitki ve hayvan yaşamını sürdürür.

Güneşten gelen enerji, ısı ve ışık elektromanyetik radyasyon (EMR) şeklinde akar.

Elektromanyetik spektrum, farklı frekanslarda ve dalga boylarında dalgalar olarak bulunur. Bir dalganın frekansı, dalganın belirli bir zaman biriminde kendisini kaç kez tekrar ettiğini gösterir. Çok kısa dalga boylarına sahip dalgalar, belirli bir zaman biriminde kendilerini birkaç kez tekrarladıkları için yüksek frekanslıdırlar. Buna karşılık, düşük frekanslı dalgalar çok daha uzun dalga boylarına sahiptir.

Elektromanyetik dalgaların büyük çoğunluğu bizim için görünmezdir. Güneş tarafından yayılan en yüksek frekanslı dalgalar gama ışınları, X ışınları ve ultraviyole radyasyondur (UV ışınları). En zararlı UV ışınları neredeyse tamamen Dünya atmosferi tarafından emilir. Daha az kuvvetli UV ışınları atmosferden geçerek güneş yanığına neden olabilir.

Güneş ayrıca dalgaları çok daha düşük frekanslı olan kızılötesi radyasyon yayar. Güneşten gelen ısının çoğu kızılötesi enerji olarak gelir.

Kızılötesi ve UV arasında sıkıştırılmış, Dünya’da gördüğümüz tüm renkleri içeren görünür spektrumdur. Kırmızı renk en uzun dalga boylarına (kızılötesine en yakın) ve mor (UV’ye en yakın) en kısa olana sahiptir.

Dünya’ya ulaşan güneş enerjisinin yaklaşık %30’u uzaya geri yansır. Geri kalanı Dünya atmosferi tarafından emilir. Radyasyon Dünya’nın yüzeyini ısıtır ve yüzey enerjinin bir kısmını kızılötesi dalgalar şeklinde geri yayar. Atmosferde yükselirken su buharı ve karbondioksit gibi sera gazları tarafından yakalanırlar. Sera gazları atmosfere geri yansıyan ısıyı hapseder. Bu şekilde bir seranın cam duvarları gibi davranırlar. Bu sera etkisi, Dünya’yı yaşamı sürdürecek kadar sıcak tutar.

Bütün bitkilerin yaşamı doğrudan güneş enerjisine bağlıdır. Güneş ışığını emerler ve fotosentez adı verilen bir işlemle besine dönüştürürler. Ototrof olarak da adlandırılan bu grupta bitkiler, algler, bakteriler ve mantarlar bulunur. Ototroflar, besin ağının temelidir.

Fotosentez ayrıca Dünya’daki tüm fosil yakıtlardan da sorumludur. Bilim adamları, yaklaşık 3 milyar yıl önce, ilk ototrofların su ortamlarında evrimleştiğini tahmin ediyor. Güneş ışığı, bitki yaşamının gelişmesine izin verdi. Ototroflar öldükten sonra, çürüdüler ve bazen binlerce metre olmak üzere Dünya’nın derinliklerine kaydılar. Bu süreç milyonlarca yıl devam etti. Yoğun basınç ve yüksek sıcaklıklar altında, bu kalıntılar fosil yakıtlar olarak bildiğimiz şeye dönüştü. Mikroorganizmalar petrol, doğal gaz ve kömür haline geldi.

Dünyada Güneş Enerjisi

Güneş enerjisi, güneş ışığının insan yapımı güneş hücrelerine çarpmasıyla üretilen ve daha sonra elektrik enerjisine dönüştürülen temiz, yeşil, ucuz ve yenilenebilir bir enerjidir. Güneş enerjisinin arzı fiilen sonsuzdur ve Dünya üzerindeki her ülkede güneş ışığının yere ulaştığı herhangi bir noktada üretilebilir. Güneş enerjisi aynı zamanda fosil yakıtların kömür tüketiminden kaynaklanan sera gazı emisyonları gibi olumsuz etkilerini de önlemektedir.

Güneş enerjisinin kullanımı dünya çapında artmaktadır. 2021’in sonunda, fotovoltaik güneş dizileri dünya elektriğinin tahmini %5’ini sağladı; bu küçük ama artan bir yüzde. Uzmanlar, dünya ülkelerinin 2021’de 133 ila 175 gigawatt (GW) arasında yeni güneş enerjisi kurduğunu ve 2022’nin sonuna kadar 200 GW daha kurmalarının beklendiğini tahmin ediyor.

Güneş enerjisi üretim türleri

Güneş enerjisi tipik olarak fotovoltaik (PV) veya konsantre güneş enerjisi (CSP) sistemleri kullanılarak toplanır. Fotovoltaik sistemler, ikisi arasında açık ara daha yaygın ve çok yönlü olandır. Fotovoltaik sistemler güneş pilleri aracılığıyla doğrudan güneş ışığından elektrik üretir: Güneş radyasyonu (güneş ışığı) bir fotovoltaik güneş hücresine çarptığında, ışığın fotonları güneş pilindeki yarı iletken malzemeyi (genellikle silikon) iyonize ederek elektronların atomik bağlarından kurtulmasına neden olarak bir pilde yönlendirilebilen veya depolanabilen bir elektrik akımı oluşturur. Güneş pili teknolojisi, dönüşüm sürecinin verimliliğini artırarak gelişmeye devam ediyor.

Güneş enerjisinden yararlanmanın ikinci en yaygın yöntemi, konsantre güneş enerjisi (CSP) kurulumudur. CSP tesisleri, güneş enerjisini suyu ısıtmak için odaklayan, daha sonra buhar haline gelen ve elektrik üreten bir türbini hareket ettiren, güneş enerjisi termal toplayıcıları olarak bilinen cihazları kullanarak dolaylı olarak elektrik üretir. Küresel olarak, mevcut CSP kurulumları 6.387 MW, fotovoltaik sistemler ise 843.086 MW kadar enerji üretmektedir.

Avrupa Birliği’nde durum

Yenilenebilir enerjideki artış ve elektrik talebindeki düşüş, AB’nin enerji krizini atlatmak için gaz ve kömüre eskisi kadar güvenmek zorunda olmadığı anlamına geliyor.

Avrupa ülkeleri, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin küresel bir enerji krizine yol açmasının ardından yenilenebilir enerji kapasitelerini hızlandırmak zorunda kaldı. AB’nin REPowerEU planı, yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam nihai enerji tüketimindeki payını on yılın sonuna kadar yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.

Bununla birlikte, enerji düşünce kuruluşu Ember tarafından hazırlanan yeni bir rapor, AB’nin yeşil enerji geçişinin halihazırda önemli bir fark yarattığını gösteriyor. European Electricity Review 2023’e göre güneş ve rüzgar enerjisi, 2022’de elektriğinin beşte birinden fazlasını (yüzde 22) üretti ve ilk kez fosil gazını (yüzde 20) geride bıraktı.

Avrupa ayrıca enerji krizinin bir sonucu olarak elektrik üretimi için emisyonu yoğun kömür enerjisine başvurmaktan kaçınmayı başardı. Kömür geçen yıl AB’nin elektriğinin sadece yüzde 16’sını üretti, bu sadece yüzde 1,5 puanlık bir artış.

Ember’in Data Insights Başkanı Dave Jones, “Avrupa enerji krizinin en kötüsünden kaçındı” diyor. “2022’nin şokları, yalnızca kömür enerjisinde küçük bir dalgalanmaya ve yenilenebilir enerji kaynaklarına büyük bir destek dalgasına neden oldu. Kömürün toparlanmasına ilişkin tüm korkular artık öldü.”

Ember’in analizi, AB’nin 2022’de elektrik sektöründe “üçlü kriz” ile karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. 2022’de Avrupa’nın toplam elektrik talebinin yüzde 7’sine eşit bir açık yarattı” diyor. Düşüşten Avrupa çapında şiddetli bir kuraklık, Fransa’daki nükleer kesintiler ve Alman nükleer santrallarının kapanması sorumluydu.

Güneş enerjisi parlıyor

Bununla birlikte, güneş ve rüzgar enerjisi üretimindeki rekor artış, nükleer ve hidroelektrik açığının telafi edilmesine yardımcı oldu. Güneş enerjisi çok hızlı yükseldi, geçen yıl yüzde 24’lük rekor bir büyümeyle, önceki rekorunu neredeyse ikiye katladı ve rüzgar yüzde 8,6 arttı.

2022’de, bir önceki yıla göre neredeyse yüzde 50 daha fazla olan kırk bir gigawatt’lık güneş enerjisi kapasitesi eklendi. Ember, 20 AB ülkesinin 2022’de güneş enerjisi rekorları kırdığını ve en fazla güneş enerjisi kapasitesini Almanya, İspanya, Polonya, Hollanda ve Fransa’nın eklediğini söylüyor.

Hollanda ve Yunanistan ilk kez güneşten, kömürden daha fazla elektrik üretti. Yunanistan’ın, 2030 güneş enerjisi kapasitesi hedefine bu yılın sonuna kadar ulaşması bekleniyor.

TÜRKİYE

Türkiye’nin coğrafi konumu; günde ortalama 7,5 saat ile yılda 2738 saat bir güneşlenme süresi oluşturmaktadır. Bu değerler, Türkiye’nin güneş enerjisi sektörünün, güneş enerjisinden elde edilen elektrik üretiminde 189 GWh/yıl olarak tahmin edilen büyük bir potansiyele sahip olduğu anlamına gelmektedir . Bu, İspanya gibi ülkeler için tahmin edilen potansiyelden daha fazla bir değerdir.

Türkiye, karbon emisyonlarını düşürmek ve fosil yakıtlara olan bağımlılığını azaltmak için devasa güneş enerjisi kurulumları planlıyor. Yeni güneş enerjisi projelerinin maliyetlerindeki etkileyici düşüş, onları ülke için uygun bir seçenek haline getiriyor.

Yapılan açıklamaya göre, Türkiye’nin elektrik tüketiminin yarısını yenilenebilir enerjiden karşılayabilmesi için kurulu gücün mevcut kapasiteye oranının en az yüzde 70 olması gerekiyor. Bu, hidroelektrik dışı yenilenebilir enerji kapasitesinin yaklaşık yüzde 35’i anlamına geliyor. Yani hedef her yıl en az 5 GW yenilenebilir enerji kapasitesinin devreye alınması olmalıdır.

TEİAŞ’ın Temmuz 2022 raporuna göre Türkiye’deki rüzgar enerjisi santrallerinin toplam kurulu gücü 11.054 megavata ulaştı. Güneş enerjisi santrallerinin kurulu gücü ise 8.658 megavata yükseldi.

2021 Yılı Elektrik Üretiminin Kaynaklara Dağılımı

Türkiye’de cari açığı azaltmanın bir yolu, yenilenebilir enerji yeteneklerini artırarak yerli kaynakları kullanmasıdır. Türkiye petrol, doğalgaz ve kömür gibi enerji kaynakları ithalatına yaklaşık 40 milyar dolar harcıyor. Bu nedenle; rüzgar, güneş, hidro, jeotermal ve biyokütle enerjileri, kombine çevrim santrallerine göre öncelik kazanmaktadır.

KAYNAK:

Solar energy capacity in Turkey 2008-2021 Published by Zeynep Dierks, Jul 8, 2022, STATİSTA

Renewable energy capacity 2021, by country, published by Madhumitha Jaganmohan

AB Ülkeleri yenilebilir enerji üretimi, Stefan Ellerbeck, February 8, 2023

Solar Energy, Education National Geographic

scientificamerican.com