ABD Başkanı’nın telefon görüşmeleri kayıt altına alınıyor mu?

Görünüşe göre ABD Başkanı’nın resmi telefon görüşmeleri kaydediliyor ve dökümleri yapılıyor. Zira, bazı telefon görüşmeleri bilinmeyen kişiler tarafından kamuoyuna sızdırılabiliyor.

Cumhurbaşkanı’nın telefon görüşmelerinin kaydedilmesi prosedürü nedir? Cumhurbaşkanı kaydedilmeyen görüşmeler yapabilir mi ve görüşmelerin dökümlerine kimler erişebilir? Dökümleri kim yapar?

BBC, yakın zamanda resmi görüşmelerin prosedürleriyle ilgili olarak bunu ele aldı, ancak ayrıntılar, ortaya atılan tüm alt soruları yanıtlamayacak. Özellikle özel görüşmeleri hakkında pek fazla şey söylenmiyor.

Geleneksel olarak, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nden (NSC) yetkililer, yabancı bir liderle görüşmeden önce başkana brifing verir. Daha sonra brifing verenler, yabancı liderle telefonda konuşurken başkanla birlikte Oval Ofis’te otururlar. USA Today’e göre “Genellikle NSC’nin en az iki üyesi hazır bulunur.”

Ayrıca Beyaz Saray’ın başka bir bölümündeki güvenli bir odada oturan, başkanın çağrısını dinleyen ve notlar alan görevliler de olacak. Notları “telefon görüşmesi muhtırası” olarak bilinir ve Washington’daki birçok şey gibi bunun da bir kısaltması vardır: “memcon”.

Başkanın yabancı liderlerle yaptığı görüşmeler de bilgisayarlar tarafından yazıya geçirilir. Daha sonra, eski Beyaz Saray yetkililerinin açıkladığı gibi, insan not tutanlar izlenimlerini görüşmenin elektronik versiyonuyla karşılaştırırlar. Yetkililerin notları ve bilgisayarlı yazıya geçirilen kayıtlar tek bir belgede birleştirilir. Bu yazı mükemmel olmayabilir, ancak zaman ve kaynakların izin verdiği ölçüde dikkatli bir şekilde yapılır.

Eski Beyaz Saray yetkilileri, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin icra sekreterliği ofisinde çalışan yetkililerin, bir görüşmenin tutanaklarının sınıflandırma düzeyine karar verdiğini açıkladı.

Eğer tutanakta ulusal güvenliği veya bireylerin hayatlarını tehlikeye atabilecek bilgiler yer alıyorsa, tutanak çok gizli olarak sınıflandırılır ve korumalı bir alanda saklanır.

Eski yetkililerin açıkladığına göre, bu tutanaklar, Jwics adıyla bilinen ve istihbarat servislerinde çalışan kişiler tarafından kullanılan bir ağ olan Ortak Dünya İstihbarat İletişim Sistemi’nin kısaltması olan bir sistem üzerinden paylaşılıyor.

Ancak çoğu zaman, tutanaklar gizli ama bu olağanüstü güvenlik seviyesiyle korunmayan alanlarda saklanıyor.

Bir tutanağın gizli olarak sınıflandırılması – ancak çok gizli olmaması – yetkililerin, başkanların görüşmelerinin içeriklerini hükümette çalışan diğer kişilerle daha kolay tartışabilmeleri anlamına geliyor.

NETİCE

Yani, hem bilgisayar hem de insan dinleyiciler var ve bir bileşik “memcon” tutanak üretiliyor. Bu memcon’un sınıflandırma seviyesi gizli veya çok gizli. Görünüşe göre ulusal güvenliği etkilediği veya ABD hayatlarını riske attığı düşünülen herhangi bir memcon çok gizli olarak sınıflandırılıyor; gerisi sadece gizli.

NOT: Ve bir hatırlatma olarak, sadece izin seviyesine sahip olmak, bu tür bilgilere erişim hakkı vermez. Ayrıca, talepte bulunurken “bilinmesi gereken” olduğunu kanıtlamak gerekir. Çeşitli alanlarda temel olarak “önceden kanıtlanmış” bilinmesi gerekenlere dayalı daha fazla bölüm vardır, ancak BBC memcon’ların nasıl bölümlere ayrıldığını (sadece sınıflandırılmış olmasının aksine) söylememektedir.

KAYNAK:

Bu yazı aşağdaki makaleden alınmıştır:

politics.stackexchange.com, Search on politics, ” Are the US President’s phone calls recorded?”

Ekonomik Kalkınmayı Teşvik Etmede Vergilendirmenin Rolü

Kısaca Tarihçe

Bilindiği gibi Türkiye’de 1960 yılında bir ihtilal yapıldı. Ve yeni bir anayasa yapıldı. Bazı maddeleri itibarıyla oldukça yeni fikirler getiren bu anayasa ile birlikte böyle bir ortamda insanların serbestçe organize olmaları ve çalışanların sendikalaşma sürecinin önü açıldı. Böylece, okuyan, soran, sorgulayan ve siyasi partilerin dışında organize olabilen bir toplumsal güç oluştu. Meclise bu kuruluşların liderleri girebildi ve böylece hitap ettikleri kesimlerin haklarını mecliste korumaya başladılar. Neticede, sosyal yönü güçlü politikalar uygulanmaya başlandı. Çalışan hakları ve sendikalaşma öne çıktı ve çalışan lehine oldukça iyi kazanımlar elde ettiler.

Ancak, işçilerin haklarını kazanma, koruma ve geliştirme örgütü olan sendikaların bazıları, zaman içerisinde bu işlevlerinden uzaklaşmaya başladılar. Neredeyse, her iş kolunda veya iş yerinde oluşan sendikalar, kendilerine daha fazla üye çekebilmek için girdikleri rekabet sonucu, zaman zaman aşırı taleplerde bulunmaları, süreç içerisinde, uzun grevler ve işveren lokavtları yarattı ve çalışma hayatını etkiler bir niteliğe büründü.

Bu durum, “Sendikada ne demek, biz ne verirsek, neyi münasip görürsek o kadar olur” düşüncesinde olanların ve bilinçli bir toplumu yönetecek kapasitede olmayan bazı politik liderlerin canını sıktı. Sorunu çözmek yerine, ”Bu anayasa ile bu toplum yönetilmez” sloganı bir politik lider tarafından gündeme getirilmeye başlandı.

Bu dönemde Türkiye’nin Kıbrıslı soydaşlarını korumak için yaptığı Kıbrıs harekatı sonucunda, bazı yabancı devletler tarafından uygulanan yaptırımlarda, yabancı para sıkıntısı yaratıyor ve aynı zamanda yüksek enflasyon yaşanıyordu. Bir kısım bürokratlar ve akademisyenler, bu durumun ancak TL’nin konvertibl olması ve sermaye transferlerinin serbest bırakılması ile giderileceğini savunuyorlardı. Ancak mevcut şartlarda bunu yapmak mümkün değildi.

Bu arada, Komünizm neredeyse çökme noktada olmasına rağmen, Rusya’nın bir yeşil(Müslüman) kuşakla çevrilmesi düşüncesi vardı. Ayrıca, Albaylar İhtilali sonucunda Nato’dan çıkarılan Yunanistan’ın tekrar Nato’ya dönmesi söz konusu idi. Buna Türkiye olur vermiyordu.

Giderek, bütün bunların ancak bir ihtilal sonucunda yapılabileceği düşüncesi galip çıktı ve ülke bir sağ-sol çatışmasına sürüklenerek oluşan terör ortamında, askerlere ihtilal yaptırıldı(işin garibi bu kadar gencin öldürülmesi süresinde Başbakan olan müteveffa, daha sonra Cumhurbaşkanı oldu). 

Sonuçtan, bu işi kotaran bütün taraflar memnun kaldılar.

Bir başka ülkenin istediği, yeşil kuşağa uygun yöneticiler atandılar, Yunanistan Nato’ya, Türkiye’nin oluru ile döndü, Konvertibiliteye geçildi. 1960 Anayasasının getirdiği hak ve özgürlükler, 1980 Askeri rejim ve daha sonra yapılan Anayasa ile kısıtlandı.

Bir ilgili, ”Bugüne kadar biz ağladık, bundan sonra siz ağlayacaksınız” açıklamasını yaparak, izlenecek ekonomik politikalar hakkında herkesi bilgilendirdi.

Neden bu kadar uzun bir giriş yaptım zira bu anlattıklarımı vergi kanununa bağlamak istiyorum.

1980 yılından itibaren “Ben zenginleri severim.” diyen politikacılarla birlikte, halkın bütününün refahını hedefleyen ekonomik politikalar yerine, zengin yaratma politikaları güdülür oldu. Bunu sağlamanın yolları olarak, yolsuzluk(mesela, Emlak Bankası olayı), borsa manipülasyonları(Hükümetin, borsada hangi hisseleri satın alacağını önceden öğrenmek) gibi araçların yanında, vergi politikalarıda önemliydi. Bu hedefe hizmet etmesi için; geliri vergilemek yerine, hiç de adil olmayan harcamayı vergilendirme politikaları egemen oldu.

Yeni anayasa ile çalışanların (sade kişilerin) meclis dışında organize olup bir ağırlık oluşturmaları ve bunun sonucunda kendi hak ve menfaatlerini savunacak kişilerin TBMM’ne girmeleri çok zorlaştırıldığı için  ve partilerin de çoklukla aday belirlemede yerel yoklama yapmayıp liderlerinin belirlediği adaylardan oluşan meclisde, bu kesimleri  savunacak kişilerin olmaması veya çok az olmaları sonucunu doğurdu. Var olanlarda, çalışanlara uygulananan vergi dahil ekonomik politikalar üzerinde etkili olamadılar.

1998 yılında kara para ve vergi kaçaklığına “dur” demek için Bülent Ecevit ve ekibi harekete geçti. Dönemin ekonomi bakanı ise Zekeriya Temizel idi. “Mali Milat” olarak kabul görülen 2.Uyum Paketi ile yürürlüğe giren “Nereden Buldun Yasası”, söz konusu idi.

Bu yasa, kazançların kaynağının ve vergisinin ödenip ödenmediğinin sorgulanmasına olanak sağlıyordu. Maliye Bakanlığı, lüks harcamalarına rağmen düşük vergi ödeyen mükellefleri vergi dairesine çağırıp, yaptığı yüklü harcamaların kaynağını sorabilecekti.

Üstelik Maliye, harcamaların belgesini de mükellefin önüne koyup, “izah et” diyecekti.  Ancak, diyemedi…

“Nereden Buldun Yasası”, ile ilgili koparılan fırtına ve siyasi tartışmalar  yasanın ertelenmesi sonucunu yarattı. Daha sonrada, Resmi Gazete’de yayımlanan 4783 sayılı Kanun’la da kaldırıldı.

Öyle ki, Türkiye gelir vergisi olarak neredeyse sadece çalışanların bordrolarından kesilen vergileri toplar oldu. Harcama vergileri(özel tüketim, kdv, vs.) bazı yıllarda, toplam verginin 70%’ine erişti. İlaveten, vergi kanunundaki pek çok istisna, ve sıklıkla getirilen vergi afları, bir türlü önlenemeyen yeraltı ekonomisi, servet dağılımında ve hükumet gelirlerinde bozulmalara neden oldular. Kafi vergi toplayamayan Hükumetlerin, iç ve dış borç almak zorunda kalmaları, Devlet Planlama Teşkilatının kaldırılması sonucunda verimliliği ve önceliği tartışmalı yatırımlara kaynak aktarılması ile büyüyen devlet harcamalarının yarattığı bütçe açıkları ve yüklü borç faizi ödemeleri sorunu, hep birlikte yüksek enflasyon yarattı..

Ülkemizdeki bu durum, acaba gelişmiş ülkeler bu konuda ne yapıyorlar düşüncesini akla getiriyor. Bu nedenle, dünyada en iyi vergi düzenlemelerinden biri olarak kabul edilen Amerika Vergi Yasası dikkate alınarak bazı bölümleri, kısaltılmış olarak daha önceki bir yazımızda verilmişti. İlgilenenler o yazımızı okuyabilir.

Vergi Kaçırma ve Vergiden Kaçınma Arasındaki Fark

Vergi kaçırma ve vergiden kaçınma sıklıkla birbirinin yerine kullanılır, ancak aslında iki farklı terimdir. Vergi kaçırma her zaman yasa dışıdır ve vergilerini kasıtlı olarak beyan etmeyen veya hesap vermeyen bireyleri veya işletmeleri ifade eder. Bu, insanların vergiye tabi gelir kaynaklarını gizlediği gizli ekonomiyi içerir.

Öte yandan, vergiden kaçınma vergi kanunundaki boşluklardan yararlanmayı veya vergi yükümlülüğünü azaltmak için yasal yolları kullanmayı içerir. Her zaman yasa dışı değildir, ancak bazı vergi kaçınma biçimleri etik dışı veya yasanın ruhuna aykırı olarak kabul edilebilir.

Vergi kaçınma bazı durumlarda karlı olsa da, vergi kaçınmanın tüm biçimleri pratikte uygulanabilir veya karlı değildir. Yine de, bireyler ve işletmeler tarafından yaygın olarak kullanılan vergi yükümlülüklerini azaltmanın yasal yolları vardır.

Vergi Kaçakçılığının Nedenleri Nelerdir?

Herhangi bir ulusun, vergi kaçakçılığı gibi karmaşık olayların temel nedenlerini anlaması hayati önem taşır, çünkü ancak o zaman bunu durdurmak için bir strateji geliştirilebilir. Sorun inanılmaz derecede karmaşık olsa da, şüphesiz tüm ulusların yerine getirmesi gereken bir görevdir. Vergi politikasının geliri yeniden dağıtma konusundaki sınırlı yeteneği vardır ve şu anda uygulandığı şekliyle vergi kaçakçılığının önemi ve gelir dağılımında yarattığı muazzam dengesizlik söz konusudur.  Birçok ulus, uygun periyodiklik ve sonuç dağılımıyla kaçakçılığın resmi ve sistematik bir ölçümünden yoksundur.

Vergi kaçakçılığının çeşitli nedenleri vardır, bunlardan bazıları şunlardır:

• Ülkenin vergi sisteminin kendisinden dolayı,

• Hükumetin çeşitli düzeyleri arasında yetkinin anarşik dağılımı,

• Düşük eğitim seviyelerine sahip nüfus,

• Vergi yasaları ne doğru ne de yeterince basit,

• Enflasyon,

• Yüksek vergi baskısı ve oranları,

• Önemli kayıt dışı ekonomi,

• Sürekli düzenleme rejimleri (aflar, aklamalar, silmeler, vb.),

Vergi Kaçakçılığı ile Ekonomik Suç Arasındaki Bağlantı

Kara Para Aklama

Kara para aklama ile vergi kaçırma arasındaki bağlantıyı anlamak için öncelikle bunlara aşina olmalıyız. “Kara para aklama, paranın kaynağının ve doğasının, paranın meşru görünmesi ve daha sonra kullanılabilir, devredilebilir ve pazarlanabilir hale gelmesi için maskelendiği karmaşık bir faaliyettir”

Daha da basitleştirmek gerekirse, kara para aklama, yasa dışı kökenli serveti veya yasa dışı olarak elde edilen veya vergi makamlarından ve diğer makamlardan gizlenen servetin bir kısmını sunmayı amaçlayan bir suç eylemidir.

Kara para aklama ile vergi kaçakçılığı arasındaki bağlantı önemlidir çünkü bunlar sıklıkla el ele gider. Vergi kaçakçılığı, vergi borcunu ödememek için geliri veya varlıkları vergi makamlarına kasıtlı olarak bildirmeme eylemidir. Vergi kaçakçılığı yoluyla elde edilen yasa dışı gelir, meşru görünmesi ve yetkililer tarafından tespit edilmemesi için sıklıkla aklanır. Bu nedenle kara para aklama ve vergi kaçakçılığı birbiriyle bağlantılı suçlar olarak kabul edilir.

Yolsuzluk veya yeraltı ekonomisi kaçakçılık sürecinde temel bir faktör müdür?

Yolsuzluk

Vergi kaçakçılığı ve yolsuzluk sıklıkla bir arada bulunur ve çoğu durumda etkileşime girebilir- karşılıklı ilişki göz önüne alındığında. yolsuzluğun varlığının vergi yasalarının etkilerini nasıl bozabileceği ve hükumetin gelir toplamasına engel oluşturabileceği konusu.

Çalışmalar, yolsuzluk ile vergi kaçakçılığı arasında pozitif bir korelasyon olduğunu göstermiştir.

Yeraltı Ekonomisi veya Karaborsa

Yeraltı ekonomisi ve finansal gelişme arasındaki ilişki, vergi kaçakçılığı ve bankacılık aracılığı modelinde incelendiğinde, analizin temel çıkarımı, gelir beyanından elde edilen marjinal net faydanın finansal gelişme düzeyiyle birlikte arttığıdır.

Dolaysıyla, gözlemlerle uyumlu olarak, söz konusu gelişmenin evresi ne kadar düşükse, vergi kaçakçılığının o kadar yüksek, yeraltı ekonomisinin de o kadar büyük olduğunu görülüyor.

Çoğunlukla, yeraltı faaliyetini etkilediği öne sürülen ana faktörler kamu politikası ve yönetiminin yönleriyle ilgili olmuştur. Bunlar arasında vergi ve sosyal güvenlik katkılarının yükü, vergi sisteminin karmaşıklığı ve keyfiliği, bürokrasi ve düzenlemelerin genişlemesi ve yolsuzluk ve rant arayışının görülme sıklığı yer almaktadır (Friedman ve diğerleri, 2000; Schneider ve Enste, 2000).

İlerici ve Gerici Vergi Sistemleri

İlerici bir vergi sistemi, bir bireyin geliri arttıkça artan vergi oranlarıyla karakterize edilir. Bu yapı, vergi yükünü daha eşit bir şekilde dağıtmayı ve daha yüksek gelir elde edenlerin gelirlerinin daha büyük bir yüzdesini katkıda bulunmasını amaçlar. Bu tür sistemler genellikle düşük gelirli nüfuslara fayda sağlayan sosyal programları ve kamu hizmetlerini desteklemek için kullanılır.

Bunun aksine, gerici bir vergi sistemi, daha zengin bireylere kıyasla düşük gelirli kazananlara daha yüksek bir yüzde oranı uygular. Yaygın örnekler arasında, daha az mali kapasiteye sahip olanlardan daha büyük bir gelir payı alan satış vergileri ve belirli tüketim vergileri bulunur. Bu, gelir eşitsizliğini artırabilir ve potansiyel olarak ekonomik kalkınmayı engelleyebilir.

Bu sistemlerin ekonomik büyümeyi teşvik etmedeki etkinliği önemli ölçüde değişebilir. İlerici sistemler, daha düşük gelir elde edenler için artan harcanabilir gelir yoluyla talebi teşvik edebilirken, gerici sistemler savunmasız nüfuslara daha fazla mali baskı uygulayarak tüketimi caydırabilir. Bu nedenle, vergi modellerinin seçimi ekonomik kalkınma sonuçlarını şekillendirmede kritik bir rol oynar.

Uluslararası Vergilendirme ve Ekonomik Kalkınma Karşılaştırmaları

Farklı ülkelerin vergilendirmeye nasıl yaklaştıklarını anlamak, ilgili ekonomik kalkınma yörüngelerine ilişkin önemli içgörüler ortaya çıkarır. Çeşitli vergi sistemleri küresel olarak uygulanır ve yerel işletmeleri, yabancı yatırımları ve genel ekonomik sağlığı şekillendirir.

Etkili vergilendirme stratejileri genellikle artan ekonomik büyümeyle ilişkilendirilebilir. Daha yüksek vergi gelirlerine sahip ülkeler sıklıkla altyapı, eğitim ve sağlık hizmetlerine yatırım yaparak ekonomik faaliyetleri teşvik eder. Tersine, daha düşük vergilendirmeye sahip ülkeler temel kamu hizmetlerini sağlamakta zorlanabilir.

Dikkate alınması gereken temel hususlar şunlardır:

  • Vergi oranları ve gelir üretimi
  • Vergi toplama sistemlerinin verimliliği
  • İlerici ve gerici modellere odaklanma

Uluslararası yaklaşımları incelediğimizde, İsveç veya Norveç gibi daha yüksek vergi oranlarına sahip ülkelerin sosyal refaha büyük yatırımlar yaptığı ve bunun sonucunda daha fazla ekonomik istikrar sağlandığı ortaya çıkıyor. Buna karşılık, daha düşük vergilendirmeye güvenen ülkeler kısa vadeli büyüme yaşayabilir ancak uzun vadeli sürdürülebilir kalkınmada zorluklarla karşılaşabilir.

Eşitsizliğin Giderilmesinde Vergi Politikasının Rolü

Vergi politikası, ekonomilerdeki eşitsizliği ele almak için kritik bir araç görevi görür. Vergi rejimlerini daha zengin bireylerin ve şirketlerin adil bir paya katkıda bulunmasını sağlayacak şekilde yapılandırarak, hükümetler kaynakları etkili bir şekilde yeniden dağıtabilir. Bu yeniden dağıtım, düşük gelirli gruplara orantısız bir şekilde fayda sağlayan kamu hizmetlerinin ve sosyal refah programlarının finansmanına yardımcı olur.

İlerici vergi sistemleri, daha yüksek gelir dilimlerine daha yüksek vergi oranları uygulayarak gelir farkını daraltarak bu yaklaşıma örnektir. Buna karşılık, gerici vergi sistemleri, daha düşük gelirli haneler daha zengin bireylere kıyasla kazançlarının daha büyük bir yüzdesini vergi olarak ödediğinden eşitsizliği daha da kötüleştirebilir.

Dahası, vergi teşvikleri dezavantajlı topluluklara yatırımları teşvik etmek için tasarlanabilir. Bu tür önlemler, işletmeleri iş yaratmaya ve tarihsel olarak kaynaklardan yoksun olan alanlarda ekonomik kalkınmayı teşvik etmeye teşvik eder. Hükümetler, vergi politikasını sosyal eşitlik hedefleriyle stratejik olarak uyumlu hale getirerek kapsayıcı ekonomik büyümeyi teşvik edebilir.

Sonuç olarak, vergilendirme ve ekonomik kalkınma arasındaki etkileşim, vergi politikasının eşitsizliği azaltmadaki hayati rolünün altını çizer. Etkili vergi yapıları yalnızca gerekli geliri sağlamakla kalmaz, aynı zamanda oyun alanını eşitlemeye yardımcı olur ve nihayetinde daha adil bir topluma katkıda bulunur.

Vergi Uyumu ve Ekonomik Etki

Vergi uyumu, bireylerin ve işletmelerin gelirlerinin zamanında ve doğru bir şekilde bildirilmesi ve ödenmesi gereken vergilerin ödenmesi yoluyla vergi yasalarına uymasını ifade eder. Bu uyum, bir vergi sisteminin etkili bir şekilde işlemesi için hayati önem taşır ve ekonomik kalkınma için önemli etkileri vardır.

Yüksek düzeyde vergi uyumu, kamu hizmetleri ve altyapı yatırımları için kullanılabilen hükümet gelirini artırır. Bu da daha iyi finanse edilen eğitim, sağlık hizmeti ve ulaşım sistemleri genel üretkenliği ve yaşam kalitesini iyileştirdiğinden ekonomik büyümeyi teşvik eder.

Tersine, vergi kaçakçılığı, hükümeti temel gelirden mahrum bırakarak ekonomik kalkınmayı baltalar. Bu, artan borçlanmaya, azalan kamu hizmeti sunumuna ve düşük gelirli bireyleri orantısız bir şekilde etkileyen gerileyen vergilere güvenmeye yol açabilir ve böylece eşitsizliği daha da kötüleştirir.

Vergi uyumu kültürünü teşvik etmek, sürdürülebilir ekonomik kalkınma için hayati önem taşır. Vergi mükellefi eğitimi ve verimli vergi sistemleri gibi stratejiler uyumu teşvik ederek tüm paydaşların adil bir şekilde katkıda bulunmasını ve hükümetlerin kalkınma hedeflerini etkili bir şekilde yerine getirmesini sağlayabilir.

Vergi Uyumunun Önemi

Vergi uyumu, bireylerin ve işletmelerin vergi yasalarına ve yönetmeliklerine uyma derecesini ifade eder. Bu uyum, kamu maliyesinin sürdürülebilirliği ve vergilendirme ve ekonomik kalkınmanın daha geniş çerçevesi için hayati önem taşır. Yüksek düzeyde vergi uyumunun sağlanması, hükümetlerin kamu hizmetlerini ve altyapısını finanse etmek için gerekli geliri elde etmelerini sağlar.

Bireyler ve şirketler vergi düzenlemelerine uyduğunda, eğitim, sağlık hizmeti ve ulaşım gibi temel hizmetlere katkıda bulunurlar. Bu hizmetler genel yaşam kalitesini artırır ve ekonomik faaliyeti teşvik ederek büyüme ve yatırıma elverişli bir ortam yaratabilir. Ayrıca, vergi uyumu daha yüksek vergi oranlarına olan ihtiyacı azaltır, vergi mükelleflerine ve ekonomiye fayda sağlar.

Vergi uyumu ayrıca ekonomik sistemde adaleti de artırır. Vergi mükellefleri yükümlülüklerini yerine getirdiğinde, vatandaşlar ve işletmeler arasında eşitliği teşvik ederek herkesin adil payına düşeni yapmasını sağlar. Bu eşitlik, kamu kurumlarına olan güveni sürdürmek için çok önemlidir ve hükümet ile seçmenleri arasında olumlu bir ilişkiyi teşvik eder.

Vergi Kaçırmanın Kalkınma Üzerindeki Sonuçları

Vergi kaçakçılığı, büyüme için olmazsa olmaz olan kamu kaynaklarını tüketerek ekonomik kalkınmayı önemli ölçüde baltalar. Bireyler veya işletmeler vergi yükümlülüklerinden kaçındığında, hükümetler daha az gelir elde eder ve kritik altyapı, sağlık hizmeti ve eğitime yatırım yapma yeteneklerini sınırlar. Bu, özellikle düşük gelirli bölgelerde, az gelişmişlik döngüsünü sürdürür.

Vergi kaçakçılığı, hükümet gelirlerinin azalmasına ek olarak eşitsizliği teşvik eder ve kurumlara olan kamu güvenini aşındırır. Vergi ödemeyenler yükü uyumlu vergi mükelleflerine kaydırır, memnuniyetsizlik ve hayal kırıklığı yaratır ve bu da ekonomik katılımı engelleyebilir. Güven, ekonomik faaliyete elverişli bir iş birliği ortamının teşvik edilmesi için olmazsa olmazdır.

Etkileri yabancı yatırıma da uzanır. Yüksek vergi kaçakçılığı seviyelerine sahip ülkeler, istikrarlı ve öngörülebilir vergi sistemleri arayan yatırımcılar için riskli görünebilir. Bu algı, yabancı sermayeyi caydırır, yerel ekonomik kalkınmayı engeller ve farklı vergi uyumluluk seviyelerine sahip ülkeler arasındaki eşitsizlikleri daha da kötüleştirir.

Bu zorluklarla mücadele etmek için vergi yasalarının etkili bir şekilde uygulanması hayati önem taşır. Uyumluluğu iyileştirmeyi amaçlayan girişimler yalnızca hükümet gelirini artırmakla kalmaz, aynı zamanda daha adil bir ekonomik manzarayı teşvik ederek uzun vadede daha yüksek yatırımları ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik eder.

Vergilendirme ve Ekonomik Kalkınmada Gelecekteki Eğilimler

Ekonomiler küresel olarak gelişmeye devam ederken, vergilendirme ve ekonomik kalkınmanın kesişimi giderek daha fazla dijital ilerlemelerden ve sürdürülebilirlik girişimlerinden etkileniyor. Dijital ekonomi, geleneksel vergilendirme çerçevelerini yeniden şekillendiriyor ve dijital işlemlerin uyumluluğunu ve adil vergilendirmesini sağlamak için yenilikçi yaklaşımları gerekli kılıyor.

E-ticaret ve dijital hizmetlerin yükselişi, vergi idaresinde karmaşıklıklar yaratıyor. Hükümetler, sınır ötesi işlemler, dijital malların vergilendirilmesi ve geçici iş ekonomisi gibi zorlukları ele almak için vergi politikalarını uyarlamalıdır. Temel stratejiler şunları içerebilir:

  • Çevrimiçi platformlardan gelir elde etmek için dijital hizmet vergilerinin uygulanması.
  • Vergi tabanı aşınması ve kar kaydırmasıyla mücadele için uluslararası iş birliğinin artırılması.
  • Sürdürülebilirlik ve çevresel kaygılar, yeşil vergilerin getirilmesini teşvik ediyor. Bu vergiler, çevre dostu uygulamaları teşvik etmeyi amaçlıyor ve temiz teknolojilerde inovasyonu teşvik ederek ekonomik kalkınmayı sağlayabilir. Politikalar şunları içerebilir:
    • Sera gazı emisyonlarını azaltmak için karbon vergileri.
    • Sürdürülebilir uygulamalara yatırım yapan işletmeler için teşvikler.

Vergilendirme ve ekonomik kalkınmadaki bu tür gelecekteki eğilimler, ekonominin tüm sektörlerinden eşit katkılar sağlarken büyümeyi teşvik etmek için dengeli bir yaklaşım gerektirecektir.

Dijital Ekonomi ve Vergilendirme

Dijital ekonomi, öncelikle internet ve dijital veriler olmak üzere dijital teknolojilere dayalı bir ekonomiyi ifade eder. Bu bağlamda vergilendirme, geleneksel vergi çerçevelerinin genellikle dijital işletmelerin hızlı evrimine ayak uydurmakta zorlanması nedeniyle benzersiz zorluklar ve fırsatlar sunar.

Önemli bir sorun, çevrimiçi faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesidir. Google ve Amazon gibi şirketler, fiziksel olarak varlık göstermedikleri ülkelerden önemli gelir elde ederek mevcut vergi yasalarının uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Bu, bu firmaların kar elde ettikleri ekonomilere uygun şekilde katkıda bulunmalarını sağlamayı amaçlayan bir dijital hizmetler vergisi oluşturulması hakkında tartışmalara yol açmıştır.

Ayrıca, dijital para birimlerinin ve finansal teknoloji(fintech) yeniliklerinin yükselişi, vergilendirme için daha fazla karmaşıklık yaratmaktadır. Hükümetler yeni finansal araçlara uyum sağlamalı ve vergilendirme çerçevelerinin dijital mal ve hizmetlerdeki sermaye kazançları ve KDV gibi konuları etkili bir şekilde ele alabilmesini sağlamalıdır. Dijital ekonomi gelişmeleri ile vergilendirme arasındaki etkileşim, küresel olarak ekonomik kalkınma stratejilerini önemli ölçüde şekillendirecektir.

Etkili vergi politikaları, eşitliği sağlarken büyümeyi teşvik etmek için gelişmelidir ve dijital çağda vergilendirme ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi sürdürülebilir ilerleme için giderek daha da önemli hale getirir.

Sürdürülebilirlik ve Çevre Vergileri

Sürdürülebilirlik ve çevre vergileri, çevreyi olumsuz etkileyen faaliyetlere uygulanan finansal ücretlerdir. Bu vergiler, hem bireyleri hem de işletmeleri karbon ayak izlerini azaltmaya teşvik ederek çevre dostu uygulamaları teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Sürdürülebilirliği vergilendirmeye entegre etmek önemli ekonomik kalkınma fırsatlarına yol açar.

Bu tür vergiler, sera gazı emisyonlarını cezalandıran karbon vergisi ve atıkları azaltmayı amaçlayan plastik kullanımına uygulanan vergileri içerebilir. Bu mekanizmalar yalnızca hükümetler için gelir sağlamakla kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilir teknolojilere yatırımları da teşvik eder. Yeşil girişimleri teşvik ederek vergilendirme, yeniliği teşvik edebilir ve yeni sektörlerde iş yaratabilir.

Çevre vergileri, sürdürülebilirliği destekleyen altyapı projelerinin finansmanında da önemli bir rol oynar. Buna yenilenebilir enerji tesisleri ve toplu taşıma sistemleri dahildir. Ekonomiler daha yeşil uygulamalara doğru geçiş yaparken, sürdürülebilir vergilendirme ekonomik kalkınmayı çevre korumayla uyumlu hale getirmek için kritik bir araç haline gelir.

Sürdürülebilirlik ve çevre vergilerinin etkili tasarımı ve uygulanması ekonomik dayanıklılığı önemli ölçüde artırabilir. Finansal akışları sürdürülebilir uygulamalara yönlendirerek, bu vergiler hem sağlam hem de çevreye duyarlı büyümeyi teşvik edebilir ve sonuçta toplumun tamamına fayda sağlayabilir.

Ekonomik Kalkınma İçin Vergilendirmeyi Optimize Etmeye Yönelik Stratejik Yaklaşımlar

Vergilendirmeyi optimize etmeye yönelik stratejik yaklaşımlar ekonomik kalkınmayı önemli ölçüde artırabilir. Krediler ve kesintiler gibi vergi teşvikleri işletmeleri yatırım yapmaya ve genişlemeye teşvik edebilir. Hükümetler araştırma ve geliştirme girişimlerini destekleyerek inovasyonu teşvik eder ve bu da nihayetinde ekonomik büyümeyi sağlar.

Aşamalı bir vergi sistemi uygulamak da faydalı olabilir. Bu tür sistemler, daha yüksek gelir oranlarına sahip bireylerin ve şirketlerin daha fazla katkıda bulunmasını sağlar. Bu yaklaşım, kaynakların kamu mallarına ve hizmetlerine yeniden tahsis edilmesine ve ekonomik eşitsizliklerin giderilmesine yardımcı olur.

Ayrıca, vergi uyumluluğu süreçlerinin kolaylaştırılması mükellef katılımını artırır. Basitleştirilmiş prosedürler idari yükleri azaltır ve daha yüksek uyumluluğu teşvik eder

Son olarak, vergi yönetiminde teknolojiyi benimsemek verimliliği artırabilir. Dosyalama ve ödeme için otomatik sistemler insan hatasını azaltabilir ve şeffaflığı artırabilir. Genel olarak, vergilendirme ve ekonomik kalkınmadaki bu stratejik yaklaşımlar sürdürülebilir büyüme için daha elverişli bir ortam yaratır.

Vergilendirme, yatırım kararlarını, altyapı büyümesini ve sosyal eşitliği etkileyen ekonomik kalkınmanın kritik bir bileşenidir. Vergilendirme ve ekonomik ilerleme arasındaki karmaşık etkileşimi anlamak, politika yapıcıların sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen stratejiler geliştirmesini sağlar.

Daha fazla birbirine bağlı küresel bir ekonomiye doğru ilerlerken, yenilikçi vergilendirme modellerini benimsemek hayati önem taşıyacaktır. Dijital çağda vergilendirmenin getirdiği zorlukları ele almak ve etkili vergi politikalarıyla adil büyümeyi teşvik etmek zorunludur.

NETİCE

Netice olarak, vergi uyumu kültürü, ekonomik istikrarı ve büyümeyi destekler. Hükümetler, vergi mükellefleri yükümlülüklerini tutarlı bir şekilde yerine getirdiğinde ekonomik kalkınmayı yönlendiren uzun vadeli projeler planlayabilir ve bunlara yatırım yapabilir. Vergi uyumunu iyileştirmeye odaklanarak, uluslar tüm vatandaşlara fayda sağlayan daha sürdürülebilir bir ekonomik ortam yaratabilir.

KAYNAK:

  • The Role of Taxation in Promoting Economic Development June 16, 2024 Tax Law, Laws Learned
  • Analyzing Taxation in Different Countries: A Comparative Overview EditorialEditorialJune 11, 2024 Tax Law, Laws Learned
  • Tarihçe ile ilgili çeşitli yazarların görüşleri.

Enflasyon Üzerine Uzmanlardan Alıntılar

Ekonomistleri ve bireyleri rahatsız eden korkulan kelime enflasyon, yıllardır büyük bir endişe konusu olmuştur. Fiyatlar yükseldikçe ve paranın değeri azaldıkça, insanlar cevaplar ve çözümler ararlar. Bu belirsizliğin ortasında, çeşitli alanlardan uzmanlar bilgeliklerini ve zekalarını paylaşarak enflasyonun karmaşıklıkları ve hayatlarımız üzerindeki etkileri hakkında içgörüler sunarlar.

Uzmanların bu alıntıları, harekete geçmemiz, riskleri öngörmemiz ve enflasyonun ciddiyeti arasında mizah bulmamız için bizi teşvik eden değerli içgörüler sunuyor. Enflasyonun sunduğu zorluklarla mücadele ederken, etkilerini ilk elden inceleyen ve deneyimleyenlerin bilgeliğinde ve zekâsında, rehberlik ve ilham bulunabilir.

“Enflasyon, yasa yapmadan vergi almaktır” – Milton Friedman

Ünlü ekonomist Milton Friedman’a göre enflasyon, mevzuatı olmayan bir vergilendirme biçimi olarak görülebilir. Bu güçlü alıntı, enflasyonun bireyler ve ekonominin tamamı üzerindeki gizli etkilerini vurgular.

Düzenli vergilendirme, hükümet tarafından fon toplanması için mevzuat ve net yönergeler gerektirirken, enflasyonun insanların satın alma gücü ve serveti üzerinde benzer bir etkisi vardır ancak açık bir onaya gerek yoktur. Paranın değerini aşındırır ve tasarrufların ve yatırımların gerçek değerini düşürür.

Friedman’ın ifadesi, enflasyonun bireyler için geleneksel vergilendirme kadar, hatta daha da fazla zararlı olabileceğini ima ediyor. Bu kadar belirgin veya kolay anlaşılır olmasa da, enflasyonun insanların yaşamları ve ekonomi üzerindeki etkisi önemlidir.

Friedman, enflasyonu vergilendirmeyle eşitleyerek etkilerinin gizli doğasını vurgular. İnsanlar, satın alma güçlerinin zamanla sessizce azaldığını fark etmeyebilir, bu da mal ve hizmetleri karşılamayı veya gelecek için plan yapmayı zorlaştırır.

Ayrıca, vergilendirmeden farklı olarak enflasyon, gelir düzeyi veya vergi diliminden bağımsız olarak herkesi etkiler. Bu, tüm bireyler için paranın değerini sessizce aşındıran bir güçtür ve başlangıçta daha az kaynağa sahip olanları orantısız bir şekilde etkileyen geriletici bir vergi haline getiriyor.

Friedman’ın sözü, enflasyonun etkisine ve bireyler ve toplum üzerindeki etkilerine dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatır. Politika yapıcılar, enflasyonun gizli vergilendirmesini fark edip ele alarak, istikrarlı fiyatları korumak ve insanların ekonomik refahını korumak için çalışabilirler.

20. yüzyılın en etkili ekonomistlerinden biri olan Milton Friedman, enflasyonun öncelikle para arzındaki artıştan oluştuğuna inanıyordu. Friedman’a göre enflasyon, daha yüksek üretim maliyetleri veya arzdaki kıtlıklar gibi faktörlerden değil, aşırı parasal büyümeden kaynaklanmaktadır. Dolaşımdaki para miktarında bir artış olduğunda, bu mal ve hizmetler için daha yüksek fiyatlara yol açar. Bu fikir, parasal enflasyon teorisi olarak tanındı.

“Enflasyon bir soyguncu kadar vahşi, silahlı bir soyguncu kadar korkutucu ve bir tetikçi kadar ölümcüldür” – Ronald Reagan

Enflasyon, bir ekonomide tahribata yol açabilen yıkıcı bir güçtür ve eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın bu sözü, etkisini canlı bir şekilde yansıtır. Bir soyguncunun eşyalarınızı vahşice alması gibi, enflasyon da paranızın satın alma gücünü aşındırır.

Silahlı bir soyguncu gibi, enflasyon insanların kalplerine korku aşılar. Getirdiği belirsizlik, bireylerin ve işletmelerin gelecek için plan yapmasını zorlaştırır. Huzursuzluk ve güvensizlik atmosferi yaratır.

Ronald Reagan’ın karşılaştırması bize enflasyonun yarattığı tehlikeleri hatırlatıyor. İstikrarlı ve sağlıklı bir ekonomiyi sürdürmek için enflasyonu kontrol altında tutmanın gerekliliğine dair güçlü bir uyarı görevi görüyor.

Benzer şekilde, ünlü ekonomist John Maynard Keynes enflasyonu kontrol etmede hükümet müdahalesinin rolünü vurguladı.

Ünlü, bir şekilde “Devam eden bir enflasyon süreciyle hükümet, gizlice ve fark edilmeden, vatandaşlarının servetinin önemli bir kısmına el koyabilir.” demiştir. Bu açıklama, hükümetlerin enflasyonist baskıların vatandaşların servetini aşındırmasını önlemek için proaktif önlemler almalarının önemini vurgular.

Keynes, para arzının fiyat düzeyinin oluşmasında tek etken olmadığına inanıyordu, çünkü hanehalkı tüketim harcamaları, yatırım, hükumet harcamaları ve vergiler gibi birkaç başka faktör daha vardı.

Sonunda Keynesçiler dahi, enflasyonun para arzının büyümesinin yüksek olmasıyla oluştuğu ve bunun da fiyat düzeyini sürekli olarak yukarı çektiği sonucuna vardılar.

Federal Rezerv’in eski Başkanı Paul Volcker, 1980’lerde enflasyonla mücadele etmek için kararlı adımlar attı.

Genellikle “Volcker Şoku” olarak adlandırılan yaklaşımı, faiz oranlarını benzeri görülmemiş seviyelere çıkarmayı içeriyordu. Volcker, “Ortalama bir Amerikalının yaşam standardının düşmesi gerekiyor… Bundan kaçabileceğinizi sanmıyorum.” dedi. Bu alıntı, enflasyonla etkili bir şekilde mücadele etmek için gerekli olabilecek zorlu uzlaşmaları gösteriyor.

Review of Economic Dynamics’te yakın zamanda yayınlanan bir makalede Stanford’s Hoover Enstitüsi’nden Cochrane,

daha yüksek enflasyonun, federal hükümetin pandemi sırasında ekonomiye trilyonlarca dolar teşvik harcaması yapmasından kaynaklandığını savunuyor. Gelecekteki enflasyon şoklarını önlemek için, ABD’li politikacıların vergileri, harcamaları ve büyümeyi hedeflemeleri ve ekonomiyi kontrol altında tutmak için yalnızca faiz belirlemeye güvenmeyi bırakmaları gerektiğini söylüyor. “Fed, insanların düşündüğünden çok daha az güçlü,” diyor.

ABD Federal Rezervi’nin eski başkanı Alan Greenspan,

“benzeri görülmemiş miktardaki hükümet harcamaları” ve “artan federal borcun” daha uzun bir süre boyunca daha yüksek enflasyona yol açabileceğini söyledi.

İlaveten, şu anda Advisors Capital Management’ta kıdemli ekonomi danışmanı olan Greenspan, “çok fazla doların çok az mal ve hizmeti kovaladığı” talep yönlü enflasyon ve enerji, ulaşım ve hammadde kıtlıklarının yaygın olduğu arz yönlü enflasyon konusunda alarm verdi.

Arz yönlü ekonomistler de enflasyonun parasal bir olgu olduğu görüşündedir.

Bu yönlü akışın enflasyonu yenmek için önerileri; parasal kısıtlamalar ve vergi oranlarında bir azalma veya indirimdir. Böyle bir azalma toplam arzın büyümesini teşvik edecek ve nihayetinde enflasyon oranını baskılayacaktır.

Bir kısım Latin Amerikalı ekonomistin savunduğu yapısalcı görüş ise,

enflasyonu yaratanlar olarak yapısal ve kurumsal nedenleri ileri sürüyor. Ülke ekonomisinde enflasyona neden olan çeşitli kısıtlamalar vardır, özellikle gelişmekte olan ülkelerde (Nanga, 2001): 1) gıda arzının esnek olmaması kısıtlamaları. Gelişmekte olan ülkelerdeki bu kısıtlama, gıda sektörünün sermayedar olmayan tarım ve geçimlik çiftçiler tarafından domine edilmesi nedeniyle oluşur. 2) döviz kısıtlamaları. Bu durum, döviz kazançlarının enflasyondan düşük olması nedeniyle oluşur- ithal mallar ile hızlandırılmış kalkınma ihtiyacının, nüfus artışının ve diğerlerinin etkisi ile birlikte. 3) yetersiz finansal kaynakların neden olduğu mali kısıtlamalar.

STEPHEN D. KING, We Need to Talk About Inflation adlı Yale Üniversite 2023 yayını kitabında:

Enflasyonun birçok nedeni olabilir, ancak nihayetinde iki şekilde tanımlanabilecek bir hikayedir. Ya enflasyon çoğu şeyin (mallar, hizmetler, ücretler, karlar, kiralar) yükselen fiyatlarını yansıtır ya da bunun yerine paranın düşen değerini yansıtır. Bu iki bakış açısı, aslında, aynı madalyonun iki yüzüdür.

Paranın toplumdaki rolü tipik olarak (i) bir değişim aracı (takasın verimsizliklerinden kaçınma mekanizması); (ii) bir değer deposu; ve (iii) bir hesap birimi olarak görülmüştür. Enflasyon, paranın bir hesap birimi olarak rolünü özellikle kaygan hale getirir.

Bazı banknotlar gerçek değerleri hakkında yalnızca belirsiz vaatler içerir ve yalnızca geçmiş bir çağdan sözlü kalıntılar sunar. Misal olarak, Bank of England £20 banknotunda “Hamiline talep üzerine yirmi pound ödemeyi taahhüt ediyorum” ifadesi yer alır. Tarihsel olarak, böyle bir banknotun hamili Bank of England’a uğrayıp karşılığında altın alabilirdi. Ancak bu bağlantı, İngiltere’nin altın standardını terk ettiği yıl olan 1931’de koptu. Şimdi geçerli olan bankanın sadece bir vaadidir.

Özetlemek gerekirse, enflasyon sadece parayı değil, inançları, toplumsal gelenekleri ve güveni de içeren bir olgudur. Hükümetler çoğu zaman, sonunda gözyaşlarıyla sonuçlansa bile, enflasyonist yolu seçme cazibesine karşı koyamazlar. Parasal ve mali düzenlemeler zaman zaman ayrı tutulabilir, ancak her zaman çok sık toksik bir ilişki olduğu kanıtlanabilecek şeyi yeniden kurmaya mahkûmdurlar. Bu toksiklik, sırayla, geride kalma korkusunun siyasi statükoyu tehdit ettiği toplumda derin bir adaletsizlik yaratabilir.

Washington D.C. Orta Doğu Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol,

Türkiye faiz oranlarını ekonomik büyümeyi artırmak, iş yaratmak, enflasyonu düşürmek ve yabancı yatırım çekmek için gerekli olduğu düşüncesiyle düşürdü. Daha yüksek borçlanma maliyetlerinin ekonomiyi yavaşlattığı savunuluyordu. Ayrıca, işletmelerin borçlanma maliyetlerindeki artışı ürünlerinin fiyatına yansıtmaları nedeniyle fiyat artışlarına da neden oluyordu. Daha düşük faiz oranlarının yatırımı, üretimi ve istihdamı artıracağını ve liranın zayıflığının Türk ihracatını artıracağını, ithalatı azaltacağını ve cari açığı dengeleyeceğini, bunun da enflasyonu düşüreceğini düşünüldü.

Ancak sorun şu. Ekonomistler, faiz oranı indirimlerinin enflasyonu artıracağı ve halkın kazançlarını ve tasarruflarını aşındıracağı konusunda uyarıyor. Üretimi de artırmayacak. Birçok üretici ithal mallara ve enerjiye bağımlı, bu da girdi maliyetlerinin artacağı anlamına geliyor. Liranın zayıflığı nedeniyle yabancı yatırım çekme mantığı da sorunlu idi. Zira, “yeni Türkiye” onlar için pek de çekici bir yer değildi. Dolayısıyla enflasyon yükseldi.

carnegieendowment.org, by Michael Young ve Mustafa Kutlay December 2021’de yayınlanan makalede,

Türkiye’nin enflasyona karşı mücadelesi için, uygun bir uzun vadeli strateji, ülkenin üretim kapasitesini ve yüksek katma değerli ihracat performansını iyileştiren tutarlı bir politika seti benimsemek, böylece fiyat istikrarını korumak ve cari açıkları kontrol etmek olacaktır. Herhangi bir ekonomik politika sözleşmesi, kesinlikle, politik bağlam tarafından şartlandırılır. Her durumda, üç bileşen öne çıkar: makroekonomik istikrar, elverişli bir politik-ekonomik kurumsal ortam ve iyi hazırlanmış bir endüstriyel politika.

NETİCE:

Bu alıntılar enflasyonla mücadele konusunda farklı bakış açıları sunarken, hepsi sorunun ciddiyetini kabul ediyor. İster hükümet müdahalesi, ister sıkı para politikası veya yenilikçi yaklaşımlar olsun, bu uzmanların içgörüleri enflasyona karşı devam eden mücadelede yol gösterici ilkeler olarak hizmet ediyor.

Enflasyon ciddi bir konu olsa da, mizah biraz rahatlama sağlayabilir. Komedyen Will Rogers’ın bir zamanlar söylediği gibi, “Enflasyon, saçınız varken beş dolara yaptırdığınız on dolarlık saç kesimine on beş dolar ödemenizdir.” Enflasyona dair bu esprili yaklaşım, konuya hafif yürekli bir bakış açısı getirirken, aynı zamanda bireyler ve günlük harcamaları üzerindeki kişisel etkisini de vurgular.

KAYNAK:

  • We Need to Talk About Inflation, STEPHEN D. KING, Date: 2023, Published by: Yale University Press
  • quotesanity.com Top Quotes On Inflation: Wisdom And Wit From Experts October 22, 2024 by Quotesanity Team
  • Monetary Policy vs Fiscal Policy: Experts’ Views, bestdiplomats.org
  • ipsos.com, Global views on inflation
  • A regular survey of experts on matters relating to Middle Eastern and North African politics and security. carnegieendowment.org, by Michael Young
  • December 2, 2021, Mustafa Kutlay | Senior lecturer in the Department of International Politics at City, University of London
  • Washington D.C., Orta Doğu Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol,

Orta sınıf neden bu kadar önemli?

Sosyal Sınıf Nedir?

Sınıf, ekonomik sınıf, sosyo-ekonomik sınıf, sosyal sınıf. Fark nedir? Her biri, insanların toplumda gruplara (özellikle sıralanmış hiyerarşilere) nasıl ayrıldığını ifade eder. Aslında, aralarında önemli farklılıklar vardır.

Ekonomik Sınıf

Ekonomik sınıf, özellikle birinin gelir ve servet açısından diğerlerine göre nasıl sıralandığına atıfta bulunur. Basitçe söylemek gerekirse, sahip olduğumuz para miktarına göre gruplara ayrılırız. Bu gruplar genellikle alt (en fakir), orta ve üst sınıf (en zengin) olarak anlaşılır. Birisi toplumda insanların nasıl toplumsal sınıf düzeni içinde olduklarını belirtmek için “sınıf” kelimesini kullandığında, çoğunlukla buna atıfta bulunur.

Sosyo-Economic Sınıf

Sosyo-ekonomik sınıf, sosyo-ekonomik statü olarak da bilinir ve sıklıkla SES olarak kısaltılır, meslek ve eğitim gibi diğer faktörlerin, bir kişinin toplumdaki diğerlerine göre sıralanmasında zenginlik ve gelirle nasıl bir araya getirildiğini ifade eder.

Sosyo-ekonomik sınıf, ekonomik sınıftan daha karmaşık bir formülasyondur çünkü prestijli kabul edilen belirli mesleklere, örneğin doktorlar ve profesörlere ve akademik derecelerle ölçülen eğitim düzeyine atfedilen sosyal statüyü hesaba katar. Ayrıca, mavi yakalı işler veya hizmet sektörü gibi diğer mesleklerle ilişkilendirilebilecek prestij eksikliğini ve genellikle bir eğitim kurumunu bitirmemiş olmanın getirdiği kusuru da dikkate alıyor.

Sosyal Sınıf

“Sosyal sınıf” terimi, hem genel halk hem de sosyologlar tarafından sıklıkla SES ile birbirinin yerine kullanılır. Ancak teknik anlamda, sosyal sınıf, kişinin zamanla potansiyel olarak değişebilen ekonomik durumundan daha az değişme olasılığı olan veya değiştirilmesi daha zor olan özelliklere atıfta bulunmak için kullanılır. Böyle bir durumda, sosyal sınıf, kişinin hayatının sosyo-kültürel yönlerini, yani kişinin ailesi tarafından sosyalleştirildiği özellikleri, davranışları, bilgiyi ve yaşam tarzını ifade eder. Bu nedenle “alt”, “orta”, “üst” gibi sınıf tanımlayıcılarının, anlatılan kişiyi nasıl anladığımız üzerinde sosyal ve ekonomik etkileri olabilir.

Bir kişi, “sınıf” kelimesini bir tanımlayıcı olarak kullandığında, belli davranışları ve yaşam tarzlarını adlandırıyor ve bunları diğerlerinden üstün olarak çerçeveliyor demektir.

Bourdieu, sınıf düzeylerinin, kişinin toplum içinde yolunu bulmasını sağlayan belirli bir bilgi, davranış ve beceri setinin edinilmesiyle belirlendiğini söylemiştir.

Neden Önemlidir?

Peki sınıf, nasıl adlandırmak veya dilimlemek isterseniz isteyin, neden önemlidir? Sosyologlar için önemlidir çünkü var olması toplumda haklara, kaynaklara ve güce eşitsiz erişimi yansıtır – buna toplumsal sınıflaşma düzeni deniyor. Bu nedenle, bir bireyin eğitime erişimi, bu eğitimin kalitesi ve ne kadar yüksek bir seviyeye ulaşabileceği üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Ayrıca, kişinin sosyal olarak kimleri tanıdığını ve bu kişilerin ekonomik ve istihdam açısından avantajlı fırsatlar, siyasi katılım ve güç, hatta sağlık ve yaşam beklentisi gibi birçok şeyi ne ölçüde sağlayabileceğini de etkiler.

Orta Sınıfın Tanımı

Peki orta sınıf tam olarak nedir? Zenginlikle mi yoksa değerlerle mi tanımlanır?

Gerçek şu ki, “orta sınıf” belirsiz bir terimdir. Ve görünen o ki, herkesin kendine göre bir tanımı var. Bu yüzden bunun nasıl kullanıldığı konusunda dikkatli olmak gerekir.

Orta sınıfın, aynı sosyoekonomik statüyü paylaşan bir grup insanı ifade ettiği konusunda bir fikir birliği vardır. Ancak, orta statünün neyi temsil ettiği konusunda bir fikir birliği yoktur ve tanımı farklı akademik geleneklere ve bakış açılarına göre değişmektedir (Atkinson ve Brandolini, 2013).

Sosyologlar, orta sınıfı toplumdaki işlevsel konumu, genellikle mesleği ve eğitim seviyesi açısından tanımlama eğilimindedir.

Ekonomistler ise orta sınıf statüsünü, kıstas olarak geliri kullanarak ve orta sınıf yerine orta gelir sınıfı terimini kullanarak tanımlama eğilimindedir.

Eşikler, yoksulluk sınırlarını belirleme metodolojisine uygun olarak, göreceli (medyan gelirin yüzdeleri) veya mutlak (günlük veya aylık belirli bir gelir miktarı) olabilir. Gelirin sınıf statüsünün bir göstergesi olarak kullanılması, refah ekonomisine iyi bir şekilde dayanması ve ülkeler ve zamanlar arasında karşılaştırılabilir olması nedeniyle önemli avantajlara sahiptir. Ayrıca birkaç dezavantajı da vardır; bunlardan biri, orta sınıf için gelir seviyelerini belirlemenin tartışmalı bir iş ve prosedürün biraz  keyfi olmasıdır.

Mutlak eşiklere dayalı tanımlar, orta sınıfın evrimi üzerine giderek artan sayıda çalışmada benimsenmektedir. Genellikle, belirli bir mal ve hizmet setini satın alabilecek kadar yüksek bir satın alma gücüne sahip olan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus, orta gelir sınıfı olarak kabul edilmektedir.

Çalışmalar, mutlak bir ölçü (yani, mesela günde10-20 $ PPP ile yaşayan nüfusun oranı) veya iki göreceli ölçü (yani, medyan harcamanın %75 ila %125’i arasına düşen nüfus oranı ve  orta %60’ın tüketim dağılımının, toplam harcama içindeki payı) dahil olmak üzere çeşitli orta sınıf ölçümlerini içermektedir.

Ancak, yıllık gelir verileriyle ekonomik güvenlik tam olarak yakalanmayabilir. 

Birincisi, aylık gelir on iki aylık bir süre boyunca dalgalı olabilir ve bu nedenle bazı orta sınıf hanelerinin yıl içinde yoksulluk dönemleri yaşamaları mümkündür.

İkincisi, ekonomik güvensizlik yalnızca şimdiki zamanla ilgili değildir, aynı zamanda geçmiş deneyimleri ve gelecekteki olası olumsuz şoklara ilişkin beklentileri de kapsar. Bu nedenle, olabilecek işsizlik dönemini, tıbbi bir acil durumu (veya her ikisini) karşılayacak kadar birikimi olan ve üç aylık geliri aşan finansal servete sahip olan ailelerin orta sınıf içerisindeki payı da önemli bulunmaktadır.

Orta Sınıfın Önemi

Orta sınıf, her toplumun hayati bir bileşenidir. Çok zenginler ile fakirler arasında bir köprü görevi görür, gelir eşitsizliğini azaltmaya ve daha fazla ekonomik istikrar yaratmaya yardımcı olur. Herhangi bir ülkenin ekonomik motorunun önemli bir parçasıdır, tüketicilere mal ve hizmetler sağlar, vergilere katkıda bulunur ve bazı durumlarda inovasyon ve girişimcilik için bir platform sağlar.

Orta sınıf çalışanlar genellikle bir ulusun iş gücünün omurgasını oluşturur ve sıklıkla ekonominin büyümesini sağlamak için gereken iş gücünü ve teknik becerileri sağlarlar. Ayrıca genellikle toplumsal faaliyetlere ve toplumun tamamına fayda sağlayan diğer faaliyetlere katılma olasılıkları daha yüksektir.

Artan kanıtlar, orta sınıfın büyüyen boyutunun daha iyi ekonomik ve politik sonuçlara yol açtığını göstermektedir. Orta sınıfın daha büyük olması ile daha iyi ekonomik ve politik koşullar arasındaki ilişkinin teorik arka planı ‘modernleşme hipotezine dayanmaktadır . Bu hipotez, daha yüksek yaşam standartlarının daha yüksek demokrasi seviyelerine olan talebi yönlendirdiğini öngörür.

Bazı yorumcular, daha büyük bir orta sınıfın hem daha yüksek yaşam standartlarının habercisi olduğunu hem de bir ülkedeki demokratik taleplerin güçlü bir itici gücü olma ihtimalinin yüksek olduğunu ileri sürmektedir.

Teorik olarak, orta sınıfın büyüklüğü en az üç şekilde modernleşme hipoteziyle ilişkilendirilebilir.

Birincisi, zengin bir toplum tipik olarak daha yüksek ücretler kazanan daha büyük bir orta sınıf ile karakterize edilir; bu tür daha yüksek gelirler servet dağılımı üzerindeki çatışmayı azaltabilir ve bu da demokratik kurumlara elverişlidir (bkz. Glaeser vd., 2004).

İkincisi, orta sınıfın büyüklüğü ve göreceli geliri arttığında, seçkinler için demokrasinin yeniden dağıtım maliyetleri düşer. Böyle bir durumda, seçkinlerin demokrasiye yönelik engelleri gevşetmesi muhtemeldir (bkz. örneğin, Huber, Rusechemeyer ve Stephens, 1993).

Üçüncüsü, orta sınıfın gelir düzeyindeki bir artış, vergi karşılığında bireysel mülkiyet haklarına ve hükumet hesap verebilirliğine yönelik daha yüksek bir talep yaratabilir ve bu da zamanla yönetici seçkinleri bir dizi taviz vermeye zorlayabilir; bu da demokratik sonuçları iyileştirebilir (Ansell ve Samuels, 2010; ve Wietzke ve Sumner, 2014).

Bunların hepsi, orta sınıfın ekonominin politik alanında belirgin bir demokratik ajan olarak hareket etme olasılığının yüksek olduğu hipotezini güçlendirir.

Gelir eşitsizliği bir ülkedeki orta sınıfın büyüklüğüyle ilişkilidir

Bir ülkedeki alt, orta veya üst gelir kademelerinde bulunan yetişkinlerin payları, ülkedeki gelir eşitsizliğinin derecesiyle veya gelir dağılımının en üstündeki hanelerin kazançları ile en altındaki hanelerin kazançları arasındaki farkla ilişkilidir. Gelirlerin daha eşit olduğu ülkelerde orta gelirli yetişkinlerin payları daha fazladır ve bunun tersi de geçerlidir.

Üst gelirli hanelerin medyan gelirinin alt gelirli hanelerin medyan gelirine oranı, eşitsizliğin bir ölçüsü olarak kullanılırsa, eşitsizlik derecesi ne kadar düşükse, orta gelir katmanının payı o kadar büyük olur. (Daha düşük düzeyde eşitsizlik, daha küçük alt ve üst gelir katmanlarıyla da ilişkilidir.)

Örneğin, 2010 yılında en büyük orta gelir kademelerine sahip olan Danimarka, Hollanda ve Norveç’te de düşük ila orta düzeyde bir gelir eşitsizliği vardı. Bu üç ülkede, üst gelirli hanelerin medyan gelirinin alt gelirli hanelerin medyan gelirine oranı sırasıyla 4,23, 4,26 ve 4,52 idi.

ABD ve İspanya, en küçük orta gelir kademeleri ve en yüksek gelir eşitsizliği seviyeleriyle diğer uçta yer aldı. 2010 yılında üst gelirli hanelerin medyan gelirinin alt gelirli hanelerin medyan gelirine oranı ABD’de 5,70 ve İspanya’da 4,97 idi.

Gelir eşitsizliği ile orta sınıf payı arasındaki ilişki, bir ülkedeki gelir dağılımını yansıtır. Dağıtımın en altına yakın hanelerin gelirleri, en üste yakın hanelerin gelirlerine daha yakın olduğunda, orta sınıfı tanımlayan gelir bandında daha fazla hane bulunabilir – ulusal medyan gelirin üçte ikisi iki katına. Ancak, gelir dağılımının en üstü ile en altı arasındaki mesafe genişse, haneler gelir dağılımında daha ince bir şekilde dağılır ve daha azı orta gelir bandına düşer.

Dağıtımın en altındaki hanelerin gelirleri en üstteki hanelerin gelirlerine daha yakın olduğunda, orta sınıfı tanımlayan gelir bandında daha fazla hane bulunabilir – ulusal medyan gelirin üçte ikisi ila iki katına kadar çıkabilir. Ancak, gelir dağılımının en üst ve en alt kesimi arasındaki mesafe genişse, gelir dağılımında haneler arasında daha geniş bir gelir düzeyi aralığı oluşur ve daha az kişi orta gelir bandına düşer.

Orta Sınıf Özellikleri

Orta sınıfın alt eşiğini tanımlamaya yönelik bir yaklaşım Luis F. Lopez-Calva ve Eduardo Ortiz-Juarez (2014) tarafından önerilmiştir.

Orta sınıf hanelerin kendilerini yoksul olmaktan korumak için yeterli gelire sahip olması gerektiği savunulur. Ekonomik güvenlikle ilgili bir diğer önemli faktör ise işsizlik ve hastalık gibi ekonomik zorluklarla başa çıkmayı sağlayan servettir. Thomas Piketty (Citation2014) “servet orta sınıfını”, hiç veya çok az servete sahip olan en alttaki %50 ile genellikle toplam servetin yarısından fazlasına sahip olan en üstteki %10 arasındaki kesim olarak tanımlar. Ekonomik beklenmedik durumlarla başa çıkmak için belirli bir miktarda birikime ihtiyaç vardır.

Christian E. Weller ve Amanda M. Logan (Citation2009) Amerika Birleşik Devletleri için birkaç orta sınıf güvensizliği önlemini incelerler. İşsizlik dönemini, tıbbi bir acil durumu (veya her ikisini) karşılayacak kadar birikimi olan ve üç aylık geliri aşan finansal servete sahip ailelerin orta sınıf içindeki payı önemlidir.

Kişisel zenginliğin ekonomik güvenlik için önemi, büyük ölçüde refah devletine bağlıdır. Cömert bir refah devletinin olduğu ülkelerde, tasarruflar daha liberal refah devletlerine göre daha az önemlidir (Fessler ve Schürz Atıf 2017). Ekonomik güvenlik aynı zamanda iş güvenliğiyle de yakından bağlantılıdır. Banerjee ve Duflo’nun (Atıf 2008, 26) belirttiği gibi: “hiçbir şey istikrarlı ve iyi ücretli bir işe sahip olmaktan daha orta sınıf gibi görünmüyor.”

Bu konuda ana değişken, yaşam standardında ölçek etkilerini varsayan OECD tarafından değiştirilmiş ölçek kullanılarak eşdeğerli kullanılabilir hane halkı geliridir. Ölçek ilk olarak Aldi Hagenaars, Klaas de Vos ve Asghar M. Zaidi (Citation1994) tarafından önerilmiş ve hanedeki ilk yetişkine 1, her ek yetişkin üyeye 0,5 ve on dört yaşından küçük her çocuğa 0,3 değeri atanmış (OECD Citation2013). David Aristei ve Cristiano Perugini’yi (Citation2015) takip ederek, hane halklarının ebeveynlik, işgücü arzı veya eğitim gibi hane halkı üyelerinin kararlarının birbirine bağlı olarak alındığı temel boyut olduğunu varsayıyor. Bu nedenle, bir hane halkı perspektifinin benimsenmesi, bireysel bir perspektiften daha zengin bir bilgi seti sağlar. Aksi belirtilmediği takdirde, orta sınıf nüfusun payını incelemek için Eurostat (Citation2014) tarafından tanımlandığı şekilde kullanılabilir gelir dikkate alınıyor. Harcanabilir gelir, gelir vergisi, sosyal sigorta katkıları, düzenli servet vergisi ve vergiden sonra ödenen düzenli haneler arası nakit transferi düşüldükten sonra elde edilen toplam brüt hane geliridir.

Canberra Grubu (UNECE Citation2011), harcanabilir gelirin, bir hanenin harcama ve tasarruf için kullanabileceği geliri kapsadığı için gelir dağılımını analiz ederken tercih edilen değişken olduğunu vurgulamaktadır. Gelir yeniden dağıtımının etkisini incelerken, ayrıca vergiler ve transferlerden önce orta sınıfın büyüklüğünü de inceliyor. Bu ölçüm, brüt çalışan nakit parasını, bireysel özel planlardan gelen emeklilik maaşlarını ve kişisel düzeyde serbest meslekten kaynaklanan nakit faydaları veya kayıpları ile bir mülk veya arazinin kirasından elde edilen geliri, alınan düzenli haneler arası nakit transferini, faizleri, temettüleri, tüzel kişiliği olmayan işletmelere sermaye yatırımından elde edilen karı ve hane düzeyinde 16 yaşından küçük kişilerin elde ettiği geliri kapsayan eşdeğer faktör gelirine dayanmaktadır.

NETİCE:

Şunu özetleyelim: Ülkenin orta sınıf nüfus oranı ne kadar yüksekse, servet ve gelir eşitsizliği o kadar düşük oluyor.

Hukuk bilgini Ganesh Sitaraman, yeni kitabı The Crisis of the Middle-Class Constitution’da Anayasanın yalnızca belirli bir siyasi sistem değil, aynı zamanda belirli bir ekonomik sistem, güçlü bir orta sınıf ve nispeten hafif eşitsizlikle karakterize edilen bir sistem” gerektirdiğini savunuyor.

Ve ilave ediyor “Orta sınıf anayasası fikri, toplumda geniş bir orta sınıfın var olduğu ve zengin ile fakir arasında büyük farklılıklar olmadığı varsayımına dayanan ve bunu gerektiren anayasal bir sistemdir.”

Bir toplumda orta sınıf neden önemlidir, çünkü birçok faydası vardır:

  • Demokratik kurumları ve bireysel özgürlükleri teşvik eder.
  • Mal ve hizmetlere olan talebi artırarak ekonomik büyümeyi yönlendirir.
  • Eğitime yatırım yaparak ülke için insan sermayesi oluşturur.
  • Göçü azaltır.
  • Daha yüksek güven ve iyimserlik seviyelerine yol açar
  • Servet Dağıtımında Hesap Verebilirlik sağlar……

CNN Money’e göre orta sınıf beş kategorideki veriyle tanımlanıyor: gelir, servet, tüketim, istek ve demografi. Orta sınıf, gelir açısından en fakir %20 ile en zengin %20 arasındaki gelire sahip nüfusu temsil ediyor. Servetin gelirle orantılı olması gerekmediğinden (örneğin tasarrufları akılda tutarak), bazıları orta sınıfı ülke servetinin 3/5’i olarak nitelendiriyor. Tüketim, harcama miktarına göre bir bireyin konumunu gelirden daha iyi gösterebilecek kategorilerden biri olabilir. Sonra, doğrudan ölçülemeyen ancak sosyoekonomik statüyü göstererek kişisel eğilimleri ve olanakları gösteren istek var. Ve son olarak, servet göstergeleri olarak eğitim, yaş, ırk ve geliri dikkate alan demografik bir kategori var.

Mali yeniden dağıtım önlemlerinin orta sınıfın büyüklüğü üzerindeki etkisini inceleyenler, vergilerin ve transferlerin tüm ülkelerde orta sınıfın nüfus payını açıkça artırdığı sonucuna varmışlardır. Çoğu ülkede vergilerin ve transferlerin orta sınıfın düşüşünü hafifletmede önemli bir rol oynadığı görülüyor. Ortalama olarak ve tüm haneler dahil olmak üzere, transferler ve vergiler biçimindeki gelir yeniden dağıtımı, orta sınıfın boyutunu neredeyse iki katına çıkarıyor.

Orta sınıfın azaldığı ülkelerde, bireylerin gelir dağılımının alt veya üst uçlarına mı kaydığını incelemek önemlidir. Bu nedenle, orta sınıf azaldığında, alt gelir sınıfının üst gelir sınıfından daha fazla mı arttığını (aşağı doğru hareketlilik) yoksa tam tersi mi (yukarı doğru hareketlilik) analiz edilmeli. Orta sınıfın genişlediği ülkelerde, alt gelir sınıfının nüfus payındaki değişim üst gelir sınıfının nüfus payındaki değişimden daha küçük olduğunda aşağı doğru hareketlilik meydana gelir.

KAYNAK:

  • Why is the middle class so important? By: AuthorCoalition Brewing, coalitionbrewing.com
  • Report April 24, 2017, Pew Research Center, pewresearch.org
  • The Atlantic, Can the Country Survive Without a Strong Middle Class?
  • What Is Social Class, and Why Does it Matter? thoughtco.com By Nicki Lisa Cole, Ph.D. Updated on December 09, 2019
  • DAStU Working Papers – LPS How to measure the middle class: approaches from economics | Ricci, www.lps.polimi.it, Chiara Assunta Ricci, LPS – Laboratorio di Politiche Sociali
  • Requiem for a Dream: Rise and Fall of the Turkish Middle Classes Yetkin Report, by Evren Balta /  16 February 2022, Wednesday /  Published in Economy

Araştırma ve Deneysel Geliştirme (AR-GE)

{Not: AR-GE gibi çok geniş olan bir konu, çok kısa ve ana hatları ile aşağıda incelenmeye çalışılmıştır.}

Son on yıllardaki teknolojideki hızlı değişimler çoğu şirketi sürekli yenilik yapmaya zorladı. Şirketler her aşamada yeni veya geliştirilmiş ürünler ve ticaret süreçleri geliştirme ve bunları mevcut varlıklarla entegre etmeyle ilgili teknik zorluklarla karşılaşıyor. Bu teknik engellerin üstesinden gelebilmek, başarılı ve sağlıklı bir işletmeyi sürdürmek için kritik öneme sahiptir. Ancak çoğu işletme sahibinin bildiği gibi, uygulanabilir ve değerli yenilikler yaratmaya ve uygulamaya çalışmak yönetim ve çalışanlar için son derece pahalı ve zaman alıcı olabilir. Yenilikçi girişimler çoğu zaman herhangi bir yatırım getirisi olmadan başarısız olabilir.

AR&GE nedir?

Araştırma ve deneysel geliştirme (Ar-Ge), insanlığın, kültürün ve toplumun bilgisinden oluşan bilgi kümesinin artırılmasını ve bu yeni bilginin yeni kullanım alanlarının tasarlanması amacıyla yürütülen yaratıcı ve sistematik çalışmaları kapsar.

 Ar-Ge her zaman orijinal kavramlara (ve bunların yorumlanmasına) veya hipotezlere dayalı yeni bulgulara yöneliktir. Sonuçları (ya da en azından bunları elde etmek için gereken zaman ve kaynak miktarı) büyük ölçüde belirsizdir, planlanmış ve bütçelenmiştir (bireyler tarafından yürütüldüğünde bile) ve serbestçe devredilebilen ya da bir pazarda alınıp satılabilen sonuçlar üretmeyi hedefler.

Bir faaliyetin Ar-Ge faaliyeti olması için beş temel ölçütü karşılaması gerekir. Bunlar:

yeni

yaratıcı

belirsiz

sistematik

aktarılabilir ve/veya yeniden üretilebilir olmalıdır.

Beş kriterin tamamı, en azından prensipte, bir Ar-Ge faaliyeti sürekli veya zaman zaman gerçekleştirildiği her defasında karşılanmalıdır.

Ar-Ge terimi üç tür faaliyeti kapsar: temel araştırma, uygulamalı araştırma ve deneysel geliştirme. Temel araştırma, belirli bir uygulama veya kullanım amacı olmaksızın, öncelikle olguların ve gözlemlenebilir gerçeklerin temelleri hakkında yeni bilgi edinmek için yürütülen deneysel veya teorik çalışmadır. Uygulamalı araştırma, yeni bilgi edinmek için yürütülen özgün araştırmadır. Ancak, öncelikle belirli, pratik bir amaç veya hedefe yöneliktir. Deneysel geliştirme, araştırma ve pratik deneyimden elde edilen bilgiden yararlanan ve yeni ürünler veya süreçler üretmeye veya mevcut ürünleri veya süreçleri iyileştirmeye yönelik ek bilgi üreten sistematik bir çalışmadır.

Ar-Ge faaliyetleri ve projeleri

1. Bir “Ar-Ge faaliyeti”, Ar-Ge uygulayıcıları tarafından yeni bilgi üretmek amacıyla bilinçli olarak üstlenilen eylemlerin toplamıdır. Çoğu durumda, Ar-Ge faaliyetleri “Ar-Ge projeleri” oluşturmak üzere gruplandırılabilir. Her Ar-Ge projesi bir dizi Ar-Ge faaliyetinden oluşur, belirli bir amaç için organize edilir ve yönetilir ve en düşük resmi faaliyet düzeyinde bile kendi hedefleri ve beklenen çıktıları vardır

2. Bir faaliyetin Ar-Ge faaliyeti olarak sınıflandırılması için, yeni bulgulara yönelik olması ve yukarıda sözü edilen ve  Ar-Ge’yi tanımlamaya yönelik beş temel kriterin birlikte karşılanması gerekir.

3.Yeni bilgi, bir Ar-Ge projesinin beklenen bir hedefidir, ancak farklı bağlamlara uyarlanması gerekir. Örneğin, üniversitelerdeki araştırma projelerinin bilgi alanında tamamen yeni ilerlemeler sağlaması beklenir ve aynı şey araştırma enstitüleri tarafından tasarlanan ve yönetilen projeler için de söylenebilir.

4.İşletme sektöründe, Ar-Ge projelerinin potansiyel yeniliği, sektördeki mevcut bilgi stoğuyla karşılaştırılarak değerlendirilmelidir. Projedeki Ar-Ge faaliyeti, işletme için yeni olan ve sektörde halihazırda kullanılmayan bulgularla sonuçlanmalıdır. Ar-Ge’den hariç tutulanlar, bilgi edinme aracı olarak kopyalama, taklit etme veya tersine mühendislik yapma faaliyetleridir, çünkü bu bilgi yeni değildir.

5.Yenilik, potansiyel tutarsızlıkları bulan mevcut bir sonucu yeniden üretme projesinin bir sonucu olabilir. Yeni ürün veya süreçlerin tasarımıyla ilgili yeni kavram ve fikirlerin geliştirilmesini desteklemek için bilgi yaratmayı amaçlayan deneysel bir geliştirme projesi Ar-Ge’ye dahil edilmelidir. Ar-Ge, ürün ve süreçlerde somutlaşan bilgi de dahil olmak üzere bilginin resmi olarak yaratılması olduğundan, ölçüm odağı, bilginin uygulanmasından kaynaklanan yeni veya önemli ölçüde iyileştirilmiş ürünler veya süreçler değil, yeni bilgidir.

6.Geliştirme, dahili kullanım yazılımıyla ilgiliyse, karşılanması gereken üç ek test daha vardır:

  • Yazılım yenilikçi olmalıdır. Maliyette ve ekonomik açıdan önemli bir azalma veya hızda iyileşme ile sonuçlanmalıdır.
  • Yazılımın geliştirilmesi önemli ekonomik risk içerir, önemli kaynakların taahhüt edilmesini gerektirir ve makul bir zaman diliminde önemli bir kurtarma belirsizliğine tabidir.
  • Yazılım ticari olarak mevcut değildir. Vergi mükellefi, ilk iki gereksinimi karşılayan önemli değişiklikler yapmadan yazılımı satın alamaz, kiralayamaz veya lisanslayamaz ve hedeflenen  amaç için kullanamaz.

Bazı Ülkelerin Kanunlarındaki Ar-Ge Faaliyeti Tanımları

İngiltere’ye bakarak başlayalım. Ar-Ge olarak nitelendirilebilmesi için, projenin İngiltere’deki bilimsel veya teknolojik belirsizliğin çözümü yoluyla bilim veya teknolojide bir ilerleme arayışında olması gerekir. Bilimsel veya teknolojik belirsizliğin çözümüne katkıda bulunan tüm faaliyetler Ar-Ge olarak kabul edilecektir.

İrlanda’da, nitelikli Ar-Ge tanımı OECD’nin anlamını yakından takip eder. Nitelik kazanmak için, bir şirketin Ar-Ge faaliyetleri şunlar olmalıdır:

  1. Sistemik, araştırmacı veya deneysel faaliyetleri içermesi.
  2. Bilim veya teknoloji alanında olunması.
  3. Aşağıdaki Ar-Ge kategorilerinden bir veya daha fazlasını içermesi:

– Temel araştırma

– Uygulamalı araştırma

– Deneysel geliştirme

d. Bilimsel veya teknolojik ilerleme sağlamaya amaçlanması.

e. Bilimsel veya teknolojik belirsizliğin çözümünü içermesi.

Avustralya’da Temel Ar-Ge faaliyetleri, “mevcut bilgi, birikim ve deneyime dayalı olarak, yetkin bir profesyonelin önceden bilemeyeceği veya belirleyemeyeceği çıktıları olan faaliyetlerdir.” şeklinde tanımlanmaktadır.

Temel Ar-Ge faaliyetlerinin çıktıları ancak şu şekilde sistematik bir çalışma ilerlemesi uygulanarak belirlenebilir:

Müspet  bilimin ilkelerine dayanır, hipotezden deneye, gözleme ve değerlendirmeye doğru ilerler ve mantıksal sonuçlara götürür. Bunlar, yeni bilgi üretme amacıyla yürütülmelidir. Yeni bilginiz yeni veya geliştirilmiş malzemeler, ürünler, cihazlar, süreçler veya hizmetler şeklinde olabilir.

Amerika’da ise, vergi kanununun 174. bölümünde kullanılan araştırma veya deneysel faaliyetler terimi, mükellefin ticareti veya işiyle bağlantılı olarak yapılan ve deneysel veya laboratuvar anlamında araştırma ve geliştirmeleri temsil eder. Bir ürünün geliştirilmesi veya iyileştirilmesiyle ilgili belirsizliği ortadan kaldıracak bilgileri keşfetmeyi amaçlayan, deneysel veya laboratuvar anlamında yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetleridir. 

Faaliyetlerin, araştırma veya deneysel olarak nitelendirilip nitelendirilmemesi, ilişkili olduğu faaliyetin niteliğine bağlıdır, geliştirilen ürünün veya iyileştirmenin niteliğine veya ürünün veya iyileştirmenin temsil ettiği teknolojik ilerleme düzeyine bağlı değildir. .

Amerika Vergi İdaresinin yayınladığı son bildirimin 4. Bölümü, 31 Aralık 2021’den sonra başlayan vergi yılları için AR-GE (SRE) harcamalarının tanımlanması ve tahsisi için temel olan terimleri tanımlıyor. Genel olarak, bildirimde kullanılan tüm terimler, belirli değişikliklerle mevcut Treas. Reg. Sec. 1.174-2’de bulunanlarla aynı anlama sahiptir. Bildirime uygun olarak“SRE faaliyetleri” şunlardır:

Bildirimde açıklandığı gibi, yazılım geliştirme faaliyetleri veya bir ürünün veya bir ürünün bir bileşeninin veya alt bileşeninin geliştirilmesi veya iyileştirilmesi veya uygun tasarımı ile ilgili belirsizliği ortadan kaldıracak bilgileri keşfetmeyi amaçlayan deneysel veya laboratuvar anlamında araştırma veya deneysel faaliyetler (bkz. Hazine Yönetmeliği Bölüm 1.174-2).

“SRE maliyetleri”, mükellefin ticareti veya işiyle bağlantılı olarak ödediği veya katlandığı araştırma veya deneysel harcamalardır; bunlar: Bölüm 1.174-2 uyarıca, satış, kiralama veya lisans için tutulan veya mükellefin ticaretinde veya işinde kullanılan bir ürün, süreç, yazılım, teknik, formül veya buluşun (toplu olarak bir “ürün” olarak anılır) geliştirilmesi veya iyileştirilmesiyle ilgili belirsizliği ortadan kaldıracak bilgileri keşfetmeyi amaçlayan faaliyetler için olmalıdır.

Şirketlerin Ar-Ge faaliyetlerini dikkatlice belgelemelerini ve giderlerin belirli kesintilere hak kazanmasını sağlamalarını gerektirir. Şirketler bu giderleri 5 yıllık bir süre boyunca sermayeleştirebilir ve amorti edebilir.

Vergi amaçlı Ar-Ge nedir?

Bir faaliyetin bir işletme için yenilikçi veya yeni olması yeterli değildir, vergi amaçlı Ar-Ge tanımına uyması gerekir. Ar-Ge, bir projenin bilim veya teknolojide ilerleme sağlamayı amaçlaması ve bu amaca ulaşmaya katkı sağlayan faaliyetleri ifade eder.

‘Proje’ nedir?

Ar-Ge vergi indirimi için uygun olan çalışma, bilim veya teknolojide ilerleme sağlamak için belirli bir projenin parçası olması gerekiyor. Proje, şirketin mevcut bir işi veya Ar-Ge sonuçlarına dayanarak başlatmayı planladığı bir iş ile ilgili olmalıdır.

Tanımlanmış belirsizlikleri giderecek bir plan veya yöntem oluşmadan, nitelikli proje olamaz.

Bir şirket, belirsizliği çözmenin bilimsel veya teknolojik bir ilerleme olacağını projeyi tamamlayana kadar görmemişse kabul edilebilir. Nitelikli projenin başarılı olması gerekmez; işletmeler devam eden bir projenin veya tamamlanmış ancak başarısız bir projenin niteliksel maliyetlerini talep edebilir.

‘Bilim’ ve ‘teknoloji’ nedir?

Bilim, fiziksel ve maddi evrenin doğası ve davranışının sistematik incelenmesidir. Bu, sanat, beşeri bilimler veya sosyal bilimlerdeki çalışmaları içermez.

Teknoloji, yukarıdaki bilim tanımı kullanılarak bilimsel prensiplerin ve bilginin pratik uygulamasıdır. Mühendislik veya tıp gibi uygulamalı bilimleri içerir.

Bilim veya teknolojide bir ‘ilerleme’ nedir?

Sadece bir süreç, malzeme, cihaz, ürün veya hizmet yaratmak için bilim veya teknolojiyi kullanmak, bunun Ar-Ge vergisi amaçları için bilim veya teknolojide bir ‘ilerleme’ olduğu anlamına gelmez.

Bir ilerleme, bir şirketin sadece bildikleri veya yapabildikleri değil, kamuya açık alandaki bilgilerle ölçüldüğünde, bilim veya teknolojinin tüm alanı için olmalıdır. Başka bir deyişle, hedefe nasıl ulaşılacağı net olmadığında ve çözüm, önemli bir çaba sarf edilmeden mevcut bilgiden çıkarılamadığında. Belirli bir ilerleme başkası tarafından daha önce denenmiş veya başarılmış olsa bile ancak ayrıntıları kamuya açık değilse (örneğin, bir rakibin ticari sırrı olarak kalır), bunu başarmaya yönelik çabalar bilim veya teknolojide bir ilerlemeyi kapsayabilir.

Bilim veya teknolojideki gelişmeler genellikle aşağıdaki dört örnekten birine girer:

Bilim veya teknoloji alanında genel bilgi veya yeteneğin genişletilmesi, yani yeni bilgi tabanlı akademik/teorik bilgi veya yetenek. Bu, başka bir alandan teknolojiyi uyarlamayı içerebilir.

Bilim veya teknoloji alanında artan bilgi veya yeteneği içeren veya temsil eden yeni bir süreç, malzeme, cihaz, ürün veya hizmet yaratmak.

Mevcut bir porosesde ‘kayda değer bir iyileştirme’ yapmak, yani bilimsel veya teknolojik değişikliklerle daha iyi hale getirmek. Bunun, alandaki bir teknoloji uzmanının gerçek ve önemsiz olmayan bir iyileştirme olarak kabul edeceği küçük veya rutin bir yükseltmeden daha fazlası olması gerekir.

Mevcut bir prosesi yeni veya gözle görülür şekilde iyileştirilmiş bir şekilde, örneğin mevcut teknolojiyle aynı performans özelliklerine sahip ancak temelde farklı bir şekilde oluşturulmuş bir şekilde kopyalamak için, bilim veya teknolojiyi kullanmak.

Bilim veya teknolojide belirsizlik nedir?

Bilimsel veya teknolojik belirsizlik, bir şeyin bilimsel olarak mümkün veya teknolojik olarak uygulanabilir olup olmadığı veya pratikte nasıl elde edileceği bilgisinin, bilim veya teknoloji alanında yetkin bir profesyonel tarafından kolayca çıkarılamaması (yani kolayca hesaplanamamasıdır) durumunda ortaya çıkar.

Başka bir deyişle, yetkin bir profesyonelin kamusal malı mevcut bilgi ve mevcut teknolojiyi kullanarak ilerlemeyi başarmak için başarısız bir şekilde denedikten sonra cevaplaması gereken bilimsel veya teknolojik sorulardır. Bu soruların potansiyel çözümü uzun bir zaman almalı ve sadece bir sonraki mantıksal adım olmamalıdır.

Yetkili bir profesyonel(ler) kimdir?

Ar-Ge vergi amaçları için önemli bir kavram, alanda ‘yetkin bir profesyonel’dir çünkü yetkili bir profesyonel, belirli bir sorunu çözmek için bilimsel veya teknolojik bir ilerlemenin gerekip gerekmediğine karar verebilir. Vergi İdaresi, yetkili profesyonel(ler) tarafından sunulan bir görüşe gereken önemi vermelidir ancak daha fazla kanıta ihtiyaç duyulabilir.

‘Yetkili bir profesyonel’ şu özelliklere sahip kişidir:

bir şirketin Ar-Ge’sinde yer alan ilgili bilimsel veya teknolojik ilkeler hakkında bilgi sahibi;

bu alandaki mevcut bilgi durumunun farkında; ve bilim veya teknoloji alanında deneyim kazanmış ve başarılı bir geçmişe sahip olduğu kabul edilen.

Başka bir deyişle, ilk etapta işletmede Ar-Ge’ye ihtiyaç olup olmadığını anlayabilecek kadar bilim veya teknoloji alanında bilgi sahibi olan teknik ekibin bir üyesi veya harici bir danışman.

Türkiye’de AR-GE Faaliyetleri

Türkiye’de mükelleflere Ar-Ge gideri indirimi teşviki esas olarak iki şekilde verilir: Ar-Ge/tasarım merkezleri ve Ar-Ge ve inovasyon projeleri aracılığıyla. Her iki türdeki Ar-Ge gideri indirimleri kurumlar vergisi (CIT) matrahına uygulanır ve mükellefler Ar-Ge harcamalarının %100’ünü CIT matrahından düşebilirler.Ayrıca mükellefler Ar-Ge varlığı için beş yıl süreyle %20 oranında amortisman avantajından yararlanabilecek(2019). İlgili dönemde karın yetersiz olması nedeniyle indirilemeyen tutar süresiz olarak ileriye taşınabilir.

Konuyla ilgili vergisel düzenlemelere, 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu (Geçici 2. madde), Gelir Vergisi Kanunu (89.madde), Kurumlar Vergisi Kanunu (10.madde) ve Katma Değer Vergisi Kanunu’nda (Geçici 20. madde) yer verilmiştir. Son olarak 12.03.2008 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak 01.04.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5746 Sayılı kanun ve  6676 sayılı kanun ile de yeni teşvikler getirilmektedir.

Ar- Ge ve tasarım faaliyetlerinin desteklenmesine ilişkin 2001 yılından 2016 yılına kadar getirilen düzenlemeler, yöntem ve uygulamalar diğerinin gelmesiyle yürürlükten kaldırılmamış, tersine devam etmiştir. Şu anda geçerli olarak birbirinden bağımsız olarak dört ayrı kanun ve teşvik sistemi, uygulamada yer almaktadır. Mükellefler, bu uygulama yöntemlerinden birini seçebilmekte ya da bir uygulamadan vazgeçip diğerine geçebilmektedir!…

Ancak, her kanundaki AR-GE faaliyetleri ve teşvikleri farklılık göstermektedir!…

1 Seri Nolu KVK Genel Tebliği’nde; Ar-Ge faaliyeti, bilim ve teknolojinin gelişmesini sağlayacak yeni bilgileri elde etmek veya mevcut bilgilerle yeni malzeme, ürün ve araçlar üretmek, yazılım üretimi dahil olmak üzere yeni sistem, süreç ve hizmetler oluşturmak veya mevcut olanları geliştirmek amacıyla yapılan düzenli çalışmaları ifade etmektedir.

5746 SAYILI ARAŞTIRMA, GELİŞTİRME VE TASARIM FAALİYETLERİNİN DESTEKLENMESİ kanununun 6 seri no.lu ve 6676 sayılı kanunla değiştirilen;

“a) Araştırma ve geliştirme faaliyeti (Ar-Ge): Araştırma ve geliştirme, kültür, insan ve toplumun bilgisinden oluşan bilgi dağarcığının artırılması ve bunun yeni süreç, sistem ve uygulamalar tasarlamak üzere kullanılması için sistematik bir temelde yürütülen yaratıcı çalışmaları, çevre uyumlu ürün tasarımı veya yazılım faaliyetleri ile alanında bilimsel ve teknolojik gelişme sağlayan, bilimsel ve teknolojik bir belirsizliğe odaklanan, çıktıları özgün, deneysel, bilimsel ve teknik içerik taşıyan faaliyetleri,

b) Yenilik: Sosyal ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verebilen, mevcut pazarlara başarıyla sunulabilecek ya da yeni pazarlar yaratabilecek; yeni bir ürün, hizmet, uygulama, yöntem veya iş modeli fikri ile oluşturulan süreçleri ve süreçlerin neticelerini,” ifade eder demektedir.

4691 sayılı Kanun madde 3’de; Ar- Ge ve Tasarım faaliyeti, bilim ve teknolojinin gelişmesini sağlayacak yeni bilgileri elde etmek veya mevcut bilgilerle yeni malzeme, ürün ve araçlar üretmek, yazılım üretimi dahil olmak üzere yeni sistem, süreç ve hizmetler oluşturmak veya mevcut olanları geliştirmek amacı ile yapılan düzenli çalışmalar olarak tanımlanmıştır.

Mükellefin Ar-Ge İndiriminden yararlanabilmesi için aşağıda sıralanan Ar-Ge faaliyetlerini sürdürebileceği ayrı bir Ar-Ge departmanına sahip olması gerekmektedir. Sözkonusu Ar-Ge faaliyetleri 1 No.lu KVK Genel Tebliği’nde aşağıdaki şekilde sıralanmıştır;

  1. Bilimsel ve teknolojik alanlardaki belirsizlikleri gidermek ve bunları aydınlatmak amacıyla, bilim ve teknolojinin gelişmesini sağlayacak yeni teknik bilgilerin elde edilmesi,
  2. Yeni yöntemlerle yeni ürünler, madde ve malzemeler, araçlar, gereçler, işlemler, sistemler geliştirilmesi, tasarım ve çizim çalışmaları ile yeni teknikler ve prototipler üretilmesi,
  3. Yeni ve özgün, tasarıma dayanan yazılım faaliyetleri,
  4. Yeni üretim yöntem, süreç ve işlemlerinin araştırılması ve geliştirilmesi,
  5. Bir ürünün maliyetini düşürücü, kalite, standart ve performansını  yükseltici yeni tekniklerin /teknolojilerin araştırılması.

Şirketlere verilen Ar-Ge desteği doğru kullanılıyor mu?

Vergi teşvikleri, hükümetler tarafından işletmelerin Ar-Ge’sini teşvik etmek için giderek daha fazla kullanılıyor

İşletmelerin Ar-Ge performansını artırmayı ve inovasyonu, ekonomik büyümeyi ve sosyal refahı teşvik etmeyi amaçlayan hükümetler, şirketlere Ar-Ge’ye yatırım yapmaları için finansal teşvikler sağlamak amacıyla vergi sistemini kullanırlar.

Yayılmalar ve yüksek belirsizlik gösteren son teknoloji bilgi ve uygulamalarına yapılan bu ek yatırım, firmaların kendilerinin sahiplenebileceği ve sübvansiyonu haklı çıkarabileceğinin ötesinde faydalar sağlayabilir.

Hükümetler hedeflenen hibeler veya Ar-Ge hizmetleri için sözleşmeler gibi diğer araçları da kullanabilirken, vergi teşvikleri, uygun şirketlerin hangi Ar-Ge projelerine yatırım yapacaklarını seçmelerine olanak sağlamak için tasarlanabildikleri için popülerlik kazanmıştır. Bu, vergi desteğinin nispeten kolay yönetilmesini ve devlet yardımının kullanımını kısıtlayan ticaret ve rekabet kurallarına uyumlu olmasını sağlar. Ancak, Ar-Ge vergi teşviklerine aşırı bağımlılığın bir dezavantajı, Ar-Ge finansmanının belirli politika öncelik alanlarına hedeflenmesi için kapsamın daralmasıdır.

Ar-Ge vergi teşvikleri, politika hedeflerine ulaşmak için dikkatlice tasarlanmalıdır.

Ülkeler, Ar-Ge’yi desteklemek için vergi önlemlerine güvenme dereceleri bakımından farklılık gösterir ve vergi indirimi önlemlerini önemli ölçüde farklı şekillerde tasarlayan ülkeler de farklılık gösterir. Temel tasarım özellikleri şunlarla ilgilidir:

  1. Vergi amaçları için Ar-Ge’nin kapsamı ve tanımı
  2. Uygun Ar-Ge harcamalarının ve vergi araçlarının seçimi
  3. Yetersiz vergi yükümlülüğü olan firmalar için hükümler
  4. Ar-Ge vergi avantajlarının sınırlandırılmasına ilişkin hükümler
  5. Belirli firma türleri (ör. KOBİ’ler), Ar-Ge faaliyeti (ör. işbirlikçi Ar-Ge) veya belirli öncelik alanlarındaki Ar-Ge (ör. yeşil Ar-Ge) için tercihli vergi indirimi hükümleri

OECD analizleri, Ar-Ge vergi teşviklerinin işletme Ar-Ge yatırımları üzerindeki etkisinin, başlangıçtaki Ar-Ge performanslarının daha düşük olması nedeniyle, büyük şirketlere kıyasla Ar-Ge vergi teşviklerinin mevcudiyetine ortalama olarak daha duyarlı olan küçük firmalar için daha belirgin olma eğiliminde olduğunu göstermektedir.

Ar-Ge vergi teşvikleri ve doğrudan destek önlemleri, işletme Ar-Ge yatırımını teşvik etmede ortalama olarak eşit derecede etkilidir, ancak farklı güçlü yönleri vardır. Ar-Ge vergi teşvikleri deneysel geliştirmeyi teşvik etmede özellikle etkiliyken, doğrudan hükümet fonlaması temel ve uygulamalı araştırmayı teşvik etmede nispeten daha etkilidir. Bu nedenle Ar-Ge vergi teşvikleri ve doğrudan fonlama önlemleri birbirini tamamlar.

Aşağıda, bu konuda toplanan kanıtlar dört ana noktada  incelenmektedir.

  1. Birincisi, doğrudan destek programlarının (özellikle genel olanların) süresiyle bağlantılıdır. Politika yapıcılar, bu tür programların gerekçesinin ve hedeflerinin sürekli olarak güncelliğini kontrol etmelerini düzenli olarak talep ederler; dolaysıyla değerlendirmeler çabalarının önemli bir bölümünü bu noktaya ayırırlar. Bu genellikle alıcıların görüşlerini test eden anketlerle yapılır (bazen başarısız başvuru sahiplerinin kontrol gruplarını da kullanarak). Bu yaklaşımın bir dizi dezavantajı vardır. Ayrıca, olası veya potansiyel ekliğe ilişkin ifadeler (yani proje fon olmadan devam edemezdi) doğrulamaya tabi tutulamaz.
  2. Desteklenen projelerin büyük çoğunluğunda, başlatılmamış veya daha yavaş, daha az derinlikte ve daha düşük düzeyde teknolojik girdi/çıktı ile yapılmış olacaktır. Firma ne kadar genç ve küçükse sonuçlar o kadar ikna edici olur. Dolaysıyla, firma büyüklüğünün kapsamı ne kadar geniş olursa, ‘ölü ağırlık’ da o kadar fazla olur, yani kamu desteği olmadan projeyi aynı şekilde gerçekleştirecek firma sayısı da o kadar fazla olur.
  3. Yakın tarihli OECD incelemesi (2011), programların başarısının büyük ölçüde bunların uygulanmasına ve bunun içinde, özellikle kullanılan seçim süreçlerine bağlı olduğunu vurgulamaktadır. İkinci nokta, kavramayı tetiklediği için birçok değerlendirme tarafından hayati önem taşıyor. Bu analizden önemli bir sonuç çıkarılabilir: Seçim süreci (tanımlanan kriterler, gereken bilgiler, seçim mekanizması) fiili olarak belirli firma özelliklerine yönelik bir ön yargıyı beraberinde getirir; Ar-Ge konusunda yerleşik bir deneyime sahip olan firmalar ve daha önce kamudan hibe almış olan firmalar bu programlarda çok daha başarılı görünmektedir. Uygulama hakkında önemli bir son not; birkaç çalışma doğrudan ve dolaylı destek arasındaki tamamlayıcılığa bakmıştır. Hepsi, her birinin kendine özgü çıkarı olan, her ikisini de birleştiren önlemlerde (küçük) firmalar için çok daha büyük bir başarıya işaret etmektedir. Dolaysıyla, doğrudan destek daha yüksek düzeyde teknolojik gelişmeyi ve daha gelişmiş teknolojilerin kullanımını yönlendirirken, dolaylı destek geliştirme sürecinin diğer yönlerini kapsamaktadır.
  4. Girdi eklenebilirliği, yani daha fazla Ar-Ge harcamasının kamu desteğiyle ilişkilendirilmesi, bu programların ekonomi için yararlı olup olmadığını test etmek için yapılan akademik çalışmaların çoğunun temel taşıdır. Yapılan en kapsamlı inceleme García-Quevedo (2004) tarafından yapılmış olup, analiz edilen 74 çalışmadan 38’inin tamamlayıcılık (kamu finansmanının özel finansmanı artırması), 17’sinin ikame edilebilirlik gösterdiğini ve 19 çalışmada sonuçların anlamsız olduğunu ortaya koymuştur. Kamu sektörü harcamalarının artması özel sektör harcamalarını azaltması hatta ortadan kaldırabilmesi (crowd out), doğrudan endüstri düzeyine veya tüm ülkelere hitap eden çalışmalardan ziyade firma düzeyine odaklanan çalışmalarda daha sık görülür. Bu nedenle akademik çalışmalar bu çelişkili sonuçları açıklamaya çalışmıştır. Bir yol, toplam BERD’deki kamu finansmanının genel seviyesini dikkate almaktır: Guellec ve Van Pottelsberghe de la Potterie (2003), hem hükümet hem de özel olarak finanse edilen Ar-Ge’nin %10’luk bir sübvansiyon oranına kadar tamamlayıcı olduğunu, ancak %20’den sonra tamamen ikame ettiğini savunmaktadır. Bir diğer girişim ise endüstrilerin türlerini ve bunlar üzerindeki etkilerini ele almak oldu. İspanyol araştırmalarına göre, orta teknoloji endüstrilerinde (hem düşük hem de yüksek) etkiler, yüksek veya düşük teknoloji endüstrilerine kıyasla daha büyük görünüyor. Bu sonuçlar iki tamamlayıcı çizgi üzerinden açıklanabilir: Küçük, yeni, yüksek teknoloji firmaları sadece finansal destekten çok daha fazlasına ihtiyaç duyarlar: Kuluçka merkezleri, bilim parkları, melek yatırımcılar ve başlangıç sermayesinin başarıları için kritik öneme sahip olduğu bilinmektedir , doğrudan programların finansmanı bu durumda tamamlayıcı bir rol oynar. Ancak daha fazla Ar-Ge yapmak yeterli değildir. Önemli olan, bu artan çabanın pazardaki yeni ürünler veya hizmetler, yeni pazar payları, artan ihracat ve bunlar aracılığıyla yeni işlerin yaratılması (çıktı ekliği) ve projeyi üstlenmeyle ilişkili öğrenme ve değişikliklerin davranışsal değişiklikler ve ekliği gerektirmeye devam etmesidir. Bunun için kanıt var mı?  Ne yazık ki çok fazla yok ve ne olduğu da net değil. Çok az çalışma yeni ürünlerin ve/veya patentlerin miktarını analiz etti, daha da azı toplam faktör üretkenliğini karşılaştırdı ve neredeyse hiçbiri doğrudan davranış değişikliklerini ele almadı. Kriter ne olursa olsun, sonuçlar ülkeler arasında büyük ölçüde farklılık göstermektedir.

Ar-Ge vergi teşviklerinin etkinliğini sağlamak için izleme ve değerlendirme önemlidir

Etkili izleme ve değerlendirme, politika öğrenimi, önceliklendirme ve zaman içinde iyileştirme için temel sağlar. Yenilik politikasının ayrılmaz bir parçası olarak, kamu harcamalarında şeffaflık, hesap verebilirlik ve paranın karşılığını göstermek çok önemlidirler.

OECD, Ar-Ge vergi teşvikleri ve doğrudan hükümet finansmanının izlenmesi ve değerlendirilmesine, Ar-Ge vergi teşvikleri konusunda özel veri ve analitik altyapı geliştirerek katkıda bulunmakta ve uluslararası politika karşılaştırmaları ve analizleri sağlamaktadır. Ayrıca, OECD microBeRD projesi aracılığıyla ülkeleri ulusal değerlendirme çabalarında desteklemektedir. Bu proje, Ar-Ge vergi teşvikleri ve doğrudan hükümet finansmanının iş Ar-Ge’si üzerindeki etkisine ilişkin uluslararası olarak koordineli bir OECD çalışmasıdır. Ayrıca, İzlanda’daki Ar-Ge vergi kredisine ilişkin 2023 OECD çalışması gibi ülkeye özgü, dağıtılmış etki analizlerine de yer verilmektedir.

2021 yılında 38 OECD ülkesinden 33’ü ticari Ar-Ge harcamalarına ayrıcalıklı vergi muamelesi yaptı. Vergi teşvikleri, birleşik OECD bölgesinde ticari Ar-Ge için toplam (doğrudan ve vergi) hükümet desteğinin ortalama %55’ini oluşturdu. Birçok OECD ülkesinde cömert Ar-Ge vergi indirimi hükümleri, Ar-Ge hibeleri ve Ar-Ge hizmetlerinin tedariki gibi doğrudan finansman yoluyla nispeten düşük düzeydeki desteği telafi ediyor. Örneğin Avustralya, Kolombiya, İzlanda, İrlanda, Japonya, Litvanya ve Portekiz’de vergi indirimi, 2021 yılında ticari Ar-Ge için toplam kamu desteğinin %75’inden fazlasını oluşturdu. Birleşik Krallık ve İzlanda, GSYİH’nın bir yüzdesi olarak ticari Ar-Ge için en yüksek düzeyde vergi desteği ve toplam kamu desteğini sağladı.

Teşviklerin yönetilmesinde hükümet organlarının rolü

Ar-Ge veya tasarım merkezi belgesi almak isteyen kuruluşların, Türkiye Cumhuriyeti Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca istenen bilgi ve belgeleri içeren başvuruyu hazırlamaları gerekmektedir.

Ar-Ge veya tasarım merkezi belgesi olmayan kuruluşların Ar-Ge indirimlerinden yararlanabilmeleri için TÜBİTAK veya yetkili diğer kamu kuruluşlarından Ar-Ge projeleri için onay almaları gerekmektedir.

TÜBİTAK ayrıca Ar-Ge projelerine nakit destek sağlıyor. Teknoloji Geliştirme Bölgesi teşviklerinden yararlanmak için yazılım geliştirme, tasarım veya Ar-Ge faaliyeti gösteren mükelleflerin ilgili Teknoloji Geliştirme Bölgesinin Yönetici Şirketine başvuruda bulunup ön onay almaları gerekmektedir.

Nakit destek, nakit destek tutarının bilançoda bir “fon” hesabına kaydedilmesi şartıyla kurumlar vergisine tabi değildir. Bu fon tutarına tekabül eden Ar-Ge harcamaları kurumlar vergisi matrahından indirim olarak kullanılamaz.

NETİCE

Araştırma ve geliştirme veya deneysel harcamaların tanımı oldukça geniştir ve bu da çoğu işletme için araştırmayla ilgili olabilecek harcamaların nasıl kategorize edileceğini belirlemeyi zorlaştırır.

Mikro düzeyde kritik soru, hükümetin özel firmaların fon sağlamaktan kaçındığı ancak yüksek toplumsal getiri potansiyeline sahip doğru Ar-Ge projelerini tespit etme yeteneğine sahip olup olmadığıdır. Ancak, hükümet yetkilileri sıklıkla Ar-Ge projelerinin belirsizliklerinden kaynaklanan bir bilgi dezavantajıyla karşı karşıya kalmaktadır, örneğin proje getirilerinin zaman içinde değişmesi (David, 2011) ve sosyal getirileri ölçmenin zorluğu. Bilgi dezavantajı, fon dağıtımında olumsuz seçilim riskini artırabilir ve sonuç olarak hükümetin sübvansiyon politikası uygulamasında başarısızlığa yol açabilir.

Devlet tarafından Ar-Ge sübvansiyonlarının etkinliği, hem Ar-Ge yatırımının girdisine (örneğin, alıcı firmaların daha fazla Ar-Ge yatırımını teşvik etmesi) hem de çıktısına (örneğin, elde edilen patent sayısı) dayanarak tespit edilmektedir.

AR-GE kapsamına giren faaliyetlerin ve verilecek teşviklerin neler olduğu konusunda ülkemizde 4 ayrı düzenleme geçerli. Vergi mükellefi bunlardan bir tanesini seçebiliyor veya diğerine geçiş yapabiliyor. Bunu sadeleştirip tek bir güncel düzenleme haline sokmak faydalı olacaktır.

Aynı tebliğde AR-GE faaliyetleri olarak listelenenlerin II, IV ve V no’lu kalemleri, mevcut bilgi ile yapılan şeyleri ima ettiği için, bize göre AR-GE faaliyeti içerisine girmez.

5746 SAYILI ARAŞTIRMA, GELİŞTİRME VE TASARIM FAALİYETLERİNİN DESTEKLENMESİ kanununun 6 seri no.lu ve 6676 sayılı kanunla değiştirilen a) maddesindeki tarif bize göre oldukça doğrudur ancak hala dağınık ve uygulamada güçlük yaratabilir.

Daha önce de ifade edildiği gibi, araştırma veya deneysel faaliyetler terimi (AR-GE), bir mükellefin ticareti veya işiyle bağlantılı olarak, deneysel veya laboratuvar anlamında yapılan araştırma ve geliştirmeleri temsil eder. Diğer bir deyişle, bir ürünün geliştirilmesi veya iyileştirilmesiyle ilgili belirsizliği ortadan kaldıracak bilgileri keşfetmeyi amaçlayan faaliyetler için, deneysel veya laboratuvar anlamında yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetleridir.  Faaliyetlerin, araştırma veya deneysel olarak nitelendirilip nitelendirilmemesi, ilişkili olduğu faaliyetin niteliğine bağlıdır, geliştirilen ürünün veya iyileştirmenin niteliğine veya ürünün veya iyileştirmenin temsil ettiği teknolojik ilerleme düzeyine değil.

2008 tarihli ve 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanunun adı 16/2/2016 tarihli ve 6676 sayılı Kanun değiştirilmiş 25 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

Ayrıca, 26. maddenin birinci fıkrasında yer alan “Ar-Ge ve yenilik” ibaresi “Ar-Ge, yenilik ve tasarım” şeklinde, “Ar-Ge’ye ve yeniliğe” ibaresi “Ar-Ge’ye, yeniliğe ve tasarıma” şeklinde, “Ar-Ge personeli” ibaresi  şeklinde değiştirilmiştir. Daha sonrada Kanuna yapılan yeni bir ilave ile, AR-GE’ ye verilen tüm teşviklerin bunlara da verilmesi sağlanarak ikinci bir AR-GE yaratılmıştır. Bu faaliyetler için kısa bir tanım yapılmış ve tasarım içinde, nelerin tasarım faaliyeti sayılmayacağı belirtilmiştir. Bu kapsamda, Kanun ve Uygulama Yönetmeliği’nin ismi değişmekle birlikte “Tasarım Faaliyeti”, “Tasarım Merkezi”, “Tasarım Personeli”, “Tasarımcı”, “Tasarım Projesi”tanımları yönetmeliğe eklenerek Kanun’da yapılan değişiklikler yönetmeliğe yansıtılmıştır. Yönetmelikle beklenen “yenilik ve tasarım” faaliyetlerinin kapsamının ne olduğu hususu, kısa bir tanım ve “Tasarım Sayılmayan Faaliyetler” açıklanarak belirlenmiştir.   

Yenilik olarak,” Sosyal ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verebilen, mevcut pazarlara başarıyla sunulabilecek ya da yeni pazarlar yaratabilecek; yeni bir ürün, hizmet, uygulama, yöntem veya iş modeli fikri ile oluşturulan süreçleri ve süreçlerin neticelerini ifade eder” şeklinde  oldukça muğlak ve nelerin bu tarif içerisinde olabileceği net şekilde belirtilmeyen ancak AR-GE teşviklerinden istifade ettirilen bir tanım oluşturulmuştur.  

“Tasarım faaliyeti ise: Sanayi alanında ve Bakanlar Kurulunun uygun göreceği diğer alanlarda katma değer ve rekabet avantajı yaratma potansiyelini haiz, ürün veya ürünlerin işlevselliğini artırma, geliştirme, iyileştirme ve farklılaştırmaya yönelik yenilikçi faaliyetlerin tümünü,

Tasarım merkezi: Tasarım projelerini veya sözleşme çerçevesinde siparişe dayalı olarak yürütülen tasarım faaliyetlerini gerçekleştirmek üzere kurulan ve dar mükellef kurumların Türkiye’deki iş yerleri dâhil, kanuni veya iş merkezi Türkiye’de bulunan sermaye şirketlerinin; organizasyon yapısı içinde ayrı bir birim şeklinde örgütlenmiş, münhasıran yurtiçinde tasarım faaliyetlerinde bulunan ve en az on tam zaman eşdeğer tasarım personeli istihdam eden, yeterli tasarım birikimi ve yeteneği olan birimleri,

Tasarım projesi: Amacı, kapsamı, genel ve teknik tanımı, süresi, bütçesi, özel şartları, diğer kurum, kuruluş, gerçek ve tüzel kişilerce sağlanacak aynî veya nakdî destek tutarları, sonuçta doğacak fikri mülkiyet haklarının paylaşım esasları tespit edilmiş ve tasarım faaliyetlerinin her safhasını belirleyecek mahiyette ve bilimsel esaslar çerçevesinde tasarımcı tarafından yürütülen projeyi, ifade eder” denmektedir.

Dolayısıyla bu tanım ve faaliyetlerin AR-GE çalışmaları ile bir alakası tarafımızca görülmemektedir. Neden oluşturuldukları ve ne yapacakları da bu tanımlardan anlaşılmamaktadır.

PARA AKLAMA

Para aklama nedir?

Para aklama tanımı: Suç faaliyetiyle bağlantısını silmek için yasa dışı yollarla elde edilen parayı “temizleme”.

İnsanlar uyuşturucu ticareti yaptıklarında veya başka finansal amaçlı suçlar işlediklerinde büyük miktarda para kazanırlar. Bu parayı bir finans kuruluşuna yatırmak için, paranın meşru bir kaynaktan geldiği yanılsamasını yaratmaları gerekir – sahip oldukları veya yatırım yaptıkları bir işletme gibi – ve yasa dışı girişimlerinden değil. Para aklama, bu yanılsamayı mümkün kılan süreçtir.

Para aklama, bir karaborsa taktiği gibi görünse de, birçok beyaz yakalının da karıştığı bir mali suçtur. Modern şirketler ve yönetim kurulları için zorluk, kara para aklamayı etkili bir şekilde tespit eden ve engelleyen politikalar oluşturmaktır.

Para aklama nasıl işliyor?

Para aklama nispeten basit bir işlemdir. Kirli parayı barındıracak bir yer bulunur, paranın meşru işlemlerden gelmiş gibi performatif(eylemi gerçekleştirme etkisine sahip) muhasebeyi kullanarak temiz görünmesi sağlanır ve ardından temiz para, finansal sistemde kullanılmak üzere iade edilir. 

Fon Kaynağı Nedir?

Fon Kaynağı, eldeki belirli işlemi finanse etmek için kullanılan fonları ifade eder – yani, iş ilişkisi veya ara sıra gerçekleşen işlem içinde gerçekleşen işlemler veya faaliyetler için kullanılan fonların kaynağı. Cevaplanması gereken soru sadece “işlem için para nereden geldi” değil, aynı zamanda “müşteri bu işlem veya iş ilişkisi için parayı nasıl ve nereden aldı” olmalıdır. Paranın bir banka hesabından geldiğini bilmek yeterli değildir.”

Bu nedenle, Fon Kaynağı, bir işlemde kullanılmak üzere belirli fonların kökeninin belirlenmesi anlamına gelir. Bu, gönderen hesap ayrıntılarını, ancak aynı zamanda bu belirli fonları üreten faaliyetin anlaşılmasını da içerir, örneğin istihdamdan veya mirastan tasarruf gibi.

Sadece belge toplamakla ilgili değil; örneğin müşterinin açıklaması ve kanıtı mantıklı/uygulanabilir mi? Banka ekstreleri görmeyi beklenen şeyi gösteriyor mu? Risk profiline uygun olarak kaç aylık ekstre toplanmalı, vs.?

Servet Kaynağı Nedir?

Zenginlik kaynağı(SoW), bir müşterinin tüm servetinin (yani toplam varlıklarının) kökenini ifade eder. SoW, müşterinin genel net değerini/tüm servetini oluşturan veya önemli ölçüde katkıda bulunan ekonomik, ve/veya ticari faaliyetleri tanımlar. Şu soru yanıtlanmaya çalışılmalı: “Birey neden ve nasıl bu kadar çok toplam varlığa sahip – ve bunları nasıl biriktirdi/oluşturdu?”

Daha yüksek riskli durumlarda SoW’u ele alırken, SoW’un genel olarak müşterinizle orantılı olup olmadığı düşünülmeli, yani karşınızdaki kişinin genel servetini, size tavsiye ettiği şekilde elde etmiş olması mantıklı mı?

SoW bilgileri genellikle müşterinin sahip olması beklenen servetin büyüklüğüne dair bir gösterge olup, kişinin bu serveti nasıl elde ettiğine dair bir resim sunar.

Bir kişinin tüm varlıklarının hesaba katılmasını gerektirmez, ancak neden bu kadar servete sahip olduklarına dair bir gerekçe ve akıl yürütme oluşturmak ve bunun yasal yollarla elde edildiğine dair güvence vermek gerektirir. Bu, işlemin mantıklı olup olmadığının belirlenmesine yardımcı olacaktır.

Banka ekstrelerinin yanı sıra (kaynak varlık çekleri kullanıldığında bile bir zorunluluk olmaya devam eder), kişinin daha geniş servetini açıklayan belgeler toplanmalı ve değerlendirilmelidir. Müşteriye bağlı olarak, bu kanıtlar denetlenmiş hesaplar, hisse senedi kayıtları, mülk portföyleri veya müşterinin servet düzeyi ve nereden geldiği konusunda bilgi veren diğer güvenilir belgeleri içerebilir.

Fon kaynağı ile servet kaynağı arasındaki fark nedir?

Bir kişinin mali koşulları genel olarak Fon Kaynağı (SoF) ve Servet Kaynağı (SoW) olarak kategorize edilebilir. Fon Kaynağı (SoF), bir müşteri ile finansal kuruluş arasındaki belirli bir ticari işlemde kullanılan fonların veya varlıkların kökenini ifade ederken, Servet Kaynağı (S0W), işlemde yer alan tarafların genel mali durumunu ve toplam varlıklarını nasıl biriktirdiklerini araştırır.

SOW, tüm gelir akışları, yatırımlar, iş faaliyetleri, miraslar, hediyeler ve diğer yasal servet edinme yolları dahil olmak üzere daha büyük resmi ele alır.

SoF kontrolleri, SoW kontrollerinden daha kolay gerçekleştirilebilse de, yine de fonların kaynağını ve edinildiği koşulları tespit edebilecek nitelikte, önemli ve ilgili bilgilerin elde edilmesini gerektirir.

SoF örnekleri arasında tam vergi beyannameleri ve denetlenmiş mali tablolar veya yatırım/menkul kıymet hesaplarının kanıtı yer alabilir.

Kurumların bir işlem yapmadan önce müşterilerinin fonlarının nereden geldiğini kontrol etmeleri sıklıkla gerekir. Miras, mülk satışı veya yeni kurulan bir şirket yatırımı olsun, zenginlik kaynağının (SoW) kanıtı olması gerekir.

Kısaca, Fon Kaynağı (SOF), belirli bir işlemde kullanılan paranın kökenlerini anlamayı içerirken, Servet Kaynağı(SoW), tüm gelir akışları, yatırımlar, ticari faaliyetler, miraslar, hediyeler ve diğer yasal servet edinme yolları dahil olmak üzere daha büyük resmi dikkate alır.

“Politik Olarak Maruz Kalan Kişi” (Siyasi Nüfuz Sahibi Kişi, sahip olduğu önemli konum veya nüfuz nedeniyle rüşvet veya yolsuzluğa karışmaya daha yatkın olan kişi.) ise, işletmeler müşterinin SoW’sini belirlemek için makul önlemler almalıdır.

Fon Kaynağı ve Servet Kaynağı: Neden ayrı ayrı varlar?

İçsel risk arttıkça, bir konuda kullanılan fonların yolsuzluk gelirleri de dahil olmak üzere suç faaliyetlerinden elde edilmediğinden emin olma ihtiyacı da artar. Belirli bir işlemde kullanım için sunulan fonları (SoF) ve daha genel olarak müşterinin varlığını (SoW) anlamak bu konuda yardımcı olabilir.

Daha yüksek riskli durumlarda, bir işlemi finanse etmek için toplanan SoF kanıtının daha sonra başka bir işlemi finanse etmek için tekrar kullanılmamasını sağlamak amacıyla SoF ve SoW’yi kanıtlamak önemlidir.

Örneğin, bir müşteri bir firmaya, ev satın almak için 10 milyon TL’ye sahip olduğunu ve bu fonların meşru yollarla elde edildiğini (fon kaynağı) gösterebilir. Bu müşteri daha sonra kurumun başka bir bölümüne veya başka bir firmaya gidebilir ve (SoW kontrolleri yapılmadığı takdirde) aynı SoF bilgilerini kullanarak başka bir 10 milyon TL’lik mülk satın alabilir veya başka bir yatırım/iş faaliyeti için kullanabilir.

Para aklamanın yaygın yolları

İnsanlar parayı birçok farklı şekilde aklıyor. Çevrim içi bankacılığın ortaya çıkışı, bu listeye yenilerini ekledi. Bununla birlikte, bazı yaklaşımlar diğerlerinden daha yaygındır. Suçlular parayı çoğunlukla şu şekilde aklıyor:

Gayrimenkul: Kara para aklayıcılar kirli paralarını gayrimenkule yönlendirebilir, gayri meşru parayla mülk satın alabilir ve daha sonra temiz parayı geri almak için satabilirler.

Bankalar: Birçok banka büyük işlemleri bildirmek zorundadır. Kara para aklayıcılar, yapılandırma(smurfing) adı verilen bir işlemle dolaşır. Toplam meblağlarını, ayrı banka hesaplarına yatırdıkları daha küçük miktarlara bölerler.

Nakit yoğun işletmeler: Suçlular kirli paralarını çamaşırhaneler, araba yıkama yerleri, restoranlar gibi nakit bağımlı işletmelere de aktarabilirler. Araba yıkama yeri bir ayda 100.000 TL  kazandıysa, kazancı 150.000 TL olarak bildirebilir ve depozitoların a 50.000 TL kirli para ekleyebilirler.

Ticarete dayalı kara para aklama: Suçlular, mal veya hizmetler için fazla veya az faturalandırma yapmak veya bir sevkiyattaki ürün miktarını tahrif etmek de dahil olmak üzere, kara parayı gizlemek için meşru işlemlerin değerini yanlış bildirebilirler. 

Para aklama nasıl önlenebilir?

Etkili bir para aklama karşıtı program yalnızca uyumlulukla ilgili değildir, aynı zamanda riskleri anlamak ve azaltmakla da ilgilidir.

Para aklamayı etkili ve sürdürülebilir bir şekilde önlemek için, işletmeler her türlü geçmişe sahip müşterilerini belirleme ve onlarla işlem yapma konusunda risk temelli bir yaklaşım benimsemelidir. Bu şunları gerektirir:

Günlük iş faaliyetlerinin tanımlanması: Para aklamayı önleme programı oluşturmadan  önce, programın yöneteceği faaliyetler tayin edilmelidir. İster banka hesapları oluşturmak, ister güvenli ödemeler yapmak veya sigorta poliçeleri düzenlemek olsun, önleme  politikalarında vurgulanması gereken şey budur.

Risk maruziyetinin analizi: Para aklamayı önlemek için oluşturulan program, müşteriler, çalışanlar, yönetim kurulu üyeleri veya diğer potansiyel kötü aktörler olsun, en aşırı riskleri azaltmalıdır.

Dahili kontrol sistemi oluşturulması: Dahili kontroller, iş faaliyetlerinin ve risk yönetiminin buluştuğu yerdir. Bu faaliyetlerin risk oluşturabileceği her yerde, bunu önleyen kontroller uygulanmalı. Örneğin, bir müşterinin banka hesabını açmadan önce gerekli özeni göstermek, müşterinin söyledikleri kişi olduğundan ve sahte veya çalıntı kimliğe sahip bir suçlu olmadığından emin olunmalıdır.

Risk tabanlı durum tespiti uygulanması: Bu, dahili kontrollerin tamamlayıcısıdır. Dahili kontroller, kuruluşu yönetilirken, durum tespiti üçüncü tarafları oluşturabilecekleri herhangi bir risk açısından araştırma şansıdır. Para aklama için, potansiyel bir müşteri veya hedef şirketin CEO’su olsun, özellikle bireylere odaklanılır.

Uyumluluk kültürü geliştirmek: Para aklamayı önleme programının başarısı için çalışanların bunun önemini benimsemesi gerekir. Çalışanların para aklama risklerini anlamalarına yardımcı olmak ve bunu durdurmaya yardımcı olmak için kapsamlı ve sürekli eğitimler sunulmalı. 

Sürekli ve bağımsız incelemeler yapılması: Uyumluluk görevlisi ve bağımsız bir denetçi, programı düzenli olarak incelemelidir. Denetçi, sorunun etkinliğine ilişkin tarafsız bir görüş sunacak ve iyileştirme için kullanabilecek geri bildirimler sağlayacaktır.

Teknolojiyi entegrasyonu: Yukarıdaki adımlar kritiktir, ancak bunlar gerçekten etkili bir uyumluluğunun gerektirdiği şeylerin yalnızca yüzeyini çizer. Program, finansal kurumların karşılaştığı diğer birçok risk arasında elde edilmesi zor bir başarı olan para aklama taktiklerinin bir adım önünde olmalıdır. Durum tespiti yazılımı, bu sürecin çoğunu ele alabilir ve ortaya çıkan risklere odaklanılmasını sağlar.

NETİCE

Bazı kişiler tek bir şeyle motive olurlar: kâr ve bunu sağlamanın bir yolu da, yasa dışı yollarla elde edilen paranın ülkenin meşru finansal sistemlerine sokulması gerektiğidir. Para aklama, finansal varlıkları gizlemeyi içerir, böylece onları üreten yasa dışı faaliyet tespit edilmeden kullanılabilirler. Para aklama yoluyla, suç faaliyetinden elde edilen parasal gelirler görünüşte yasal bir kaynağı olan, fonlara dönüştürülür.

Para aklama, geniş kapsamlı sosyal, ekonomik ve yasal sonuçları olan küresel bir sorundur. Para aklamanın sonuçları çoktur; toplumun yapısını etkiler, ekonomileri istikrarsızlaştırır ve hukukun üstünlüğünü baltalar:

  • Para aklama, para talebinde öngörülemeyen değişikliklere ve uluslararası sermaye akışlarında ve fiyatlarda oynaklığa neden olarak para politikası üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Bu istikrarsızlık, özellikle gelişmekte olan ülkelerde bütçe açıkları ve yüksek enflasyon gibi sorunları ele almak için gerekli stratejilerin uygulanmasını engelleyebilir.
  • Para aklama, gayrimenkul gibi sektörleri önemli ölçüde etkileyerek emlak fiyatlarını şişirmekte ve düzenli alıcıların katılımını zorlaştırmaktadır.
  • Yabancı yatırımcılar, para aklama faaliyetleri tarafından caydırılır ve bu da ekonomik büyümenin ve yatırım fırsatlarının azalmasına yol açar. Para aklama riski algısı, yatırımcıların finansal istikrarsızlık olasılığı nedeniyle caydırılabilmesi nedeniyle, yabancı doğrudan yatırımların azalmasına neden olabilir.
  • Finansal kuruluşlar, para aklama faaliyetlerinin sonuçlarından zarar görürler.
  • Para aklama, suçluların operasyonlarını sürdürmeleri için gerekli finansal kaynakları sağlayarak suç faaliyetlerini besler. Yasa dışı fonlar finansal sistem içinde dolaşırken, suç örgütlerinin büyümesini sağlar ve suç oranlarının artmasına katkıda bulunur.
  • Para aklamanın demokratik kurumlar ve hukukun üstünlüğü üzerinde aşındırıcı bir etkisi vardır. Suçlular yasa dışı fonlarını taşımak ve saklamak için finansal sistemleri istismar ettikçe, yolsuzluğu kolaylaştırır ve finansal kurumlara ve daha geniş ekonomiye olan kamu güvenini zayıflatırlar.
  • Para aklamanın sosyal sonuçları suç oranları ve yolsuzluk üzerindeki doğrudan etkisinin ötesine uzanır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki savunmasız nüfuslar, kamu refahına ve sosyal programlara tahsis edilebilecek kaynakların başkaca faaliyetleri desteklemek için yönlendirilmesi nedeniyle, acı çekmektedir.

Para Aklamaya Karşı(AML) uyumluluk programları, finansal kuruluşların ve diğer kapsam dahilindeki kuruluşların kara para aklamayı önlemek için kullandıkları araçlardır. Bankalar, finansal şirketler ve sigorta şirketleri, titiz AML uyumluluk çabalarına ihtiyaç duyan kuruluşlar arasındadır. AML, şirketlerin müşterilerinin kimliğini doğrulamasını gerektiren kara para aklama karşıtı bir mevzuattır. Bankalar ve diğer şirketlerin müşterileri para akladığında veya terör eylemleri gerçekleştirdiğinde sorumlu olmaları nedeniyle bu yeni gerekliliklere yol açtı.

Bu tür düzenlemeler, kara para aklamayı ve diğer mali suçları tespit etme ve engelleme ihtiyacını artırıyor. Bu, uyumun kolay olduğu anlamına gelmiyor.

KAYNAK:

sumsub.com, Oraz Kereibayev, Content manager How to Help Clients Deliver a Valid Proof of Source of Wealth

lawscot.org.uk, Graham MacKenzie, Head of Anti-Money Laundering at the Society

Kezia Farnham, Senior Manager,What is money laundering? Definition, examples, & prevention

March 21, 2024, diligent.com, financialcrimeacademy.org, Consequences of Money Laundering

ANAYASA

GENEL

Dünyadaki en eski anayasalar 17. yüzyılda çerçevelenmiş ve tamamen yeni siyasi sistemlerin başlangıcını sağladıkları için devrimci paktlar olarak tanımlanmıştır. O zamandan bugüne kadar dünya farklı türde anayasalar görmüştür. 1989’da soğuk savaşın sona ermesinden sonra birçoğu demokratik kurumların performansını iyileştirmeyi amaçladıkları için reformcu olarak tanımlanmıştır.

Herhangi bir anayasanın temel işlevlerinden biri, hükumet kurumlarını çerçevelemek ve devletin güç ve otoritesini kimin, nasıl ve hangi amaçla kullanacağını belirlemektir.

Ancak anayasalar ne gökten düşer ne de asmada doğal olarak büyür. Bunun yerine, gelenek, tarihsel bağlam, seçim ve siyasi mücadele tarafından şekillendirilen insan yaratımları ve ürünleridir.

Demokratik sistemde vatandaş, iktidarın asıl sahibi olma hakkını talep eder. Onun için anayasa, hükumetin, vatandaşın bağlılığı ve desteği karşılığında vatandaşın yararına iktidar kullanımını sınırlayan bir toplumsal sözleşmeyi temsil eder. ‘Anayasacılık’ terimi bu sınırlı güç fikrini özetler. Aynı zamanda, anayasaların günümüzdeki temel önemi bu temel işlevlerin ötesine uzanır.

Anayasalar, daha iyi bir siyasal sisteme geçiş zamanı geldiğinde kamuoyunun gündemine gelir. İnsanlar, çağdaş devlet ve yönetim sorunlarının çözümünü kolaylaştıracak anayasalar arıyorlar. Günümüzde bu sorunlar çok yönlü ve giderek küresel hale geliyor: Yolsuzluktan ciddi mali krizlere, çevre bozulmasından kitlesel göçlere kadar. İnsanların anayasa hükümlerinin belirlenmesine katılım talep etmeleri ve kapsayıcı ve demokratik anayasaların meşrulaştırılması süreçlerinde ısrar etmeleri anlaşılabilir bir durumdur.

Eski anayasalar sömürgecilikle çatışmanın mirasıydı; yeni anayasalar, devlet ve devletin kime ait olduğu konusunda birbiriyle çelişen görüşlere sahip gruplar arasındaki şiddetli uluslararası rekabeti sona erdirmeyi amaçlıyor. Kuşkusuz bu yeni anayasalar, otoriterliği, despotizmi ya da siyasi çalkantıları geride bırakarak yeni bir barış ve demokrasi çağını müjdeleyeceği beklentisiyle doludur. Devletler arasındaki şiddetli çatışma düzeylerinin azalmasıyla birlikte insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlük, anayasacılık, adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi ortak değerlere ilişkin uluslararası diyaloğu da tetiklemiş olması dikkate değerdir; bunların hepsi herhangi bir anayasal sistemin önemli bileşenleridir.

Anayasa yapmak veya değiştirmek

Bu seçim anayasa yapımının erken aşamalarında ortaya çıkar, anayasa yapım sürecini etkilemesi muhtemeldir ve değişikliklerin algılanan meşruiyeti açısından önemli olabilir. Yeni veya değiştirilmiş anayasa arasındaki seçim, anayasa yapım çalışmasının başarısını da etkileyebilir.

Önemine rağmen, yeni bir anayasa yapmanın veya mevcut bir anayasayı değiştirmenin faydaları ve riskleri, her iki seçenek de prensipte açık olsa bile, her zaman açıkça dikkate alınmaz. Karar genellikle anayasa yapım sürecini yönetenler tarafından, kamuoyunda çok az tartışmayla, başlangıçta belirlenir.     

Aşağıda üç soru ele alınıyor:

1. Yeni bir anayasa yapmak ile mevcut bir anayasayı değiştirmek arasındaki fark nedir?

2. Yeni bir anayasa yapmak ile anayasa değişikliği yapmak arasındaki seçimi etkileyen faktörler nelerdir?

3. Anayasa yapma ve anayasayı değiştirme arasındaki seçimin anayasa oluşturma süreçleri açısından önemi nedir?

1. Yeni bir anayasa yapmak ile mevcut bir anayasayı değiştirmek arasındaki fark nedir? Yazılı bir anayasada önemli değişiklikler düşünülürken, anayasa yapıcılar tamamen yeni bir anayasa yapmak mı yoksa mevcut anayasayı değiştirmek mi gerektiğine karar vermelidir. Yeni bir anayasa yapmak ile mevcut bir anayasayı değiştirmek arasındaki ayrım her zaman net değildir. Çok şey ayrımı yapmak için kullanılan ölçütlere bağlıdır.

1.1 Anayasa yapmak ile değiştirmek arasındaki usul farkı  

Yeni bir anayasa yapmak, mevcut anayasayı (varsa) tamamen değiştiren, tümüyle yeni bir yazılı anayasanın hazırlanması ve onaylanması anlamına gelir. Koşullara bağlı olarak yeni bir anayasa, (a) geçmiş anayasayla açık bir kopuşu gerektirebilir ve yeni bir anayasa yapmak için meşru kabul edilen yeni süreçlere göre yapılabilir; veya (b) önceki anayasanın, değişiklik veya bazı durumlarda anayasanın bütününün değiştirilmesi için koyduğu usulleri izleyerek, önceki anayasayla hukuki sürekliliği koruyabilir.

Anayasa değişikliği ile anayasanın tamamının hukuki sürekliliği koruyacak şekilde değiştirilmesi arasında ince bir çizgi vardır.Yeni bir anayasa yapımında, hukuki sürekliliğin korunduğu durumlar ile korunmadığı durumlar, eğer böyle bir durum söz konusuysa, birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

1.2. ‘Yeni’ ve ‘değiştirilmiş’ anayasa arasındaki esas fark

Anayasanın özünde önemli değişikliklerin genellikle tamamen yeni bir anayasayla, daha az önemli değişikliklerin ise değişiklik yoluyla gerçekleştirileceği varsayılabilir. Belirli bir değişikliği başarmak için yeni bir anayasa yapmak gibi büyük bir görevi üstlenmek genellikle istenmeyen bir durumdur. Öte yandan, örneğin üniter bir sistemden federal bir sisteme geçmek için büyük bir yapısal değişiklik gerekiyorsa, anayasanın tüm bölümlerinin bir bütün olarak birlikte çalışmasını sağlamak için genellikle yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulur. Ancak uygulamada, yeni veya değiştirilmiş anayasalar arasındaki farkı belirlemek için kullanılan bu kuralın nitelenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Örneğin, koşullara bağlı olarak, bir dizi anayasa değişiklikleri bazen o kadar kapsamlı olabilir ki, özünde yeni bir anayasaya denk düşebilir.

2. Anayasa yapmak ile değiştirmek arasındaki tercihi hangi faktörler etkiler?

Yeni bir anayasa yapmak veya mevcut bir anayasayı değiştirmek arasındaki seçimi etkileyen bir dizi faktör vardır. Her faktörün önemi, anayasa yapımının gerçekleştiği bağlama göre değişir.

2.1 Mevcut anayasanın durumu

Mevcut bir anayasanın statüsü, yeni bir anayasaya kıyasla anayasa değişikliğinin ne derece arzu edilir veya hatta mümkün olduğunu etkileyecektir. Mevcut bir anayasa yoksa, yeni bir anayasa yapmak gerekecektir.

Yeni bir anayasanın gerekli görülebileceği bir diğer durum, daha önceki bir anayasanın var olması, ancak, bir nedenle yürürlükten kaldırılmış veya değiştirilmiş olmasıdır. Böyle bir durumda toplumda yeni bir anayasa yapmak mı yoksa eski anayasaya geri dönmek mi gerektiği konusunda bölünmeler yaşanabilir. Mevcut anayasanın çok saygı gördüğü ve derin bir sembolik güce sahip olduğu durumlarda, etkili ve önemli bir anayasal değişiklik daha çekici olabilir.

Misal olarak bir ülkede, 2010 yılında, temel yetkileri hükümdardan alıp hükumetin seçilmiş temsili organlarının eline vermek ve yasama organının yapısını yeniden yapılandırmak amacıyla önemli anayasal değişiklikler yapıldı; ancak bunlar orijinal anayasada değişiklik şeklinde gerçekleşti.

2.2 Siyasi düşünceler

Anayasa değişikliğinin nasıl en iyi şekilde yapılacağına ilişkin kararda, siyasi kaygılar etkili olabilir. Siyasi dinamikler, bir yaklaşımın diğerinden daha uygulanabilir olması şeklinde olabilir. Örneğin, anayasa değişikliği, yasama organında elde edilmesi pek mümkün olmayan bir süper çoğunluk gerektiriyorsa, yasal süreklilik olmadan yeni bir anayasa yapma girişimi daha tercih edilebilir görünebilir. Aynı şekilde, yeni bir anayasanın başarılı bir şekilde yürütülmesinin zor olduğu düşünülüyorsa (örneğin, ülke çapında bir referandum), karar vericiler anayasa değişikliği yoluyla değişiklikleri güvence altına almaya çalışabilirler. Bazı durumlarda, anayasa değişikliği, büyük değişiklik arayanlar ile önemli bir değişikliğe karşı çıkanlar arasında bir uzlaşma pozisyonunu temsil edebilir. Anayasa değişikliği, reformcular tarafından birtakım gelişmeleri sağlamanın bir yolu olarak, muhalifler tarafından ise değişimin kapsamını daraltmanın bir yolu olarak görülebilir.

Anayasa değişikliği, siyasi liderler tarafından herhangi bir durumda gündemi kontrol altında tutmanın bir yolu olarak tercih edilebilir. Yeni bir anayasa yapma kararı, anayasanın tüm bölümlerini tartışmaya ve kontrol edilemeyecek bir şekilde değişime açar. Buna karşılık, anayasa değişikliği, masada olan anayasal konuları belirler ve değişimin kapsamını sınırlama olasılığı daha yüksektir.

2.3 Anayasal gelenek

Birçok ülkede, anayasal değişikliğin ne kadar önemli olduğunu ve yapılması gerektiğini etkileyen, sağlam temelli anayasal gelenekler vardır. Bazı anayasal geleneklerde yasal süreklilik diğerlerinden daha önemli olabilir. Böyle bir durumda, anayasal değişiklik yoluyla veya önceki anayasa tarafından belirlenen ilgili prosedürlere uygun olarak yapılan yeni bir anayasa yoluyla önemli bir değişiklik elde etme tercihi muhtemeldir. Diğer her şey eşit olduğunda, her iki tarafta da istisnaları olan bir genelleme olarak, ortak hukuktan etkilenen anayasal gelenekteki devletler, sürekliliğe ihtiyaç olduğunu varsayma eğilimindedir.

Buna karşılık, diğer anayasal gelenekler, kurucu güç tarafından büyük bir değişikliğin, önceki anayasayla yasal sürekliliği korumayan yollarla kabul edilmesini veya hatta onaylanmasını gerektirebilir. Yasal süreklilikle bu tam kopuş, halk hareketinin otoritesini ve demokratik değişim çağrılarını yansıtır. Bu, en azından bu koşullarda, anayasa dışı bir tepkinin kabul edilebilir ve uygun olduğunu gösteriyor.

Kamu katılımı da dahil olmak üzere diğer süreçler

1. Yeni bir anayasa yapılırken toplumsal katılımın ve kapsayıcılık ile sahiplenmeyi sağlayacak diğer süreçlerin beklendiği artık bilinen bir gerçektir. Mevcut bir anayasanın tadil edilmesi yoluyla anayasal değişiklik yapılması durumunda bu durum daha az yerleşiktir; burada meşruiyetin yalnızca hukuki sürekliliğin sağlanmasıyla güvence altına alınabileceği sıklıkla varsayılır. Bu koşullarda, halkın katılımına pek önem verilmeyebilir.

Bununla birlikte, halk katılımının ve süreci daha kapsayıcı hale getirmek için diğer prosedürlerin anayasa değişikliğiyle birlikte kullanılmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Halk katılımının kullanılıp kullanılmaması, her durumda getirmesi muhtemel avantajlara bağlı olacaktır. Yeni bir anayasa yapıldığında, halk katılımı meşruiyet inşa etmek için bir mekanizma sunar. Bir toplumdaki tüm önemli sosyal ve çıkar gruplarının görüşlerinin dikkate alınmasını sağlamayı amaçlar.

Kamu katılımı ayrıca anayasa yapım sürecine liderlik edenlerin önerilerini daha geniş bir nüfusa açıklamaları ve gerekçelendirmeleri için bir yol sağlar. Bu, önerilerin onay için referandumda halka sunulması gereken durumlarda kritik olabilir. Kamu katılımının avantajları genellikle anayasa değişikliği yoluyla değişikliklerin yapıldığı durumlarda da geçerlidir. Kamu katılımı mekanizmaları, önerilen değişiklikleri tartışmak ve bunlar hakkında tavsiyelerde bulunmak için seçilmiş veya atanmış vatandaş meclisleri, toplantılar ve yazılı sunumlar gibi doğrudan danışma süreçleri ve Kamu katılımı mekanizmaları, önerilen değişiklikleri tartışmak ve bunlar hakkında tavsiyelerde bulunmak için seçilmiş veya atanmış vatandaş meclisleri, toplantılar ve yazılı sunumlar gibi doğrudan danışma süreçleri ve Internet, sosyal medya, ve akıllı telefon uygulamalarını kullanımı veya istişari anketler  gibi daha geniş çaplı kamu danışmalarını içerebilir.

Ülkenin dört bir yanından rastgele seçilen vatandaşlar, bir kamu forumunda çeşitli anayasal konuları tartışmak üzere bir araya getirilebilir. Daha sonra her katılımcı, her konu hakkındaki görüşleri için bir anket veya yoklama doldurur. Toplanan yanıtlarının Parlamento tarafından anayasa değişikliği sürecini bilgilendirmek için kullanılır. Bazen Anayasa değişikliğine ilişkin kuralların resmen değiştirilmesiyle halkın katılımı süreçleri zorunlu kılınabilir.

2. Mahkemelerin rolü

Mahkemeler, anayasal değişim süreçlerinde önemli aktörler olabilir; bu rol, yeni bir anayasa yapmak ile mevcut bir anayasayı değiştirmek arasındaki farklardan da kaynaklanmaktadır. Anayasanın, değişiklik yoluyla tadil edilmesi, mevcut anayasa hükümlerine uygun olması gerektiğinden, yargısal denetime daha açıktır. Anayasayı yorumlama ve uygulama rolünün bir parçası olarak mahkemeler, genellikle bir değişikliğin usul gerekliliklerine uyup uymadığını inceleme yetkisine sahiptir.

Bazı ülkelerdeki mahkemeler daha da ileri giderek, anayasa değişikliğinin özünün mevcut anayasayla tutarlı olup olmadığını, bazen temel yapı doktrini olarak adlandırılan doktrini uygulayarak değerlendirirler. Bazı bağlamlarda, bu tür yargı denetimi, güçlü aktörlerin kötüye kullanmasını engelleyerek anayasa değişikliği üzerinde önemli bir kontrol sağlayabilir. Ancak diğer bağlamlarda, yargısal inceleme anayasal reformlara fren koyabilir; statükoyu sağlamlaştırmak için muhafazakar davranabilir; ve yapıcı siyasi uzlaşmaları bozabilir. Bu sorunların, en azından yasal sürekliliğin gerekli olmadığı durumlarda, yeni bir anayasa yaparken ortaya çıkma olasılığı daha düşüktür.

Hazırlık

Anayasa yapımı genellikle daha geniş siyasi geçişler içinde gerçekleşir. Bunlar barış inşası ve devlet inşasının yanı sıra kriz sonrası dönemde uzlaştırma, katılım ve eşit kaynak tahsisi ihtiyacıyla ilgili olabilir. Birçok anayasa artık yalnızca hükumetin mekaniğini ana hatlarıyla belirtmekle ilgili değil, aynı zamanda bu daha geniş zorluklara meşru ve yaygın olarak kabul gören bir şekilde yanıt vermekle de ilgilidir. Anayasalara getirilen talepler arttıkça, genellikle karmaşık ve uzun hale geldiler ve bu nedenle tasarlanması ve uygulanması daha zor hale geldi. Sonuç olarak, anayasaları şekillendirmekle ilgili olanların, anayasa yapım süreçleri ve seçenekleri hakkında geniş, disiplinler arası ve pratik bilgiye erişimleri gerekir.

Bir anayasa yazmak, herhangi bir organizasyonu, hükumeti veya diğer yönetim organını kurmada kritik bir adımdır. Bir anayasa, kurumu yöneten yönergeleri ve ilkeleri belirler ve istikrarı, adaleti ve hesap verebilirliği sağlar. Bir anayasa yazmak için tavsiye edilen bazı adımlar:

  • Amaç: Anayasanın amacını belirlemek önemli bir başlangıçtır. Amaç, yazma süreci boyunca hazırlayanlara rehberlik eder ve işlevsel bir belge oluşturulmasına yardımcı olur.
  • Ekip: Çeşitli bakış açılarının temsil edildiğinden emin olmak için, anayasa tamamlama sürecinde yardımcı olmak üzere farklı geçmişlere, uzmanlıklara ve fikirlere sahip bireylerden oluşan bir grup kurulması.
  • Mevcut anayasalar: Özellikle zaman testinden geçmiş başarılı anayasaların örneklerine bakılması. Yapıları, dil stillerini ve içerik bölümlerinin tetkiki.
  • Ön söz:  Ön söz bir giriş niteliğindedir ve anayasanın ardındaki vizyonu ve misyonu iletir. Değerleri temsil eder ve anayasanın neden yazıldığını açıklar.
  • Yapı: Ekip nasıl yapılandırılacak ve bireyler veya kuruluşlar hangi rolleri oynayacaklar. Örneğin, yürütme işlevleri, yasama ve yargı süreçleri için şubeler oluşturmak.
  • Yetki ve sorumluluk: Kuruluştaki her bir şubenin veya pozisyonun yetkilerinin, sınırlamalarının, görevlerinin ve sorumluluklarının açıkça tanımlamak. Bu, hesap verebilirliği sağlamaya ve çıkar çatışmalarını önlemeye yardımcı olacaktır.
  • Yönetim süreçleri: Kuruluştaki üyeler veya liderler tarafından karar alma mekanizmalarını tanımlamak (örneğin, çoğunluk oyu ile). Kararların ilgili taraflara nasıl iletileceğinin ele alınmış olması.
  • Değişiklik için prosedürler oluşturmak: Hiçbir belge olası tüm durumları öngöremez; bu nedenle, gelecekte ihtiyaç duyulduğunda anayasayı  değiştirmek için net bir yol sağlanmalı.
  • Üye hakları: Kuruluş veya hükumet bağlamında bireysel hakların sıralanması. Varsa, üyelerin çıkarlarını korumak için konuşma, din, toplanma özgürlüğü ve diğer ilgili hakların ele alınması.
  • Çatışma çözümü: Kaçınılmaz olarak, kuruluş veya hükumet  içinde anlaşmazlıklar ortaya çıkacaktır. Çatışmaları çözmek ve anlaşmazlıklar boyunca tarafsızlığı korumak için adil bir süreç oluşturmak gerekir.
  • Gözden geçirip iyileştirmek: Anayasa taslağı tamamladıktan sonra, dili iyileştirmek, netliği sağlamak ve olası boşlukları veya endişeleri gidermek için bütün ekip ile birlikte gözden geçirmek. Tüm taraflar için kabul edilebilir bir versiyona sahip olana kadar belge üzerinde yineleme yapmak.
  • Onaylamak: Yukarıda belirtilen adımları tamamladıktan sonra, tüm gerekli tarafların belgeyi imzalamasını sağlayarak, kabullerini ve belirlenen kurallara uyma taahhütlerini bildirerek yeni anayasanın onaylanması.

Uluslararası IDEA, anayasa oluşturma sürecine dahil olan aktörlere, anayasaların gözden geçirilmesi için daha sistematik yollar çağrısında bulunuyor ve ne doğası gereği istikrarlı ya da üstün anayasal sistemlerin, ne de herkese uyan tek kalıp formüllerin veya modellerin bulunmadığına vurgu yapıyor. Her ülke kendi anayasasını yazarken kendi yolunu bulması gerekir. 

Ayrıca bir anayasa tasarlamak, aktörlerin ülkeleri için en iyi teknik çözümü aradığı salt akademik bir çalışma değildir. Anayasa hazırlayıcıları ve müzakerecileri, siyasi gündemlerini anayasa metnine aktarmayı amaçlayan siyasi aktörlerdir. Dolaysıyla ortaya çıkan anayasal belgeler nadiren mevcut en iyi teknik seçenek oluyor, ancak elde edilebilecek en iyi anayasal uzlaşmayı oluşturuyor. Bu nedenle, tüm meşru grupların, aktörlerin ve paydaşların katılımını içeren ve bunlara izin veren bir anayasa oluşturmanın, demokratikleşmeyi güçlendiren kurumsal tercihlerle sonuçlanma olasılığı yüksektir. 

Anayasa yapıcıları ayrıca farklı siyasi ve ekonomik aktörlerin anayasa yapım süreçlerini, hükumetin yeni kurumlarında çıkarlarını sağlamlaştırmak için kullandıklarının farkında olmalıdır. Farklı aktörler, kendi çıkarlarını sağlamlaştırmak için anayasa yapım süreçlerini kullanabilirler. Bazı durumlarda anayasa yapımı veya değişimini kolaylaştırmak için pazarlıkların yapılması gerekir. Buna dikkat edilmez ise, demokratik anayasalar demokratik olmayan özelliklerle sonuçlanabilir. Anayasa yapımını talep eden aktörlerin hepsi, anayasa yapımının demokratik sürecine katılmayı kabul etmelerine rağmen, bir sonuç olarak demokrasiye bağlı değildir. Demokratikleşmeyi, hükumet üzerinde halk kontrolünü sağlamayı amaçlayan bir süreçten ziyade, bir iktidar elde etme sürecinden başka bir şeye indirgeyemezler.

Son olarak, anayasal süreç pratikte tek bir siyasi parti veya grup tarafından domine edilse bile demokratikleşme aranabilir. Bazı durumlarda, baskın partinin anayasa ve hatta muhtemelen kendi anayasa taslağı hakkında önceden belirlenmiş pozisyonları da vardır. Ortaya çıkan risk, tüm sürecin daha sonra baskın gruba verilmesi gereken güç ve ayrıcalığa odaklanmak için kullanılması ve diğer acil anayasal ikilemlere odaklanılmamasıdır.

Demokratik hükumetler, kamusal hizmetleri sunma, hakları koruma ve vatandaşlara karşı hesap verebilirliği sağlama konusundaki hükümlerin, anayasa yapımında eşit derecede önemli olduğunu belirtmekte fayda var. Daha güçlü, daha dayanıklı ekonomiler sunarlar. Vatandaşlar için daha iyi fırsatlar ve topluluklar için sonuçlar sunarlar. Ve daha özgür, daha kapsayıcı, daha adil toplumlar sunarlar.

İçerik

Modern anayasalar üç ana bölümden oluşur: Haklar bildirgesi, hükumet mekanizmasını düzenleyen hükümler dizisi ve  anayasanın kendisinin değiştirilmesine ilişkin bir dizi prosedür.

Anayasal haklar kümesi birçok şekilde sınıflandırılabilir. En uygun tipoloji, hakların medeni ve politik, sosyal ve ekonomik olmak üzere üç taraflı bir şekilde bölünmesidir.

Medeni ve siyasi haklar kategorisinde, ifade özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü ve siyasi katılımın eşitliğini koruyan haklar (örneğin, seçim bölgesi sınırlarının, seçim bölgesinde bir parti, grup veya sosyoekonomik sınıfa haksız avantaj sağlamak amacıyla siyasi olarak manipüle edilip değiştirilmesini yasaklayarak) vurgulanır.

Sosyal kategoride, mutluluğun peşinde koşma hakkı ile mutluluk mücadelesinin kendisi arasında bir ara konumda olan, yani mutluluğu teşvik etme eğiliminde olan şeylerin sağlanmasını garanti altına alan bir dizi hak mevcuttur. Bunlara, çalışma ve iş güvencesi hakkı, adil veya yeterli gelir hakkı, minimum gelir , işsizlik ve emeklilik hakları ile parasız eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim hakkı dahildir.

Ekonomik kategoride mülkiyet, değişim ve sözleşme özgürlüğünü garanti eden hükümler vardır. Hükumet mekanizması, devlet kuruluşlarının vatandaşlara ve birbirlerine olan ilişkilerinden oluşur.

Belirtildiği üzere, seçim yasaları her zaman anayasanın bir parçası değildir ve olsalar bile, (önemli olabilecek) ayrıntılar genellikle yasaya bırakılır.

Hükumet birimleri arasındaki ilişkiler güçler ayrılığı ve denge ve denetim sistemi tarafından yönlendirilir. Güçler ayrılığı kısmen işlevsel iş bölümünün bir biçimidir, kısmen yolsuzluk ve rüşvete karşı bir korumadır ve kısmen zaman tutarsızlığına karşı bir korumadır.

Denetleme ve denge sisteminin de bir dizi yönü vardır. İki meclislilik ve yürütme vetosu gibi kurumlar, anayasa değişikliklerinde gecikmeler ve süper çoğunlukların işlevlerine oldukça benzer işlevler görür. Karşılıklı vesayet, mevzuatın adli incelemesinde ve yargıya atama yapma veya onaylama yetkisinde somutlaşır.  

Anayasa, devlete ait radyo veya televizyonun ve Merkez istatistik bürosunun hükumetten bağımsızlığını sağlayacak hükümler içerebilir. Ayrıca, hükumet bütçe dengesi ve borçlanması ile ilgili bazı tahditlerde eklenebilir.

Son olarak, anayasa, politikacıların eylemlerinden sorumlu tutulmalarını ve onları görevden almak için bir mekanizma olmasını sağlamalıdır. Hesap verebilirlik hem ekonomik verimliliği hem de güvenliği etkiler. Yürütme, yaptırımlara tabi değilse güvenilir vaatlerde bulunamaz. Ayrıca, sorumlular hesap verebilir tutulamazsa, temel güvenliğe yönelik tehditleri savuşturmak mümkün olmayabilir.

NETİCE

Anayasaların özü haklarda ve hükumet mekanizmasında yatar. Anayasacılık genellikle anayasaların bileşenlerinin temel olduğu ve olağan yasama süreci boyunca değiştirilemeyeceği, ancak daha katı bir prosedür gerektirdiği fikri olarak tanımlanır. Özel değişiklik prosedürleri şunları içerir: süper çoğunluklar, bekleme süreleri (değişiklikler bir parlamento sırasında önerilmeli ve diğeri sırasında kabul edilmelidir), onay (iki başarılı parlamento tarafından kabul edilmelidir), referandumlar ve federal sistemlerde, (bir kısmının) ulusal ve eyalet parlamentoları tarafından onaylanması. Bu teknikler arasında kombinasyonlar ve geçişlerde gözlenmektedir.

Mevcut anayasanın çok saygı gördüğü ve derin bir sembolik güce sahip olduğu durumlarda, etkili ve önemli bir anayasal değişiklik daha çekici olabilir.

KAYNAK:

A Practical Guide to Constitution Building,International Institute for Democracy and Electoral Assistance (International IDEA), 2011, Website: http://www.idea.int

Matthew Lynch, thetechadvocate.org, How to write a constitution: 12 steps

Constitutional beginnings: Making and amending constitution

idea.int, Melbourne Forum on Constitution Building, October 2018

Constitution Transforming network

Constitutional beginnings: Making and amending constitutions

constitutionnet.org

The Impact of Constitutions on Economic Performance

Jon Elster, Worldbank.org,

Kurumlar Vergisinde Alt Sınır Belirlemenin Faydaları

5 Haziran 2021’de, Yedi Büyük Sanayi Ülkesi Grubunun Maliye Bakanları, çok uluslu şirketler için en az yüzde 15’lik küresel asgari kurumlar vergisi oranına bağlılık sözü verdi.

Küresel çaptaki geniş kapsamlı tartışmalarda henüz bir dizi ayrıntı netleşmemiş olsa da, bu tarihi anlaşma uluslararası kurumlar vergisi reformuna giden yolda önemli bir adımın habercisi niteliğinde.

Ayrıca, asgari vergilerin küresel düzeyde, yaklaşık kırk yıldır düşen küresel kurum vergisi oranlarının tersine çevrilmesinde ve büyük çok uluslu şirketlerin dünya çapındaki vergi yükümlülüklerini azaltmak için karlarını düşük vergili bölgelere kaydırma teşviklerinin azaltılmasında oynayabileceği rolün de altı çiziliyor.

Aşağıda, farklı türdeki yerel asgari vergi rejimlerinin ülkelerin kurumlar vergisi tabanlarını korumalarına ve gelirlerini harekete geçirmelerine nasıl yardımcı olabileceği inceleniyor.

On yıllardır asgari vergilendirme

Kurumsal vergilendirme dünyasında alışılmadık bir gerginlik var. Bir yandan, ülkeler çok sayıda kâr ve maliyet tabanlı vergi teşviki sunarak sınırları içindeki işletmeleri ve yatırımcıları cezbetmek için şiddetle rekabet ediyor ve vergi oranlarını düşürüyor. Öte yandan, hükumetler bu çok uluslu işletmeleri -ülkeye başarılı bir şekilde çekildikten sonra- kurumsal vergilerin adil paylarını ödemedikleri için kınıyor ve bu durum, vergi yükünün çoğunlukla sıkıntı çeken yerel firmaların omuzlarına yıkılmasına neden oluyor.

G7 ülkelerinin asgari vergiler konusunda vardığı anlaşma, uluslararası vergi kurallarının yenilenmesine yeni bir ivme kazandırdı.

Hükumetler, vergi tabanlarını korumak için giderek daha fazla asgari vergiye yöneliyor. Bu, özellikle bu büyük çok uluslu şirketleri etkili bir şekilde vergilendirmede büyük zorluklarla karşı karşıya olan, daha zayıf vergi idarelerine sahip gelişmekte olan ülkelerde geçerlidir.

Asgari vergi oranı fikri yeni değildir. Yerel düzeyde ülkeler en azından 1960’lardan beri modern asgari vergilendirme biçimlerini kullanıyor ve işletmeleri kendi topraklarında gerçekleştirilen faaliyetlere dayalı olarak elde edilen gelir üzerinden vergilendiriyor. Bu “yerel” asgari vergilendirmenin amacı, “vergi tercihleri” olarak bilinen şeyin aşırı kullanımından kaynaklanan vergi tabanının aşınmasını önlemektir. Bu vergi tercihleri, krediler, indirimler, özel muafiyetler ve ödenekler şeklinde olur ve genellikle bir şirketin ödemesi gereken vergi miktarındaki bir azalmayla sonuçlanır. Bu bakımdan, işletmelerin kamu bütçesine katkısı konusunda Hükumetler, kurumlar vergisi asgari oranı için bir taban  belirleyerek, belli oranda bir vergilendirmeyi garanti ederler.

Asgari vergiler genellikle standart kurumsal vergi tabanının karmaşıklıklarından kaçınan alternatif bir basitleştirilmiş vergi tabanı kullanılarak hesaplanır. Bunlar genellikle ciroya (brüt gelir veya makbuzlar) veya varlıklara (net veya brüt) dayanır. Üçüncü alternatif, kurum geliri için, izin verilen indirim ve muafiyetlerin sayısını açıkça sınırlayan değiştirilmiş tanımlar kullanır.

Asgari kurumlar vergisi rejimleri, son birkaç on yılda dünya çapında popülerlik kazanmıştır. Ciro bazlı asgari vergiler en yaygın olanlardır ve yasal kurumlar vergisi oranlarının (yasayla uygulanan oran) daha yüksek olduğu ülkelerde tercih edilmektedir. Asgari vergi uygulayan ülkeler, ayrıca, GSYİH’nın yüzdesi olarak daha yüksek kurumlar vergisi geliri elde etiklerini bildirmektedirler.

Ülke veri tabanını, şirket düzeyindeki verilerle birleştirerek asgari vergilerin gelir ve ekonomik faaliyet üzerindeki etkisi incelendiğinde bulunan şey, asgari verginin getirilmesinin ortalama etkili vergi oranında (yani, vergi indirimleri hesaba katıldıktan sonra şirketler tarafından gerçekten ödenen vergi oranında) ciro açısından sadece 1,5 yüzde puanının biraz üzerinde ve kâr açısından yaklaşık 10 yüzde puanı artışıyla ilişkili olduğudur.

Değiştirilmiş kurum gelirine dayalı asgari vergiler, etkili vergi oranlarında en büyük artışlara yol açar, bunu varlıklara ve ciroya dayalı olanlar takip eder. Sonuç olarak, gelir etkisi de uygulanan orana bağlıdır.

Ek olarak, ciroya %0,5’lik, ve toplam varlıklara %1’lik varsayımsal bir asgari vergi getirilmesinden kaynaklanacak potansiyel gelir hakkında bir fikir edinmek için şirket düzeyindeki veriler kullanılarak ortalama bir ülke için, önceki mevcut seviyelere göre ek 7 yüzde puanı vergi geliri sağlayabilir ve ikincisi neredeyse üçte bir daha fazla.

Bu, örneğimizdeki ortalama bir ülke için ciro bazlı ve varlık bazlı asgari vergi için sırasıyla %0,2 ve %0,9 oranında ek gelir anlamına geliyor ve buna %2,7’lik ortalama kurumlar vergisi/GSYİH oranı da ekleniyor. Bu sonuçlar, ciddi politika değerlendirmesi gerektiren önemli bir gelir potansiyelini temsil ediyor.

Taze İvme

G7 ülkelerinin asgari vergiler konusunda vardığı anlaşma, uluslararası örgütler tarafından yönetilen uluslararası vergi kurallarının elden geçirilmesine yeni bir ivme kazandırdı. Bu revizyonun bir parçası olarak, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve G20, 2020’nin sonlarında çok uluslu şirketlerin kârlarına uygulanacak, küresel asgari kurumlar vergisi önermişti.

OECD ve G20’nin küresel teklifi standart yerel asgari vergilerden farklıdır; yalnızca bir ülke içinde gerçekleştirilen faaliyetlerden elde edilen gelire odaklanmayacaktır. Bunun yerine, ödemeler yalnızca diğer ülkeler çok uluslu şirketleri yeterince vergilendiremezse tetiklenecektir. Ayrıca, yerel asgari vergilerin kullanımı, küresel asgari vergi önerisinin karmaşık hükümlerine daha basit bir alternatif sağladığı için artabilir; zira birçok düşük gelirli ve gelişmekte olan ülke küresel hükümleri uygulama kapasitesine sahip olmayabilir.

Güçlü ama mükemmel değil

Yerel asgari vergilerle ilişkili verimsizliklere rağmen, ülkelerin önemli gelir elde etmelerine olanak tanıyabilirler. Bu şekilde, kurumsal vergilendirmede bir taban belirlemek (en azından ılımlı vergi oranlarıyla yerel düzeyde) geliri korumak ve kurumsal faaliyetlere ciddi zarar vermeden vergi tabanlarının aşınmasını önlemek isteyen ülkeler için iyi bir seçenek olabilir.

Ancak, asgari vergiler tek başına kurumlar vergisi tabanını genişleten reformların yerini alamaz. Standart kurumlar vergisi sistemi içinde birden fazla oranın ve her türlü özel tercihin yaygınlaşması maliyetli çarpıtmalara ve düşük gelirlere neden olur ve vergiden kaçınmayı ve vergi kaçırmayı teşvik eder.

Çok uluslu şirketleri çekmek için uygulanan vergi teşviklerinin, küresel asgari verginin getirilmesinden sonra bile devam etmesi muhtemeldir; zira ülkeler büyüme ve kalkınma için yabancı yatırımı çekmek için ellerinden geleni yapmaya devam edeceklerdir.

Ancak bu teşviklerin değeri düşecektir, çünkü çok uluslu şirketler yükümlülüklerini yalnızca yüzde 15’e düşürebilecek ve sıfıra indiremeyeceklerdir. Bu nedenle, ilk yapılacak en iyi şey bunlarla doğrudan mücadele etmek ve kaldırmaktır.

KAYNAK:

IMF Blog, imf.org, AQIB ASLAMMaria Coelho, June 9, 2021,

The Benefits of Setting a Lower Limit on Corporate Taxation 

Dengeli Bütçe ve Borçlanma için Anayasa İlavesi

Harcama veya borçlanma konusunda anayasal bir sınır koyma gerekliliği hakkındaki tartışma, oldukça eskidir. Thomas Jefferson, hükumet borcuna olan güvensizliği nedeniyle, mevcut tartışmada sıklıkla entelektüel bir ata olarak anılır. Bir keresinde, John Adams Yönetimi tarafından aşırı harcama olarak gördüğü şeyi tedavi etmenin yolunun, federal hükumetin borçlanma gücünü elinden alan bir anayasa değişikliği olduğunu yazmıştı. 1798’de, “Anayasamızda tek bir değişiklik yapmak mümkün olsaydı keşke. Hükumetimizin yönetiminin azaltılması için yalnızca buna güvenmeye razı olurdum; Federal Hükumetten borçlanma gücünü alan ek bir maddeyi kastediyorum.” diye yazmıştı.

1. O zamandan bu yana böyle bir fikre olan destek, bazen borç birikimine ilişkin endişeler, bazen de yıllık bütçe açıklarına ilişkin endişeler şeklinde ifade edilerek artıp azaldı. 2. Dengeli bütçelere siyasi bir ideal olarak verilen destek, özellikle 1970’lerin sonlarından itibaren belirginleşti ve kamuoyundan büyük destek gördü. 3. Genel olarak dengeli bütçe terimi, hükumetin yaptığı yıllık harcamaların gelirlerine eşit olduğu durumu ifade eder.

Bu temel bileşenlerin nasıl tanımlanması ve ölçülmesi gerektiği konusundaki anlaşmazlık, dengeli bütçe önerilerinin değerlendirilmesinde önemli bir engel teşkil etmiştir. Dengeli bütçe önerilerine, borç sınırlamaları veya meclisin belirli yasaları yürürlüğe koyması için daha yüksek oylama eşikleri gibi ek hükümler eklenebilir.

Aslında, Bütçeyi dengelemede ki “Borç ve Açıklar” sorununun, mali politikanın hedefi olup olmaması kavramı, önceki yıllardaki tartışmalarının bir parçası değildi. Kurucular tarafından başlatılan bütçe uygulamaları, açıkların yalnızca geçici bir sapma olduğu beklentisini oluşturmuştur.

Ekonomik Anayasa

Anayasa yalnızca yasal bir belge değildir. Yalnızca siyasi bir manifesto da değildir. Aynı zamanda bir ülkenin ekonomik umutlarını ve isteklerini ifade eden ve anayasal paydaşların ekonomik faaliyetlerini düzenleyen bir ekonomik tüzüktür.

Ekonomik anayasa kavramı, toplumun farklı kesimlerinin ekonomik soruları müzakere etmesi için yaratılan veya yeniden düzenlenen, genel bir ekonomik gerekçeden türetilen ve dolaysıyla ulusal ekonomik kimliği, ilkeleri, hakları ve yapısal kurumları özsel içerikleriyle ele alan bir anayasayı ifade eder.

Ekonomik anayasaların iki ana işlevi vardır: ifade edici ve düzenleyici. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik anayasalardaki benzerlik ve farklılıkları açıklayabilecek geçici açıklayıcı faktörler şunlardır: önceden var olan ekonomik koşullar, kurumsal ortam, ulusal ideoloji ve küreselleşmenin etkisi.

Dengeli Bütçe

Dengeli bütçe ilavesi, bir hükumetin gelirinden fazlasını harcayamayacağını belirten anayasal bir kuraldır. Hükumetin tahmini gelirleri ve giderleri arasında bir denge gerektirir.

Almanya, Hong Kong, İtalya, Polonya, Slovenya, İspanya ve İsviçre’nin yanı sıra çoğu ABD eyaletinin anayasalarına dengeli bütçe hükümleri eklendi. Amerika Birleşik Devletlerinde Cumhuriyetçi Parti, Amerika Birleşik Devletleri anayasasına dengeli bütçe değişikliğinin getirilmesini savunmaktadır.

Hükumetlerin, en kalıcı siyasi sorunlardan biri, bütçenin dengede olmasını gerektirip gerektirmemesidir. Dengeli bir bütçe uzun zamandır siyasi bir ideal olarak kabul edilse de, son yıllarda büyük yıllık bütçe açıklarının birikmesi ve buna bağlı olarak kamu borcunun büyümesi, gelirler ve giderler arasında bir denge gerektirmek için bazı eylemlerin gerekli olabileceği endişesini artırmıştır.

Dengeli bir bütçe için argümanın ana noktalarından biri, gelecek nesilleri birikmiş borcun etkilerinden korumaktır.

Zira, bu şekilde sürekli bir açık vermenin gelecekte borcu daha da sürdürülemez hale getirebilir. Ayrıca, sürekli artan borç miktarı, yatırımcıların hükumetin borçlarını geri ödeyebilecek mi diye sorgulamalarına da sebep olabilir. Bu durumun, özel sektör yatırımlarını ve ekonomiyi bastıracak artan faiz oranlarına yol açacağı da söylenebilir.

Çok hızlı yükselen faiz oranları, hükumetin ulusal borç üzerindeki faiz ödemelerini karşılamasını çok zorlaştırabilir ve temerrüde veya daha yüksek enflasyona yol açabilir.

Ayrıca, bir ekonominin tam istihdamda olduğu bir dönemde büyük açıklar vermenin ekonomik faaliyeti, özel sektörden kamu sektörüne kaydırabileceği de iddia edilebilir. Bu da, uzun vadede büyümeyi yavaşlatabilir.

Hükumet Borçlanması

Yabancı borçlanmanın gelişmekte olan bir ülke için iki potansiyel faydası vardır. Büyümeyi teşvik edebilir ve bir ekonominin iç ve dış şoklara uyum sağlamasına yardımcı olabilir. Ancak, yakın zamandaki deneyimler borçlanmanın potansiyel dezavantajlarının da olduğunu grafiksel olarak göstermiştir. Verimsiz yatırımlara harcanabilir. Bir hükumetin temel ekonomik reformları geciktirmesine izin verebilir. Ve borç birikimi bir ekonomiyi dünya ekonomisinden gelen finansal baskılara karşı daha savunmasız hale getirebilir.

Bunu, dış finansmanın iki ana kullanımının tartışılması izler.

Birincisi, yatırımı ve büyümeyi, yerel tasarruflarla finanse edilebilecek olandan daha yüksek bir seviyeye sistematik olarak yükseltmek için kullanılabilir. Böylece, bu yatırımlar, alınan borçların ödenmesini sağlayacak değer üreteceklerdir.

İkincisi, yetersiz yerel politikalar veya dış veya iç şoklar nedeniyle oluşan ödemeler dengesizliklerini finanse etmek için kullanılabilir. Dış finansmanın bu tür kullanımı, hiç veya çok az bir değer üretecektir. Bu durum, alınan borçların yeni alınan borçla kapatılması zaruretini doğurur. Sonuçta, dış ve iç borçlar birikerek, hükumetin ödeyemeyeceği bir seviyeye ulaşır. Bu bakımdan tartışma, ödemeler dengesi amaçları için borçlanmanın ne zaman uygun olduğu hakkındadır.

Elbette, her ülke için doğru olan tek bir politika seti yoktur. Bir ülkenin yurt dışından ne kadar borç alması gerektiği, dünya ticaretinde ve sermaye piyasalarında karşılaştığı dış ortama, doğal ve beşeri kaynaklarına ve ekonomik ve politik yapılarına bağlıdır.

Yabancı sermayenin reformların etkili olması için zaman kazandırmada değerli bir rolü vardır. Uzun vadeli büyümeyi artırmak için gereken önlemlerden bazıları başlangıçta bir ülkenin cari hesabının bozulmasına neden olabilir. Örneğin, ticaretin serbestleştirilmesi verimliliği teşvik etmek, ara parça tedarikini artırmak ve ihracatın rekabet gücünü geliştirmek için elzemdir, ancak ithalat genellikle ihracattan önce artar. Borçlanma yoluyla bir hükumet, bu etkileri telafi etmek için ekonomiyi yavaşlatmaktan  kaçınabilir.

Bazı ülkeler politika reformlarına giriştiler ancak bunları zamanından önce terk ettiler; bazıları ise bunları hayata geçirdiler.

Anayasal Ekonomik Sıkılaştırmalar

Bütçe açıklarını sınırlamak ve borçlanmayı kısıtlamak gibi ekonomik kısıtlamaları bir anayasaya dahil etme fikri önemli bir tartışma konusudur. İşte dikkate alınması gereken bazı önemli noktalar:

Artıları:

  • Mali Disiplin: Anayasa değişikliği mali disiplini sağlayabilir, hükumetlerin büyük açıklar vermesini ve sürdürülemez borç biriktirmesini önleyebilir.
  • Uzun Vadeli İstikrar: Hükumetlerin kendi imkânları dahilinde yaşamasını sağlayarak uzun vadeli ekonomik istikrarı teşvik edebilir.
  • Hesap Verebilirlik: Politikacılar, kamu maliyesini sorumlu bir şekilde yönetmeleri anayasal olarak zorunlu olduğundan, daha hesap verebilir olabilirler.

Eksileri:

  • Krizlerde Esneklik: Ekonomik durgunluklar veya acil durumlar sırasında, hükumetlerin ekonomiyi canlandırmak veya acil ihtiyaçları karşılamak için açık verme esnekliğine ihtiyacı vardır
  • Siyasi Kaçınma: Politikacıların bu kuralları atlatmanın yollarını bulup anayasanın bütünlüğünü tehlikeye atma riski vardır
  • Ekonomik Etki: Sıkı dengeli bütçe gereksinimleri, en istenmeyen zamanlarda harcama kesintilerine veya vergi artışlarına zorlayarak ekonomik gerilemeleri daha da kötüleştirebilir.

Misaller

  • Almanya: Almanya anayasasındaki “borç freni” federal hükumetin yapısal açığını GSYİH’nın %0,35’i ile sınırlıyor; acil durumlar için istisnalar var.
  • ABD Eyaletleri: Birçok ABD eyaletinin dengeli bütçe gereksinimleri vardır, ancak federal hükümette yoktur.

Ekonomistler Açıklar ve Borç Konusunda Bölünmüş Durumda

Ülkeyi dengeli bir bütçeyle yönetmek, hükumetin açık vermeden faaliyet göstermesi gerektiği anlamına gelir. Kulağa hoş geliyor, değil mi?

Bu, kime sorduğunuza bağlı. Zira, ekonomistler, hükumetin bütçe açığı ve toplam borç yüküyle başa çıkmasının ne kadar önemli olduğu konusunda ikiye bölünmüş durumda.

  • Genel görüş, yerel para ile oluşan(mesela Amerika’da) borcun endişe edilecek bir durum olmadığı, dolaysıyla açığın kapatılmasının acil olmadığı yönündedir.
  • Diğerleri ise hükumetin borcunun sonunda bir sorun haline geleceğini ve hemen ele alınması gerektiğini savunuyor.

Bazı ekonomistler, dengeli bir bütçenin gerekli olduğunu, çünkü gelecek nesilleri savunulamaz vergilerden korumaya ve faiz oranlarını düşük tutmaya yardımcı olduğunu söylüyor. Ayrıca ekonominin büyümesini de sağlıyor. Ancak muhalifler, açığı azaltmak için vergilerin artırılması gerektiğini söylüyor. Ve açığın ille de bir sorun olmadığını, çünkü yatırımcıların hükumet borcunu bir sorun olarak görmediğini öne sürüyorlar. Hükumet tahvilleri, piyasadaki en güvenli yatırımlardan biri olarak görüyorlar.

Ayrıca, birkaç yıllık orta vadede bir hükumet bütçesinin dengeli olmasını beklemek için özel bir neden yoktur. Örneğin, bir hükumet büyük bütçe açıkları vererek ülkenin uzun vadeli üretkenliğini artıracak insan sermayesine ve fiziksel altyapıya önemli uzun vadeli yatırımlar yapabileceğine karar verebilir. Bu kararlar iyi veya kötü sonuç verebilir, ancak her zaman mantıksız değildir. Devam eden hükumet bütçe açığı politikaları on yıllarca sürebilir, ancak borçtaki yüzdelik artışlar GSYİH’nin yüzdelik büyümesinden küçük olduğu sürece borç/GSYİH oranı aynı zamanda düşecektir.

Ancak, bu argümanda bütçe açıklarının her zaman akıllıca bir politika olduğu iddiası yoktur. Kısa vadede, çok büyük bir bütçe açığı veren bir hükumet, toplam talebi sağa kaydırabilir ve ciddi enflasyonu tetikleyebilir. Ayrıca, hükumetler aptalca veya pratik olmayan nedenlerle borç alabilir. Hükumet Borçlanmasının Etkileri, büyük bütçe açıklarının ulusal tasarrufu azaltarak belirli durumlarda ekonomik büyümeyi nasıl azaltabileceğini ve hatta uluslararası mali krizlere nasıl katkıda bulunabileceğini, tartışacaktır.

Bazı politikacılar, hükumetin bütçesini dengelemesini gerektiren bir yasa veya hatta Anayasa değişikliği geçirmeyi öneriyor. Bu nedenle, açık vermek anayasaya aykırı kabul edilecektir. Böyle bir yasanın yürürlüğe konması, dengeli bir bütçe sunulmasını ve aşırı harcamaların sınırlandırılmasını da sağlayacaktır.

Çoğu ana akım ekonomist, bunun borçla başa çıkmanın riskli bir yolu olduğunu ve ek harcamaların gerektiği ekonomik kriz veya diğer acil durumlarda hükumeti zor durumda bırakabileceğini savunuyor. 

Ancak, böyle durumlar için bütçe dengesinden sapmayı ve harcamaların, aynı yıl toplanan gelir ile karşılanması gerekliliği dışında, önceki yılların fazla bakiyelerinin kullanılmasını, kolaylaştıran koruyucu hükümler yer alabilir.

NETİCE

Bütçe açıklarını sınırlamak ve borçlanmayı kısıtlamak gibi ekonomik unsurların bir anayasaya dahil edilmesi, bazı  ülkeler tarafından gerçekleştirilmiş ve uygulanmaktadır.

Dengeli bütçe değişiklikleri popüler bir siyasi fikirdir, ancak bu tür önerilerin ardındaki ekonomik değerler tartışmalıdır. Çoğu ekonomist, mali politikanın savaşlar veya durgunluklar gibi öngörülemeyen harcamaları karşılayacak kadar esnek olması gerektiğini kabul eder. Kalıcı, büyük bütçe açıkları gerçekten bir sorun olabilirken, dengeli bir bütçe değişikliği bazı durumlarda gerekli olabilecek küçük, geçici açıkları bile önler.

Bir anayasanın ekonomik kısıtlamalar içerip içermemesi gerektiği, nihai olarak mali sorumluluk ihtiyacı ile ekonomik zorluklara yanıt verme esnekliği arasındaki dengeye bağlıdır.

Bu nedenle, anayasal böyle bir kısıtlama Türkiye için tartışılabilir mi?

Zira ülkemiz yıllardır bütçe açıkları ve hızla büyüyen borç ana para ve faiz ödemeleri ile boğuşmaktadır. Özellikle hükumetlerin harcamalarındaki  artışlar, bütçe açıklarına neden olmakta, alınan dış borçların ise yeni yatırımlara yönlendirilerek değer üretmelerini ve böylece alınan borçların ödenmesi için kaynak oluşturmalarını sağlamak yerine, bütçe açıklarını gidermek ve hiç veya uzun vadede değer üreten, inşaat, alt yapı inşaatı gibi sahalarda kullanılmaları nedeniyle, borç geri ödemelerinde sorunlar oluşmakta ve çoğu zaman borcu, yeni alınan borçla(yüksek faizle) döndürmek gerekmektedir. Neticede, toplam dış borç ana para ve faiz ödemeleri artmakta ve hükumetin başka sahalara kaynak ayırmasının önüne geçmektedir.

Böyle bir anayasa eklemesinde, acil durumlar için(ekonomik kriz, harp, vs.), hükumetin, Meclisin 2/3 onayı ile aşma yetkisi alabilmesi hükmü de yer alabilir.

KAYNAK:

What Are the Pros and Cons of a Federal Balanced Budget?

By Sean Ross Updated September 06, 2023

Reviewed by Michael J Boyle

A Balanced Budget Constitutional Amendment: Background and Congressional Options Updated August 22, 2019

courses.lumenlearning.com, The Question of a Balanced Budget

Foreign borrowing and developing-country policies

Worldbank.org

Balanced budget amendment, Wikipedia

A Balanced Budget Constitutional Amendment: James V. Saturno

Section Research Manager, Megan Suzanne Lynch

Analyst on Congress and the Legislative Process, January 8, 2018

Bazı Vergi Konuları

GENEL

Vergi, ekonomi ve siyasette önemli bir konudur. Vergi tasarımı ve vergi reformlarının uygulanması ekonomi politikasının temelini oluşturur. Bunlar aynı zamanda siyasi arenada da en çok tartışılan konular arasındadır. Modern demokrasilerde vergi reformlarının uygulanabilmesi için seçmenlerin desteğine ihtiyacı vardır; aynı zamanda politika yapıcılar mümkün olduğu kadar çok seçmeni cezbetmek ve memnun etmek için bir vergi sistemi tasarlamaya ve vergi reformları önermeye çalışırlar. Vergi reformlarının uygulanabilmesi için siyasi destek şarttır. Vergilendirme meselesi, özellikle (seçmenlerin büyük bir kısmını teşkil eden) mali avantajları hesaplayarak hangi partiye oy vereceğine karar veren kararsız vatandaşların (ve bazı durumlarda esas olarak) oylarını çekebilir ve kaydırabilir.

Demokratik olmayan ülkelerde vergi kararlarının altında yatan sürecin tahmin edilmesi çok daha zor ve daha az açıktır. Lobiler, çıkar grupları, ekonomik ve politik açıdan güçlü gruplar baskın bir role sahiptir. Ülkeler demokratik bir geçiş yaşadıklarında, bu etkilerin güçlü kalması ve seçmenlerin vergi politikası sonuçlarının belirlenmesindeki tercihleriyle etkileşime girmesi çok muhtemel olabilir. Bu nedenle sonucun tahmin edilmesi daha karmaşıktır.

Ülkelerin vergi gelirlerinin kompozisyonunun Gini endeksi ile ilişkili olduğunu ve mal ve hizmetlere uygulanan vergiye kıyasla gelirden daha yüksek vergi toplayan ülkelerde, daha düşük düzeyde gelir eşitsizliği oluşurken; mal ve hizmetlerden daha fazla vergi toplayan ülkelerde ise gelir eşitsizliği daha yüksek düzeydedir. Bir politika uygulaması olarak etkili bir vergi kompozisyonunun yapılandırılması sonuçta ekonomilerin eşitsizliği azaltmasına yardımcı olacaktır. Maliye politikasının dağıtıcı etkisinin potansiyelinin anlaşılması, vergilendirme araçlarının daha iyi yönetilmesine ve dolaysıyla ekonomik kalkınmanın iyileştirilmesine katkıda bulunacaktır. 

Vergi yönetimi adil, verimli ve etkili olmalıdır

Vergi yönetimlerinin rolü, hükumetlerin; kamu harcamalarını karşılamaya yardımcı olan geliri toplamaktır. Bu, eğitim, refah, emeklilik, sağlık hizmetleri, ulaşım altyapısı ve savunma gibi birçok alan için destek içerebilir. Bu geliri sağlamak için, gelir idareleri oluşturulur.

Gelir idareleri, vergi, gümrük vergileri, kamu iktisadi teşebbüslerinden elde edilen gelirler ve diğer gelir türleri gibi yurt içi gelirlerin tahsili ve yönetimi için  vergi memurlarının, vergi yasalarına uyumu sağlamak için yürüttükleri çalışmaları içerir. Bunlara, vergi beyannamelerinin doğrulanması, vergi yükümlülüklerinin değerlendirilmesi, vergiyle ilgili suçların araştırılması ve vergi kanunlarının uygulanması işlemleri de dahildir. 

Özellikle vergi idareleri, vergi yasalarının karmaşıklığı, vergi yetkililerinin yüksek takdir yetkisi ve verilen cezaların düşük maliyeti, çoğu zaman yolsuzluğa karşı en savunmasız sektörlerden biri olarak algılanmaktadır.

Yolsuzluk, bir ülkenin vergi yapısını ve gelir toplama kapasitesini zayıflatır, bu da gelirlerde ve kamu hizmeti sunumu için mevcut fonlarda önemli kayıplara neden olur. Sadece verginin GSYİH’ye oranını düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda kayıt dışı ekonominin boyutunu artırarak, vergi yapısını bozarak, vergi mükelleflerinin vergi ahlakını aşındırarak ve kamunun devlet kurumlarına olan güvenini aşındırarak ekonomiye uzun vadeli zararlar veriyor.

Ülkeler bugün ne kadar vergi geliri topluyor?

Aşağıdaki görsel, GSYİH’nin payı olarak ifade edilen toplam vergi gelirlerinin bir haritasını gösterir.

En son verilerden de görebileceğimiz gibi, yelpazenin uç kısmında toplam vergi gelirlerinin %40’ın üzerinde olduğu ülkeler var. Diğer uçta ise vergilerin milli gelirin yalnızca yüzde birkaçını oluşturduğu ülkelerimiz var.

Daha genel olarak bu harita, GSYİH ile vergi gelirleri arasında açık bir korelasyon olduğunu gösteriyor; daha zengin ülkeler, yurt içi üretimin çok daha büyük bir kısmını, vergiler yoluyla toplama eğilimindedir.

Aşağıdaki görsel aynı verileri kullanıyor ancak tek tek ülkeler için vergi gelirlerinin gelişimini gösteriyor.

Zaman serisi, yüksek gelirli ülkelerin çoğunun son on yılda nispeten istikrarlı vergi geliri seviyelerine sahip olduğunu gösteriyor; gelişmekte olan dünyada eğilimler ve modeller daha az belirgindir. Bazı durumlarda vergi gelirleri istikrarlı bir şekilde artıyor.

Her halükarda, bugün farklılıklar büyük olmaya devam ediyor ve küresel yakınsamanın açık bir kanıtı yok. Gelişmekte olan birçok ülkede seviyeler çok düşüktür ve eğilimler sürekli olarak önemli bir oranda artmamaktadır.

OECD VERGİ-GSYİH ORANLARI 2021 (SON VERİLER)

Vergi-GSYİH oranlarının son verilere dayandığı ve tüm OECD ülkeleri için mevcut olduğu en son yıl 2021’dir. Bu veriler, vergi oranlarının ülkeler arasında önemli ölçüde değiştiğini göstermektedir:

  • 2021’de Danimarka en yüksek vergi-GSYİH oranına (%47,4) sahipti, onu Fransa (%45,2) takip etti. Diğer altı ülkenin vergi-GSYİH oranları %40’ın üzerindeydi: Avusturya, Finlandiya, İsveç, Belçika, Norveç ve İtalya.
  • Meksika %17,3 ile en düşük orana sahipti, onu Kolombiya (%19,2), İrlanda (%20,7), Şili (%22,2) ve Türkiye (%22,8) takip etti. Diğer beş ülkenin oranları 2021’de %30’un altındaydı: Kosta Rika, Amerika Birleşik Devletleri, İsviçre, Avustralya ve Kore.
  • OECD ülkelerinde ortalama vergi/GSYİH oranı 2021’de %34,2 oldu. 2020’de bu oran %33,6 idi.
  • 2020’ye göre, vergi/GSYİH oranı 28 ülkede arttı, dokuzunda düştü ve 2021’de birinde aynı kaldı.
  • Vergi/GSYİH oranındaki en büyük artışlar Norveç’te (3,7 p.p.) ve Şili’de (3,0 p.p.) gerçekleşti. Kore, Kosta Rika ve İsrail’de 2,0 p.p.’nin üzerinde artışlar kaydedildi.
  • 2021’deki en büyük düşüşler Macaristan’da (2,2 p.p.) ve İzlanda’da (1,2 p.p.).

Vergi-GSYİH oranları 2022’de OECD ülkeleri arasında önemli ölçüde farklılık gösterdi. Temel gözlemler şunları içerir:

  • Fransa, 2022 yılında en yüksek vergi/GSYİH oranına (46,1%) sahip oldu ve bu konum en son 2018 yılında elde edilmişti. Norveç, ikinci en yüksek vergi/GSYİH oranına (44,3%) sahipken, Meksika en düşük vergi/GSYİH oranına (16,9%) sahipti.
  • Danimarka, 2021-2022 yılları arasında vergi/GSYİH oranında en büyük düşüşü gözlemledi. Gelirler, gelir vergilerinden (4,5 p.p.) ve mal ve hizmet vergilerinden (0,9 p.p.) elde edilen gelirlerdeki düşüşler nedeniyle 5,5 p.p. düştü.
  • Bir sonraki en büyük düşüş Türkiye’de (2,0 p.p.) gözlendi. Burada sosyal güvenlik primleri 1,6 p.p., gelir vergisi gelirleri ise 0,7 p.p. azaldı.
  • 2021-2022 yılları arasında vergi/GSYİH oranındaki en büyük artış 2,2 p.p. ile Kore’de gerçekleşti. Bu büyük ölçüde kurumlar vergisinden (KV) elde edilen gelirlerdeki 1,6 p.p. ve katma değer vergisinden (KDV) elde edilen gelirlerdeki 0,6 p.p. artıştan kaynaklandı.
  • İkinci en büyük artış Norveç’te (1,9 p.p.) gerçekleşti. Burada enerji sektöründeki istisnai karlarla ilgili CIT gelirlerinde 8,8 p.p.’lik bir artış, PIT, sosyal güvenlik katkıları ve mal ve hizmetler üzerindeki vergilerden elde edilen gelirlerdeki düşüşü telafi etti. Şili ve Yunanistan, 2022’de vergi/GSYİH oranı 1,5 p.p.’den fazla artan diğer ülkelerdi.

VERGİ KOMPOZİSYONLARININ TOPLUMDA ETKİLERİ

Dünya Eşitsizlik Raporu 2018’e göre, son yıllarda birçok ülkede gelir eşitsizliği arttı. Ancak bu, ülkeler arasında farklı ulusal politikalar ve kurumsal yapılar nedeniyle aynı oranda büyümemektedir (Alvaredo vd., 2018). Ülkelerin mali politikaları milli gelir dağılımlarını etkileyen temel araçlardır. Bu nedenle ülkelerin vergi sistemleri ve uygulama farklılıklarının incelenmesine olan ilgi giderek artmaktadır. Birçok ülkede devlet gelirlerinin önemli bir kısmı vergi gelirlerinden oluşsa da vergilendirme yapıları ülkeden ülkeye önemli farklılıklar göstermektedir. Vergiden elde edilen gelirler iki kategoriye ayrılır: mal ve hizmet, satış ve ticaret üzerindeki vergileri kapsayan dolaylı vergiler ve gelir, kâr ve mülkiyet üzerindeki vergileri içeren doğrudan vergiler. Gelişmiş ekonomilerde vergi gelirleri büyük ölçüde, doğrudan vergi gelirlerine dayanmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde ise vergi gelirleri ağırlıklı olarak tüketim ve ticaretten toplanan vergilere dayanmaktadır. Ancak Türkiye alışılmadık bir şekilde gelir vergisinden tüketim vergisine büyük bir geçiş yaşadı. Düşük gelirli ülkelerde ise doğrudan vergiler, bu ülkelerin gelirlerine nispeten küçük bir katkı sağlıyor (ICTD, 2019; McNabb, 2017; Prichard vd., 2014). Ülkeler geliştikçe, doğrudan vergilerin gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) içindeki payı artmaktadır (Acosta Ormaechea ve Yoo, 2012; Bahl ve Bird, 2008).

VERGİ DENETİMLERİ. Kimin denetlenme olasılığı en yüksektir? 

Bu konuda, pek çok kişinin sorduğu soru şudur: “IRS denetim için bir vergi beyannamesini nasıl seçer?”

Amerika Vergi İdaresi(IRS), denetimlere çeşitli faktörlere dayanarak karar verir. Vergi beyannameniz in bazı unsurları da tehlike işaretlerine neden olabilir ve denetime yol açabilir.

Her beyannameyi olası gelir değişiklikleri açısından derecelendirmek için bir “ayrımcı işlev sistemi” ve bildirilmemiş gelir potansiyeli olan beyannameleri belirlemek için bir “bildirilmemiş gelir işlevi” kullanır. IRS ayrıca mükellefin denetlenen diğer mükelleflerle işlem yapıp yapmadığını da göz önünde bulundurur ve incelemesinde üç yıl geriye gider, ancak önemli bir hata bulursa altı yıla kadar geriye gidebilir.

  • Denetlenmenin 1 numaralı yolu, sektörünüze bağlı olarak, kârınızda alışılmadık bir orana sahip olmaktır. Ayrıca, IRS beyannamenizde bildirdiğiniz iş koduna göre farklı beklenen kâr oranları olduğunu düşünebilir. Eğer bildirilen normdan farklıysa, masrafların meşru olduğu kanıtlanmalıdır.
  • “Bilgisayar Puanlaması.” Bazı vergi beyannameleri, IRS’nin yazılımı tarafından seçildiği için seçilir. Her vergi beyannamesi, Hizmetin benzer beyannamelerle ilgili geçmiş deneyimine göre bir “puan” alır. Özellikle, IRS’nin “ayrımcılık işlevi sistemi” her beyannameyi gelirdeki bir değişim potansiyeli açısından derecelendirir ve “bildirilmemiş gelir işlevi” beyannameyi bildirilmemiş gelir potansiyeli açısından derecelendirir. IRS daha sonra bu sayıların en yükseğine sahip beyannameleri denetlemek üzere seçer.
  • Geliriniz, posta kodunuzla eşleşmiyor ise. Komşularınızdan önemli ölçüde daha az mı kazanıyorsunuz? IRS, yaşadığınız yerde yaşamayı nasıl karşılayabileceğinizi merak etmeye başlayabilir.
  • Kira ve/veya iş kayıpları bildirilmeye devam ediliyor. Gerçekten bir girişimde veya yatırımda zamanla para mı kaybediyorsunuz, yoksa onu Cayman Adaları’nda mı saklıyorsunuz? IRS, merak edecek.
  • İnşaat, perakende veya restoran sektöründe çalışıyorsunuz. IRS, yüksek vergi kaçakçılığı oranları nedeniyle ekstra inceleme için çoğunlukla nakit temelli işletmeleri olan sektörleri seçiyor.
  • Özellikle serbest meslek sahibiyseniz ve gelirinizde ciddi dalgalanmalar olduğunu bildirdiğinizde. Dikkat tehlike.
  • “Büyük Şirketler.” IRS genellikle her yıl büyük şirket beyanlarını inceler.
  • “Kötüye kullanım amaçlı vergi kaçınma işlemlerine potansiyel katılımcılar.” Başka bir deyişle, bazı vergi mükelleflerinin beyanları, IRS kötüye kullanım amaçlı vergi kaçınma işlemlerine karışan diğer kişileri denetlediğinde, onlardan bilgi aldığı için seçilir.

Sırada Ne Var?

Denetim, konunun karmaşıklığına bağlı olarak genellikle üç ila altı ay sürebiliyor. Belgeleri gönderdikten sonra IRS soruşturmayı kapatabilir.

Bu arada şunu belirtmek gerekir ki, “Açılan ve sonra hiçbir değişiklik olmadığı için kapatılan birçok inceleme mevcut”. Bir denetçi gelip beyannamedeki belirli maddelerin doğru göründüğünü doğruluyor ve herhangi bir ayarlama yapmadan incelemeyi kapatıyor.”

Veya IRS daha fazla bilgi isteyebilir veya vergi beyannamenizde değişiklik öneren bir bildirim gönderebilir. Değişiklikleri kabul ediyorsanız, mektubu imzalayın ve borcunuz olan ek parayı gönderin. Kabul etmiyorsanız, bildirim itiraz haklarınızı, hangi adımları atmanız gerektiğini ve karşılamanız gereken son tarihleri açıklayacaktır.

Bu mektup mükellefe IRS içindeki bağımsız bir kuruluşa itirazda bulunma fırsatı verir. Kendinizi temsil edebilirsiniz veya bir avukat veya yetkilendirilmiş başka bir uygulayıcı itirazda sizi temsil edebilir. Temyizin sonucundan memnun değilseniz, konuyu bir sonraki aşamaya taşıyabilirsiniz.

Vergi mükellefi, temyizlerle sunulan anlaşmadan memnun değilse, ABD Vergi Mahkemesi’ne gidebilir.

Haklarınızı, davayı Vergi Mahkemesi’ne götürmek için gerekenleri ve bunu yapmak için son tarihleri içeren bir bildirim alacaksınız. Bir avukat veya ABD Vergi Mahkemesi Uygulayıcısı sizi Vergi Mahkemesi’nde temsil edebilir.

GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA

Görevi Kötüye Kullanma, vergi mükelleflerinin kaydedilmesi veya ulusal sicilden silinmesi, verginin tahsilatı, vergi yükümlülüklerinin belirlenmesi ve iddia edilen vergi suçlarının incelenmesi ve kovuşturulmasına kadar bir devletin vergi idaresi tarafından yürütülen tüm süreçleri etkileyebilir.

Bu durum, vergi yetkililerinin vergi mükellefleriyle “tasarruf edilen” paradan bir pay karşılığında eksik vergi ödemelerine izin vermek amacıyla anlaşmalar yapması şeklinde gizli anlaşmaya dayalı olabilir veya vergi görevlilerinin dürüst vergi mükelleflerinden rüşvet almak için takdir yetkisini kötüye kullanma şeklinde olabilir.

Vergi yetkilileri, vergi mükelleflerini daha yüksek oranlarda ödeme yapma tehdidinde bulunarak onlardan zorla rüşvet alabilirler. İç denetim de verimsiz veya yozlaşmış olabilir, bu da tespit edilme ve cezalandırılma olasılığını azaltır.

Bu tür davranan yetkililer, genellikle iç ve dış aktörlerden oluşan gayrı resmi patronaj ağlarında faaliyet gösterir. Bu durum özellikle akrabalık veya topluluk bağlarına dayalı himaye ağlarının, vergi idaresi operasyonlarına nüfuz ettiği gelişmekte olan ülkelerde yaygındır.

Vergi mükellefleri tarafından gerçekleştirilen usulsüzlükler.

Vergi mükellefleri, vergi memurlarının katılımı olsun veya olmasın, cironun eksik raporlanması veya harcamaların fazla raporlanması gibi yollarla vergiden kaçınmak için vergi kanunlarının karmaşıklığını kötüye kullanabilirler. Zengin ve iyi bağlantılara sahip gruplar ve bireyler, hem yasal hem de yasa dışı olarak etki satın almak için hem teşviklere hem de kaynaklara sahip olduklarından, vergi düzenlemeleri üzerinde aşırı etki uygulamak, vergi oranlarını düşürmek ve atlatmak için siyasi nüfuzu kullanabilirler.

Bazı politikacılar vergileri kendi seçmenlerinin lehine ya da rakiplerine yük olmak için de kullanabilirler.

YOLSUZLUKLA MÜCADELE ÖNLEM VE YAKLAŞIMLARI

Vergi idaresindeki olabilecek bu tür davranışlara karşı idarenin çeşitli düzeylerinde çok çeşitli tedbirlerin alınması öngörülebilir:

  • Vergi düzenlemelerinin basitleştirilmesi. Açık ve takip edilmesi kolay vergi mevzuatı, vergi memurlarının bireysel takdir yetkisini ve vergi mükellefi ile vergi memuru arasındaki bilgi asimetrisini azaltmaktadır.
  • Devlet idaresindeki gelir toplama hizmetinin özerkliği ve uygulanan performans kriterleri dahil olmak üzere güçlü, bağımsız ve iyi yerleştirilmiş bir vergi yönetimi tesisi.
  • Mükellef veri kümelerini ve gelir tabanlarını yöneten vergi idaresi ile vergi politikalarını geliştiren Maliye Bakanlığı arasında net bir ayrım yapılması tavsiye edilmektedir.
  • Personel Yönetimi. Şeffaf ve liyakate dayalı işe alım, eğitim ve kariyer fırsatları, adam kayırmayı veya insanların kazançlı kabul edilen bir pozisyonu satın almasını önlemek için önemlidir. Yolsuzluğa teşvikin azaltılması için personele geçinebilecekleri maaşın da ödenmesi gerekiyor.
  • Vergi geliri idaresine ilişkin etik kuralların benimsenmesi ve uygulanması yoluyla etik standartlar yükseltilebilir.
  • Vergi toplayanların, yalnızca kısa süreliğine görevde kaldığı personel rotasyonu, yolsuzluk ağlarının oluşmasını engelleyebilir ve patronajı azaltabilir.
  • İç denetimler, izleme ve soruşturmalar. Ücrete dayalı politikaların, etkili izleme sistemleri ve yaptırımların uygulanması olmadan yolsuzluk üzerinde bir etki yaratması pek olası değildir. Düzenli denetimler gerçekleştirmek ve diğer kolluk kuvvetleriyle bağlantılara sahip etkili ve yetenekli iç soruşturma ekiplerine sahip olmak önemlidir.
  • Vergi beyannamelerinin ve faturalarının doldurulması ve ödenmesi (e-vergilendirme) için teknolojinin kullanılması, vergi mükellefi ile vergi memuru arasındaki doğrudan etkileşim fırsatlarını sınırlayarak yolsuzluğu azaltabilir.
  • Vergi idaresinin şeffaflığı, vergi mükelleflerinin vergi kurumlarıyla olan ilişkilerinde kesinliğe sahip olmalarını ve vergi düzenlemelerinin tutarlı bir şekilde uygulanmasını sağlamak için gereklidir.
  • Vergi mükelleflerinin hakları ve yükümlülükleri konusunda farkındalığını ve bilgisini artırmak için vergi kanunları, düzenlemeleri ve prosedürleri kullanıcı dostu bir şekilde kamunun erişimine açık hale getirilmelidir.

NETİCE

Vergi ile ilgili kabul edilebilir bir tanım Prof. Seligman tarafından yapılmıştır; “vergi, özel bir yarar sağlanıp sağlanmadığına bakılmaksızın, herkesin ortak yararı için yapılan masrafları karşılamak üzere, kişinin devlete yaptığı zorunlu bir katkıdır”.

Vergi ödeme kişisel bir yükümlülüktür. Prof. Lutz, vergi ödeme yükümlülüğünün vergi mükellefinin kişisel sorumluluğu olduğunu  belirtmektedir. Devlet desteğine katkıda bulunma konusundaki bu kişisel yükümlülük evrenseldir ve herkes için geçerlidir.

Vergi Kanunları, bir yargı alanındaki vergilerin uygulanmasını, yönetimini ve tahsilatını yöneten kanunları ve yasal düzenlemeleri ifade eder. Bu kanunlar, neyin vergilendirilebilir olduğunu, vergilerin hangi oranlarda alındığını, vergi tahsilat prosedürlerini ve uyumsuzluk cezalarını tanımlar. Yasama organları tarafından formüle edilir ve mahkemeler tarafından yorumlanır, bireylerin, işletmelerin ve diğer kuruluşların hükümete vergi ödemekle yükümlü olduğu yasal çerçeveyi oluşturur. Vergi kanunları, gelir vergisi, satış vergisi, emlak vergisi ve gümrük vergileri dahil olmak üzere çeşitli vergi biçimlerini kapsar ve kamu hizmetlerinin ve hükümet operasyonlarının finansmanı için olmazsa olmazdır.

  • Ülkelerin vergi kompozisyonu ki, bir dereceye kadar hükumetlerin politika tercihlerini takip etmektedir, verginin toplum kesimleri arasındaki dağılımını değiştiren politikalarla ülkelerdeki gelir eşitsizliğinin kontrol altına alınmasında önemli bir rol oynamaktadır. Gelir eşitsizliğini azaltmak için yaygın olarak önerilen düzenlemeler vergiyle ilgili politikalara dayanmaktadır. Bu nedenle, gelir eşitsizliğini azaltmak için politika yapıcıların, daha güçlü kurumsal ve bireysel gelir yapılarını gerektiren gelişmekte olan ülkelerde ki gibi, gelirden elde edilen vergi payını artırmanın bir yolunu bulmaları gerekmektedir.
  • Modellerin detaylı sonuçları, tüketim vergilerine aşırı yönelmenin, ekonomideki gelir eşitsizliğini artırmasının beklendiğini ortaya koyuyor. Sağlık, eğitim, tarım ve kamu hizmetleri gibi temel konulardaki hükümet harcamalarına ilişkin kontrol değişkenleri, açıkça gelir eşitsizliği düzeyi üzerinde azaltıcı bir etkiye sahiptir. Dolaysıyla bu durum, doğrudan vergilere kıyasla daha yüksek düzeyde dolaylı vergi uygulayan ekonomilerdeki yapısal reform ihtiyacını oluşturmaktadır.
  • Bir hükümetin ekonomiyi manipüle etmesinin ana araçları, sadece işsizlik ve enflasyon olamaz, Ekonomiyi manipüle etmenin başka birçok yolu olabilir: düzenlemeler, antitröst politikaları, hükumet sübvansiyonları ve vergi denetimi. Örneğin, iktidardaki politikacılar vergi idaresini etkileyerek vergi otoritesini kendi çıkarları doğrultusunda vergi denetimi yapmaya zorlayabilirler. Doğrudan etkinin aksine politikacılar, vergi idaresini dolaylı olarak da etkileyebilirler. Çoğu ülkede, vergi idaresi başkanının atanması, iktidar partisindeki kilit politikacıların etkisini gerektirir. Bu durum, politikacılar vergi idaresini doğrudan etkileyemezse bile, iktidardaki politikacıların dolaylı olarak vergi idaresinin davranışlarını etkilemesine olanak sağlamaktadır.
  • Vergi denetimi birçok ülkede politik faktörlerden etkilenme eğiliminde olsa da, gerçek politik etki ülkeler arasında farklılık gösterebilir. Bazı gelişmiş ülkelerde, politikacılar ekonomiyi etkilemek için vergi denetimini kullanmayı son derece zor bulurlar. Buna karşılık, diğer ülkelerde politikacıların vergi denetimini kendi isteklerine göre kullanmaları daha kolay olabilir.
  • Çalışmaların temel sonucu, diğer belirleyiciler hesaba katıldığında, vergi kaçağının egemen hükumetin ekonomiyi kontrol etme niyetinden etkilendiği görülmektedir. Ampirik kanıtlar, siyasi niyetin vergi kaçağını etkilediği fikrini desteklemektedir. Politika ile vergi idaresi arasında etkileşimlerin olduğu iyice belgelenmiştir: Egemen hükumetin ekonomiyi etkilemeye yönelik teşvikleri vardır ve dolaysıyla bu amaca ulaşmak için vergi denetimlerini kullanır.

KAYNAK

The composition effects of tax-based consolidation on income inequality,Gabriele Ciminelli a c, Ekkehard Ernst b, Rossana Merola b, Massimo Giuliodori, csciencedirect.com/

TAX ADMINISTRATION AND CORRUPTION TOPIC GUIDE COMPILED BY THE ANTI-CORRUPTION HELPDESK knowledgehub.transparency.org

(The nexus between Income Inequality and Tax Composition: A Cross-Country Perspective Year 2022, Volume: 22 Issue: 4, 473 – 486, 0310.2022, Oya Ekici, https://doi.org/10.21121/eab.1063549)

Does political intention affect tax evasion? Author links open overlay panel Sangheon Kim

https://doi.org/10.1016/j.jpolmod.2007.12.004 Get rights and content

cambridge.org

OECD Tax Forum

What Really Happens During an IRS Tax Audit

By Kimberly Lankford Edited by Barri Segal March 14, 2023

ourworldindata.org/taxation

March 14, 2023, money.usnews.com