Parasal Sıkılaştırma ve Finansal Gerilim.

Enflasyon Nasıl Düşürülür: Bağımsız Merkez Bankası mı, Para Kurulu mu?

Parasal kurumların doğru tasarımı gelişmekte olan ülkeler için çok önemli bir konudur. Fiyat istikrarının para politikasının temel amacı olması gerektiği fikrine geniş bir destek var gibi görünüyor. Bu hedef nasıl gerçekleştirilmeli, yani uygun parasal düzenleme nedir? Temel olarak iki seçenek var: Para kurulu ve esnek döviz kurları altında bağımsız bir merkez bankası. Bir para kurulu, sabit döviz kuru rejiminin en güvenilir biçimi olarak düşünülebilir; çünkü kendi para birimi, ister kanunla ister başka bir şekilde kodlanmış başka bir para birimiyle (para birimleriyle) sabit bir döviz kuruna çevrilebilir.

Çapa para birimi genellikle beklenen istikrarı ve uluslararası kabul edilebilirliği nedeniyle seçilir. Kural olarak, para tabanı (veya en basit durumda: banknotlar) yabancı rezervler tarafından desteklendiğinden bağımsız bir para politikası yoktur. 

Son yıllarda pek çok ülke para kurulunu uygulamaya koymuş ya da getirmeyi düşünmektedir. Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar, para kuruluna sahip ülkelerin enflasyonu düşürmede oldukça başarılı olduklarını ortaya koymaktadır. Örneğin, Ghosh ve ark. (2000), yüksek enflasyon döneminin ardından kredibilite kazanmak için para kurullarının kurulduğu ve bu bağlamda oldukça başarılı oldukları sonucuna varmıştır. Para kuruluna sahip ülkeler, hem dalgalı rejimlere hem de basit sabit kurlara kıyasla daha düşük enflasyon ve daha yüksek büyüme yaşadı. Para kurulunun takdir yetkisinin bulunmaması, bu açıdan genellikle çok önemli kabul edilir.

Para kurulunun tek işlevi, banknotlarını ve madeni paralarını sabit bir kur üzerinden çapa para birimiyle değiştirmektir. Merkez bankasından farklı olarak ortodoks para kurulu yerel hükümete, yerli şirketlere veya yerli bankalara borç vermez.

Para kurulunun uygulamaya konmasının bir alternatifi, esnek bir döviz kuru rejimine sahip olmak ve merkez bankasına bağımsızlık ve fiyat istikrarı için açık bir yetki vermektir. Yüksek düzeyde merkez bankası bağımsızlığının, merkez bankasına fiyat istikrarını hedefleme yönündeki açık yetkiyle birleştiğinde, fiyat istikrarını sürdürmek için önemli kurumsal araçlar oluşturduğu sıklıkla ileri sürülür. Aslında çeşitli ülkeler son zamanlarda fiyat istikrarına yönelik taahhütlerini artırmak için merkez bankası bağımsızlığını artırdılar.

Ancak, hangi düzenlemenin tercih edilmesi gerektiği önemli bir sorudur. Özellikle kronik yüksek enflasyon yaşayan ve sıkça ekonomik krizlerle boğuşan ülkeler için bu seçim dahada önem kazanmaktadır.

Para kurulu mu yoksa bağımsız merkez bankası mı?

Yüksek enflasyon sorunu, gelişme sürecindeki ülkeler için bir para kurulu veya güvenilir bir döviz kuru sabitlemesi uygulamaya koyma konusunda önemli bir motivasyondur. Bununla birlikte, bir ülke para kurulu lehine karar vermeden önce, bağımsız ve muhafazakar (yani enflasyondan hoşlanmayan) bir merkez bankası alternatifiyle uygun bir karşılaştırma yapılmalıdır. Her iki alternatifin de avantajları ve dezavantajları vardır ve optimum çözümün ne olacağı her zaman açık değildir. Bunu şu şekilde örnekleyebiliriz:

(1)İstikrar kültürü: Para kurulu, yabancı merkez bankasına kıyasla ana ülkenin merkez bankası nispeten bağımlı ve çıktı odaklı(Output oriented :Bir proje üzerinde çalışmanın bir ürününü, hizmetini veya diğer somut sonucunu ifade eder.) olduğunda daha çekici hale gelir. Aynı durum, kendi ülkenin hükümeti çok çıktı odaklı olduğunda da geçerlidir.

(2)Muhafazakar ve bağımsız yabancı merkez bankası: Para politikasının bağımsız ve muhafazakar bir yabancı merkez bankasının elinde olması durumunda para kurulu düzenlemesi daha çekici olur.

(3)Senkronize iş çevrimleri Yerli ve yabancı ülkenin üretim şokları arasındaki korelasyon ne kadar yüksek olursa, para kurulu da o kadar çekici olur Bunun arkasında, dış para politikasının ülke ekonomisinin ihtiyaçlarına daha uygun olmasını sağlayacağı gerçeği yatmaktadır.

(4)İşlem maliyetleri Tamamen sabit bir döviz kuru, uluslararası ticaret ve yatırımların işlem maliyetlerini azaltacaktır. Uluslararası işlemlerde döviz kuru belirsizliği daha az olduğundan işlem maliyetleri daha düşüktür.

(5)Siyasi destek: Para kurullarının etkili olabilmesi için gelişmiş para piyasaları ve para politikası operasyonları gerekmez. Gelişme sürecindeki ülkeler için oldukça önemli bir sorun olan parasal aktarıma ilişkin bilgi eksikliği de daha az önem taşımaktadır. Ayrıca bağımsız bir merkez bankasının çalışabilmesi zaman gerektirmektedir. Kredibilitenin kazanılması gerekir ve bu nedenle ciddi bir kredibilite sorunu ve/veya kriz durumunda para kurulu tercih edilebilir. Aslına bakılırsa, para kurulları genellikle uzun süren bir krizin sonunda kabul edilmiştir. Yine de para kurulu kolay bir çıkış yolu değil. Başlangıçta para tabanını desteklemek için yeterli döviz rezervini toplamak zor olabilir (Pautola ve Backé, 1998).

(6)Maliye politikası: Para kurulu hükümete kredi sağlayamadığı için, bu durum sağlam maliye politikası yapılmasını teşvik edebilir. Mali otoriteler bütçe açığının parasallaştırılmayacağını bilirlerse, büyük açık verme teşvikleri azalacaktır.

(7)En azından geniş bir siyasi destek gerektirir (Ghosh ve diğerleri, 2000). Şüphesiz pek çok kişi parasal konularda tam egemenliği sağlam parayla karıştırıyor ki bu kesinlikle doğru değil. Yine de para kuruluna yönelik halk desteğinin olmayışı, kendi kendini gerçekleştiren spekülatif bir saldırıyla sonuçlanabilir. Bazen para kurulları altında spekülatif saldırıların yapılamayacağı iddia edilse de son deneyimler bunun aksini göstermektedir (Roubini, 1999). Elbette asıl önemli olan para kurullarının spekülatif saldırılarla diğer rejimlere göre daha iyi başa çıkıp çıkamayacağıdır. Bunu için, yetkililerin ilk önce geçmişin parasal, mali ve finansal başarısızlıklarının mirasını temizlemeleri gerekebilir (Enoch ve Gulde, 1997).

(8)Yanlış hizalamalar: Para kurulu gerçek bir yanlış hizalama riskiyle karşı karşıyadır. Bir ülkenin enflasyonu, sabitleyici ülkeninkinden yüksek kalırsa para birimi aşırı değerli hale gelebilir (Pautola ve Backé, 1998). Döviz kurunu sabitlemek, daha yüksek bir enflasyon oranıyla başlayan bir ekonomiyi enflasyondan kurtarmanın hızlı bir yolu olsa da, döviz kurunu sabitlemek, enflasyon oranını anında sabitleyen ülkeninkine düşürmeyecektir. Enflasyonun hemen düşmemesinin çeşitli nedenleri vardır (Roubini, 1999). Birincisi, yerli ve yabancı mallar tam olarak ikame edilemediğinden ve söz konusu ülkelerdeki mal ve hizmet karışımları farklılık gösterebildiğinden satın alma gücü paritesi kısa vadede tam olarak geçerli değildir. İkincisi, ticarete konu olmayan mal fiyatları, ticarete konu olan malların fiyatları ile aynı rekabet baskısını hissetmemektedir, dolayısıyla ticarete konu olmayan sektördeki enflasyon ancak yavaş bir şekilde düşebilir. Üçüncüsü, nominal ücret artışında önemli bir atalet olduğundan ücret enflasyonu hemen düşmeyebilir. Çoğu zaman ücret sözleşmeleri geriye dönüktür ve ücretlerin ayarlanması yavaş gerçekleşir. Son olarak, farklı verimlilik artış oranları fiyat artışlarındaki farklılıklara yansıyabilir (Samuelson-Belassa etkisi). Yurt içi enflasyon sabitlenen ülke seviyesine yaklaşmazsa zamanla reel bir değerlenme meydana gelecektir. Roubini’nin (1999) işaret ettiği gibi, reel döviz kurundaki bu tür bir değerlenme, rekabet gücü kaybına ve ticaret dengesinin yapısal olarak kötüleşmesine yol açarak cari işlemler açığını daha az sürdürülebilir hale getirebilir. Dornbusch (2000) bu görüşe şiddetle karşı çıkmaktadır: Esnek döviz kuru, göreceli fiyat seviyelerini ve dolayısıyla rekabet gücünü ayarlamanın genel deflasyona göre daha kolay bir yolunu sunar. Onun görüşüne göre çoğu rahatsızlık kalıcı olmaktan ziyade geçicidir ve bu nedenle uyum sağlamak yerine finanse edilmelidir. Ayrıca birçok ülkede, özellikle Latin Amerika’da döviz kurları istikrarsızlaştırmanın baskın aracı olmuştur.

(9)Para kurulunun uygulamaya konması zaman alır.

Bağımsız merkez bankaları

Bir merkez bankasından beklenen geleneksel rol, paranın ülkenin sosyal ve endüstriyel refahını düzenleyecek şekilde düzenlenmesidir. Tam istihdam dengesine, hızlı sanayi büyümesine, fiyat istikrarına ve dış dengeye ulaşmak para politikasının kullanılmasına bağlıdır.

Bir merkez bankasının para politikası odağına hakim olan ana hedefler:
endüstriyel istikrara ulaşmanın temel araç ve amaçlarının iki ana hedefe dayandığı varsayımına dayanmaktadır. Bunlar; enflasyon hedeflemesi ve döviz kuru politikalarıdır.

Yıllar boyunca para politikası her zaman temel bir araç olarak görülmüştür.
Makroekonomik istikrarın sağlanması, çoğunlukla sürdürülebilir üretim artışının sağlanmasının ön koşulu olarak görülüyor. Bu nedenle, makroekonomik istikrar arayışında, para politikası yöneticileri sıklıkla faiz oranı, para arzındaki büyüme ve döviz kurunu içeren değişkenler üzerinde hedefler belirlemişlerdir.

Para politikasının temel amacı fiyat ve döviz kuru istikrarının sağlanmasıdır. Yurt içi fiyat dalgalanmalarının paranın değer saklama rolünü zayıflattığı ve ekonominin verimli imalat sektörünü engellediği konusunda gerçekten de genel bir fikir birliği var.

Genel olarak Merkez Bankacıları ve ekonomistler, para politikasının hedeflerine ilişkin algılarında merkez bankasının bu hedeflere ulaşmada nasıl bir rol oynaması gerektiğine ilişkin görüşlerinden daha az bölünmüş durumdalar. Yasal yetkilerine uygun olarak, para politikasının başlangıcından bu yana hedefleri aşağıdaki gibidir:

Yurtiçi fiyat ve döviz kuru istikrarının sağlanması
Sağlıklı bir ödemeler dengesi pozisyonunun sürdürülmesi
Sağlam bir finansal sistemin geliştirilmesi.
Hızlı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme ve kalkınmanın teşvik edilmesi.

Merkez bankaları ve enflasyon

Tüm büyük Merkez Bankaları, kendi ülkelerinde enflasyon seviyesini ideal %2 seviyesinde tutmayı hedeflemektedir. Bu oranın altında veya üstünde olan her yerde sorun vardır. Örneğin, Kovid-19 salgını döneminde enflasyon oranı bu ideal oranın çok altında seyrediyordu. Pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşı sonrası enflasyon hedefin çok üzerine çıktı; ABD’de %8,1, İngiltere’de ise %8,6.
Enflasyondaki bu yükseliş merkez bankalarını kendi ülkelerinde enflasyonu kontrol etme görevini üstlenmeye yöneltmiştir. Soru şu: Merkez bankaları gerçekten enflasyonu kontrol edebilir mi? Enflasyonu kontrol etmek için hangi araçlara sahipler?

Merkez Bankalarının Enflasyonu Kontrol Etmek İçin Kullandığı Araçlar Nelerdir?

İlk araç para politikasıdır. Burada merkez bankaları faiz oranlarını artırmak için herhangi bir para politikası stratejisiyle oynuyor. Merkez bankaları, merkez bankasından borç almak için diğer bankalara uygulanan oran olan iskonto oranını artırır. Benzer şekilde merkez bankası, kendilerine fon veya rezerv yatıran diğer bankalara ödediği faiz oranını da artırıyor. Tüm bu eylemler bireyler ve işletmeler için faiz oranlarını ve borçlanma maliyetini artırmaktadır.
İkinci araç ileri rehberliktir. Burada merkez bankaları para politikasının gelecekteki seyrini ve faiz oranlarını bildirir. Hanehalkı, işletmeler ve yatırımcılara sürpriz şokları önlemeye yönelik para politikası niyetlerini anlatmaktır. Varlık fiyatlarını önemli ölçüde dalgalandıran faiz oranlarındaki ani değişimlerin piyasalarda yarattığı aksama ve kaosun önüne geçilir.
Merkez bankalarının enflasyonu düşürmek için kullandığı son araç, bilançolarının boyutunu küçültmek veya niceliksel sıkılaştırmadır. Bilançolarındaki devlet tahvili ve varlıklarını satarak bilançolarını sıkılaştırıyorlar. Piyasadaki uzun vadeli varlıkların arzını arttırır ve para arzını azaltır. Para arzı azaldığında borçlanmaya hazır para azalır, dolayısıyla faiz oranları artar.
Yani kısacası tüm bu araçlar, bir ekonomide enflasyonun kontrol altına alınması için faiz oranlarının yükseltilmesiyle sonuçlanıyor.
Faiz oranlarının artmasıyla birlikte hisse senedi varlık fiyatları düşerken tahviller, mevduat sertifikaları ve diğerleri daha yüksek getiri nedeniyle daha cazip hale gelir.
Ancak, birçok şirket finansal sorunlarla karşılaşabilir ve hatta kredi kullanılabilirliğinin azalması veya kredinin daha pahalı olması nedeniyle iflas edebilir. Çalışanların işten çıkarılmasına neden olabilir ve bu da gelir kaybı nedeniyle talebin daha da azalmasına neden olabilir. Neticede, piyasalarda genel bir durgunluk yaşanabilir.

Sıkı Para Politikası

Sıkı para politikası, bir ekonominin merkez bankasının, artan faiz oranları gibi önlemler yoluyla ekonomik büyümenin verimli bir şekilde gerçekleşebilmesini sağlamak için para talebini azaltmak istediği bir durumu ima eder. Bunun sonucunda enflasyon düşüyor.
Artan ülke enflasyonuna karşı, bir ülkenin merkez bankası ekonomiyi hiperenflasyona düşmekten kurtarmak için düzeltici önlemler alır. Yüksek enflasyon oranı, mal ve hizmet fiyatlarının artmasına, hisse senetlerinin aşırı değerlenmesine ve paranın satın alma gücünün daha da düşmesi nedeniyle spekülatif uygulamaların artmasına neden olur.
Banka aynı zamanda para arzını düzenler Para arzı, dolaşımdaki toplam para miktarını ifade eder. Para arzı arttıkça talep de artar ve her zaman fiyat artışları enflasyona yol açar. Zincirleme bir reaksiyon gibi hareket ederek ekonomiyi aşırı ısıtır.
Sıkı para politikası etkisi, faiz oranlarının artırılmasını, bireyler ve bankalar arasındaki para akışının kısıtlanmasını ve kredilerin azaltılmasını içerir. Merkez bankaları gecelik faiz oranlarını artırdıkça, ticari bankalar borç alanlara, yani tüketicilere ve işletmelere yatırım olarak borç vermek için, onlardan daha az borç alır. Böylece para daha pahalı ve daha az erişilebilir hale gelerek bireysel kredileri, kredi kartlarının faiz oranlarını ve ipotekler gibi borçlanmaları etkiler.


Sıkılaştırmanın araçları

Herhangi bir ülkenin merkez bankası, sıkı para politikası faiz oranlarının uygulanması için aşağıdaki üç önlemi benimser

1.İskonto Oranlarının veya Kısa Vadeli Faiz Oranlarının Yükseltilmesi: Ticari bankaların merkez bankasından kısa vadeli borçlanma oranlarının artması, bu bankalar için kredi ve kısa vadeli borçları pahalı hale getirmektedir. Bankalar daha sonra müşterilerinden daha yüksek faiz talep ediyor.
2. Bankaların Rezerv İhtiyacının Artması: Merkez bankası, ticari bankaların banka olarak faaliyet göstermeye devam edebilmeleri için, bankalarda tutmaları gereken bir minimum rezerv limiti belirler. Bu asgari zorunlu karşılık arttığında ticari bankalar daha az işletme sermayesiyle kalır.
3.Açık Piyasa İşlemlerinin Arttırılması: Merkez bankaları, devlet tarafından ihraç edilen tahvil ve menkul kıymetleri de satarlar. Bunlar, insanları yatırım yapmaya veya daha fazla tasarruf edip daha az harcamaya teşvik eder. Böylece, mal ve hizmetleri satın almak için tüketicilere daha az harcanabilir gelir kalır.

Parasal Sıkılaştırmanın Ekonominin Farklı Sektörlerine Etkisi

Parasal sıkılaştırmanın tüketici harcama modelleri, konut fiyatları, borsa eğilimleri ve çeşitli sektörlerin performansı dahil olmak üzere ekonominin çeşitli yönleri üzerinde geniş kapsamlı etkileri olabilir.

Enflasyon ve parasal sıkılaştırma birbiriyle yakından ilişkili iki kavramdır. Enflasyon, zaman içinde fiyatların genel artışını ifade ederken, parasal sıkılaştırma, merkez bankasının para arzını azaltarak ve faiz oranlarını artırarak enflasyonu düşürmek için aldığı önlemleri ifade etmektedir. Parasal sıkılaştırmanın amacı enflasyonu kontrol etmek ve ekonomiyi istikrara kavuşturmaktır ancak bunun istenmeyen sonuçları da olabilir.
Parasal sıkılaştırmanın en önemli etkilerinden biri tüketici harcama kalıpları üzerindedir. Faiz oranları arttıkça borçlanmanın pahalılaşması tüketicilerin harcamalarını azaltmasına neden oluyor. Tüketici harcamalarının azalması, şirketlerin satışlarının ve kârlarının azalmasına ve potansiyel olarak ekonomik büyümenin yavaşlamasına yol açabileceğinden, bunun ekonomi üzerinde dalgalanma etkisi olabilir.
Konut piyasası parasal sıkılaştırmadan etkilenebilecek bir diğer sektördür. Daha yüksek faiz oranları, ev satın almak için borç almanın daha pahalı hale gelmesi nedeniyle ev satın alma talebini azaltabilir. Bu durum emlak piyasasında yavaşlamaya ve emlak fiyatlarında düşüşe neden olabilir.
Borsa aynı zamanda parasal sıkılaştırmayla da yakından bağlantılı. Daha yüksek faiz oranları, tahvillere ve diğer sabit getirili menkul kıymetlere kıyasla daha az cazip hale geldiklerinden hisse senetlerine olan talebi azaltabilir. Ancak bazı sektörler daha yüksek faiz oranlarından yararlanabileceğinden bu her zaman geçerli değildir. Örneğin bankacılık sektörü, bankaların ve sigorta şirketlerinin kârlılığını arttırdığı için yüksek faiz oranlarından yararlanabilir.
Sonuç olarak, parasal sıkılaştırmanın ekonominin çeşitli sektörleri üzerinde hem olumlu hem de olumsuz etkileri olabileceği ve bu bakımdan potansiyel etkileri değerlendirirken merkez bankası spesifik önlemlerinin, genel ekonomik koşulların ve yatırımcıların beklentilerinin üzerindeki etkilerinin de dikkate alınması önemlidir. Ekonomi ve çeşitli sektörlerin performansı üzerinde geniş kapsamlı tesirleri olabileceğinden, parasal sıkılaştırmanın uzun vadeli etkilerini de dikkate almak gerekir.

Merkez Bankaları Finansal Çalkantıları Önleyebilir ve Yine de Enflasyonla Mücadele Edebilir mi?

Ancak gerilim durumlarında, özellikle de enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde, fiyat ve finansal istikrar arasında ödünleşimler olabiliyor.
Son olaylar, merkez bankalarının ve politika yapıcıların enflasyonla mücadele duruşlarından taviz vermeden, büyük finansal gerilimle başa çıkabileceğini gösterdi. Ancak akut mali gerilim ve yüksek enflasyon zamanlarında politika ödünleri vermek daha zordur.
2008 küresel mali krizi sırasında fiyat ve mali istikrarı amaçlayan politikalar uyumlu hale getirildi. Ekonomik aktivite duraksadıkça, fiyat istikrarına ilişkin temel soru, deflasyon ve resesyondan kaçınmak için toplam talebin nasıl destekleneceğiydi. Finansal istikrar açısından ise asıl endişe, daha derin finansal sıkıntıların önlenmesiydi. Para politikasının agresif bir şekilde gevşetilmesi, her iki hedefin eş zamanlı olarak takip edilmesine olanak sağladı.
Enflasyonun inatla yüksek olması nedeniyle iki hedef çatışabilir. Merkez bankaları aktiviteyi soğutmak ve enflasyonu hedefe geri getirmek için politika faiz oranlarını agresif bir şekilde artırmak zorunda kaldı. Uzun bir düşük ve istikrarlı enflasyon ve faiz oranları döneminin ardından, birçok finansal kurum vade ve likidite uyumsuzluklarından zarar görür hale geldi. Hızla artan faiz oranları, sabit getirili varlıkların değerlerinin düşmesi ve fonlama maliyetlerinin artması nedeniyle risk altındaki banka ve banka dışı mali kuruluşların bilançolarını zorladı. Bunlar azaltılmadan bırakılırsa, genel finansal istikrarı tehdit edebilirdi.

Merkez bankaları bu zor dengeyi nasıl sağlamalı?

Kavramsal olarak, finansal gerilimin ılımlı kaldığı zamanlar ile yüksek finansal gerilim veya akut finansal kriz zamanları arasında ayrım yapılması gerekir.
Geçmişteki para politikası sıkılaştırma dönemleri sıklıkla finansal gerilim yaratmıştı. Bu gerilimin ılımlı kalması koşuluyla, hem fiyat hem de finansal istikrar hedeflerine ulaşmada çok fazla zorluk oluşturmamaları gerekiyor. Politika faizindeki artışlar kısmen hanehalkı ve firmaların borçlanma maliyetlerini artırarak reel ekonomiye yansıyor. Bu kadar ılımlı bir finansal stresin toplam talepte beklenmedik bir zayıflamaya yol açması durumunda üretim ve enflasyonun genel olarak aynı yörüngede tutulması için politika faizi patikası ayarlanabilir. Merkez bankaları geçmişte de bu yaklaşımı benimsemişti. Örneğin, ABD Federal Rezervi 1990’ların başında, yaklaşan bir kredi kriziyle karşı karşıya kaldığında, enflasyon istenen seviyelerin oldukça üzerinde seyretmesine rağmen faiz oranlarını artırmayı durdurdu.
Ayrıca finansal stresi kontrol altına almak için politika faizi dışındaki araçlar da kullanılabilmektedir. Örneğin, indirim penceresinde veya acil likidite olanakları aracılığıyla acil durum kredileri destek sağlayabilirken, mevcut olduğu durumlarda makro ihtiyati araçlar gevşetilebilir. Prensip olarak, finansal stresin ılımlı bir şekilde artması durumunda, ek mali desteğe ihtiyaç duymadan nispeten standart finansal istikrar araçlarının kullanılması, para politikasının enflasyona odaklanmasına izin verecek şekilde yeterli olacaktır.

Artan finansal gerilimin getirdiği zorluklar

Finansal gerilim bir süreliğine kontrol altına alınmış gibi görünse bile, bazı gelişmeler olumsuz doğrusal olmayan geri bildirim döngüleri yaratabilir ve hızlı bir şekilde tam kapsamlı sistemik bir finansal krize dönüşebilir; bu süreç, son banka çöküşlerinde teknoloji ve sosyal medya tarafından hızlandırılmıştır.
Böyle bir ortam merkez bankaları için çok zorlu koşullar yaratıyor. Agresif mali politikalar yoluyla politika yapıcıların güçlü ve zamanında harekete geçmesi gerekmektedir. Bunlar, çeşitli likidite desteği biçimlerini, varlık alımlarını veya muhtemelen doğrudan sermaye enjeksiyonlarını içerir. Yeterince güçlü olan bu müdahaleler para politikasını enflasyona odaklanma konusunda serbest bırakabilir.
Kritik olarak, bir krizi önlemek için gereken eylemler merkez bankalarının tek başına yapabileceklerinin ötesine geçebilir. Merkez bankaları borçlarını ödeyebilen bankalara geniş tabanlı likidite desteği sunabilirken, iflas eden firmaların veya borçluların hükümetler tarafından ele alınması gereken sorunlarıyla baş edebilecek donanıma sahip değiller. Mali gerilim yoğunlaştıkça ve iflas riskleri büyüdükçe, agresif mali müdahalelere olan ihtiyaç daha da acil hale geliyor ve sıklıkla büyük mali kaynakların tahsis edilmesini gerektiriyor.
Hükümetler kaynak sağlamak için mali alana veya siyasi desteğe sahip olmadığında, risk yönetimi kaygıları merkez bankalarının para politikası reaksiyon fonksiyonlarını finansal gerilimi hesaba katacak şekilde ayarlamasına neden olabilir. Spesifik olarak, finansal sistemin olumsuz ve potansiyel olarak doğrusal olmayan tepki riskini azaltmak için faiz artırımlarında daha fazla ihtiyatlı olunması gerekiyor. Bu koşullar altında merkez bankalarının fiyat istikrarına bağlı kalmaları gerekirken, enflasyonun hedefe daha yavaş dönüşünü tolere edebilirler. Bilanço riskleri, aracıların bağlantıları ve politika hamlelerine karşı kendi kendini gerçekleştiren piyasa tepkileri hakkındaki belirsizlikler de aynı yöne doğru itiyor.

Para politikası güvenilirliğinin sınırlı olduğu ve mali pozisyonların zayıf olduğu ülkelerde politika seçenekleri çok daha sınırlıdır. Bu ülkeler, döviz kurunda keskin bir değer kaybı ve yüksek enflasyonu tetikleyen geniş tabanlı mevduat kaçışına karşı daha savunmasızdır. Mümkün olduğu takdirde yetkililer, gerçek kaynak gerektiren önlemleri (döviz müdahaleleri, özsermaye enjeksiyonları) uygulamaya koyabilir, ancak eğer bir kriz yakınsa, potansiyel olumsuz itibar etkilerine rağmen sermaye yönetimi araçlarına yönelmek zorunda kalabilirler. Yatırımcıların finans sektörünün kırılganlığına ilişkin endişeleri politika seçeneklerini daha da daraltabilir.

Finansal kriz şiddetli olduğunda


Finansal koşulların sistemik bir krize dönüşmesi durumunda (ekonomik faaliyetlerde keskin bir gerilemenin yaşanması durumunda) merkez bankaları açıkça finansal istikrarın yeniden sağlanmasına öncelik vermek isteyeceklerdir. Yüksek kredibiliteye sahip merkez bankaları para politikasını gevşetebilir ve eğer enflasyon hâlâ yüksek seyrediyorsa, enflasyonun hedefe dönmesi için zaman çerçevesi konusunda daha esnek olabileceklerini belirtirler. Uygulamada, bir krizin gerçekleşmesi muhtemelen enflasyon üzerinde ciddi bir aşağı yönlü baskı oluşturacak ve böylece para ve maliye politikası hedeflerinin yeniden düzenlenmesine yol açacaktır.

Ancak daha zayıf makro politika çerçevelerine sahip gelişmekte olan piyasalar, muhtemelen sermaye kaçışı ve para birimindeki değer kaybı-enflasyon sarmalının yol açtığı çoklu zorluklarla yüzleşmek zorunda kalacak. Merkez bankalarının nominal bir çapayı koruma ihtiyacı konusunda tetikte kalması ve genişlemenin kapsamını sınırlandırması gerekecek. Bu ülkeler kendi başlarına bazı adımlar atabilirken (örneğin, sermaye akışı yönetimi tedbirleriyle), güçlü bir uluslararası güvenlik ağı, uzun süreli ve ciddi bir kriz riskini azaltmak için hayati öneme sahiptir.

NETİCE

Uygulamada farklı senaryolar arasındaki sınırlar belirsizdir. Finansal sistemin sağlığı ve parasal sıkılaştırmaya karşı dayanıklılığı konusundaki belirsizlik, kaçınılmaz olarak merkez bankalarının karar süreçlerini karmaşıklaştıracak. Bununla birlikte, son olaylarda yetkililerin artan finansal gerileme karşı verdiği güçlü tepkilerin, finansal istikrarsızlığın azaltılmasına yardımcı olduğunu ve merkez bankalarının enflasyonla mücadele duruşlarını sürdürmelerine olanak sağladığını gösteriyor.

KAYNAK:

balaji dasari, Feb 5, 2023, Impact of Monetary Tightening on Different Sectors of the economy,
Jakob de Haan*, Helge Berger**, and Erik van Fraassen**,How to Reduce Inflation: An Independent Central Bank or A Currency Board? LICOS Discussion Papers
Philip Cross May 31, 2022, Persistent inflation forces central banks to tighten monetary policy
https://insightsartist.com/ Can Central Banks Policies Tame Inflation?
Tobias Adrian, Gita Gopinath, Pierre-Olivier Gourinchas, Central Banks Can Fend Off Financial Turmoil and Still Fight Inflation 
IMF BLOG.

Türkiye ekonomik sorunlardan nasıl kurtulabilir?

Türkiye, dünyada enflasyonu en yüksek yaşayan ülkelerden biri. Enflasyon, özellikle düşük maaşlı çalışanların ve dar gelirlilerinin yaşam standartlarını  çok fazla etkiliyor. Sosyal yapıyı bozuyor ve ülkenin bütünlüğünü ve geleceğini tehdit ediyor.

Peki bu nasıl önlenir. Bir çok ekonomist, bunu sağlamak için Türkiye’nin çeşitli politik ve ekonomik kararları alması ve uygulamasını gerektiren, uzunca bir yol kat etmesi gerektiği konusunda hemfikir.

Bilindiği gibi, küreselleşme ile ilgili olarak finansal entegrasyonu ve ticareti geliştirmek amacıyla Türkiye’nin sermaye hareketlerini serbestleştirmesi, IMF’nin ortodoks ekonomi politikası tavsiyelerinin bir sonucuydu. Ancak Türkiye’nin yanı sıra birçok gelişmekte olan ülkenin önceki deneyimleri, bu ortodoks neo-liberal politikaların geçerliliği konusunda soru işaretleri uyandırıyor.

Burada, Dünyada ve ülkemizde çok fazla okunan ve fikirleri tartışılan Harvard Üniversitesi öğretim üyesi  Dani Rodrik tarafından yazılan ‘Globolization Paradox, Democracy and the Future of the World Economy’ adlı kitaptan, bazı kısa notların tekrar hatırlanması faydalı. Her ne kadar, biraz zamanı geçmiş olsa da, yine de insanı düşündürüyor.

Rodrik’in ana tezi, tarihsel kanıtlara dayalı küreselleşmeye dengeli bir yaklaşım sunuyor. Bu kitap şu sorunun peşine düşmeye çalışıyor: “Ekonomik büyümemizi artırmak istiyorsak, kendimizi dünya ekonomisinden kaynaklanan güçlere mi açmalıyız, yoksa kendimizi onlardan mı korumalıyız?” Rodrik, ülkelerin kendilerini açarken çok şey kaybettiklerini öne süren argümanlar ortaya koyuyor:”Demokrasiler kendi toplumsal düzenlemelerini koruma hakkına sahiptir ve bu hak küresel ekonominin gerekleriyle çatıştığında, küresel ekonominin buna boyun eğmesi gerekir.”

Rodrik bir üçgen oluşturuyor: “hiper küreselleşme”, demokrasi ve ulusal kendi kaderini tayin hakkı ve üçgenin üç köşesinden yalnızca ikisinin ayakta kalabileceğini öne sürüyor. Küresel bir yönetişim sisteminin imkânsızlığı göz önüne alındığında, seçim ya demokrasiyi ortadan kaldırmak ve finansın yanı sıra serbestleştirilmiş ticaretle birlikte küresel bir bırakınız yapsınlar ekonomi politikası lehine ülke çıkarlarını göz ardı etmek ya da küreselleşmenin hırslarını azaltmak ve bununla yetinmektir. Tam bir serbest ticarete, sermaye kontrollerine sahip olamayız ve güçlü bir demokrasi de bekleyemeyiz. Bir şeyin verilmesi gerekiyor. Rodrik üç çözüm sunuyor: daha mütevazı ticaret, sermaye kontrollerinin sınırlandırılması ve geri kalanın daha fazla ülke içi kontrolüne izin verilmesi. Diğer seçenekler ise küresel yönetişim rejimleri ya da demokrasiye elveda demek.

Üç yüzyıllık ekonomi tarihini inceleyen Harvard profesörü, ulusal demokrasileri ön plana ve merkeze koyan daha yalın bir küresel sistemi savunuyor. On yedinci yüzyıl imparatorluklarının ticari tekellerinden günümüzün DTÖ, IMF ve Dünya Bankası otoritesine kadar, dünya ulusları küreselleşmenin vaatlerinden etkili bir şekilde yararlanmak için mücadele ettiler. Bu dönemleri destekleyen ekonomik anlatılar (altın standardı, Bretton Woods rejimi, “Washington Uzlaşması”) büyük başarı ve büyük başarısızlık getirdi. Dani Rodrik, küreselleşme konusunda hakim olan bilgeliğe karşı bu etkileyici meydan okumada, kaçınılmaz bir gerilimi kucaklayan yeni bir anlatı sunuyor: Demokrasiyi, ulusal kendi kaderini tayin hakkını ve ekonomik küreselleşmeyi aynı anda takip edemeyiz. Demokrasilerin sosyal düzenlemeleri küreselleşmenin uluslararası talepleriyle kaçınılmaz olarak çatıştığında, ulusal menfaatler öncelikli olmalıdır. Rodrik’in, uluslararası kuralların hafif bir çerçevesiyle desteklenen özelleştirilebilir bir küreselleşme tezi, günümüzün ticaret, finans ve işgücü piyasalarındaki küresel zorluklarıyla yüzleşirken dengeli bir refaha giden yolu gösteriyor.

Rodrik’in temel mesajı, ekonominin siyasetten ayrılamayacağı ve güçlü bir devlet ve güçlü piyasa kurumları olmadan piyasaların başarıya ulaşamayacağı; küreselleşme ve buna bağlı değişikliklerin, savunucuları ne derse desin birçok insanı kalıcı olarak yaraladığını ve bu etkilerin dikkate alınması gerektiğini; ve bu nedenle, ulusal egemenlik ve demokrasiyle uyumlu bir büyüme elde etmek için, ülkelerin ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilen “ince” küreselleşmeye bağlı kalmamız gerektiğini söylüyor. Ekonominin tek başına politika yargısının yerine geçemeyeceği ve gelemeyeceği mesajı birkaç nesilde bir unutuluyor. Küresel ekonomik sistem ve özellikle Avrupa Birliği, güvenilir piyasa uygulama kurumları olmadan aşırı liberalleşmenin ve yerel siyasi seçmenlerin dikkate alınmamasının tehlikelerine dair açık örnekler veriyor.

Tam küreselleşme pahasına demokrasiyi ve ulusal kararlılığı korumak Rodrick’in tercihi. Bu seçenek, bu konuşmayı yapan çoğu insanın değer verdiği şeyi korur: kişisel özgürlük ve ulusal sadakat. Rodrick, daha fazla küreselleşmeden elde edeceğimiz faydaların, kaybedeceğimiz özgürlüklerle karşılaştırıldığında çok küçük olduğunu açıklıyor. Onun kilit noktası, demokrasi ve ulusal kararlılığı korurken ince bir uluslararası kurallar katmanına sahip olmanın aslında daha iyi bir küreselleşme olduğudur. Bu öneri, o “ince” katmanda hangi kuralların olması gerektiği konusunda raydan çıkma riskini taşıyor. Bu önerinin işe yaraması için zengin ülkelerin el üstünde tutma politikalarından geçmişte istediklerinden çok daha fazla vazgeçmeleri ve esnekliğe izin vermeleri gerekecek. Bu kuralları kimin koyduğuna dair daimi soruyu yanıtlamak zor olacak.

Rodrik, hiper-küreselleşmeye, demokrasiye ve ulusal kendi kaderini tayin hakkına aynı anda sahip olamayacağımızı savunuyor; Üçten sadece ikisi sürdürülebilir. Bu nedenle, devletlerin halkın isteklerine yanıt verme yeteneğini en aza indirecek çok yüksek düzeyde ekonomik entegrasyon için baskı yapmak yerine (serbest ticaret anlaşmaları, Dünya Ticaret Örgütü vb. yoluyla dayatılan türden kısıtlamalar), bunu hedeflemek daha mantıklıdır. Bretton Woods sisteminin güncellenmiş bir versiyonu; farklı ülkelerin küreselleşmeden farklı şeyler istediğini ve farklı sosyal, çevre ve güvenlik standartlarını empoze edeceğini tanıyan ‘zayıf’ entegrasyon. Rodrik, ithalata veya sermaye hareketlerine yönelik işgücü veya mali standartları koruyan ulusal kısıtlamaları bir başarısızlık olarak görmek yerine, bunları küreselleşmenin faydalarının korunması için gerekli görmemiz gerektiğini savunuyor. Kendisi aynı zamanda, gelişmekte olan ülkeleri, gelişmiş ülkelerinki gibi açık ekonomi politikalarını benimsemeye zorlamanın birçok durumda zararlı olduğunu ve standart bir reform ‘alışveriş listesi’ yerine bağlamsal, pragmatik bir yaklaşımın tercih edilebilir olduğunu öne sürüyor. Rodrik’in önerdiği gibi, ülkelere yönelik politika önerileri ‘uluslararası küreselleşme kurumunun emirlerine uymak yerine yerel ekonomik ve politik gerçeklere göre uyarlanmalıdır’. Başka bir deyişle, gelişmekte olan ülkelerin zor durumdaki ekonomileri için her şeye uyan tek reçeteler, bu ülkelerin sosyo-ekonomik ve politik özellikleri dikkate alınmadığı sürece, daha fazla sorunun reçetesidir.

askan.ai Sitesi, Türkiye’de enflasyonun önlenmesi ile ilgili olarak aşağıdaki noktaları ön plana çıkartmaktadır:

1. Mali disiplini benimseyin: Türkiye, kamu harcamalarını ve vergilendirme disiplinini geliştirecek ve kamu gelirlerini artıracak güçlü önlemler almalıdır.

2. Finans sektörü için net kurallar oluşturun ve bunlara uyun: Finans sektörünün disiplinli kalmasını ve riskleri kontrol etmesini sağlamak için kurallar ve düzenlemeler oluşturulmalı ve sıkı bir şekilde uygulanmalıdır.

3. Ekonominin çeşitlendirilmesinin teşvik edilmesi: Hükümet, Türkiye’nin rekabet avantajlarından yararlanmaya ve ihracata yönelik endüstrileri ve hizmetleri destekleyerek ekonominin daha fazla çeşitlendirilmesini teşvik etmeye odaklanmalıdır.

4. İnsan sermayesine yatırımı teşvik edin: Hükümet, insan sermayesinin geliştirilmesine daha fazla yatırımı teşvik etmeli ve sağlık ve eğitime kaliteli erişimi sağlamalıdır.

5. Güçlü kurumlar inşa edin: Türkiye, güvenin yaratılması, hakların korunması ve daha iyi bir iş ortamının teşvik edilmesi açısından hayati öneme sahip olan devlet kurumlarının ve adalet sisteminin kalitesinin güçlendirilmesine yönelik adımlar atmalıdır.

6. Doğrudan Yabancı Yatırımı teşvik edin ve kolaylaştırın: Hükümet, doğrudan yabancı yatırımı (DYY) teşvik etmek ve gelişmiş ülkelerden doğrudan yabancı yatırımları çekmek için çekici ve güvenli bir iş ortamı yaratmalıdır.

7. Kamu altyapısının güçlendirilmesi: Türkiye, ulaşım ağları, iletişim ağları, enerji sistemleri, su sistemleri gibi kamu altyapısını iyileştirecek adımlar atmalıdır.

KISACA ÇEŞİTLİ KONULAR

Ücretler neden enflasyona ayak uydurmalı: Ücret artışı almanın ekonomik durumu

Enflasyondaki son keskin artışlar, pek çok ülkede göreceli fiyat istikrarına etkili bir şekilde son verdi. Çoğu mal ve hizmetin fiyatları arttı ve daha da yükselebilir. Bunun nedenleri arasında Kovid-19 kısıtlamalarının sona ermesinin ardından artan ekonomik aktivite, piyasadaki aşırı para, küresel tedarik zinciri sorunları, bazı ülkelerdeki aşırı bütçe açıkları, enflasyon ile uyumlu olmayan sıfır faiz politikaları, Ukrayna’daki savaş, vb. gibi faktörler yer alıyor. Ve bu kadar dik enflasyonist baskının doğrudan etkilerinden biri de insanların ücretlerinin birdenbire eskisi kadar değerli olmamasıdır.

Ancak enflasyon gerçekten de yaşam standartlarında önemli bir baskıya ve reel ücretlerin düşmesine yol açsada, ücretlerdeki artışların daha fazla enflasyona yol açabileceğine dair argümanlar da var. “Ücret-enflasyon sarmalı” olarak adlandırılan bu durum, ücret artışlarının daha yüksek fiyat enflasyonunu yarattığını, bunun da işçilerin daha yüksek ücret talep etmesine yol açtığını öne sürüyor.

Temel fikir, işçi ücretlerinin enflasyon ve yaşam maliyeti artışlarına uyacak şekilde tutarlı bir şekilde artırılmasının, firmaların kar marjlarını korumak için fiyatları artırmasına yol açmasıdır.

Mesela, İngiltere Merkez Bankası başkanı ve Goldman Sachs’ın eski başkanı da dahil olmak üzere bazıları, hem işverenleri hem de çalışanları “ücret kısıtlaması” uygulamaya çağırdı.

Bu müdahaleler kolaylıkla (ve sıklıkla) şu gerekçelerle eleştirilir: Yılda, mesela 1.000.000 TL’den fazla geliri olan bir devlet görevlisinin, çok daha az kazanan milyonlarca insana sahip olduklarıyla yetinmeleri gerektiğini söylemesi yakışık almaz. İşin bu ahlaki boyutu göz ardı edilse bile, ücretlerin artırılmaması yönündeki argümanda hâlâ büyük kusurlar var.

Birincisi, ücret artışlarının doğrudan enflasyon artışına yol açacağı düşüncesi her zaman geçerli değildir. Mevcut yüksek enflasyon oranı büyük ölçüde ücret seviyeleriyle bağlantılı olmayan faktörlerden kaynaklanmaktadır, dolayısıyla ücretlerin kısıtlanmasıyla çözülmeyecektir. İkincisi, reel ücretlere getirilecek bir kısıtlamanın resesyon ihtimalini gündeme getirmesi muhtemeldir.

Halihazırda, birçok ülkede ekonomik büyümede bir düşüş görülüyor. Ücretlerin reel olarak düşmesine izin vermek, hane halkı gelirlerini daraltarak bu durumu daha da kötüleştirecektir. Bu sıkışıklık kaçınılmaz olarak tüketim ve harcamaların azalmasına yol açarak ekonomi üzerindeki baskıyı artıracaktır. Aynı zamanda çok daha fazla insanı yoksulluğa sürüklemesi muhtemeldir. Bu bakımlardan, ücret kısıtlamasının olumsuz etkileri göz önüne alınmalıdır.

Ayrıca ileriye bakıldığında, 2025 ortası itibarıyla ekonomi genelinde genel fiyat seviyelerinde bir düşüş anlamına gelen “deflasyon” risklerinin bulunduğu öne sürülüyor. Bazıları, fiyat düşüşü fikrini memnuniyetle karşılasa da deflasyon, yüksek işsizlik ve düşük ekonomik büyüme gibi ciddi riskleri de beraberinde getiriyor.

Şu anda ihtiyaç duyulan şey, ücretlerin enflasyonla aynı doğrultuda artmasını sağlayacak acil eylemdir; böylece beklenen durgunluğu önlemek veya en azından hafifletmek için tüketim ve harcamalar sürdürülür. Bu, işçilerin ücret artışları için pazarlık yapmasını ve işverenlerin de bunları sağlamasını gerektirecektir.

YASA DIŞI FİNANSAL AKIŞLAR NELERDİR?

Yasadışı finansal akışların çeşitli tanımları bulunmakla birlikte, esas itibariyle ulusal veya uluslararası yasalara aykırı olarak finansal sermayenin bir ülke dışına transferini amaçlayan yöntem, uygulama ve suçlardan kaynaklanmaktadır. Bu konuyla ilgili mevcut literatür, yasadışı mali akışların genellikle şu uygulamaları içerdiğini göstermektedir: kara para aklama, uluslararası şirketler tarafından rüşvet verilmesi ve vergi kaçakçılığı, yanlış ticari fiyatlandırma.

Ancak bu kategoriler bize bu tür akışların kaynağı veya kökeni hakkında hiçbir şey söylemez. Kaçakçılık, dolandırıcılık veya sahtecilik gibi yasa dışı veya yolsuzluk uygulamalarından kaynaklanmış olabilirler; veya fonların kaynağı yasal olabilir, ancak bireylerin ve şirketlerin vergi ödememeleri durumunda olduğu gibi transferleri yasa dışı olabilir.

Bu fon akışlarının kullanım amaçları hakkında da fazla bilgi yok. Terörün finansmanı veya rüşvet gibi diğer yasa dışı faaliyetlere veya malların yasal tüketimine yönelik olabilir. Uygulamada, yasa dışı mali akışlar, fonların vergi ödenmeden yurtdışındaki özel hesaplara özel şahıslarca aktarılması kadar basit bir şeyden, mülkiyeti gizlemek için çok katmanlı suç ağlarını içeren son derece karmaşık planlara kadar çeşitlilik göstermektedir.

Para genellikle, suç ortağı bankalar aracılığıyla banka havaleleri veya büyük meblağlarda nakit paranın sınırlar ötesine taşınması gibi oldukça basit yöntemlerle götürülüyor. Fonları yabancı bölgelerde tutmak aynı zamanda yurt içinde bulunamayan lüks mallara erişim de sağlar. Son olarak, yurt dışında tutulan fonlar, güvenli bir sığınak sağlayabilmesi için kullanılabilir.

Yasadışı mali akış kaynaklarının belki de en yaygın olanı vergiden kaçınma bağlantılı çıkışlar hakkında çok daha az şey biliniyor. Yine, parayı yasa dışı yollardan ülke dışına çıkarmanın amacı onu korumak olabilir; yerel vergi tahsilat kurumu izleme etkinliğini artırsa da, ülke dışında tutulan varlıkların takibi daha zordur.

Varlık kurtarma konusunda etkili yasaların sağlanması

Son yıllarda yolsuzluk yoluyla çalınan varlıkların geri alınmasına ilişkin uluslararası hukukun gelişmesine tanık olduk. UNCAC, yolsuzluk yoluyla elde edilen varlıkların dondurulması, el konulması, müsadere edilmesi ve geri alınmasına ilişkin hükümler içermektedir. Bu sözleşmeye taraf devletler, kendi mevzuatlarında sözleşmede belirtilenlere uygun hükümler koymak zorundadırlar. Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı 2000 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (UNTOC) aynı zamanda yolsuzluk suçlarının soruşturulması ve kovuşturulması konusunda karşılıklı hukuki yardıma ilişkin hükümler içermektedir. Bu iki uluslararası sözleşmeye taraf olmak, varlıkların geri kazanılmasına yönelik sağlam bir iç yasal çerçevenin sağlanmasında önemli bir adımdır.

Son yıllarda birçok OECD üyesi ülke varlıkların geri kazanılmasına ilişkin yeni yasalar çıkarmış veya mevcut yasaları değiştirmiştir. Son dönemdeki bazı yasal yeniliklerin altını çizmeye değer. Örneğin, 2011 tarihli İsviçre Federal Yasadışı Varlıkların İadesi Yasası, mağdur devletin yargı sistemindeki aksaklıklar nedeniyle karşılıklı adli yardım kanalları aracılığıyla iade edilemediğinde, çalınan varlıkların iade edilmesini ele almaktadır. Bu durumlarda Kanun, ispat yükünü, dondurulan varlıkların meşru olduğunu gösterebilmesi gereken, yolsuzluk yaptığı iddia edilen yetkiliye yüklemektedir. Yetkilinin böyle bir kanıt sunamaması durumunda varlıklara İsviçre devleti tarafından el konulabilir.

Yolsuzluğun kanıtlanması gibi çoğu zaman zor bir görevle ilgili benzer bir yaklaşım, Avustralya’nın Şubat 2010 tarihli “Açıklanamayan Servet Kanununda” bulunabilir. Bu kanuna göre mahkeme, eğer varsa, bir kişiden servetinin kaynağına dair kanıt sunmasını talep edebilir- yasal olarak elde edilebilecek miktarı aşması, şüphelenmek için makul bir gerekçedir. Bu yasa, yalnızca yolsuzluktan kaynaklanan paraları değil, genel olarak suç paralarını da ilgilendiriyor.

Fransa’da da benzer bir mevzuat var ve bir kişinin kendi yaşam tarzına uygun yeterli geliri gösterememesi suç sayılıyor.

StAR girişimi, G8 ve G20, OECD üye ülkelerinin hedeflemesi gereken varlık kurtarma yasalarına ilişkin bir dizi uygulamayı önerdi. Bunlar, varlıkların hızla dondurulması, mahkumiyete dayalı olmayan müsadere, yabancı müsadere emirleri, varlıkların geri alınması için hukuk davaları ve varlıkların geri alınmasını içeren davalarda tazminat ile ilgilidir.

(UNCAC: Birleşmiş Milletler Yolsuzluğa Karşı Konvansiyonu (UNCAC), yolsuzlukla mücadelede hukuki açıdan bağlayıcı olan tek uluslararası çok taraflı anlaşmadır. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkeler tarafından müzakere edilen bu belge, Ekim 2003’te BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Aralık 2005’te yürürlüğe girmiştir.

StAR girişimi: StAR, yolsuzluk fonlarının saklanabileceği güvenli limanlara son vermeyi amaçlıyor.)

Kara Para Aklama Nedir ve Nasıl Çalışır?

Kara Para Aklanması yıllık olarak küresel GSYİH’nın %2 ila %5’ini oluşturmaktadır, bu da yıllık bazda 1-2 trilyon ABD dolarının aklandığı anlamına gelir (Küresel Ekonomik Suç ve Dolandırıcılık Araştırması 2018’e göre)

Kara Para Aklamaya Giriş

Kara Para Aklama, yasa dışı olarak elde edilen paranın kaynağını gizlemektir. Bu, birisinin rüşvet, uyuşturucu kaçakçılığı veya cinayet ödemesi olarak belirli bir miktar para alması ve bunu yasal olarak elde edilmiş para gibi göstermesi gerektiğinde meydana gelir. Böyle bir paranın bir banka hesabına yatırılması durumunda banka, meşru olması gereken paranın kaynağına dair kanıt sunmayı isteyebilir. Kişinin kaynağını kanıtlayamaması veya paranın yasa dışı faaliyetten geldiğine dair göstergelerin bulunması durumunda banka bu şüpheyi bildirmekle yükümlüdür.

Kara Para Aklama Aşamaları

Genellikle yapılan şey , daha fazla yabancı, offshore banka ve şirket kullanmak, parayı bölmek ve farklı şirketlere, kişilere ve banka hesaplarına yaymak, böylece “yıkanmış” ve temiz görünmesini sağlamaktır.

  1. Yerleştirme

Kara para aklama yasa dışı bir faaliyettir. Bankaların tüm şüpheli işlemleri ve diğer kara para aklama belirtilerini bildirmeleri gerekmektedir. Kirli para, yıkanıp “temiz” olarak ortaya çıkana kadar normalde birkaç adım ve aşamadan geçer. Suçluların parayı yıkamak için harcadıkları üç temel aşama vardır; ancak bu aşamalar birbirini takip eden aşamalar olmayabilir, genellikle örtüşür. Bu aşamada para meşru finansal sisteme aktarılıyor. Suçlular genellikle nakit para kaybetmek isterler çünkü fiziksel olarak nakit bulundurmak onları doğrudan suç faaliyetleriyle ilişkilendirir ve onları savunmasız ve korunmasız hale getirir. Bunun yerine, genellikle bir şirket, perakende işletme, banka hesapları, seyahat çeklerine dönüştürme, kripto para birimleri, ülke dışına kaçırılma vb. kullanarak parayı finansal sisteme yerleştirirler. Bu aşamanın amacı, tespit edilmekten kaçınmak için parayı edinildiği yerden alıp başka bir varlığa dönüştürmektir. Kara para aklama, fiziksel nakit ve yasa dışı nakit işlemlerinin takip edilememesi nedeniyle nakit yoğun bir iştir.

2. Katmanlama

Kara para aklamaya en duyarlı işletmeler bankalar, restoranlar, oteller, barlar, araba satıcıları, muhasebeciler, avukatlar, kumarhaneler, sanat ve antika satıcıları, otoparklar, perakendeciler, emtia ve lüks mal satıcıları, otomat operatörleri vb.’dir. Örneğin bir suç örgütü, (nakit alan) bir restoran veya araba satıcılığı işletmesini kullanıp, restoranın günlük kasa hasılatını şişirerek kirli paranın bu işe geçmesine izin verebilir. Restoran parayı banka hesabına aktarıyor ve bu para daha sonra temiz para olarak kullanılıyor.

Nakit bir finansal sisteme başarıyla yerleştirilse bile paranın kaynağına (sisteme yerleştiren kişiye) kadar takip edilebilir. Bu, paranın sisteme girip orada öylece duramayacağı anlamına gelir. Kaynağını karıştırmak ve gizlemek için paranın taşınması gerekiyor.

3. Entegrasyon

Bu aşamanın amacı, bir dizi işlem, farklı şirket ve kişiler, muhasebe hileleri ve diğer hileler kullanarak paranın kaynağını gizlemektir. Bu, yasa dışı nakit paranın bölüştürülmesi ve birden fazla banka hesabı, şirket, işlem, aracı aracılığıyla kanalize edilmesi, bunların ileri geri dönüştürülmesi, çeşitli banka havaleleri, siparişler, akreditifler, kripto para birimleri, hisse senetleri, değerli varlıkların satın alınması (sanat, saat, mücevher), altın vb. Katmanlama, farklı işlemlerden oluşan çok karmaşık bir sistem içerir. Bu teknikler izi gizlemek, kaynağı bulanıklaştırmak ve bir düzeyde anonimlik sağlamak için tasarlanmıştır. Bu son aşamadır, aklanan para meşru görünüp meşruyla karıştırılıp temiz para olarak kullanılır.

Elektronik Para ve Kripto Paralar

Suçlular parayı geri entegre etmek için çeşitli teknikler kullanıyor ve böylece hayali krediler, temettüler, sözleşmeler, sermaye kazançları vb. gibi görünürde yasal bir köken yaratıyorlar. Bu aşamada hangi paranın yasal olarak, hangisinin yasa dışı olarak elde edileceğini ayırt etmek oldukça zordur.

Elektronik paranın, internetin, çevrimiçi bankacılığın, eşler arası hizmetlerin, çevrimiçi müşteri tanımlamanın vb. yükselişi, şüpheli işlemlerin ve yasa dışı paranın tespitini daha da zorlaştırır.

Hangi Suç Faaliyetleri Kara Para Aklamayla Bağlantılıdır?

Büyük miktarlarda para içeren neredeyse her suç, gelirlerin harcanmasını mümkün kılmak için kara para aklamaya bağlı olacaktır. Araştırmalar, kara para aklamayla en sık ilişkilendirilen suçlardan bazılarının şunları içerdiğini gösteriyor:

Genel Dolandırıcılık

Narkotik Kaçakçılığı

Hırsızlık ve Zimmete Para Geçirme

Vergi ve Gümrük İhlali

Siber Suç

Uluslararası Kara Para Aklamayla Mücadele

Hükümetler, finansal kurumların şüpheli faaliyetleri izlemek, tespit etmek ve raporlamak ve kurallara uymayanları cezalandırmak için gereken düzenlemeleri kurarak, kara para aklamayla mücadele ediyor. Hükümetler ayrıca kara para aklamayla mücadele için ortak zeminler ve uluslararası kurallar oluşturarak birlikte yakın bir şekilde çalışıyorlar. Tüm ulusal görev güçleri ve kara para aklamayla mücadele yetkililerinin yanı sıra, Yedili Grup (G-7), Mali Eylem Görev Gücü (FATF) en dikkate değer olanlardır. Elektronik izleme günlerinden önce bile, kolluk kuvvetlerinin ve vergi makamlarının dikkatini çekmeden büyük meblağları taşımak zordu. Son yıllarda veri analitiği ve makine öğrenimi, yasa dışı parayı tespit etme görevini daha da kolaylaştırdı.

Yasa dışı mali akışlar çoğunlukla gelişmekte olan ülkeleri ticari mali sistem aracılığıyla terk ediyor. Bu sistem aracılığıyla fonlar, kökenlerini gizlemek için aklanıyor. Kara para aklamanın ve terörün finansmanıyla mücadele (AML/CFT) rejimleri, yasa dışı fonların büyük bankalar ve finans merkezleri tarafından tutulmasını, alınmasını, aktarılmasını ve yönetilmesini engelleyen etkili araçlardır. Kara para aklamanın ve terörün finansmanıyla mücadele çabaları, Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) tavsiyelerine tabidir. OECD ülkelerinin kara para aklamayla mücadele rejimleri, 2003 yılında ilk Tavsiyeler dizisinin oluşturulmasından bu yana iyileşti, ancak genel olarak eşit bir şekilde değil. Ortalama olarak, OECD ülkelerinin merkezi FATF Tavsiyelerine uyumu düşüktür. Ülkelerin düzenleme ve denetleme rejimlerini güçlendirmeleri ve yeni 2012 Mali Eylem Görev Gücü Tavsiyelerini tam olarak uygulamaları öneriliyor.

(AML/CFT: Kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele politikaları)

Anayasa mahkemeleri nedir?

Yazılı bir anayasanın genel olarak vatandaşların hakları ile seçimler ve yasama prosedürleri gibi siyasi süreçler üzerinde spesifik ve yasal olarak bağlayıcı etkileri olması amaçlanır. Bu her zaman doğru değildir: Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti’nde anayasal hakların mahkemelerde uygulanamayacağı ve anayasanın hukuki değil, sadece arzuya yönelik etkileri olduğu açıktır. Eğer bir anayasanın bağlayıcı olması amaçlanıyorsa, bir eylem veya kararın anayasaya aykırı olup olmadığına karar vererek ve bunun gerçekleşmesi durumunda bazı çözüm yolları sağlayarak, onu uygulamaya yönelik bazı araçlar bulunmalıdır. Bu sürece ‘anayasa denetimi’ diyoruz.

Dünya çapındaki anayasalar, genel olarak iki tür anayasa incelemesi tasarlamıştır; bu inceleme, uzman bir anayasa mahkemesi veya genel yargı yetkisine sahip mahkemeler tarafından gerçekleştirilir. Ancak her modelin pek çok varyasyonu mevcut ve hatta bazı sistemlerin ‘hibrit’ olduğu bile söyleniyor. Anayasa mahkemesi (bazen ‘anayasa mahkemesi’ veya ‘anayasa konseyi’ olarak da adlandırılır), yalnızca anayasal denetim yetkisini kullanan özel bir mahkeme türüdür. Alec Stone Sweet tarafından ‘temel amacı hukuk düzeni içerisinde anayasa hukukunun normatif üstünlüğünü savunmak olan, devletin anayasal olarak kurulmuş, bağımsız bir organı’ olarak tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle, görevi yasaları ve genellikle yürütme eylem ve kararlarını gözden geçirmek, bunların anayasal açıdan geçerli olup olmadığına karar vermek ve geçerli olmadığı durumlarda çözüm sağlamaktır. Bu yetkisini münhasıran kullanır: başka hiçbir mahkeme veya organ anayasal denetimde bulunamaz. Bu tür kuruluşlar dünya çapında yaklaşık 85 ülkede bulunmaktadır; yani anayasal denetim sistemine sahip ülkelerin çoğunda.

Anayasa mahkemeleri anayasal konularda münhasır yargı yetkisine sahip olduğundan, bu sisteme genellikle ‘merkezi’ anayasa inceleme sistemi adı verilir. Avusturyalı hukuk bilgini Hans Kelsen tarafından ileri sürüldüğü ve Avusturya, Almanya, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunduğu için ‘Avrupa’ sistemi olarak da adlandırılıyor. Kolombiya, Rusya, Kore Cumhuriyeti, Türkiye ve Tayvan gibi ülkelerde bunlardan etkilenenler arasında.

Anayasa mahkemesine sahip olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Avantajları

Bir anayasa mahkemesi, genellikle yeni bir anayasa için güçlü bir uygulayıcı (bir yasaya, kurala veya yükümlülüğe uymayı zorunlu kılan grup.) sağlamak üzere kurulur. Bir anayasa mahkemesi, aynı veya farklı düzeylerdeki farklı mahkemelerin anayasanın farklı bir yorumuna karar verebileceği dağınık bir sistemde ortaya çıkamayan anayasal yorumda kesinlik ve tekdüzelik sağlamanın en kolay yolunu sağlar. Dağınık sistemlerde, kesinlik ve tekdüzelik, yalnızca en yüksek mahkemenin bir temyizi dinlemesi ve içtihat doktrinine göre alt mahkemeleri bağlayacak şekilde karar vermesi durumunda elde edilir (mahkemeler yüksek mahkemelerin kararlarına ve hatta kendi önceki kararlarına bağlıdır).

Bir anayasa mahkemesi, ya anayasa hukuku alanında uzmanlaşmış ya da heyete daha genel uzmanlık veya temsil kapasitesi getireceği düşünülen yargıçların seçimine izin verir. Bu tür uzmanlaşmış yargıçların hem sıradan yargıçlardan daha bağımsız olmaları hem de anayasal yoruma dahil olan hassas siyasi sorunlar konusunda daha fazla bilgelik ve yeterlilik sergilemeleri beklenmektedir. Bu durum elbette anayasa mahkemesi yargıçlarında aranan niteliklere ilişkin soruları gündeme getiriyor. Bu aynı zamanda kuvvetler ayrılığı açısından anayasa mahkemesinin yasama, yürütme ve olağan yargıdan farklı olarak hükümetin dördüncü organı olup olmadığı sorusunu da gündeme getiriyor. Demokrasinin ve anayasal hükümetin sürdürülmesinde veya demokrasiye geçişte güçlü bir kolaylaştırıcı olarak hareket edebilir. Bu modelde anayasa, parlamento çoğunluğunun veya cumhurbaşkanının iradesine maruz kalmayacaktır.

Dezavantajları

Bir anayasa mahkemesi genellikle siyasi açıdan hayati öneme sahip yetkileri kullandığından, yetkilerinin azaltılması veya kaldırılması, hatta görevden alınması (örneğin Myanmar, Nijer ve Polonya’da) gibi misilleme eylemleriyle tehdit edilebilmesi veya atama süreci yoluyla bağımsızlığının tehlikeye atılmasına tabidir. Alternatif olarak, anayasa mahkemesi kararlarında tarafsız görünmeyebilir (örneğin Tayland’da olduğu gibi). Bazen, güçlü ve bağımsız bir mahkemenin genel hukuki yargı yetkisini kullanması nedeniyle bu olasılıkların daha az tehlike oluşturduğu ileri sürülür.

Ortak hukuk ülkelerinde anayasal sorunlar paradigmatik olarak hukuki sorunlar olarak görülüyor ve bu görüşe göre, uzmanlaşmış bir mahkemeye veya uzmanlaşmış bir yargı biçimine ihtiyaç yoktur. Bu sistemlerde yargı bağımsızlığı, yargıçların kendi aralarından atandığı hukuk mesleğinin geneli tarafından desteklenmektedir. Ancak, dağınık sistemlerde dahi yargı bağımsızlığının tehlikeye girebileceği ve yargı atamalarının siyasallaştırılabileceği de ileri sürülmektedir. Merkezi sistemlerde ilk derece mahkemesi yoktur. Dolayısıyla doğru kararı vermenin tek yolu var: Anayasa mahkemesinin kendisi. Dağınık bir sistemde, yüksek mahkeme potansiyel olarak aynı davada veya farklı davalarda alt mahkemelerin kararlarından faydalanabilir. Bu, her iki sistemde de uygunsuz olan veya prensipte veya etkilerde yanlış olduğu gösterilen ‘nihai’ bir kararın iptal edilip edilemeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Bu konudaki uygulamalar her iki sistem türüne göre değişiklik gösterir.

​Anayasa mahkemelerinin uluslararası deneyimi nedir? Anayasa mahkemeleri demokratikleşmeye nasıl katkıda bulunabilir?

Anayasa mahkemelerinin sayısı ve performanslarının değerlendirilmesindeki zorluklar ile başarı kriterlerinin ne olabileceğine karar vermenin zorluğu göz önüne alındığında, bu sorular sıklıkla tartışılmaktadır. Örneğin bir anayasa mahkemesi bağımsızlığını başarıyla korumayı başarıyor ancak sorunlu veya tutarsız kararlar veriyorsa başarılı mı yoksa başarısız mı?

Alternatif olarak, ya kararlarının mükemmel gerekçelere sahip olduğu ve faydalı etkileri olduğu görülüyorsa, ancak anayasa mahkemesi, yetkilerinin güçlü bir cumhurbaşkanı ya da öfkeli bir parlamento tarafından sınırlandırıldığını düşünüyorsa? Alec Stone Sweet’in üç kriteri iyi bir genel göstergedir: “anayasal incelemenin şu ölçüde etkili olduğu söylenebilir: Bir devlette ortaya çıkan önemli anayasal ihtilafların düzenli aralıklarla [Anayasa Mahkemesine] götürülmesi, bu ihtilafları çözen yargıçların bulgularının gerekçelerini belirtmesi ve anayasa hukukuna tabi olanların mahkeme kararlarının emsal niteliğinde olduğunu kabul etmesidir”.

Bunun dışında mahkemenin bir yargı alanındaki başarısı (veya başarısının belirli bir faktöre atfedilmesi), bu başarının veya faktörün başka bir yargı alanında tekrarlanabileceği anlamına gelmez. Örneğin, yargıçların adaylığının üç bölüm arasında paylaştırılması, bu bölümler arasındaki çekişmenin yoğun olduğu durumlarda gerilimi iyi bir şekilde dağıtabilirken, farklı bir yönetimde işe yaramayabilir, hatta kabul edilebilir bile olmayabilir.

Uygun değerlendirmeyi engelleyen bir diğer faktör de anayasa mahkemesinin dava yükünün nasıl sonuçlanacağının önceden bilinememesidir. Aslında mahkemeler, hem miktar hem de konu bakımından dava yükleri bakımından davacıların insafına kalmıştır. Bazı durumlarda anayasa mahkemesi seçim davalarıyla aşırı yüklenmiştir (Senegal ve Endonezya’da olduğu gibi), diğerlerinde ise (Tayland ve Türkiye’de olduğu gibi) belirgin bir şekilde siyasi partilerin kapatılmasıyla veya (İspanya’da olduğu gibi) bölgesel yetki devriyle ilgili anlaşmazlıklarla ilgilenmiştir. Bu tür ana alanlarda başarılı olup olmadığı, diğer mahkemelerin de başarılı olup olmayacağını veya hatta bir veya iki ana alanda yoğunlaşmanın tekrarlanıp tekrarlanmayacağını göstermez. Bu, ulusal siyasetin yapılanmasına, davacıların eğilimlerine ve ortaya konan emsallere bağlıdır.

Genellikle bir anayasa mahkemesinin yürütmenin, diğer kurumların, medyanın, sivil toplumun veya belirli çıkar gruplarının olumsuz tepkilerine rağmen bağımsızlığını korumasının öncelikli bir görevi olduğu düşünülür. Bazı gözlemciler yeni bir anayasa mahkemesinin rolünü ve kararlarını topluma açıklama konusunda proaktif olması gerektiğini savunuyor. Bazıları daha da ileri giderek anayasa mahkemesinin seçim çoğunluğuna sahip cumhurbaşkanı gibi güçlü bir lider aleyhine karar vermemesi gerektiğini savunuyor. Diğerleri ise tam da bu gibi durumlarda anayasa mahkemesinin bağımsızlığının ve değerinin tanınacağını ileri sürmektedir.

Deneyimlerin öğrettiği, bağımsızlığının tehlikeye girmesinin her zaman mevcut olduğu ve anayasa mahkemelerinin, kararlarına ilişkin kamuoyu algısının farkında olmaları gerektiğidir. Ayrıca anayasa mahkemesinin kararlarının dikkatli bir şekilde gerekçelendirilmemesi durumunda keyfi olarak görülebilmektedir. Her şeyden önce, anayasa mahkemesi kararlarında tutarlı olmalı ve elindeki hukuk yollarının kullanımında ılımlı olmalıdır.

Sonuç olarak; çok partili demokrasinin yaygınlaşması, güçlü bir demokratik mekanizma olarak anayasa mahkemesinin yayılmasıyla el ele ilerledi. Demokratik hakları sağlamlaştırır, devletin diğer organları (başkan, parlamento ve bölgesel hükümetler dahil) ile ve bunlar arasındaki diyaloğu teşvik eder. Her şeyden önce, özgür ve adil seçim kavramlarını ve vatandaşların sivil özgürlüklerinin ve genel olarak insan haklarının korunmasını sağlar.

Gelişmekte olan ülkeler neden gelişemiyor?

Neden bazı ülkeler ve bölgeler ekonomik açıdan diğerlerinden daha güçlü?

Bu çok karmaşık bir sorudur. Zamanda geriye gidildiğinde, Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı kitabında öne sürdüğü gibi ilginç bir başlangıç noktası, belirli yerlerin çiftçiliğe daha elverişli olması ve mahsullerin ve hayvanların evcilleştirilmesinin daha büyük toplulukların oluşmasına olanak sağlamasıdır. Bu, Avrupa’nın ve bir dereceye kadar Çin’in sanayileşmesine, güçlü finans sektörleri geliştirmesine ve askeri açıdan daha güçlü olmasına yol açan teknolojik ilerlemeye yol açtı. Bunların hepsi Avrupa’nın Amerika’yı, Afrika’yı ve Asya’nın bazı kısımlarını fethetmesinde kilit rol oynadı. Sömürgeci güçler büyük miktarlarda kaynak çıkardıkça para giderek Avrupa’da yoğunlaşıyordu. Örneğin İngilizlerin 1765 ile 1938 yılları arasında Hindistan’dan şaşırtıcı bir toplam (bugünün parasıyla) yaklaşık 45 trilyon ABD Dolarını çektiği tahmin ediliyor.

Savunmacılar, emperyal girişimlerin iş ve altyapı sağlayan kolonileri geliştirdiğini iddia ediyorlar. Ancak uygulamada işçiler sömürülüyor ve karayolları ve demiryolları esas olarak yalnızca kaynakların ülke dışına taşınması amacıyla sağlanıyordu. Dünyanın en fakir ülkelerinin çoğu sömürgeleştirildi. Şimdi, bağımsızlıktan onlarca yıl sonra ve çoğu zaman kazançlı doğal kaynaklara sahip olmalarına rağmen ülkeler yoksul kalıyor. Başta Japonya, Almanya ve Güney Kore olmak üzere çatışmalarla yok edilen ama artık zengin olan toplumların örnekleri var. Ancak bunların hepsi ABD’den önemli yatırımlar aldı. Fakir ülkelerin yoksulluk tuzağında kalmasının bazı nedenlerini ele alalım.

KÜRESELLEŞME: Küreselleşme, işletmelerin veya diğer kuruluşların uluslararası nüfuz geliştirmesi veya uluslararası ölçekte faaliyet göstermeye başlaması sürecidir. Bu durum 18. yüzyıldan itibaren ulaşım ve iletişim teknolojisindeki ilerlemelere bağlı olarak hızlanmıştır. Çok uluslu şirketler (ÇUŞ’lar) ilk olarak gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını esas olarak petrol, mineral ve değerli metal arayışında kullanmaya başladı. Bu ülkelerdeki nüfusun çoğunluğu çok az fayda görüyor ve yozlaşmış liderler, şirketlerin kişisel mali kazanç karşılığında para elde etmelerine izin verme eğiliminde. Son yıllarda imalattan tarıma kadar pek çok sektörde küreselleşme yaygınlaşmıştır. Elektronik ürünler artık büyük oranda Çin’de, giyim ürünleri ise Hindistan ve Bangladeş’te üretiliyor. İşgücü maliyetlerinin düşük olması ve çevre korumasının zayıf olması nedeniyle bu durum şirketler için caziptir. Çin ve Meksika gibi bazı ülkelerde, işçilerin ücretleri ve hakları genel olarak düşük olsa da yaşam standartlarını yükseltmiş olabilir. Ayrıca, 2002 ILO raporunda tanımlandığı gibi belirli düzeyde kalkınmanın gerçekleştiği ülkelerde önemli bir beyin göçü sorunu da mevcut. Küreselleşmenin bir diğer etkisi de çokuluslu şirketlerin politika yapıcıları etkilemesine olanak tanıyan kurumsal gücün sürekli artması olmuştur. Çokuluslu şirketler tarafından çeşitli şekillerde yönetilen değer zincirleri, artık her yıl gerçekleşen 20 trilyon ABD doları tutarındaki ticaretin %80’ini oluşturmaktadır.

TİCARET: Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını uluslararası ticaret müzakere gündeminin merkezine koyan yeni bir Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) önerildi. Ancak DTÖ üyeliği vaat edilen kalkınma yanlısı değişiklikleri yerine getiremedi. Gelişmekte olan ülkeler, küresel güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarları tarafından tamamen dışlanmıştır. Bunu örnekleyen kaynaklardan biri pamuktur. Adil Ticaret Vakfı geçen yıl, zengin ülke üreticilerine son 10 yılda ödenen 47 milyar ABD doları tutarındaki sübvansiyonun, Batı Afrika’da yoksulluktan kurtulmaya çalışan 15 milyon pamuk çiftçisi için nasıl engeller oluşturduğunu ve dünyanın en fakir çiftçi ailelerinden 5 milyonunun bu sübvansiyonlar yüzünden nasıl işinden olmaya ve daha derin bir yoksulluğa sürüklendiğini ortaya çıkardı.DTÖ ayrıca, en fakir ülkelerin zengin devletler tarafından manipüle edilmesine izin veren ticaret anlaşmalarının yapılmasıyla ilişkin kasıtlı olarak konulmuş muğlak kuralları açıklığa kavuşturmakta da başarısız oldu. Afrika’da, AB ile yapılan müzakerelerde ülkeler, kendilerini koruyacak açık kurallar bulunmadığından, ticaretlerinin %90’ına varan oranlarda gümrük vergilerini kaldırmak zorunda kaldılar. Ticaretteki önemli bir eşitsizlik, pazar büyüklüğü ile siyasi ağırlık arasındaki bağlantıdır; bu da küçük ve fakir ülkelere ticaret müzakerelerinde marjinal bir söz hakkı verir. Ticaret muhtemelen yoksulluk açığını koruyan en önemli faktörlerden biridir.

BORÇ: 1970 yılında dünyanın en fakir ülkelerinin (Dünya Bankası tarafından düşük gelirli olarak sınıflandırılan yaklaşık 60 ülke) 25 milyar ABD doları borcu vardı. 2002 yılında bu rakam 523 milyar dolardı. Mevcut BM İnsan Hakları Alt Komisyonu için El Hadji Guisse tarafından hazırlanan Borcun İnsan Haklarına Etkileri adlı makaleye göre, gelişmekte olan ülkelerin borçları, kısmen sömürgeci devletlerin borçlarının onlara adaletsiz bir şekilde devredilmesinin bir sonucudur. 1960 yılında bağımsızlığını yeni kazanan devletlere 59 milyar ABD doları tutarında bir dayatma uygulandı. Borcun büyük kısmı, Batı’nın hakimiyetindeki küresel kuruluşlar olan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu ile ilişkilidir. 1990’lar boyunca Bolivya, Dünya Bankası’nın (ABD’nin hakim olduğu bir kuruluş) kredi koşulluluğunu yerine getirmek amacıyla kamu mallarını özelleştirmesi yönünde artan baskısıyla karşı karşıya kaldı. Eylül 1999’da, bu baskıya yanıt olarak Bolivya hükümeti, 800.000 kişinin yaşadığı Cochabamba şehrinin belediye su sistemini açık artırmayla sattı. Faturalar ayda 5 dolardan 25 dolara fırladı. Yoksul ülkeler borçlarını ödeyemeyince, piyasaları batılı şirketlere açan yapısal uyum programları dayatılıyor. Borcun değeri “çöp” haline geldiğinde ülkeler, borçları satın alan ve ardından geri ödemeler için ülkeye dava açan akbaba fonlarına açılıyorlar.

EOKOLONYALİZM: Bu terim, gelişmiş bir ülkenin dolaylı olarak diğer alanlar veya insanlar üzerindeki etkisini sürdürmesini veya genişletmesini sağlayan ekonomik ve politik politikalar olarak tanımlanabilir. Bunun bir yönü küreselleşmedir. Ancak, sağlanan önemli miktardaki yardım hakkında bağırmaktan hoşlansalar da, esas olarak Avrupa ülkeleri ve ABD’nin daha yoksul ülkeleri sömürdüğü başka dramatik yollar da var. Guardian’ın 2017 tarihli bir makalesinin başlığı: ”Yardım ters yönde: yoksul ülkeler zengin ülkeleri nasıl geliştiriyor.” Jason Hickel bunlardan bazılarını ele alıyor. Veriler çok açık. Gelişmekte olan ülkeler 2012 yılında tüm yardım, yatırım ve yurt dışından elde edilen gelirlerle birlikte toplam 1,3 trilyon ABD doları aldı. Ancak aynı yıl bunlardan yaklaşık 3,3 trilyon ABD doları aktı. 1980’den bu yana geçen tüm yılları ele aldığımızda, bu net çıkışların toplamı 16,3 trilyon ABD doları gibi inanılmaz bir rakama ulaşıyor. Bunun ölçeğini anlamak için 16,3 trilyon ABD dolarının kabaca ABD’nin GSYİH’sına denk geldiğini söyleyebiliriz. Ödemelerin önemli bir kısmı borçla ilgili. Gelişmekte olan ülkeler 1980’den bu yana yalnızca faiz ödemeleri olarak 4,2 trilyon doların üzerinde para ödediler; bu, New York ve Londra’daki büyük bankalara doğrudan nakit transferiydi.

Bir diğer büyük katkı ise yabancıların gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarından elde ettikleri ve daha sonra ülkelerine geri döndükleri gelirdir. Örneğin BP’nin Nijerya’nın petrol rezervlerinden elde ettiği veya Anglo-Amerikan’ın Güney Afrika’nın altın madenlerinden elde ettiği tüm kârları düşünün. Çokuluslu şirketlerin çoğu, daha sonra, haksız kazançlarını gizlice dünya çapındaki çok sayıda vergi cennetine kaydırıyor (çoğu İngiltere’nin yetkisi altında). Ancak şu ana kadarki çıkışların en büyük kısmı kayıt dışı ve genellikle yasa dışı sermaye kaçışıyla ilgili. ABD merkezli Küresel Finansal Bütünlük (GFI), gelişmekte olan ülkelerin 1980’den bu yana kayıt dışı sermaye kaçışı nedeniyle toplam 13,4 trilyon ABD doları kaybettiğini hesaplıyor. Bu kayıt dışı çıkışların çoğu, uluslararası ticaret sistemi aracılığıyla gerçekleşiyor. Temel olarak, şirketler – hem yerli hem de yabancı – parayı gelişmekte olan ülkelerden doğrudan vergi cennetlerine kaçırmak için ticaret faturalarında sahte fiyatlar rapor ediyorlar; bu uygulama “ticarette yanlış faturalandırma” olarak biliniyor.

Yukarıdaki rakamlar yalnızca mal ticareti yoluyla yapılan hırsızlığı kapsamaktadır. Bu karışıma hizmet ticareti yoluyla hırsızlığı da eklersek, toplam net kaynak çıkışı yılda yaklaşık 3 trilyon ABD dolarına ulaşıyor. Çelişkili bir şekilde, Angus Deaton tarafından 2017 Washington Post makalesinde,” yoksul ülkeleri desteklemek için sağlanan yardımın aslında onlara zarar verebileceği iddia edilmişti.” Veriler kesinlikle bunu gösteriyor. Bunun bir açıklaması, gelişmekte olan ülkelerin  liderlerinin yardıma bel bağlaması durumunda, vergilendirmeye daha az bağımlılık olacağı için vatandaşlarına karşı daha az sorumlu olmalarıdır.

Şirketler kâr hırsına daha da aç hale geldikçe, gelişmekte olan ülkeler kredi koşulları yoluyla özelleştirmeyi kabul etmek zorunda kaldılar.

Siyasi olarak Batı’nın, aynı zamanda, İran’da Musaddık ve Şili’de Allende gibi sosyal programları destekleyen ilerici liderlerin devrilmesini kolaylaştırmaktan, Mısır’daki baskıcı el-Sisi gibi itaatkar Batı yanlısı figürleri desteklemeye kadar şirketlerin gücünü ve serbest piyasa ekonomisini teşvik etmek için yoksul ülkelerde müdahalede bulunduğu bir geçmişi vardır.

Kalkınma sonuçlarının aşırı eşitsizliğindeki başarı ve başarısızlıkları açıklayan birçok faktör var. Sonuçları doğal kaynak donanımı, coğrafya, tarih, kültürel ve diğer temellere dayanarak açıklamaya çalışan kapsamlı bir literatür bulunmaktadır.

Her ne kadar Asya’da bazı Güney Doğu Asya ekonomilerinin (Japonya, Tayvan, Güney Kore ve Tayland) Batı’yı yakalamasıyla tutarlı olarak çarpıcı farklılıklar olduğuna dair bazı kanıtlar olsa da. Li ve Xu, yedi Güney Doğu Asya ekonomisinin gerçek gelirlerinin 1970’den 2010’a kadar olan dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve G10 ekonomilerinden 3,5 kat (Malezya) ile 7,6 kat (Çin) arasında daha hızlı arttığını vurguladılar.​

Dünya Bankası, “Doğu Asya Mucizesi”ni, sınırlı açık ve düşük borçla, yüksek tasarruf ve yatırım oranlarıyla, evrensel ilk ve orta öğretimle, tarımda düşük vergilendirmeyle, ihracatın teşvikiyle, seçici sanayilerin teşvikiyle, teknokratik bir sivil toplumla sağlam makroekonomik politikalara bağladı. Ancak Banka, başarıların ne ölçüde sivil özgürlüklerin pahasına gerçekleştiğini ve ilgili hükümetlerin serbest piyasa olmaktan çok uzak olarak piyasaya boyun eğdirdiğini (ve organize emeği bastırdığını), Kore ve Vietnam Savaşlarının ardından genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin ve diğer kalkınma ve askeri yardım programlarının cömert desteğini, vurgulayamadı.

Diğerleri, Güney Doğu Asya’nın göreceli başarısının, dünya ekonomisiyle “yakın” entegrasyon biçimlerinden ziyade stratejik entegrasyon biçimlerinin takip edilmesiyle ilgili olduğunu savundu. Başka bir deyişle, Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi ülkeler, Neo-Klasik piyasa dostu kalkınma yaklaşımı doğrultusunda dizginsiz ekonomik liberalleşmeyi tercih etmek yerine, piyasaların gelişmesini sağlamak amacıyla seçici bir şekilde ekonomiye müdahale ettiler.

Ülkeler gelişmiş veya gelişmekte olan olarak nasıl sınıflandırılır?

Ülkeler, gayri safi yurt içi hasılaya (GSYH) veya kişi başına düşen gayri safi milli gelire (GSMH), sanayileşme düzeyine, genel yaşam standardına ve teknolojik altyapı miktarına ve diğer birçok potansiyele göre gelişmiş veya gelişmekte olan olarak sınıflandırılabilir.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, kalıcı sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, çatışmalar ve zorla yerinden edilme, hükümete olan güvenin azalması, iklim değişikliğinin etkileri ve çevresel kırılganlık gibi yapısal zayıflıklarla boğuşuyor.

Gelişim düzeyleri çeşitli faktörler tarafından belirlenir:

– Fiziksel faktörler – bazı bölgeler yaşamaya uygun olmayan veya düzeltilmesi zorlu bir yapıdadır.

– Ekonomik faktörler – bazı ülkelerin çok yüksek borç seviyeleri vardır.

– Çevresel faktörler – bazı yerlerde gelişmelerini engelleyebilecek çevresel sorunlar yaşanmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde kalkınma planları neden başarısız oluyor?

Belirlenen nedenlerden bazıları zayıf mali kapasite; hatalı maliyetlendirme ve yolsuzluk; beceriksizlik ve bilgi eksikliği; zayıf planlama ve tahmin; zayıf iletişim; zayıf sözleşme ve yüklenici uygulamaları; sık sık tasarım kapsamı değişiklikleri ve hataları; sosyo-kültürel ve politik müdahale; fakirlik …

Az gelişmiş ülkeler neden az gelişmiştir?

Az gelişmişliğin nedenleri çeşitli ve yaygındır. Literatür bunlardan çok sayıda listeliyor; yoksulluk, aşırı nüfus, coğrafya ve iklim, yetersiz eğitim ve sağlık hizmetleri, uluslararası politikalar, savaş, göç ve eşitsizlik; bunlar kesinlikle listeyi tamamlamıyor.

Gelişmemiş ülkeler neden fakirdir?

Ek olarak, az gelişmiş ülkeler eski üretim ve sosyal organizasyon yöntemlerine güvenme eğilimindedir. Bu ülkeler sıklıkla yüksek doğum oranlarına ve nüfus artışına maruz kalıyor, bu da altyapılarını ve tedarik zincirlerini zorluyor ve yoksulluğun yaygınlaşmasına daha da katkıda bulunuyor.

Ekonomik plan neden başarısız oluyor?

Olayların kötü zamanlaması da ekonomik planların başarısızlığına katkıda bulunan bir faktördür. Bu esas olarak planlama sürecindeki gecikmelerden kaynaklanmaktadır. Hükümetin harekete geçmesi zaman alır ve bu da uzun bürokratik iletişim kanallarından kaynaklanmaktadır. Araçların kötü uygulanmasından da bahsedilebilir.

Projenin başarısız olmasına yol açan ortak riskler nelerdir?

Bir projenin başarısız olmasının birçok nedeni vardır. Organizasyonel önceliklerdeki değişiklik en yaygın nedendir. Zayıf iletişim ve belirsiz risk tanımı gibi, proje hedeflerinde bir değişiklik de yaygındır.

Gelişmekte olan ülkelerin karşılaştığı en büyük zorluklar nelerdir?

Özellikle gelişmekte olan ekonomiler, düşük karbonlu bir ekonomik büyüme yoluna hızlı bir şekilde geçme çabalarında, finansman eksikliği, teknoloji ve beceri açığı ve gelecekteki küresel karbon piyasasına ilişkin belirsizlik gibi bir dizi önemli zorlukla karşı karşıyadır.

Proje ekiplerinin başarısız olmasının üç ana nedeni nedir?

Takımların etkisiz olmasının birçok nedeni vardır, ancak en yaygın sorunlar şu dört kategoriden bir veya daha fazlasına girer: yetersiz kaynaklar, liderlik sorunları, imkansız hedefler ve moral sorunları.

Projeler neden iletişim eksikliğinden dolayı başarısız oluyor?

İletişim eksikliği veya zayıflığı, iş akışında yanlış anlamalara, yatırım getirisinin (ROI) zayıf olmasına ve hatta gelir kaybına neden olur. Kısacası, iletişim düzeyi belirli bir projenin başarısını ya da başarısızlığını ifade edebilir.

3 tür risk nedir?

Risk ve Risk Türleri: Riskler genel olarak üç türe ayrılabilir: İş Riski, İş Dışı Risk ve Finansal Risk.

Gelişmekte olan ülkelerde planlama neden önemlidir?

Gelişmekte olan ülkelerde planlama, kaynakların akılcı kullanılması ve bölgeler arasındaki büyük gelişmişlik farklarının ortadan kaldırılması için gereklidir. Ekonomik kalkınmada bölgesel farklılıkların ortadan kaldırılması, yatırım yapılabilir kaynakların bölgeler arasında akışını gerektirmektedir.

KAYNAK:

theconversation.com, Published: July 12, 2022

The Fundamentals of Constitutional Courts, Andrew Hardin, idea.int

countriesfacts.com, James Lockman Jr., articles, Why are developing countries not developed?

What Is Money Laundering And How Does It Work? By Mina Krzisnik, fintech lawyer  on ALTCOIN MAGAZINE , medium.com, Nov 10, 2019

Ian Goldin,  21 March 2019, link.springer.com, Why Do Some Countries Develop and Others Not?

Why can’t developing countries develop? January 28, 2022 by jai

By Kevin Boon, WHY DON’T DEVELOPING COUNTRIES DEVELOP?

Vergi Kanunlarının Geliştirilmesi, Değiştirilmesi

Hugh Dalton’a göre, “vergi, vergi mükellefine verilen hizmetin kesin miktarına bakılmaksızın, bir kamu otoritesi tarafından uygulanan zorunlu bir katkıdır ve herhangi bir hukuki suçtan dolayı ceza olarak verilmemiştir.”  

Vergi, toplumumuzu şekillendirebilecek güçlü bir araçtır ve bu nedenle doğru şeylerin doğru miktarlarda vergilendirilmesi önemlidir.

Vergilendirme, herhangi bir ülkenin ekonomik kalkınmasında önemli bir rol oynamaktadır. Hükümet, toplanan geliri, toplam talep seviyelerini manipüle etmek de dahil olmak üzere belirli ekonomik hedeflere ulaşmak, ve gelir eşitsizliğini azaltarak daha adil bir toplum yaratmak amacıyla gelirin yeniden dağıtımı için kullanır.

İyi bir vergi sistemi, uygun ilkeler (kurallar) dizisi temelinde tasarlanmış olan sistemdir. Vergi sistemi, vergi mükellefinin çıkarları ile vergi otoritelerinin çıkarları arasında bir denge kurmalıdır. Adam Smith, Vergilendirme Kurallarının bir listesini geliştiren ilk iktisatçıydı ve kitabında dört  ilke verdi. Bu orijinal dört ilke artık “Vergilendirmenin Orijinal veya Ana İlkeleri” olarak biliniyor. Bu kurallar hâlâ iyi bir vergi sisteminin özellikleri olarak kabul edilmektedir.

GENEL

Vergilendirme: Bir kamu otoritesinin yetkilerinin en açık göstergelerinden biridir.

Herhangi bir vergi sisteminin temel amacı devletin gelirini artırmaktır. Bu nedenle, vergi tekliflerine ilk olarak iyi bir kamu maliyesi sistemini oluşturan unsurlar açısından bakmak önemlidir.

Her parlamento yasama oturumunda vergi sisteminin nasıl iyileştirilebileceği konusunda tartışmalar yaşanır. Bazı tavsiyeler doğası gereği temel niteliktedir; sistemin kapsamlı bir şekilde elden geçirilmesini gerektirir ve belirli vergi türlerine olan bağlılığımızı büyük ölçüde değiştirir. Diğer öneriler daha hedefe yöneliktir ve belirli bir verginin düzeltilmesi veya ayarlanması etrafında döner. Vergi kurallarının değiştirilmesine yönelik herhangi bir öneri (büyük ya da küçük) tekliflerin en iyi şekilde nasıl analiz edileceği ve karşılaştırılacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Büyük bütçe açıklarının ya da sağlıklı fazlalıkların olduğu dönemlerde “iyi vergi politikasının” değişmediğini belirtmek gerekir. İyi vergi sistemleri ekonomik durgunluk sırasında yeterli gelir yaratma konusunda ne yazık ki yetersiz kalabilir ve zayıf vergi sistemleri bol miktarda para toplayabilir (ancak çoğu zaman sürdürülemezler). Politika yapıcıları ve vergi uygulayıcıları, öncelikle iyi vergi ilkelerine dayanan bir sistem tasarlamaya odaklanmalı ve ardından bu sistemin halkın hizmet taleplerini karşılamaya yetecek geliri en iyi şekilde nasıl oluşturabileceğini değerlendirmelidir.

Tarihçe

Tarihte kayıtlı en eski hükümet biçimlerinden bu yana var olmuştur: firavunların tarımsal üretim ve emekten pay şeklinde vergi topladığı eski Mısır’dan; çiftçilerin üretimlerinin onda birini (decima) vergi idaresine (aerarium) ödemelerinin zorunlu olduğu antik Roma’ya; ve hatta benzer bir vergilendirme sisteminin Kilise için bir finansman kaynağı haline geldiği Orta Çağ Avrupa’sında bile.

Günümüzde hükümetler kimin vergilendirileceğini, neyin vergilendirileceğini (“vergi matrahı”), ne kadar vergilendirileceğini ve vergi mükelleflerinin hangi kişisel koşullarının dikkate alınması gerektiğini tanımlamak için daha karmaşık sistemler ve süreçler geliştirmiştir. Peki vergilendirmeyi desteklemesi gereken ilkeler nelerdir ve bunlar günlük yaşamımızı nasıl etkiliyor?

İlk olarak, vergilendirmenin genellikle bir kamu otoritesinin zorlayıcı gücü aracılığıyla uygulandığı doğru olsada, vergilendirme keyfi olarak uygulanmamalıdır. Gerçekten de birçok modern kurum, vergilerin kontrolsüz toplanmasına yönelik bazı kısıtlamalar içeriyor; parlamentonun genellikle yürütmenin önerilerini onaylaması gerekiyor (örneğin, 1628’de Haklar Dilekçesi, İngiltere’de parlamento dışı vergilendirme konusunda Kraliyet’e kısıtlamalar getirdi). Aksine, zorla para kazanmanın vergi mükelleflerini nasıl etkilediği dikkatle değerlendirilmelidir: bir yandan vergilendirme, hükümeti yönetmek ve kamu hizmetlerini sağlamak için temel bir gelir kaynağı sağlar; diğer yandan vergilendirme, bireysel harcanabilir geliri ve ticari karı azaltır ve dolayısıyla iş, yaşam, tüketim ve yatırımlarla ilgili kararlar üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir.

Adam Smith kimdi?

İyi vergilendirmenin ilkeleri yıllar önce formüle edildi. Adam Smith, Ulusların Zenginliği Kitabında (1776) vergilendirmenin adalet, kesinlik, kolaylık ve verimlilikten oluşan dört ilkeye uyması gerektiğini savundu. Vergilendirmede adalet, vergi mükelleflerinin kişisel ve aile ihtiyaçları doğrultusunda ödeme yapma kabiliyetleri de dahil olmak üzere koşullarıyla uyumlu olmalıdır. Kesinlik, vergi mükelleflerinin vergilerin neden ve nasıl alındığı konusunda açıkça bilgilendirilmesi anlamına gelmelidir.

Kolaylık, vergi mükellefleri için uyum kolaylığı ile ilgilidir: Vergi toplama veya ödeme süreci ne kadar basit? Son olarak verimlilik, vergilerin toplanmasına da değinmektedir: Temel olarak, vergi tahsilatının idaresi, ekonomideki kaynakların tahsisini ve kullanımını olumsuz yönde etkilememeli ve kesinlikle vergilerin kendisinden daha maliyetli olmamalıdır.

Günümüzde iyi vergilendirmenin sağlam temeli

Adam Smith’in iyi vergilendirme ilkeleri günümüz vergilendirmesi için sağlam bir temel oluşturuyor ancak bunlara her zaman uyulmuyor. Bazen vergi sistemleri belirli vergi mükellefi kategorilerini veya tüketim türlerini vururken diğerlerini nispeten etkilemez. Bazen vergi sistemleri şeffaflıktan yoksundur ve faturalarımızda açıkça belirtilmeden bazı mallara (örneğin yakıt tüketim vergisi) vergiler getirilmektedir.

Bazen vergi idaresi, düzenlemeleri uygulamamakta veya uygulayamamakta veya vergiden kaçanları uygun maliyetli bir şekilde kovuşturmamaktadır.

Herhangi bir vergi sisteminin temel amacı devletin gelirini artırmaktır. Bu nedenle, vergi kanunlarına ilk olarak iyi bir kamu maliyesi sistemini oluşturan unsurlar açısından bakmak önemlidir.

Aşağıda, iyi bir devlet ve yerel gelir sistemi için önemli olan vergi politikası ilkelerinden bahsedilmektedir.

İyi vergi politikasının yol gösterici ilkelerine ilişkin açıklamalar:

Eşitlik ve adalet

Benzer durumdaki vergi mükelleflerinin de benzer şekilde vergilendirilmesi gerekmektedir. Benzer vergi mükelleflerinin benzer şekilde vergilendirilmesi ilkesi genellikle eşitlik kavramıyla açıklanmaktadır. Yatay adalet kavramı, eşit ödeme gücüne sahip iki vergi mükellefinin aynı miktarda vergi ödemesini öngörmektedir. Bir vergi mükellefinin ödeme gücünün diğer bir mükellefe göre daha fazla olması durumunda dikey adalet kavramı devreye girer, yani ödeme gücü daha fazla olan kişinin daha fazla vergi ödemesi gerekir. Elbette, ne kadar daha fazla vergi ödeneceği ortak bir tartışma konusudur ve on yıllar boyunca, çeşitli kademeli vergi oranları ve muafiyet tutarları aralıklarıyla sonuçlanmış ve bu da vergi sistemlerinde değişen düzeylerde ilerlemeye yol açmıştır. Eşitlik ilkesi sıklıkla adalet ilkesi olarak görülür. Yani, çoğu kişi, ödeme gücü en yüksek olan vergi mükelleflerinin en yüksek vergi yüküne sahip olması durumunda, vergiyi adil olarak görmektedir. Bununla birlikte, adilane terimi farklı insanlar için farklı anlamlar taşıma eğilimindedir. Örneğin, gelir vergisiyle ilgili olarak aşağıdaki durumlarda adil bir gelir vergisi sisteminin dikkate alınması söz konusu olabilir:

Vergi Adilliğinin İki Boyutu

İyi vergi politikası adaleti teşvik etmelidir. Bir vergi sisteminde adaleti sağlamaya çalışmanın bir yolu “eşitlere eşit davranmaktır”. Başka bir deyişle ödeme gücü eşit olan iki mükellefin aynı miktarda vergi ödemesi gerekmektedir. Yatay eşitlik olarak bilinen vergi adaletine ilişkin bu bakış açısı oldukça sezgiseldir.

Ancak ödeme gücü vergi mükellefleri arasında sıklıkla önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Bu durumda dikey eşitlik adı verilen ikinci bir vergi adaleti ilkesi ortaya çıkar. Çoğu politika tartışmasında dikey eşitliği değerlendirmek, verginin gelir arttıkça artan oranlı mı yoksa azalan oranlı mı olacağı konularına bakmayı gerektirir.

• Artan oranlı vergi sisteminde gelir arttıkça vergi yükü de gelirin yüzdesi olarak artar,

• Azalan vergi sisteminde gelir arttıkça vergi yükü gelirin yüzdesi olarak azalır,

• Orantılı bir vergi sisteminde, gelirin yüzdesi olarak vergi yükü tüm gelir düzeylerinde sabit kalır.

Bireysel vergiler, nasıl yapılandırıldıklarına bağlı olarak farklı derecelerde artan veya azalan oranlara sahiptir. Vergi adaletini incelerken, vergi sisteminin tek tek parçalarından ziyade bir bütün olarak artan oranlı ve azalan oranlı durumunu dikkate almak önemlidir. Vergilerin çoğu doğası gereği azalan oranlı olduğundan, herhangi bir vergi sisteminde artan oranlılık esas olarak, gelir vergisinin bireylere dayatılması yoluyla sağlanır.

Her ne kadar bireysel vergilerin artan oranlı ilkesi birçok kişi tarafından kabul edilse de (gelir ne kadar yüksek olursa, o kadar çok ödemelisiniz), belirli bir vergi artış derecesi, ekonomik teorinin herhangi bir objektif standardı tarafından savunulamaz. Zira, “Optimal artış” için bir ölçü yoktur. Vergi adaletini teşvik etmek için alternatif bir yaklaşım, aşırı gelir vergisi oranlarına izin vermek yerine, diğer vergilerin doğaları gereği azalan oranlı(regresive) niteliklerini düşürmektir. Bu yaklaşım, düşük gelirli hanelerin üzerindeki yükü azaltmak için muafiyetler, indirimler ve krediler gibi bir dizi mekanizmanın kullanılmasına odaklanmaktadır:

Stratejiler:

• Bireysel vergilerin etkisini değil, sistem genelindeki vergi etkisini değerlendirin,

• Geçimlik geliri, vergilendirmeden koruyun,

• İstenilen düzeyde sistem ilerlemesi elde etmek için geri ödemeleri, indirimleri ve kredileri kullanın.

​Bu nedenle, bir vergiyi tanımlarken adil kelimesinin, “Bir vergi sisteminin adil olarak algılanıp algılanmadığı bağlamında” kullanılması daha doğru olacaktır. Genel olarak eşitlik ilkesinin değerlendirilmesinde tek bir vergi türünün değil, mükellefin tabi olduğu vergilerin tümünün dikkate alınması şarttır.

Kesinlik

Vergi kurallarında ödeme miktarının nasıl belirleneceği, verginin ne zaman ödenmesi gerektiği ve ödemenin nasıl yapılacağı açıkça belirtilmelidir. Bir kişinin vergi borcunun belirsizliğinden ziyade kesinliği hayati önem taşımaktadır. Vergi kuralları ödemenin tutarını, verginin ne zaman ödenmesi gerektiğini ve ödemenin nasıl yapılacağını belirtmelidir. Bir vergi sisteminin kuralları, vergi mükelleflerinin neyin vergiye (vergi matrahı) ve hangi vergi oranına/oranlarına tabi olduğunu belirlemesine olanak tanımalıdır. Mükelleflerin, yaptıkları işlemlerin niteliğine göre vergi yükümlülüklerini makul bir kesinlikle belirleyebilmeleri gerekmektedir. Vergiye tabi işlemlerin tespit edilmesi ve değerlenmesi kolay ise kesinlik ilkesine ulaşılma ihtimali daha yüksektir. Öte yandan vergi matrahının subjektif değerlemelere veya kategorize edilmesi zor işlemlere bağlı olması durumunda kesinlik ilkesine ulaşmak mümkün olamayabilir. Ayrıca, vergi formları ve talimatlarının yanı sıra vergilerin nasıl ödendiğinin ve vergilerin yürürlükteki yasalara göre ne zaman ödenmesi gerektiğinin de belirtilmesi önemlidir. Kesinlik bir vergi sistemi için önemlidir çünkü kurallara uyumu ve sisteme saygıyı artırmaya yardımcı olur. Kesinlik, genellikle açık kanunlardan ve vergi mükelleflerinin kolaylıkla erişebileceği zamanında ve anlaşılır idari rehberlikten kaynaklanır. Kesinlik ilkesi basitlik ilkesiyle yakından ilişkilidir. Vergi kuralları ve sistemi ne kadar karmaşık olursa, basitlik ilkesinin tehlikeye atılma olasılığı da o kadar artar.

Ödeme kolaylığı

Gerekli vergi ödemesinin vergi mükellefi için en uygun zamanda veya şekilde kolaylaştırılması önemlidir. Örneğin, malların satın alınmasına ilişkin verginin tahakkuku, satın alma sırasında, kişinin hâlâ malları satın alıp almama ve vergiyi ödeyip ödememe seçeneğine sahip olduğu bir zamanda yapılmalıdır. Vergi sistemine uyumun sağlanmasına yardımcı olmak açısından ödeme kolaylığı önemlidir. Bir verginin ödenmesi ne kadar zorsa, ödemenin gerçekleşmeme olasılığı da o kadar artar. Tipik ödeme mekanizmaları arasında stopaj (çalışanların maaş çeklerinden gelir vergisinin kesilmesi gibi) ve tahmini vergi yükümlülüğünün periyodik olarak ödenmesi yer alır. Uygun ödeme mekanizması, yükümlülüğün miktarına, tahsilat kolaylığına ve aynı zamanda tüm vergi mükelleflerinden tahsilatın eşitliğine bağlı olmalıdır. Ayrıca güvenli teknolojinin uygun kullanımının dikkate alınması da önemlidir.

Etkin vergi yönetimi

Vergi toplama maliyetleri hem hükümet hem de vergi mükellefleri için minimum düzeyde tutulmalıdır. İdari ve uyumluluk maliyetlerinin en aza indirilmesi kritik öneme sahiptir. Bu maliyetler, vergiyi yönetmek için gerekli olan gelir memurlarının sayısından etkilenen, hükümete yönelik idari maliyetleri de içermektedir. Vergi mükelleflerinin uyum maliyetlerinin dikkate alınması da bir zorunluluktur. Bu ilke basitlik ilkesiyle yakından ilgilidir. Bir vergi ne kadar karmaşıksa, devlet idaresinin maliyetleri de ve vergi mükelleflerinin vergi yükümlülüklerini belirleme ve raporlama konusundaki uyum maliyetleri de o kadar büyük olur. Güvenli teknolojinin uygun kullanımının dikkate alınması da gereklidir. Herhangi bir reformun faydaları, geçiş ve uygulama maliyetleri dahil olmak üzere benimseme maliyetlerinden daha ağır basmalıdır.

Vergi idaresi kavramı

Bir Vergi kanunlarının kontrolü, gerektiğinde değiştirilmesi tekliflerinin hazırlanması, izlenmesi ve uyumu ile ilgili fonksiyonların yerine getirilmesi amacıyla ulusun devletinin yetkilendirdiği bir organizasyon olarak tanımlanır. Dolayısıyla bir devletin vergileriyle ilgili her şeyi halleder.

Vergi idaresinin amaçları:

• Tahsilat süreçlerini geliştirmek,

• Vergi ödemelerine uymayanların yaptırım süreçlerini yürütmek,

• Kaçakçılık ve kayıt dışı ticarette azalma sağlamak,

• Kayıt süreçlerini detaylandırmak ve bu prosedürün güvenilirliğini sağlamak,

• Vergilerle ilgili olarak şehrin yükümlülüklerini izleyen projeksiyonlar yapmak,

• Vergi idaresinin koşullarının iyileştirilmesi için sistemlerini sürekli geliştirmeleri ve yenilemeleri gerekmektedir,

• Çalışanlarını dürüst süreçler yürütmeye teşvik etmelidirler. Kalite ve faaliyet gösterdikleri yerin kültürüne ve Devletin hukuki süreçlerine bağlılık gösterilmelidir,

• Pratik ve yenilikçi bilgisayar sistemlerine sahiptirler. Güvenlik ve kullanım kolaylığı ile,

• Vatandaşları eğitmeli, dürüst ve sorumlu insanları ödüllendirmeli, birinci sınıf hizmet sunmalıdırlar.

Vergi İdaresi kariyeri

Vergi idaresi profesyonelleri vergi ve istatistik süreçlerine ilişkin tavsiyelerde bulunma konusunda ilgili becerilere sahiptir. Vergi süreçlerine ilişkin verileri değerlendirebilir ve izleyebilir.​

Vergi işlemleriyle ilgili teknolojik sistemlerle desteklenirler. Vergi sistemini geliştirecek yenilikçi planlar yaparak yeni yasal sistemler üretirler. Bunlar, vergi konularını iyileştirir. Vergi sistemi davalarında yasal işlem ve savunma yaparlar. Çalışma ortamındaki ve genel olarak devletteki sosyo-ekonomik(Aynı anda hem toplumsal alanı hem ekonomik alanı veya aralarındaki ilişkileri ilgilendiren) sürecin yönetilmesinden sorumludur.

Vergi kurumları vergi süreçlerine ilişkin kurallara saygı gösterir. Sektörün parasal koşullarını iyileştiren planlama sistemlerini yürütür. Vergi ödeme süreçlerinin iyileştirilmesine yardımcı olan istatistiksel ve lojistik süreçleri yönetir.

Basitlik

Mükelleflerin kuralları anlamaları ve kurallara doğru ve maliyet etkin bir şekilde uyabilmeleri için basit vergi kanunları gereklidir. Vergi sisteminde sadelik hem vergi mükellefleri hem de vergi idarecileri açısından önemlidir. Karmaşık kurallar hatalara ve sisteme saygısızlığa yol açarak uyumluluğu azaltabilir. Sadelik, hem uyum sürecini geliştirmek hem de vergi mükelleflerinin yaptıkları veya yapmayı planladıkları işlemlerin vergi sonuçlarını daha iyi anlamalarını sağlamak açısından önemlidir.

Tarafsızlık

Vergi hukukunun, vergi mükellefinin belirli bir işlemi nasıl gerçekleştireceği veya bir işlemde bulunup bulunmayacağına ilişkin kararları üzerindeki etkisinin en aza indirilmesi önemlidir. Vergi kanununun iş ve kişisel kararlar üzerindeki etkisinin en aza indirilmesi uygundur. Verginin temel amacı, ticari ve kişisel kararları etkilemek yerine, hükümet faaliyetleri için gelir elde etmektir.

Ekonomik büyüme ve verimlilik

Vergi sistemi, ekonominin üretim kapasitesini aşırı derecede engellememeli veya azaltmamalıdır. Tüm vergiler ekonomik verimliliği azaltır ve çarpıklıklar yaratır, ancak iyi bir vergi politikası bu etkileri en aza indirir. Vergi sistemi, bir yetki alanındaki ekonomik büyüme, sermaye oluşumu ve uluslararası rekabet gücü gibi ekonomik hedeflerini engellememelidir. Ekonomik büyüme ve verimlilik ilkesi, verginin uygulandığı yetki alanının ekonomik ilkeleri ve hedefleri ile uyumlu bir vergi sistemi ile en üst düzeye çıkarılır. Örneğin, bir yetki bölgesinin vergi kuralları, o yetki alanında yerleşik firmalar için, yerleşik olmayan firmalara göre rekabet açısından dezavantaj oluşturmamalıdır. Ekonomik büyüme ve verimlilik, belirli bir endüstriyi veya yatırımı destekleyen vergi kuralları nedeniyle sekteye uğramakta, dolayısıyla sermaye ve emeğin ekonomik faktörler tarafından desteklenmeyen nedenlerle bu tür alanlara akmasına neden olmaktadır. Bu tür bir eylem potansiyel olarak diğer sektörlere ve yatırımlara olduğu kadar bir bütün olarak ekonomiye de zarar verebilir.

Ekonomik büyüme ve verimlilik ilkesi tarafsızlık ilkesiyle ilişkilidir; vergi mükelleflerinin davranışlarını bozan vergi kuralları ekonomik verimliliği engelleyebilmektedir. Mevzuatın belirli iş yapma biçimleri lehine veya aleyhine ayrımcılığa yol açmamasını sağlamak amacıyla, potansiyel bir vergi yapısının farklı iş faaliyet türleri arasında tarafsızlık açısından değerlendirilmesi önemlidir.

Şeffaflık ve görünürlük

Mükellefler bir verginin var olduğunu, bu verginin kendilerine ve başkalarına nasıl ve ne zaman uygulandığını bilmelidir. Görünürlük, bireylerin ve işletmelerin işlemlerin gerçek maliyetini bilmesini sağlar. Aynı zamanda toplam vergi yükümlülüklerinin ne olduğunu ve bu verginin hangi düzeydeki hükümete ödendiğini görmelerine de olanak tanır.

Asgari vergi açığı

Vergi yasalarının uyumsuzluğu en aza indirecek şekilde yapılandırılması esastır. Vergi açığı, borçlu olunan vergiler ile gönüllü olarak ödenen vergiler arasındaki farktır. Kasıtlı hatalar (belge vermeme, gelirin eksik bildirilmesi, kesintilerin abartılması ve işlemlerin ihmal edilmesi) ve kasıtsız hatalar (matematik hataları ve kuralların anlaşılmaması) gibi çeşitli nedenlerden dolayı herhangi bir vergide vergi açığı mevcuttur. Karmaşık vergi hükümleri, karışıklık ve belirsizlikten kaynaklanan hatalar nedeniyle uyumsuzluğa yol açabilmektedir. Usul kurallarının genel olarak tüm vergi sistemlerinde uyumu teşvik etmesi gerekmektedir. Uyumluluğu teşvik eden kurallar, vergilerin kaynağında zorunlu stopaja tabi tutulmaları ve uyumsuzluk durumunda cezaları içerebilir. Genel olarak uyum önlemlerinin, uygulama maliyetlerine karşı arzu edilen uyum düzeyi ile verginin müdahalecilik düzeyi arasında bir denge kurması gerekir.

Hem bildirimde bulunanların hem de bildirimde bulunmayanların uyumsuzluğunu önlemek için uygun yaptırım girişimleri gereklidir. Vergi açığını minimumda tutmaya yönelik çabaların yetersiz kalması, gelir kaybının başka kaynaklarla telafi edilmesi ihtiyacı nedeniyle eşitsizliklere ve verimsizliklere yol açmaktadır.

​Vergi mükelleflerine karşı sorumluluk

Vergi kanunları ile bunların geliştirilmesi, değiştirilmesi ve amacına ilişkin bilgilerin erişilebilirliği ve görünürlüğü mükellefler için gereklidir. Vergi reformu faaliyetlerine ilişkin kamu bilincinin yanı sıra önerilen değişikliklerin anlaşılması, daha geniş ve daha iyi bilgilendirilmiş tartışmalara olanak sağlar. Vergi mükellefleri, vergi gelirlerinin kaynaklarını ve kullanımlarını anlamak için bilgiye kolaylıkla erişebilmelidir. Kanun yapma ve rehberlik sürecinde şeffaflık, sistem anlayışının ve saygısının geliştirilmesine yardımcı olur. Herhangi bir değişikliğe karar vermeden önce birden fazla alternatifin değerlendirilmesi gereklidir. ​

Uygun devlet gelirleri

Vergi sistemleri, hükümetin vergi tahsilatlarının zamanlamasını ve miktarını belirlemesine imkan verecek düzeyde öngörülebilirlik, istikrar ve güvenilirliğe sahip olmalıdır. Değişen ihtiyaçlara, teknolojik ve ticari gelişmelere uyum sağlamak için dinamik ve esnek bir vergi sistemine ihtiyaç duyulmaktadır. Bir vergi sisteminin, hükümetin mevcut gelir ihtiyaçlarını karşılayacak ve aynı zamanda değişen ihtiyaçlara sürekli olarak uyum sağlayacak şekilde esnek olması önemlidir. Bu nedenle vergi sistemlerinin, yetki alanının hedeflerini desteklediğinden (veya bu hedeflere ulaşmayı engellemediğinden), yeni iş modellerine uygun olduğundan ve uygun gelirler üretebildiğinden emin olmak için düzenli olarak gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Ayrıca, ilgili yetki alanları arasında bir vergi sisteminin tamamlayıcı niteliği önemlidir. Yani, ulusal veya küresel ekonomide vergi matrahlarının nasıl belirlendiğinin ve bir vergi sistemindeki değişikliklerin diğer vergi sistemleri üzerindeki etkisinin dikkate alınması önemlidir. Birden fazla yetki alanını içeren faaliyetler için hükümetçe uygun bir gelirin elde edilmesini sağlamak dahil olmak üzere, yetki alanları arasında adaletin dikkate alınması önemlidir.

Bilgi Güvenliği

Vergi idaresi, vergi mükellefi bilgilerini her türlü kasıtsız ve uygunsuz ifşadan korumalıdır. Bu, vergi dairesinin iç sisteminin güvenliği için yeterli “güvenlik duvarlarını”, kimlik hırsızlığından kaynaklanan hileli iddialar nedeniyle sistemin bozulmasını önlemek için gerekli önlemleri ve vergi mükellefi bilgilerinin yalnızca yasaların izin verdiği ölçüde uygun taraflara açıklanmasını kapsar. Bir vergi idaresinin bilgi güvenliğine ilişkin sorumluluğu, çalışanlarını, temsilcilerini, acentelerini ve sözleşmeli veya bağlı taraflarını da kapsamalıdır. Bu koruma, bilginin tutulduğu süre boyunca geçerli olmalı ve teknolojideki değişikliklere ve bilgiye yönelik tehditlere uyum sağlamalıdır. Yeterli güvenliğin sağlanamaması, sonuçta eşitlik ve adalet ilkelerinin, etkin vergi yönetiminin ve uygun devlet gelirlerinin erozyona uğramasıyla sonuçlanır.

NETİCE

İyi bir vergi politikasına dayalı etkili bir vergi sistemini sağlamak amacıyla vergi kurallarını ve vergi sistemlerini değiştirmeye yönelik önerileri analiz etmek için uygun bir vergi ilkeleri çerçevesine ihtiyaç vardır. İyi vergi politikasının yol gösterici ilkelerini uygulamaya koymanın önündeki zorluklar aşılamaz değildir. Bu ilkelerin, hem büyük hem de küçük her türlü vergi kanunu değişikliğinde dikkate alınması ortak bir çaba gerektirir.

İyi bir vergi politikası, hükümete vergi tahsilatlarının zamanlamasını ve miktarını belirleme yetkisi verecek düzeyde öngörülebilirlik, istikrar ve güvenilirliğe sahip bir vergi sistemini içerir. Değişen ihtiyaçlara, teknolojik, ticari gelişmelere uyum sağlayabilmek için dinamik ve esnek bir vergi sistemine sahip olmak gerekmektedir. Ayrıca bir vergi sisteminin, hükümetin mevcut gelir ihtiyaçlarını karşılayacak kadar esnek olması ve aynı zamanda değişen ihtiyaçlara sürekli olarak uyum sağlaması da zorunludur. Bu nedenle, vergi sisteminin, yetki alanının hedeflerini desteklediğini, uygun gelirler üretebildiğini ve yeni iş modellerine uygulanabilir olduğunu garanti etmek için, düzenli olarak gözden geçirilmesi önemlidir.

İyi bir vergi politikasının yukarıda sözü edilen ilkeleri, mevcut bir vergiye veya vergi teklifine uygulanabilir. Mevcut vergi sistemindeki sorunların belirlenmesi veya ilkelerin daha iyi karşılanması için değişiklik yapılması gereken vergi kanunu böylelikle daha da geliştirilebilir. Kanun yapıcıların, bu vergi politikası kavram beyanında belirtilen ilkeleri daha iyi bir şekilde kapsayacak şekilde vergi sistemlerini geliştirmek üzere çalışmaları beklenir.

KAYNAK:

Abdullah Sam, notesread.com,Tax Administration: What it is, functions, career and more, February 27, 2020 

Taxing Decisions Matter: A Guide to Good Tax Policy, fiscalexcellence.org

The 10 Guiding Principles of Good Tax Policy, Written by Ben Robinson, bookkeepers.com

What are the principles that should underpin taxation and how do these impact on our daily lives? Dr Alberto Asquer, futurelearn.com

Taxing Decisions Matter: A Guide to Good Tax Policy

ULUS DEVLET

Devlet, sabit coğrafi sınırları olan bağımsız bir siyasi varlıktır. Bir bölgeyi ifade eder. Ulus ise ortak köken, tarih, kültür, etnik köken veya dil yoluyla birleşmiş geniş bir insan topluluğudur. Bir grup insanı ifade eder. Ulus-devlet, bir bölge içindeki nüfusu yöneten merkezi bir siyasi örgüt olan devlet ile ortak kimliğe dayalı bir topluluk olan ulusun uyumlu olduğu siyasi bir birimdir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel veya etnik bir varlıktır.

ORİJİN

Ulus devletlerin kökenleri ve erken dönem tarihi tartışma konusudur. İki önemli teorik tartışma yaşanmaktadır. “Bazıları önce ülkenin geldiğine, ardından milliyetçi hareketlerin egemenlik talebinde bulunduğuna ve ulus devletin bu talebi karşılamak için kurulduğuna inanıyor. Milliyetçiliğin bazı “modernleşme teorileri”, onu mevcut bir devleti bütünleştirmeyi ve modernleştirmeyi amaçlayan hükümet çabalarının bir sonucu olarak görüyor. Teorilerin çoğu, ulus-devleti, zorunlu eğitim, kitle okuryazarlığı ve kitle iletişim araçları (baskı dahil) gibi gelişmelerin desteklediği modern bir Avrupa olgusu olarak görüyor. Diğerleri ise eski ulus devlet köklerini arıyor.

Ulusal olmayan öncülleriyle karşılaştırıldığında, uluslu devletin görünür etkisi, devlet politikası yoluyla birleşik bir ulusal kültürün oluşmasıdır. Ulus-devlet kavramı, bir ülkenin nüfusunun ortak ata, dil ve bir dizi ortak kültürel uygulamayla bağlantılı olduğunu ileri sürer. Örtülü bir birlik olmadığında ulus-devlet sıklıkla bunu kurmaya çalışırdı. Milliyetçi anlatıların popülerleşmesi sıklıkla ulusal zorunlu ilköğretim sistemlerinin kurulmasıyla bağlantılıdır. Bugün bile, ulusal tarihin mitolojik versiyonları dünya çapındaki ilk ve orta dereceli okullarda sıklıkla öğretilmektedir.

ULUS DEVLET: Modern Bir Kavram

1648 Vestfalya Barışı, Avrupa’da 30 yıllık savaşı sona erdirdi ve hükümdarın belirli bir bölge üzerinde dış müdahale olmaksızın egemen kontrolü ilkesiyle tanımlanan modern devlet fikrini ortaya attı. O zamanlar Aydınlanma’nın insan özgürlüğü fikrinden ilham alan liberal düşünürler ve liderler, Vestfalya devletlerini ve uluslararası düzeni demokratikleştirme eğilimindeydiler. ABD başkanı Woodrow Wilson, liberal gelenekten ilham alarak, önce ulusal kendi kaderini tayin hakkını, daha sonra uluslararası normatif düzeni tanımlayan 1919 bölgesel anlaşmasını düzenleyici ilke olarak kabul etti. Vestfalya Barışı ile 1919’daki Birinci Dünya Savaşı barış anlaşması arasında, ABD ve Fransa gibi ülkelerdeki halk devrimleri ulus-devlet fikrini güçlendirdi.

Mutlak egemenlik ve iç işlere karışmama şeklindeki ikiz ilkelerle karakterize edilen tecritçi ve keyfi Vestfalya devlet sisteminin yerini, demokrasi ve insan hakları normlarının yükselişiyle aktif ve demokratik bir liberal uluslararası düzen aldı. Avrupa Rönesansı ve onu takip eden Aydınlanma döneminin temel fikirlerinden biri, insan aklını doğaüstü inançların üstüne koymaktı. Aydınlanmanın rasyonelliğe ve bilimsel yöntemlere dayanan özenli araştırmalardan elde edilen kanıtlara olan inancı, eşitlik, özgürlük ve adalet gibi siyasi kavramların habercisiydi. Aydınlanma, sınırları aşan evrensel ahlaki ve siyasi değerlere dair fikirler getirirken, vatandaşlık fikirleri de modern devletler tarafından belirli coğrafi bölgelerde yaşayan bireylerin çıkarlarının korunması amacıyla teşvik ediliyor ve benimseniyordu. Sonunda, ortak dilleri ve kültürleri paylaşan insanlar arasındaki bağlantılara dair fikirler, modern ulus devletin doğuşuna yönelik entelektüel temelleri sağlamak için kullanıldı.

ULUS DEVLETİN GELİŞİMİ

Ulus devlet hiçbir yerde, hatta ilk ortaya çıktığı Avrupa’da bile doğal bir evrim seyri izlememiştir; ulus-devlet ve ulusal kimlik, yerel ve küresel yönetişimin yürütülmesinde laik kavramlar ve temel unsurlar olarak kabul edilmiştir. Demokratik kurumların ve modernleşme güçlerinin yükselişi ile, modernlik çağı ile gelenek çağı arasında net bir ayrım getirilmiş ve ulus-devletler vatandaşların ortak hizmet ve fedakârlık taahhüdü fikirleri üzerine inşa edilmiştir. Benzer şekilde, ulus-devlet kavramını sekülerleştirme çabalarında pek çok akademisyen, vatandaşlara sivil milliyetçiliğin (farklı kültürel, etnik ve ekonomik kökenden gelen insanların belirli bir ulusun eşit vatandaşları olarak tanımlanması örneğidir.) değerlerini özümsemek ve kültürel milliyetçilikle (ortak soy, ırk veya etnik köken kavramlarına değil, kültürel gelenekler ve ortak dilin şekillendirdiği bir ulusal kimliğe odaklanır.) bağlantılı mitlerin, anıların ve sembollerin rolünü bir kenara atmak önerisinde bulunmuşlardır.

Ancak gerçekte sivil ve kültürel milliyetçilik arasında net bir çizgi çizmenin yolları, pratik kanıtların yanı sıra teorik entelektüellikten de yoksundur. Avrupa’daki ve Avrupalı olmayan toplumlardaki ulus inşa etme uygulamalarının örnekleri, modernliğin gelenekle, yurttaşlığın ise kültürel milliyetçilikle bir arada var olduğuna işaret etmektedir.

Bununla birlikte, vatandaşlar bu gerçeği inkar ederek kimliklerin siyasallaşmasının bir parçası haline gelmişler ve elitlerin kimlik oluşturmadaki rolünü güçlendirmenin yanı sıra üstünlüklerini geliştirmelerini ve egemenliklerini korumalarını da güçlendirmişlerdir. Kimlik politikaları, ekonomik eşitsizliklerin ve göçle ilgili sorunların nedenlerine ilişkin rasyonel tartışmaları ve açıklamaları engelliyor ve bulanıklaştırıyor. Kimlik açısından eşit hak talepleri, onları özel bir şeyin talepleri gibi gösteriyor. Ötekinin içinde bulunduğu çıkmazları anlamamıza yardımcı olacak şey, yalnızca diğer kişinin tüm diğer kimliklerin ötesinde bir insan olduğunun kabul edilmesidir.

TANIMSAL ZORLUKLAR

Ulus-devlet tanımının anlaşılması zor olduğu biliniyor.

Ulus devletler ve milliyetçilik üzerine en etkili tarihçilerden biri olan Anthony Smith, bir devletin ancak sınırları içinde tek bir etnik ve kültürel nüfusun ikamet etmesi ve devletin sınırlarının etnik ve kültürel nüfusun sınırları ile aynı uzunlukta olması durumunda ulus-devlet olduğunu ileri sürmüştür.

Bu, “tek millet, tek devlet” kavramının var olduğunu varsayan oldukça sınırlı bir tanımdır. Sonuç olarak dünya ülkelerinin yalnızca %10’u bu kriterlere uyuyor.

Etnik ve kültürel milliyetçilerin egemen ulustan dışladığı azınlıkların, özellikle de etnik azınlıkların varlığı, çoğunlukla ideal olan bu paradigmadan en belirgin farklılıktır.

Yasal açıdan, bugün birçok ulus devlet belirli azınlıkları vatandaş olarak kabul etmektedir; bu, azınlık haklarına sahip kişilerin çoğunluk ulusunun üyeleriyle aynı hak ve özgürlüklere sahip olduğu anlamına gelmektedir. Milliyetçiler ve dolayısıyla ulus-devletin başlangıcına ve tarihine dair sembolik anlatılar sıklıkla azınlıkları ulus-devlet ve ulustan dışlamaya devam ediyor.

ULUS DEVLET mi, yoksa DEVLET ULUS mu?

Siyaset bilimciler Juan Linz, Alfred Stepan ve Yogendra Yadav, 2011 tarihli Crafting State-Nations: India and other Multinational Demokrasiler adlı kitaplarında, etnik açıdan çeşitliliğe sahip toplumların, ulus inşa etme ve demokrasi inşa etme ikiz hedeflerini dengelerken iki seçenekten birine sahip olduğunu savundu.

Yollardan biri, devletin siyasi sınırlarının milletin kültürel sınırlarını yansıttığı bir ulus devletin inşasıdır. Tarihçi Eugen Weber, Devrim’in ardından Fransız liderlerin benzersiz ve yalnızca Fransız olan ortak bir kültürel, dilsel ve ulusal kimliği şekillendirerek “köylüleri Fransızlara” nasıl dönüştürdüklerini ünlü bir şekilde anlattı.

Ancak güçlü kültürel çeşitliliğe sahip, en azından bir kısmı bölgesel temelli olan ve güçlü ulus-altı kimliklerle desteklenen toplumlar için, ulus-devlet modeli en iyi ihtimalle etkisiz, en kötü ihtimalle ise ters etki yapıyor. Bu karmaşık durumlar için Linz, Stepan ve Yadav alternatif bir yol öneriyor; buna “devlet-ulus” diyorlar.

Ulus-devlet ile devlet-ulus arasındaki sınırların uyumlaştırılmasında ısrar ederken, devlet-ulus, çok sayıda “hayali topluluğun” tek bir demokratik çatı altında bir arada var olmasına izin verir. Vatandaşların birden fazla örtüşen kimliğe sahip olabileceğini daha büyük bir ulusal birlik duygusu ihtiyacını eksiltmemek için kabul eder.

Bazı ülkeler, Kurucu Meclis tartışmaları sırasında tam olarak bu terimlerle çerçevelenmese de,  kurucuları üniter bir ulus-devleti ile esnek bir devlet-ulusu arasındaki seçimle boğuştular. Hakim Avrupa modelinden zayıflıktan değil, ülkelerinin benzeri görülmemiş çeşitliliğinin böylesine hegemonik bir çerçeveye sığdırılamayacağına inandıkları için uzak durdular.

“Ulus-devlet” ve “devlet-ulus” terimleri sıklıkla birbirinin yerine kullanılmaktadır ancak aralarında ince bir fark vardır. Ulus-devlet, ortak bir ulusal kimlik duygusuna dayanan siyasi bir varlıktır. Bu kimlik genellikle ortak bir dil, kültür, tarih ve etnik köken ile tanımlanır. Ulus devletler genellikle güçlü bir milliyetçilik duygusu ve ulusal egemenliklerini koruma arzusuyla karakterize edilir.

Devlet-ulus, vatandaşlık ilkesine dayanan siyasi bir varlıktır. Bu, ulusal kimliklerine bakılmaksızın devletin tüm vatandaşlarının eşit olduğu anlamına gelir. Devlet-uluslar tipik olarak ulus-devletlerden daha çeşitli bir nüfusa sahiptir ve birden fazla ulusal grup içerebilirler. Uygulamada, çoğu ulus-devlet aynı zamanda devlet-ulusallığın bazı unsurlarına da sahiptir ve bunun tersi de geçerlidir. Örneğin çoğu ulus-devlet azınlık gruplarının üyelerine vatandaşlık verir ve çoğu devlet-ulus baskın bir ulusal kültüre sahiptir.

İşte ulus-devlet ve devlet-uluslara bazı örnekler:

• Ulus devletler: Japonya, Polonya, Güney Kore

• Devlet-uluslar: İsviçre, Amerika Birleşik Devletleri, Singapur

Ulus-devletler ile devlet-uluslar arasındaki ayrımın her zaman net olmadığını belirtmek önemlidir. Fransa ve Almanya gibi bazı ülkeler hem ulus devlet hem de devlet ulus olarak görülebilir.

Ulus-devlet ile devlet-ulus arasında seçim yapmak her zaman kolay değildir. Ulus-devletler daha uyumlu ve birlik olabilir ama aynı zamanda çatışmaya ve bölünmeye daha yatkın da olabilirler. Devlet-uluslar daha çeşitli ve hoşgörülü olabilir, ancak aynı zamanda yönetilmeleri de daha zor olabilir. Sonuçta bir ülke için en iyi siyasi sistem, o ülkenin kendine özgü koşullarına bağlıdır.

ULUS DEVLET ve AZINLIKLAR

Azınlık, bir ülkede veya bölgede, nüfusun çoğunluğu oluşturan gruptan farklı bir kültüre, dile veya dine sahip olan gruptur.

Ulus devlet ve azınlıklar arasındaki ilişki, tarih boyunca oldukça karmaşık ve sorunlu olmuştur. Ulus devletler, genellikle kendilerini tek bir ulusun temsilcisi olarak görürler ve bu nedenle azınlıkların kültürel ve dini kimliklerini kabul etmekte zorlanırlar. Bu durum, azınlıklara yönelik ayrımcılık ve baskılara yol açabilir.

Ulus devlet ve azınlıklar arasındaki ilişkiyi belirleyen bazı faktörler şunlardır:

  • Ulus devletin tarihi ve kültürü: Ulus devletlerin, azınlıklara karşı nasıl davranacaklarına ilişkin kendi tarihleri ve kültürleri vardır. Örneğin, bazı ulus devletler, azınlıklara karşı daha hoşgörülü bir tavır sergilerken, diğerleri daha baskıcı bir tavır sergileyebilir.
  • Azınlığın büyüklüğü ve nüfus dağılımı: Azınlıkların büyüklüğü ve nüfus dağılımı, ulus devlet ile azınlıklar arasındaki ilişkiyi de etkileyebilir. Büyük ve yaygın bir azınlık, ulus devletin dikkatini daha fazla çekebilir ve azınlık hakları için daha fazla baskı yapabilir.
  • Ulus devletin siyasi sistemi: Ulus devletin siyasi sistemi de azınlıklara karşı nasıl davranacağını etkileyebilir. Demokratik ulus devletler, genellikle azınlıkların haklarını daha iyi koruma eğilimindedir.

Ulus devlet ve azınlıklar arasındaki ilişki, günümüzde dünyanın en önemli sorunlarından biridir. Bu sorunun çözümü için, ulus devletlerin ve azınlıkların karşılıklı anlayış ve saygı temelinde bir araya gelmesi gerekmektedir.

MİLLİYETÇİLİK AKIMLARI

Dünyanın her yerinde milliyetçi duyguların giderek arttığı bir dönem yaşanıyor. Bu olgu, bazılarının seçim başarılarına ve güçlerinin artmasına tanık olurken, birçokları için de dışlanma, ötekileştirilme ve yabancılaşma duygularına yol açtı. Daha açık bir ifadeyle, dini ve etnik kimliklerin siyasi liderler tarafından güvenlikleştirilmesi şunu ima ediyor: toplulukları, belirli kimlik gruplarının varoluşsal tehdidi altındadır. Bu durum dünyanın birçok yerinde hissedilebilir.

Avrupa genelindeki çeşitli milliyetçi ve aşırı sağ partilerin önemli seçim kazanımları ve seçim başarılarının yanı sıra ABD Başkanı Donald Trump’ın “Önce Amerika” politikalarına artan destek, kontrolsüz göç ve küreselleşmeye bağlı finansal süreçlerden kaynaklanan krizlere verilen tepkilerin sonucuydu ve bu da ulusal kimliğin seyreldiği algısını beraberinde getirdi.

Marine Le Pen, Mayıs 2017’de Fransa cumhurbaşkanlığı seçimini Emmanuel Macron’a kaptırmış olsa da, aşırı sağcı Ulusal Cephe’yi bir alternatif olarak daha kabul edilebilir hale getirme çabaları göz ardı edilemez. Le Pen, Avrupa Birliği ve avroya karşı muhalefetiyle ve kitlesel göçün sorumluluğunu Brüksel’e yüklemesiyle tanınıyor. Benzer şekilde, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, yalnızca Macaristan ve Avrupa’yı Müslüman göçmenlere karşı “savunmanın” sadık bir savunucusu olmakla kalmadı, aynı zamanda “karma nüfusa sahip ve kimlik duygusu olmayan bir Avrupa” hayalini de gündeme getirdi (Aljazeera 2019).

Avusturya’da olduğu gibi Almanya’da da göçmen krizi siyasi liderlerin seçim başarısını belirleyen temel kampanya öğesi oldu. Danimarka’daki katı göçmenlik kuralları, sağcı Danimarka Halk Partisi’nin popülaritesini vurguluyor. AB içinde istihdam kaygıları ve göç akınları Brexit’e destek sağlayan temel unsurlar oldu.

Dünyanın pek çok yerinde milliyetçi duyguların yeşerdiği bir dönemde, bireyin nasıl ulusal bir kimliğin parçası haline geldiğini, milliyetçi duyguların kendisine neden doğal göründüğünü ve bu duyguların oluşmasının temel etkenlerinin neler olduğunu anlamak önem kazanmaktadır. Bu endişeleri anlamaya yönelik girişimler, bireyin ulus içindeki diğer kişiler hakkında incelikli algılar oluşturmasına yardımcı olacaktır.

ÇOK ETNİKLİ DEVLETLER ve AZINLIK HAKLARININ KORUNMASI

Bir devletin sınırlarının bazı etnik grupların sınırlarına uygun olması gerektiği fikri aslında J. G. Herder’in önderliğindeki Alman Romantik düşünürler tarafından 1780’lerden itibaren ortaya atılan yeni bir fikirdir. Ondan önce insanlar kendilerini, kendi etnik karakterlerini bünyesinde barındıran bir devletten ziyade insanca yönetecek bir hükümdara borçlu olarak görmeye istekliydiler. Avusturya-Macaristan gibi çok etnik gruptan oluşan devletler bu şekilde gelişti: Hiç kimse bir devlet ile etnik birliğin örtüşmesini gerekli veya yararlı görmüyordu. Genel olarak etnik milliyetçiliğin etkisi olumsuz oldu, çünkü sayısız savaşın kıvılcımı oldu (Güney Slavlar, Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan Avusturya-Macaristan’ı şiddet yoluyla parçalama pahasına bile olsa birleşik bir devlet istiyorlardı; Almanların, Danzig Koridoru’nda bile Alman uyruklu tüm insanların tek bir ulusa ait olmasını istemesi, İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı.

Günümüz dünyasında çok etnik gruptan oluşan devletler normdur. Küreselleşme ve insanların sınırlar arası artan hareketi, ulus devlet için tehlike yaratıyor. Ancak bazı mitler gerçekliğe direniyor ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerdeki çoğunluk veya egemen kültürler hâlâ kendi kimliklerini aynı bölgeyi paylaştıkları diğer gruplara empoze etmeye çalışıyor. Çok etnik gruptan oluşan ortamlarda tek kültürlülüğü empoze etme girişimleri çoğu zaman azınlık hakları pahasına gerçekleşir. Azınlıklarda, marjinalleşmeyi önlemek için genellikle kimliklerini koruma çabalarını yoğunlaştırıyorlar. Bir yanda asimilasyon, diğer yanda azınlık kimliğinin korunması gibi karşıt güçlerin sertleşmesi hoşgörüsüzlüğün artmasına ve en kötü durumda silahlı etnik çatışmaya neden olabilir. Bu gibi durumlarda gerilimin tırmanmasını önlemek için azınlık haklarının korunması ve geliştirilmesi elzem hale gelmektedir.

NE YAPILABİLİR

Her ne kadar yirminci yüzyıldaki olaylar bize etnik çatışma terimini tek bir kelime olarak düşünmeyi öğretmiş olsa da, bu iki kavramın el ele gitmesi gerekmiyor. Yani çok etnikli devletlerde etnik çatışma kaçınılmaz değildir.

İyi yönetişim, azınlıkların toplumlara dahil edilmesinde ve onların hak ve çıkarlarının korunmasında hayati bir rol oynar. Tanıma, diyalog ve katılım yoluyla, çeşitlilik içeren bir toplumun tüm vatandaşları birbirlerinin endişeleri konusunda daha iyi bir anlayış geliştirebilir. Siyasi temsilciler ve toplum liderlerinin yanı sıra medya ve eğitimin de bu bağlamda oynayacağı önemli roller vardır.

Devletlerin gerçekleştirdiği diğer olumlu eylemler arasında şunlar yer almaktadır: ırksal saikli suçlar için daha yüksek cezalar getiren yasal tedbirler; çeşitli istihdam türlerinde belirli etnik ve ulusal kökene sahip kişilerin sayısının belirlenmesi için etnik izlemenin kullanılması ve azınlık kökenli kişilerin az temsil edildikleri alanlarda istihdamını artırmaya yönelik hedeflerin belirlenmesi; ırk ayrımcılığını önlemek ve hoşgörüyü artırmak amacıyla kamuoyunu bilinçlendirme kampanyalarının başlatılması ve uygulanması da dahil olmak üzere, ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle mücadeleyle ilgili konularda yeni danışma organlarının kurulması; ve etnik ve ırksal eşitlik için insan hakları kurumlarının ve kamu denetçilerinin oluşturulması.

Devlet yetkililerinin, azınlıkların hem yazılı mevzuatta hem de genel olarak toplumda temel eşitlik haklarından yararlanmasını sağlamaları gerekir. Polisin, savcıların ve hakimlerin, neyin ırk ayrımcılığı ve ırk saikli suçlar teşkil ettiği konusunda daha bilinçli olmaları gerekmektedir.

Ayrıca azınlıkların kendilerini topluluklarına entegre etmeleri de bir görevdir. Diğer öneriler arasında nefret söyleminin izlenmesi, eğitim yoluyla güçlendirmenin teşvik edilmesi ve yeterli barınma ve sağlık hizmetlerine erişimin sağlanması yer alıyor.

Devletlerin azınlık haklarını korumaya yönelik temelden yoksun olduğu veya hükümetlerin azınlık gruplarına yönelik hoşgörüsüzlüğü aktif olarak teşvik ettiği durumlarda çatışma dolu ortamlar ortaya çıkar. Ulusal azınlık sorunlarıyla ilgili gerilimler alevlenirken, kişinin hükümete karşı hayal kırıklığı yaşaması çatışma durumlarına dönüşebilir.

Irk üstünlüğüne ilişkin her türlü doktrin; bilimsel ve ahlaki açıdan yanlış, toplumsal açıdan adaletsiz ve tehlikeli olarak kınanmalıdır. Hükümetleri, kendi yetki alanları dahilindeki ulusal veya etnik azınlıklara mensup kişilerin özelliklerini özgürce ifade etmelerine ve yaşadıkları ülkenin kültürel, sosyal, ekonomik ve politik yaşamına ayrımcı olmayan ve eşitlikçi bir şekilde katılmalarına olanak sağlayacak uygun koşullar yaratmaya ve önlemler almaya teşvik edecektir.

Temel amaç, çok etnik gruptan oluşan devletlerde çatışmaların yaşanmadan önlenmesidir. Defalarca söylendiği gibi, “Hem insani hem de mali düzeyde, önleme kültürü, tepki kültüründen daha faydalıdır”. Tüm Devletler ve uluslararası toplum, taraflar arasındaki diyaloğu artırmak ve ulusal kimliğe yönelik kapsayıcı bir yaklaşım oluşturmak için birlikte çalışabilir. Devletlerin ırk veya etnik kökenlerine bakılmaksızın herkese eşit muamele edileceğini taahhüt etmeleri önemlidir.

YORUM ve TARTIŞMALAR

Modern toplumların çoğu sosyal, kültürel, cinsel, dini ve etnik açıdan heterojendir; tüm yazarlar devletlerin siyasi topluluğun kültürel mülkiyetini talep etme eğilimine direnmeleri gerektiği konusunda hemfikirdir ve bunun yerine birlik ve çeşitlilik arasında bir denge kurulmalıdır.

Aydınlanma düşüncesi insanlığın çıkarlarını ulusların çıkarlarından üstün tuttu. Örneğin Immanuel Kant, bir tarafta hak ihlalinin her yerde hissedildiği, evrensel konukseverlik yasalarına tabi özgür devletlerden oluşan bir gelecek federasyonu tasavvur etti.

1993 yılında Warwick Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler yorumcusu Edward Mortimer tarafından düzenlenen dönüm noktası niteliğindeki bir konferansda, tartışmayı başlatmak için; etnik köken, milliyetçilik ve devlet olma genel başlıkları altında bir dizi kilit soru tasarlandı:

  • Modern uluslar yoktan mı var edildi, yoksa üzerine inşa edilecek modernlik öncesi etnik kimliklerin olması mı gerekiyor?
  • Demokratik olarak yönetilen bir devlette insanların bir arada yaşaması için ne derecede ortak kültüre veya paylaşılan değerlere ihtiyaç vardır?
  • Belirli bir grup insanın kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olup olmadığına karar vermenin kriterleri nelerdir ve kim karar verme hakkına sahiptir?
  • Toplumsal veya ulusal kimlik, ayrı devlet olma dışında ifade edilebilir mi?
  • “Sivil” ya da “etnik” iyi huylu milliyetçilik diye bir şey var mı?
  • Etnik kimlikler başlangıçta var mıydı, yoksa toplumsal olarak mı inşa edilmiştir?

Antropoloji, hukuk, sosyoloji, felsefe, tarih ve siyaset bilimi de dahil olmak üzere çeşitli alanlardan akademisyenler yanıtlarını tartışmaya davet edildi; sonuçlar hem uzman hem de sıradan okuyucunun büyük ilgisini çekiyor.

Küreselleşme ulusların ekonomik egemenliğini azaltıyor ve uluslararası hukuk devletlerin dokunulmazlığını ortadan kaldırıyor, ancak milliyetçilik bugün dünyadaki en güçlü siyasi güç olmaya devam ediyor. Bir zamanlar, insanlar ekonomik ve kültürel açıdan birbirine bağımlı hale geldikçe ve ortak ekolojik, politik ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olan “tek dünya” olduğumuza dair farkındalık arttıkça, küçülen bir gezegen karşısında etnik kökenin azalacağı varsayılmıştı.

Yazarların çoğu, “devlet” ve “ulus” arasındaki sorunlu ayrılığa ve bunun sonucunda rakip milliyetçiliklerin çatışmasına yorum yaparak, bunu günümüz dünyasındaki sivil huzursuzluk ve şiddetin ana nedenlerinden biri olarak tanımlıyor. Basitçe söylemek gerekirse bu çatışma, bir ulusun herkese ev olması ve ırk, renk, din ve mezheplerin aidiyete engel olmaması gerektiğine inananlar ve uluslarının yalnızca “kendilerinin” evi olmasını isteyenler arasındaki bir mücadeledir.

En canlı tartışmalar, devletlerin mi ulusu tanımlaması gerektiği, yoksa bir ulusun mu devleti tanımlaması gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşıyor. Gidon Gottlieb’in, her devletin tek ulus olması gerektiği doktrininin zararlı olduğu yönündeki görüşüyle genel bir mutabakat var. Adam Roberts’ın yazdığı gibi, hiçbir devlet farklılaşmamış yekpare bir bütün değildir.

Modern toplumların çoğu; sosyal, kültürel, cinsel, dini ve etnik açıdan heterojendir; tüm yazarlar, devletlerin siyasi topluluğun kültürel mülkiyetini talep etme eğilimine direnmeleri ve bunun yerine birlik ve çeşitlilik arasında bir denge kurmaları gerektiği konusunda hemfikirdi. Roberts, örneğin ulusal kendi kaderini tayin kavramının tamamen yeniden düşünülmesi, egemenlik fikrinden arındırılması ve daha çok demokrasiye bağlılık veya yetki olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.

Çeşitli yazarlar öncelikli olarak “sivil” ve “etnik” milliyetçilik arasında ayrım yapılması gerektiğini öne sürüyorlar; yani, etnik köken, dil, din veya ırk temelinde insanlara hitap eden milliyetçilik biçimleri ile belirli anayasal ilkelere ortak bağlılık temelinde insanlara hitap eden milliyetçilik biçimleri arasında (Habermas’ın anayasal vatanseverliği). Sivil milliyetçilik, devletin üyeleri arasındaki ortak kültür ve iletişime dayanırken, etnik milliyetçilik kültürel, aile, dini bağlar nedeniyle bir etnik toplulukla özdeşleşmeye dayanmaktadır. Sivil milliyetçilik tarihsel olarak modern anayasal ve demokratik yönetim biçimlerinin gelişimiyle bağlantılıyken, etnik milliyetçilik daha çok otoriter yönetim ve hatta diktatörlükle ilişkilidir.

Michael Ignatieff, ulusal sembollerin ve geleneklerin, -Fransa’nın “özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği” gibi- herkesin kolaylıkla özdeşleştirebileceği yurttaşlık değerlerine dayandırılması gerektiğini savunuyor; bu semboller ve gelenekler, vatandaşları vatansever bağlılıkla ortak bir değerler dizisine birleştirecek semboller ve gelenekler dizisine bağlanıyor.

KAYNAK

Details on Political Characteristics of Nation-States, unacademy.com

Manoj Kumar Mishra, Interrogating Naturalness of National Identity, Fudan Journal of the Humanities and Social Sciences volume 13, pages315–335 (2020),  Published: 04 June 2020

MILAN VAISHNAV, carnegieendowment.org, From Nation-State to State-Nation

World conference against racism, un.org, Multi-ethnic States and the Protection of Minority Rights

Ian S. McIntosh, culturalsurvival.org, Review: People, Nation and State: The Meaning of Ethnicity and Nationalism

Enflasyonun nedeni insanların çok fazla harcama yapması değil!

“Enflasyon, bir soyguncu kadar şiddetli, silahlı bir soyguncu kadar korkutucu ve bir kiralık katil kadar ölümcül.” – Ronald Reagan, eski ABD Başkanı

Bir kayanın altında yaşamıyorsanız veya kirli zengin değilseniz, menüye veya fiyat etiketine baktığınızda enflasyonun ne olduğunu bilirsiniz. Herkes, fiyat artışları konusunda tedarikçilerinden birden fazla not alan işletme sahipleri bile, bunu hissedebilir.

Türkiye’de enflasyon genellikle maliyetlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle enflasyonla mücadelede maliyet odaklı politikaların uygulanması enflasyonun düşmesine daha fazla katkı sağlayacaktır.

DURUM

Bazı önemli göstergeler:

İhracat, yatırım ve imalat faaliyetinin ivme kaybetmesi nedeniyle Türkiye ekonomisi 2022’de %5,6 büyüdü. Bir önceki yıl büyüme %11,4 idi.

The Heritage Foundation’ın 2023 Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre Türkiye’nin ekonomik özgürlük puanı 100 üzerinden 56,9 ile dünyanın en özgür 104’üncü ekonomisi oldu. Puan bir önceki yıla göre değişmedi. Türkiye ekonomisi bölgedeki en dinamik gelişen pazarlardan biri, ancak daha fazla ekonomik özgürlüğe doğru ilerleme kurumsal eksiklikler nedeniyle yavaşladı. Mülkiyet hakları orta düzeyde iyi korunmaktadır, ancak nispeten verimsiz olan yargı sistemi yolsuzlukla mücadelede etkisizdir.

Inflation.eu internet sitesine göre Türkiye’nin ortalama enflasyon oranı 2022 yılında 71,98% oldu. Ancak Statbureau.org sitesinde 2022 yılı enflasyon oranlarına göre ülkeler sıralamasında Türkiye, dördüncü sırada yer alıyor. Resmi Enflasyon Verileri internet sitesinde, Türkiye’de 2022 ile bugün arasındaki enflasyon oranının %63,34 olduğu belirtiliyor. Bu da 2022’deki 100 liranın bugünkü 163,34 liraya denk geldiği anlamına geliyor. Statista’ya göre Haziran 2023 itibarıyla Avrupa Birliği’nde enflasyon oranı %6,4 seviyesindeydi. Türkiye’nin yüzde 38,3 enflasyon oranı, listede yer alan ülkeler arasında en yüksek olanı.

Türkiye’de yıllık enflasyon oranı Temmuz’daki %47,8’den Ağustos 2023’te art arda ikinci ayda %58,9’a yükseldi ve %55,9 olan piyasa tahminlerini aştı. Bu, esas olarak vergi oranlarındaki artışlar, artan gıda fiyatları ve liradaki değer kaybının etkisiyle geçen yılın Aralık ayından bu yana en yüksek rakam oldu. Gıda enflasyonu %60,7’ye karşı %72,9 ile 8 ayın en yüksek seviyesine ulaştı. Daha fazla yukarı yönlü baskılar konut ve kamu hizmetleri (%25’e karşı %19,3), ulaşım (%70,2’ye karşı %43,4), mobilyalar, ev eşyaları (%58,9’a karşı %50,1) ve sağlıktan (%77,6’ya karşı %75,9) geldi. Ayrıca çekirdek faiz oranı bir önceki aydaki %56,1 seviyesinden Ağustos ayında dokuz ayın en yüksek seviyesi olan %64,9’a yükseldi. Aylık bazda tüketici fiyatları Temmuz ayındaki %9,5’lik artışın ardından %9,1 oranında arttı. Türkiye Merkez Bankası da enflasyon tahminini bu yıl için %65, 2024 için %33 olarak revize etti ve 2025 yılına kadar kademeli olarak %15’e indirilmesini öngördü ( kaynak:Türkiye İstatistik Kurumu).

TRADING ECONOMICS internet sitesine göre Türk Lirası, son beş yılda ABD Doları karşısında üçte iki değer kaybetti. 29 Eylül 2023 itibarıyla 1,00 ABD Doları 27,37 TL’ye eşittir. CEIC Data web sitesi, Türk Lirası’nın ABD Doları karşısındaki döviz kurunun Haziran 2023’te, önceki aydaki 19,702 ABD Doları/TL değerine kıyasla ortalama 23,085 (USD/TRY) olduğunu bildirmektedir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin cari açığı, geçen yılın aynı ayındaki 3,46 milyar dolardan Temmuz 2023’te 5,47 milyar dolara yükseldi ve piyasa tahminleri olan 4,50 milyar doların üzerinde gerçekleşti. Cari açık, 2022 yılı sonunda, 48,77 milyar dolar olarak gerçekleşmişti.

Bloomberg Business’e göre Türkiye, küresel enerji fiyatlarındaki artışı gerekçe göstererek Ocak 2022’de hane halkı elektrik ve doğal gaz tarifelerini önemli ölçüde artırdı. Bazı hanelerde elektriğe yüzde 130 kadar zam yapılırken, doğal gaz fiyatlarına hanelerde yüzde 25, enerji santrallerinde yüzde 15, fabrikalarda ise yüzde 50 oranında zam yapıldı. Enerdata ise, Türkiye’nin Eylül 2022’de elektrik ve doğal gaz fiyatlarını Türk hane halkı için yaklaşık %20, sanayi için ise yaklaşık %50 oranında artırdığını ve bunun, enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskıyı daha da artırdığını bildirdi.

Paris Ekonomi Okulu Dünya Eşitsizlik Lab’a göre, Türk nüfusunun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 54,5’ini alırken, en alt yüzde 50’lik kesim ise yalnızca yüzde 12’sini alıyor. OECD gelir dağılımı veri tabanı, ortalama eşdeğer gelirin %50’sinden veya %60’ından daha azıyla yaşayan Türk nüfusunun payının 1994’ten 2007’ye kadar sabit kaldığını bildiriyor. Bu dönemde nüfusun yaklaşık %16-17’si,(%50’nin diğer bölümü olan) göreli yoksulluk içinde geçimini sağlıyordu.

Parasal sektör tarafından verilen kredilerin yıllık artış hızı, hane halkı için Temmuz 2023’te %84 iken Ağustos 2023’te %85,9 olarak gerçekleşti.

Finansal olmayan kuruluşlara verilen krediler ise Temmuz 2023’te bir önceki yıla göre %52,5 artmışken Ağustos 2023’te %49,9 arttı.

CCIC’ye göre; Türkiye’de para arzı M2, M1 (nakit ve vadesiz mevduat) ile bankalardaki kısa vadeli mevduatların toplamı olarak Ağustos 2023’te 12.025.285.811,10 bin TL’ye yükselerek tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Türkiye Para Arzı M2, Temmuz 2023’te yıllık bazda %65,4 artarken, geniş para arzı M3, Ağustos 2023 döneminde yıllık yüzde 66,4 büyüdü. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından yapılan açıklamaya göre, en dar para tanımı olan M1’in yıllık büyüme oranı ise Ağustos ayında %63,2 olarak gerçekleşti.

Türkiye’deki yoksulluk sınırı, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken para miktarını ifade eder. Türkiye’deki dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı Ağustos 2023’te 43.436,65 TL’ye, açlık sınırı 13.334,13 TL’ye yükseldi. 

Türkiye’de asgari ücret, bir işçi için aylık brüt 13.414,50 TL, aylık net 11.402,32 TL olarak belirlenmiştir. Bu ücret 2023 yılı 2. Dönemi için geçerlidir. Asgari ücret, Türkiye’deki çalışanların yaklaşık 30%’unu kapsamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Mart 2022 tarihli verilerine göre, Türkiye’deki vergi gelirleri şu şekildedir:

Vergi Türü                           Gelir (Milyon TL)

Gelir Vergisi                                6.090

Kurumlar Vergisi                         3.247

Motorlu Taşıtlar Vergisi             1.310

Özel Tüketim Vergisi                 3.042

Diğer Vergi Gelirleri                   3.336

Türkiye’de merkezi yönetim vergi gelirleri dağılımı yıllar itibariyle değişmekle birlikte ortalama olarak %65 düzeylerinde dolaylı vergi, %35 oranında da dolaysız vergilerden oluşmaktadır.

2023 yılında Türkiye’de ortalama aylık maaş yaklaşık 350-420 USD civarındadır. Genç işsizliği, tehlikeli bir şekilde %30’a yaklaşıyor!

Sözcü gazetesinin haberine göre, Türkiye’de şu anda 76,5 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor; bu da ülke nüfusunun yüzde 90’ından fazlasına tekabül ediyor.

Kısaca Türkiye’de ekonomik süreç

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sadece 1930 ila 1946 yılları arasında, 1938 yılı hariç olmak üzere, dış ticaret açığı vermemiştir. Günümüze kadar olan diğer tüm yıllarda ithalatın ihracattan fazla gerçekleşmesinden dolayı dış ticaret açığı yaşanmıştır. Özellikle 1980 sonrası Türkiye’nin izlemiş olduğu ekonomi politikası sonucu, ihracatına karşılık ithalatında yaşanan hızlı artışlar ülkenin dış ticaret açığının artmasında etkili olmuştur. Bu dönemde ihracatta da artışlar sağlanmış ancak, bu durumun ,yeni kapasitelerin yaratılmasından çok mevcut kapasitelerin daha etkin kullanılması ve iç talebin kısılması yoluyla gerçekleştirilmesi, kısa vadede sağlanan ihracat artışını uzun vadeye yaymayı mümkün kılmamıştır.

2001 yılı bankacılık sektöründen başlayan ekonomik kriz sonrasında, IMF ile anlaşma yapılarak yeni bir yol haritası çizilmiştir. Oluşturulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” gereği yapılan reformlarla birlikte enflasyon kontrol altına alınmış, bütçe açıkları disipline edilmiştir. Ayrıca kurallara dayalı politika oluşturmaya yönelik olarak özerk kurumlar oluşturulması ve düzenleyici otoritenin geliştirilmesi, şeffaflığı ve dış yatırımcının güvenini artıran unsurlar olmuştur. Ekonomik reformlar bir yandan iktisadi verimliliği artırırken, diğer yandan hızlanan AB süreci tüm bu pozitif gelişmelere kurumsal çapa olmuştur. Ancak 2010 sonrasından başlayarak, bu süreç devam ettirilememiştir (Özatay, 2015: 11-12).

2008’de başlayan küresel ekonomik kriz, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizi de olumsuz etkilemiştir. 2011 sonrasında IMF programının bitmesi ve AB’ye katılım sürecinden uzaklaşılması, aynı zamanda özerk devlet kurumlarının siyasallaşmaları, 2010 öncesi ülkemize çekilen rekor seviyedeki doğrudan yabancı yatırımların yavaşlamasına sebebiyet vermiştir.

Bu dönemde gelişmekte olan ülkelere akan likidite bolluğundan ülkemiz de faydalanmıştır ancak bu fırsat iyi değerlendirilememiş ve zikzaklı bir büyüme dönemi görülmüştür. Bol Amerikan Doları, bugün karşılaştığımız problemlerin (Döviz kıtlığı ve fiyatı, yükselen enflasyon, işsizlik, banka problemleri vs. gibi) alt yapısını oluşturmuştur.

  • Özellikle Amerika’nın krizden kurtulmak için piyasaya sürdüğü 1 trilyondan fazla Amerikan Doları ki buna “Paraşüt Para” ismi verilmiştir, sıcak para olarak ülkemizde TL’nin aşırı değerlenmesini yaratmış ve ucuzlayan ithal ürünleri, bir yandan hane halkının tüketici kredileri ile limitsiz borçlanarak (Bankaların kaldırımlarda stand kurarak yoldan geçenlere, kollarından çekip kredi verdikleri yıllar) ucuz ithal mallarını tüketmeleri sonucunu doğurmuştur. Her ne kadar tüketim kaynaklı yüksek büyüme rakamlarına erişilmişse de, insanlarda büyük bir borç yükü de oluşmuştur.
  • Gelirlerini artırmak yerine, kredi ile hane halkının bankalara borçlanarak ithal mallarını tüketmeye yönlendirilmesi, yerli üretimi de etkilemiş ve yıllardır yerli üretilen pek çok ürün, aşırı değerli TL’nin benzer ithallerini sanayicilere Türkiye’de üretilenden daha ucuza temin edebilmelerini sağladığı için, ara malı ithalatı aşırı yükselmiş ve bir kısım sanayiciler adeta ithalatçı olmuşlardır. Bugün,1 dolarlık bitmiş bir ürünün neredeyse 71 centi, ithal edilmektedir.
  • Dolar kredi faizleri, TL cinsi kredilere göre çok daha uygun olduğu ve o yıllarda değeri pek değişmediği için, firmalar tarafından borçlanma aracı olarak seçilmiş ve yabancı para geliri olmayan firmaların da yabancı para ile kredi almalarına yeşil ışık yakılması sonucunda Dolar borçlanmaları daha da artmıştır. Sonuçta, özel sektörde Dolar bazında büyük bir borç yükü oluşmuştur.
  • Gelişmekte olan ülkeler, büyümenin hızlanması için ülkeye doğrudan yatırım çekmeye çalışırlar. Bunun başlıca sebebi yeterli derecede iç tasarruf yapamamalarıdır. Bu noktada yabancı yatırımın ülkeye çekilmesi için diğer ülkeler ile bir rekabet yapılmaktadır ve yatırımın çekici kılınması için daha iyi bir siyasi, ekonomik ve hukuki ortamın oluşturulması gerekmektedir. Global kriz öncesinde Türkiye, hızlı bir şekilde yabancı yatırım çekmeyi başarmıştır. Bunun öncelikli sebebi AB ile müzakerelere başlanmasıdır. 2005-2009 döneminde müzakerelerde mesafe alınmasıyla birlikte, ülkemize önemli seviyede yabancı sermaye girişi, yıllık 20 milyar doların üzerine çıkmıştı. Bu, Türkiye’nin bugüne dek çekebildiği en yüksek yabancı sermaye giriş seviyeleridir. Ancak global kriz sonrası müzakerelerin yavaşlaması ve yapısal reformların aynı hızda devam etmemesi sonucunda giriş ivmesi hızını kaybetmiştir.
  • Türkiye’ye giren para, ithal ikamesine yönelik gelir üretecek yeni yatırımların yapılıp yerel üretimin artırılmasını sağlayacak alanlarda değil, daha çok konut ve diğer inşaat işleri gibi yapıldıktan sonra atıl kalan ve alınan borçların geri ödenmesine yönelik gelir üretmeyen yatırım alanlarında değerlendirilmiştir. Dolayısıyla alınan borçların ödenmesi sorunu oluşmuştur.

2010 yılında baz etkisi sebebiyle %9,2’lik bir büyüme görülmüştür. 2011-2017 yılları arasındaki ortalama büyüme performansı ise %4,6’dır. 2017 yılında görülen %7,4’lük büyüme, ortalamayı artıran bir performanstır ancak bu oranın sağlanmasında genişleyici para ve maliye politikasının etkisi bulunmaktadır ve sürdürülebilir gözükmemektedir. Ayrıca IMF raporu ekonomide bir ısınma sorununa işaret etmektedir. Türkiye’de 2017 yılı enflasyon oranı TÜFE, 2017 Aralık ayında bir önceki yılın aynı ayına göre 11,92% artmıştır. 2017 yılı Dolar kuru ise en yüksek 3,98 TL olmuştur.

Günümüzdeki sorun, sıcak paranın gelişmekte olan ülkelerden kaçarak tekrar vatanlarına dönmeye başlamasıdır. Aşırı para, Amerika ve Avrupa’da enflasyon yaratmaya başlamış ve ülke merkez bankaları önlem olarak, bir yandan faizleri artırırken diğer yandan piyasadaki aşırı likiditeyi emmeye başlamışlardır. Bu durum, Türkiye dahil pek çok ülkeden doların kaçması sonucunu yaratırken, dolar ile borçlanmış özellikle özel sektörü zor duruma soktu. Zira Doların çıkışı ve zor bulunur olması, değerini yerel paralara göre artırdı.  

Türkiye ekonomisi, 2018’den bu yana yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek özel sektör borcu gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı:

  • Merkez bankasının bağımsızlığına müdahale edilmesi ve yüksek enflasyona rağmen faizlerin düşürülmesi.
  • Özel sektörün özellikle döviz cinsinden yüksek borcu, ekonomiyi paranın değer kaybı ve dış şoklara karşı savunmasız hale getirdi.
  • Düşük tasarruf oranını ve yabancı sermaye girişlerine bağımlılığı yansıtan kalıcı cari işlemler açığı oluştu.
  • Turizm gelirlerini azaltan ve ekonomik aktiviteyi aksatan COVİD-19 salgınının etkisi yaşandı.

Bu faktörler durgunluğun uzun sürmesine, liranın değerinde keskin bir düşüşe, işsizliğin ve yoksulluğun artmasına ve yatırımcı güveninin kaybolmasına yol açtı. Krizi önlemeye yönelik müdahaleler; mali teşviklere, kredi genişlemesine ve makroekonomik dengesizlikleri kötüleştiren dövize müdahalelere dayandığı için, genellikle etkisiz veya verimsiz oldu

ENFLASYONLA MÜCADELE DOĞRU MU YAPILIYOR?

Şu anda uygulanan politika, Enflasyonun “Talep Tabanlı” olduğu düşüncesiyle talebi boğarak-insanların temel maddeleri dahil her şeye zam yaparak ve çalışanların gelirini enflasyonun çok altında bırakarak- üretenlerin fiyat artırmalarının önünü kesmek gibi. Böylelikle enflasyon artışının azalması bekleniyor. Alan olmazsa fiyat düşer!

Peki bu teşhis doğru mu? Enflasyona, 76,5 milyondan fazlası yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların (ülke nüfusunun yüzde 90’ından fazlasına tekabül ediyor) talebi mi neden oluyor? Yoksulluk ve açlık sınırı altındaki asgari ücretin neredeyse ortalama ücret haline geldiği bir ülkede talep enflasyonu beklemek fazla iyimserlik olmazmı?

Aşağıda talep enflasyonu kısaca açıklanmaktadır. Oradan görüleceği gibi, bu tür enflasyonu oluşturacak nedenlerin bir çoğu Türkiye’de mevcut değil.

TÜRKİYE’DE TALEP ENFLASYONU VAR MI?

Türkiye’de talep enflasyonun fiyatları yükselttiğine ilişkin bazı görüşler var. Talep enflasyonu nasıl oluşur.

Talep kaynaklı enflasyon, ekonomi tam istihdamda veya tam istihdama yakınsa, toplam talepteki bir artış, fiyat düzeyinde bir artışa yol açar. Firmalar tam kapasiteye ulaştıklarında enflasyona yol açacak fiyatları yükselterek karşılık veriyorlar. Ayrıca, işgücü sıkıntısıyla birlikte tam istihdama yakın çalışanlar, harcama güçlerini artıracak daha yüksek ücret alabilirler.

Ekonomik büyümenin uzun vadeli büyüme eğilim oranının üzerinde olması durumunda talep kaynaklı enflasyon eğilimi oluşabilir. Ekonomik büyümenin uzun vadeli eğilim oranı, ortalama sürdürülebilir büyüme oranıdır ve verimlilikteki artışla belirlenir. Talep enflasyonu aşağıdaki gibi faktörlerden kaynaklanabilir:

• Aşırı talep ve ‘çok az malın peşinde koşan çok para.’

• Ekonomi tam istihdamda/tam kapasitededir (veya buna çok yakındır).

• Ekonomi uzun vadeli eğilim oranından daha hızlı büyümektedir.

• İşsizlik oranı düşmektedir.

• Düşük faiz oranları. Faiz oranlarındaki düşüş tüketici harcamalarının artmasına ve yatırımların artmasına neden olur. Talepteki bu artış enflasyonist baskılarda artışa neden oluyor.

• Konut fiyatlarındaki artış. Artan ev fiyatları olumlu bir zenginlik etkisi yaratarak tüketici harcamalarını artırıyor. Bu da ekonomik büyümenin artmasına neden oluyor.

• Gerçek ücretlerin artması. Örneğin sendikalar daha yüksek ücret oranları için pazarlık yapıyor.

• Devalüasyon. Döviz kurundaki devalüasyon iç talebi artırır (ihracat daha ucuz, ithalat daha pahalı). Devalüasyon aynı zamanda maliyet enflasyonuna da neden olacaktır (ithalat daha pahalıdır)

Faiz oranlarının ve vergilerin düşürülmesi sonucunda konut fiyatlarında oluşan yükselme, olumlu bir servet etkisi yaratarak tüketici güveninde artışa yol açar. Artan güven, harcamaların artmasına, tasarrufların azalmasına ve borçlanmanın artmasına neden olur. Ancak ekonomik büyüme oranının artması ülkenin uzun vadeli eğilim oranının üzerine çıkar. Sonuç, firmaların talebi karşılayamaması nedeniyle enflasyon artar. Bu da cari açığın oluşmasına neden olur.

Ancak, dünyada talep kaynaklı enflasyon oldukça nadir hale geldi. Enflasyondaki küçük artışlar (2008/2001) temel olarak maliyet etkenlerinden kaynaklanmıştır. Son yıllarda talep kaynaklı önemli bir enflasyona tanık olunmadı. Bu birkaç faktörden kaynaklanmaktadır:

• Para politikasından ve enflasyonun %2 hedefinde tutulmasından sorumlu Bağımsız Merkez Bankaları

• Dünyevi durgunluk. Daha düşük ekonomik büyüme oranları

• Küresel ekonomiden fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı. Asya’da üretilen malların deflasyonu.

• Fiyatların düşmesine yol açan yeni teknoloji.

TÜRKİYE’DEKİ YÜKSEK ENFLASYONUN NEDENLERİ

Küresel olarak enflasyon yükseliyor. Enflasyon, herhangi bir azaltma belirtisi göstermiyor ve daha da kötüsü, onu kontrol etmeye odaklanan çabalar ekonomileri durgunluğa daldırmakla tehdit ediyor. Ancak, enflasyon oranları söz konusu olduğunda  bazı ülkeler diğerlerinden daha fazla etkilenmiş durumda. Türkiye, yüzde 70’e yaklaşan oranlarla enflasyondan en kötü etkilenenlerden biridir. Türkiye’nin enflasyonu neden bu kadar yüksek?

Türkiye’deki enflasyonun nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür. Türk lirasının değerindeki düşüş, yüksek gıda ve enerji fiyatları ve büyük ticaret açığı ana faktörlerden bazılarıdır. Ayrıca hükümet politikaları ve ekonomik istikrarsızlık da enflasyona katkıda bulunabilmektedir. Enflasyonun ülkeye ve mevcut ekonomik durumuna bağlı olarak farklı nedenleri ve etkileri olabileceğini unutmamak önemlidir.

Türkiye’de enflasyonun talep tabanlı olduğu çok nadirdir. Zira çalışanlar, çoğu zaman enflasyon altında bir ücret alırlar. Sadece 1980 öncesindeki enflasyonlarda, “eşel mobil” sistemi kullanılarak ücretlerin enflasyona paralel yükseltilme politikaları güdülüyordu. Bu durumda dahi ücret artışları, enflasyon sebebi değil, oluşan enflasyon karşısında çalışanların fazla ezilmemelerine yönelik alınan bir tedbirdi. Esasen o dönemde sendikalar çok güçlü idi. Ancak, 1980 darbesiyle birlikte sendikaların gücü kayboldu ve sonrasında, bütün bunlar unutuldu.

Ülkedeki yüksek enflasyona birçok faktör katkıda bulunurken, bazı önemli nedenler:

1. Makroekonomik Dengesizlikler: Türkiye, yüksek düzeyde kamu ve özel sektör borcu, cari işlemler açığı ve yabancı sermaye girişlerine bağımlılık dahil olmak üzere önemli makroekonomik dengesizliklerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu dengesizlikler ülkenin para birimi üzerinde baskı oluşturarak, enflasyonist baskılara yol açmaktadır.

2. Paranın Değer Kaybı: Türk lirasındaki değer kaybı enflasyonun önemli bir etkenidir. Para birimindeki değer kaybı, ithalat maliyetini artırarak ithal mal ve hammadde fiyatlarının yükselmesine neden olacaktır. Türkiye’de döviz kurlarında sık sık görülen dalgalanmalar, enflasyonist baskılara katkıda bulunuyor.

3. Gevşek Para Politikası: Tarihsel olarak Türkiye, ekonomik aktiviteyi canlandırmak için düşük faiz oranları ve kredi büyümesi de dahil olmak üzere genişletici para politikaları izlemektedir. Büyümeyi artırmayı amaçlayan bu politikalar, etkili mali disiplin ve yapısal reformlarla birlikte yapılmadığı için, enflasyonu artırabilmektedir.

4. Siyasi ve Jeopolitik Belirsizlik: Siyasi ve jeopolitik belirsizlikler yatırımcı güvenini olumsuz yönde etkileyebilir ve kur oynaklığına katkıda bulunabilir. Türkiye, piyasa duyarlılığını etkileyebilecek ve enflasyonist baskıları artırabilecek küresel ortaklarla iç siyasi zorluklar ve gerilimlerle karşı karşıya kaldı.

5. Arz Yönlü Faktörler: Türkiye’de enflasyon, tarımsal üretimdeki dalgalanmalar, enerji fiyatları ve fiyat kontrollerini veya düzenlemelerini etkileyen idari tedbirler gibi arz yönlü faktörlerden de etkilenmektedir. Tedarik kesintileri veya darboğazlar daha yüksek maliyetlere ve fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskıya yol açabilir. 

6. Enflasyon Beklentileri: Enflasyon dinamiklerinin şekillenmesinde beklentiler önemli rol oynamaktadır. Hane halkı ve işletmeler fiyatların artmaya devam etmesini beklerse, daha yüksek ücretler talep ederek ve fiyatları artırarak davranışlarını ayarlayabilir ve bu da enflasyonist baskıları daha da artırabilir. Enflasyon beklentilerini yönetmek, fiyat istikrarı açısından hayati önem taşıyor.

7. Türk şirketleri işletme sermayesi olarak çok fazla borçlanma eğiliminde idiler ve bunu da çoklukla Dolar cinsinden yaptılar. Zira Dolar kredilerin faizi düşüktü ve “Helikopter paranın” bol olduğu dönemlerde kurlarda yükselme olmuyordu. Ancak bu tür yabancı para ile borçlanma, onları döviz dalgalanmalarına karşı savunmasız hale getirdi. Ve Dolar evine dönmeye başlayınca, özellikle yabancı para geliri olmayanlar için sorunlar başladı. Borçlanmanın nedeni kısmen Türkiye’nin düşük tasarruf oranlarıdır; bu da bankaların uluslararası piyasalar aracılığıyla da kendilerini toptan fonlamaları ve döviz duyarlılığının artması anlamına geliyor.

8. Türkiye’de üretimin büyük oranda ithalata bağlı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Hammadde ve ara mallar çoğunlukla ithal edilmektedir. Dolayısıyla artan döviz kuru, üretim maliyetlerinin artmasına ve dolayısıyla yüksek enflasyona neden olmaktadır. Döviz kurlarındaki ani yükselişi yavaşlatmak ve enflasyonu kontrol altına almak için Merkez Bankası faiz oranlarını artırmaya başladı ama enflasyon oranı altındaki faiz pek işe yaramıyor gibi görünüyor. Dolayısıyla yükselen enflasyon, yükselen Dolar ve artan faiz oranları, üçü bir arada oluşuyor.

9. Türkiye ham üretim girdilerini ihraç ederken, onlarla üretilmiş ara mal veya nihai ürünler ithal etme eğiliminde. Endüstri, katma değeri yüksek ve yenilikçi ürünleri oluşturamıyor. Genel olarak, ihraç ürünlerimiz yüksek teknoloji vasıflı olmayıp pek çok ülkede üretilen tipler. İthal ara malı kullanılarak üretilenler, yabancı para değerindeki artışlardan etkileniyor. İhracatın, ithalatı karşılama oranı düşük. Devamlı cari açık oluşturuyor.

10. Dolaşımdaki para arzı artışı. Tarihsel olarak para arzında bir artışı gerektiren durumlarda- durgunluk veya depresyon gibi- merkez bankaları dolaşımdaki para miktarını artırabilir. Bu eylemin arkasındaki amaç, bankaları borç vermeye ve tüketicileri ve işletmeleri borç alıp harcamaya teşvik etmektir. Bununla birlikte, para arzındaki artış, gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) ile ölçülen ekonomik büyüme tarafından desteklenmiyorsa, hiperenflasyona neden olabilir. Türkiye’de son yıllarda para arzı aşırı yükselmiştir.

NETİCE                            

Literatürde farklı çalışmalar kaynak açısından enflasyona odaklanırken, konu arz veya talep açısından tartışılmaktadır. Saatçioğlu ve Korap (2006) yaptıkları çalışmada 1989-2004 döneminde enflasyonun talep yönlü olmadığı, enflasyonun temel belirleyicisinin maliyet kaynaklı şoklar olduğu sonucuna varmışlardır. Türkiye ekonomisi gibi yapısal dönüşümünü tamamlamamış ülke ekonomilerinin ithalata dayalı bir üretim-ihracat ve büyüme politikası izlediği bilinmektedir. Ardından gelen kur şokları sonucunda zaten durgun olan piyasalarda yıkıcı etkilerin yaşandığı görülüyor.

 Sami TABAN, Mehmet ŞENGÜR tarafından “Türkiye’de enflasyon kaynağının belirlenmesi” adlı araştırmada, Türkiye’de enflasyonun kaynağı ekonometrik test yöntemleri kullanılarak belirlenmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla, 2003:2-2014:12 dönemi aylık nominal faiz, TÜFE ve ÜFE enflasyon oranları kullanılmıştır. Test sonuçlarına göre, faiz oranlarından TÜFE enflasyon oranlarına doğru bir ilişkiye rastlanılmamış olması, Türkiye’de enflasyonun kaynağının talep yönlü olmadığını gösterir. Ancak, analiz sonuçlarından ÜFE enflasyonundan TÜFE enflasyon oranlarına doğru çok güçlü olmasa da istatistiki yönden anlamlı bir ilişkiye rastlanılmış olması, faiz oranları dışında üretim maliyetlerini etkileyen faktörlerin TÜFE enflasyonunun pozitif yöndeki artışında etkili olduğunu göstermektedir. Bu tespit, Türkiye’de incelenen dönemde enflasyonun kaynağının talep ağırlıklı değil daha çok maliyet ağırlıklı olduğunu göstermektedir. Yani, Türkiye’de maliyet enflasyonu içinde faizin etkisinin düşük kaldığını, buna karşılık faiz dışında döviz kurları, vergi ve girdi fiyatları gibi faktörlerin enflasyonu etkilemede daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz.

Literatürde birçok kez tartışılmasına rağmen Türkiye ekonomisinde özellikle son 6 çeyrekte Merkez Bankası ve politika yapıcıların aldığı faiz kararları eleştirilmiş, bu da destek bulan ve teorik olarak pekiştirilen bir olgudur. Bu durum pek çok tartışmayı da beraberinde getirmiş ve konu faiz oranı ile enflasyon değişkenleri arasındaki neden-sonuç ilişkisine indirgenmiştir. Literatürde faiz, kur şoku ve Merkez Bankası politikası kaynaklı enflasyon teorileri bulunsa da ülke ekonomisindeki düşük faiz stratejilerinin yüksek döviz kurlarıyla yüksek enflasyonu tetiklediği sıklıkla dile getirilmektedir. Türkiye Ekonomisindeki tarihsel süreç dikkate alındığında enflasyon sorununun güncel olmadığı, dışa bağımlılık ve istihdam sorunlarıyla birlikte 1960’lı yıllarda planlı döneme geçişin temel nedenlerinden biri olduğu söylenebilir.

Fraser Institute’un oluşturduğu “yasal sistem ve mülkiyet hakları endeksi”, iktisadi ajanlara sağlanan güvenirlik ile ilgili fikir vermektedir. Bu endeks de Türkiye’nin puanı düşüktür. Daha yüksek puanlar elde edebilmek için hukukun üstünlüğünün dikkate alınması, mülkiyet haklarının korunması, bağımsız ve tarafsız yargının sağlanması ile hukukun adil ve etkin uygulanması gereklidir.

Ülke ekonomisinin iyileştirilmesi ve dış ticaretin artırılması için sanayi sektörüne verilen önemin ve yatırımların da artırılması gerekir. Sektör yeni yatırımlarla birlikte üretim açısından daha aktif hale getirilmelidir. İthal ürünlerin üretimi için gerekli teknoloji ve alt yapı oluşturulup ithalat azaltılarak dövizin ülkede kalması sağlanmalıdır. Sanayi sektörüne yapılacak olan yatırımlarla birlikte üretimin artması istihdam açısından, ihracatın artması ise kişi başına düşen gelirin yükselmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Türkiye gibi tasarruf oranı çok düşük ve bu nedenle kaynakları kısıtlı bir ülkede, bunların çok akılcı ve ülkenin gerçek menfaatleri için kullanılması çok önemlidir. Bunu sağlamaya yönelik yeni bir müstakil “Devlet Planlama Teşkilatı” kurularak, Türkiye’nin şu andaki mevcut ve potansiyel kaynaklarının kapsamlı bir araştırması ve insanların ihtiyaçlarının dikkatli bir şekilde incelenmesi temelinde bir durum tespiti yapılması faydalıdır. Ekonomi; ağır sanayi, mal imalatı, gıda üretimi, hizmet temini, turizm vb. gibi genel olarak sınıflandırılan sektörlerden oluşur. Bunların hepsi bir şekilde değer(zenginlik) üretir, ancak bunu gerçekleştirmek için kaynaklara ihtiyaç duyar. Planlama teşkilatı, ulusal ihtiyaçlara yanıt olarak tüm bu sektörlerle ilgili olarak ülkenin hedeflerini ve önceliklerini analiz eder, ve temel hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik bir takvim içerisinde yeni yatırımları tayin eder ve gerçekleştirilmeleri için mevcut kaynakların tahsisini sağlar. Ayrıca hangi sektörlerin teşvik edilmelerinin gerektiğini ve bunların ne olacağını kararlaştırır. Planlama Teşkilatı’nın öngörmediği hiç bir yatırıma kaynak tahsis edilemez ve teşvik verilemez.

Türkiye enerji ithal eden bir ülke. Yapılan bir çalışmada, enerji fiyatlarındaki bir birimlik değişimin enflasyon oranlarında yaklaşık 0,40 birimlik bir artışa neden olacağı sonucuna varılmıştır. Bu doğrultuda politika yapıcıların enerji ithal etme konumunda olmaları nedeniyle döviz kurundaki dalgalanmaların etkisinin en aza indirilmesi amacıyla enerji üretiminde alternatif kaynak üretimine odaklanılması önerilmektedir (Vildan Aygün ALICI, Alaattin KIZILTAN, 2023). Türkiye, pek az güneş gören Almanya ile karşılaştırıldığında 2022 yılı Aralık ayı sonunda Türkiye kurulu güneş enerjisi gücü 9.425,4 MW, rüzgar enerjisi kurulu gücü 11.296,2 MW idi. Buna karşılık Almanya’nın 2022 Aralık ayı sonunda güneş enerjisi kurulu gücü 54.000 MW, rüzgar enerjisi kurulu gücü 63.000 MW idi. Türkiye’nin güneş ve rüzgar enerjisi kurulu güçleri toplam kurulu gücünün yaklaşık %20’sini oluştururken, Almanya’nın bu oranı yaklaşık %40’tır.

Türkiye önemli bir tarım ülkesi olmasına rağmen, tarım alanları ve çiftçi sayısı azalmaktadır. Türkiye tarımı dışa bağımlı hale gelmiş ve son 18 yılda 114 milyar dolarlık tarımsal ithalat yapılmıştır. Türkiye tarımının temel sorunları olarak: maliyet artıcı unsurların çözümlenememesi, çiftçi eğitimi ve uygulamalarının yetersiz olması, tarım arazilerinin parçalı ve dağınık yapısı, tarımsal üretimde verim ve kalitenin düşük olması, sulanabilen arazi miktarının azlığı ve mevcut su kaynaklarının etkin kullanılamaması söylenebilir. Tarımsal üretimde kullanılan ilaç, mazot, gübre, elektrik gibi unsurların dünya genelindeki fiyatları üzerinde seyretmesi, üreticinin zarar etmesine sebebiyet vermektedir. Toprak ve iklim şartlarına uygun tür ve çeşit seçiminde gerekli tedbirlerin uygulanmaması nedeniyle verim ve kalitenin düştüğü, bazı sanayi kuruluşlarının arıtma tesisi kullanmamaları nedeniyle, çevreye olan zararlı etkinin arttığı görülmektedir. Bunlar gıda enflasyonunu yükseltiyor.

Tarımsal sanayide yaşanan temel sorunlar arasında ise; üretici ile sanayici arasındaki entegrasyon eksikliği, istenilen nitelikte ve yeterli miktarda hammadde temin edilememesi, organize olmuş üretici yapısının yaygın olmayışı, hammadde ürün miktarları, kaliteleri ve fiyatlarının yıldan yıla büyük değişiklikler göstermesi gibi hususlar sayılabilir.

Netice olarak, Türkiye’de enflasyon oranı son yıllarda yüksek seviyelerde seyrediyor. Enflasyonla mücadele için, para politikasının yanı sıra, maliye politikalarının ve yapısal reformların da hayata geçirilmesi gerekiyor. Zira, maliyet tabanlı enflasyona karşı Merkez Bankası’nın yapacağı fazla bir şey yok.

Türkiye’de gelir dağılımı çok bozuk ve sistemin beslediği bir azınlık mevcut. Bunlar bir talep yaratabilirler. Ancak onlara bakarak bütün Türkiye böyledir diyemeyiz.

KAYNAK:

KAYIT DIŞI EKONOMİ

Kayıt dışı ekonominin toplam GSYİH’ya oranla büyük olduğu ülkelerde, devlet gelirleri düşüktür. Bu, ya kamu hizmetlerinin zayıf olduğu ya da kayıtlı ekonomidekilerin daha yüksek oranda vergilendirildiği anlamına geliyor. Sorun, büyük ölçüde yüksek vergi oranlarının insanları “gözden uzak” kalmaya teşvik etmesidir.

Kayıt dışı ekonomilerin büyüklüğünü doğru bir şekilde ölçmek zordur çünkü doğaları gereği hükümet denetimine tabi değillerdir; bu nedenle, ekonomik faaliyet vergi iadesi sağlamaz veya resmi istatistiksel raporlarda yer almaz; ancak, yapılan harcamaların takibi, işlemler gizlenmiş olsa bile, bir istatistik hissi verebilir. Başka bir deyişle, kaydedilen işlemlerde dikkate alınmayan harcanan para teorik olarak karaborsa faaliyetinin genişliğini temsil eder.

Kayıt dışı ekonomi nedir

Kayıt dışı ekonomi, parasal, düzenleyici ve kurumsal nedenlerle resmi makamlardan saklanan tüm ekonomik faaliyetleri içerir. Parasal nedenler arasında vergi ödemekten ve tüm sosyal güvenlik primlerinden kaçınmak yer alırken, düzenleyici nedenler arasında hükümet bürokrasisinden veya düzenleyici çerçevenin yükünden kaçınmak olasıdır. Kurumsal nedenler arasında yolsuzluk hukuku, siyasi kurumların kalitesi ve hukukun üstünlüğünün zayıflığı söz konusu oluyor. Burada sözü edilen kayıt dışı ekonomi deyimi, kaydedildiği takdirde ulusal GSYİH’ya katkıda bulunacak yasal, ekonomik ve üretken faaliyetleri yansıtmaktadır; bu nedenle yasa dışı veya suç teşkil eden faaliyetler, tek başına yapılabilen işler veya diğer ev halkı faaliyetleri bu tanım dışıdır.

Gelişmekte olan ülkelerdeki kayıt dışı ekonomi, hayatta kalmak için başka imkânı olmayanlar için gelir elde etme fırsatları sunmasına rağmen, çalışanlar, şirketler ve toplum üzerinde çok sayıda olumsuz etkiye sahip olabilmekte ve kayıtlı ekonominin genişletilmesine katılımı caydırabilmektedir.

Kayıt dışı ekonominin özellikleri

Dünyanın her yerinde kayıt dışı ekonomiler aşağıdaki özellikleri paylaşmaktadır:

Giriş: kolaydır. Katılmak isteyenler çoğu durumda iş bulabilirler.

Ölçek: Her şey küçük ölçekte yapılır. Tek teslimatta tonlarca hammadde alan ve on milyonlarca birim üreten üretim süreçlerine sahip olan yasal ilaç üreticilerinin (çok uluslu ilaç şirketleri) aksine, yasa dışı uyuşturucu satıcıları çok daha küçük ölçekte mal alıp satıyor.

Beceriler: İşin çoğu resmi bir eğitim gerektirmez; vasıfsızdır. Çoğu durumda gerekli olan beceriler resmi eğitimin dışında kazanılır.

Kararsız: Kayıt dışı ekonomide iş güvenliği yoktur. İstikrarlı bir işveren-işçi ilişkisi yoktur.

Kayıt dışı ekonomide çalışan veya iş yapan kişilerin çoğu işsiz olarak sınıflandırılmamaktadır. Bazı istisnalar var. İşsizlik maaşı alan bir birey, bahçe işleri ve araba yıkama işleri şeklinde kayıt dışı ekonomide çalışıyor, devletten faydalanıyor, ve aynı zamanda işsiz olarak da kayıtlı.

İnsanların kayıt dışı ekonomide yaptıkları iş türü serbest meslekten ücretsiz aile işçiliğine kadar değişmektedir ve araba temizleyicilerini, sokak satıcılarını, sokak müzisyenlerini ve akrobatları, ayakkabı boyacılarını, hurda toplayıcılarını, seks işçilerini, korumaları, bahçıvanları vb. içermektedir.

“Kayıt dışı ekonomi” faaliyetlerine ilişkin örnekler şunları içerir:

• işveren kaydını ihmal etmek ve maaş ödemek;

• aylık KDV beyannamesi vermeyi ihmal etmek;

• beyan edilmemiş maaşları ödemek veya beyan edilmeyen gelir elde etmek;

• örneğin satış gelirini gizlemek için vergi beyannamesine gelirle ilgili doğru olmayan bilgiler girmek;

• ödeme aczi dışındaki nedenlerle vadesi geçmiş emeklilik sigortası, kaza ve meslek hastalığı sigortası veya işsizlik sigortası primlerinin ödenmemesi; ve

• vergi iadeleriyle ilgili manüpilasyon.

“Kayıt dışılık” genellikle aşağıdaki durumları da ifade eder:

• yükümlülüklerini yerine getirmeden kiralık işçi ve taşeronları kullanarak maddi çıkar elde etmeye çalışan bir şirket;

• eksik ödeme, yani işçilere sektörde uygulanan toplu sözleşmenin gerektirdiği asgari ücretten daha az ödeme yapmak veya girişimcilere çalışmaları için kendi yasal iş yükümlülüklerini yerine getiremeyecek kadar az ödeme yapmak;

• çevre koruma mevzuatına; ve

• gıda güvenliği ve tüketicinin korunmasına ilişkin düzenlemelere uymamak.

Ekonomik suç, hesap tutmakla yükümlü bir şirketin, bir kamu idaresi kuruluşunun veya diğer bir tüzel kişiliğin faaliyetleriyle bağlantılı olarak ortaya çıkan ve doğrudan veya dolaylı olarak mali çıkar elde etmeyi amaçlayan hukuka aykırı, suç teşkil eden faaliyetleri ifade eder. Kişisel çıkar elde etmeyi amaçlayan ancak ticari faaliyetle bağlantılı bir suç eylemi de ekonomik bir suç olabilir.

İnsanların kayıt dışı ekonomide çalışmasının iki ana nedeni vardır:

  • Kasıtlı Strateji: Bu insanlar bunu istedikleri için yapıyorlar. Vergi ödemeye niyeti olmayan, devlet düzenlemelerine uymak istemeyen iş adamlarının rasyonel davranışıdır. Hükümet düzenlemelerinden, çalışma düzenlemelerinden, ayrıca gelir, satış ve kurumlar vergilerinden kaçınmak istiyorlar.
  • Başa çıkma stratejisi: İnsanların hayatta kalabilmek için bunu yapması gerekir. Dünya çapında yüz milyonlarca birey için başka seçenek yok. Fırsatların olmadığı bir ekonomik ortamda çalışıyorlar. Bunlar arasında geçici işler, ücretsiz işler, günlük işler, kendisine yeten tarım vb. yer alır. Çoğu durumda, işçi aynı anda birden fazla işte çalışmaktadır.

Kayıt dışı ekonomi toplumda hem tartışmalı hem de önemli bir rol oynamaktadır. Yüz milyonlarca insana gelir sağlıyor, özellikle işsizlerin devletten mali yardım almadığı fakir ülkelerde işsizliğin yıkıcı etkilerini azaltıyor ve eksik istihdam edilenlerin gelirlerinin artmasına yardımcı oluyor. Çoğu durumda, iş düşük ücretlidir ve iş güvenliği yoktur.

Kayıt dışı sektör girişimcilik faaliyetlerini artırsa da, bunu başta vergi ve çalışma düzenlemeleri olmak üzere mevzuata uymama pahasına yapmaktadır.

Kayıt dışı ekonomi, bir ülke ekonomisi durgunluk içindeyken büyür, GSYİH büyürken ise küçülür.

İktisatçılar bir ülkenin GSYİH’sini (gayri safi yurtiçi hasıla) hesaplarken kayıt dışı ekonomide olup bitenleri hesaba katmazlar. Bu, dünyadaki her ülkenin muhtemelen resmi istatistiklerin önerdiğinden çok daha zengin olduğu anlamına geliyor.

Kayıt dışı ekonominin ölçülmesi

Kayıt dışı ekonomi faaliyetleriyle uğraşan aktörler tespit edilmeden kalmaya çalıştıklarından, kayıt dışı ekonominin ölçülmesi doğası gereği zordur. Kayıt dışı ekonominin kapsamı ve zaman içindeki gelişmeleri hakkında bilgi toplanması, onun siyasi ve ekonomik öneminden kaynaklanmaktadır. Üstelik, resmi ve gayri resmi mal ve hizmet üretimini de içeren toplam ekonomik faaliyet, zaman ve mekan içindeki dalgalanmalara ve ekonomik kalkınmaya yanıt veren ekonomi politikalarının tasarımında esastır. Ayrıca, kayıt dışı ekonominin boyutu, vergi kaçakçılığının boyutunun tahmin edilmesinde ve dolayısıyla bunun yeterli kontrolüne ilişkin kararların alınmasında da temel bir girdidir.

Her ne kadar kayıt dışı ekonomi konusu uzun süredir araştırılıyor olsa da, kapsamını değerlendirmek için “uygun” metodolojinin ne olduğu konusu, günümüze kadar tartışmalı olmuştur.

  • Üstün bir yöntem yoktur. İstisnasız tüm metodolojilerin kendi avantajlarının yanı sıra zayıf yönleri de vardır. Mümkünse birden fazla yöntem kullanılmalıdır.
  • Tahmin metodolojisi ve farklı ülke ve dönemlere ilişkin sonuçlar açısından çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
  • Ampirik sonuçların tatmin edici bir şekilde doğrulanması geliştirilmelidir, böylece ampirik sonuçların makullüğü açısından değerlendirilmesi daha kolay olur.
  • Kayıt dışı ekonominin uluslararası kabul görmüş bir tanımı eksik. Ülkeler ve yöntemler arasında karşılaştırma yapmayı kolaylaştırmak ve mükerrer sayım problemini önlemek için böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Kayıt dışı ekonominin teorisi ile ampirik tahmini arasındaki bağlantı hala tatmin edici değildir. En iyi durumda teori bize nedensel ve gösterge değişkenlerin türetilmiş işaretlerini sağlar. Ancak temel nedensel ve temel gösterge değişkenlerin hangileri olduğu teorik olarak hala açık bir sorudur.

Üç değerlendirme yöntemi vardır:                                                                                                                                                                               (1)Zamanın belirli bir noktasında kayıt dışı ekonominin boyutunu belirlemeyi amaçlayan mikro düzeyde doğrudan prosedürler. Bir örnek, anket yöntemidir;   (2)Kayıt dışı ekonominin zaman içindeki davranışının temsilcisi olarak makroekonomik göstergeleri kullanan dolaylı prosedürler;            (3) Kayıt dışı ekonomiyi “gözlemlenmeyen” bir değişken olarak tahmin eden istatistiksel modeller.

Bugün, çoğu durumda kayıt dışı ekonominin tahmini, MIMIC (Çoklu Göstergeler ve Çoklu Nedenler) prosedürü ile Nakit Talebi Yönteminin bir kombinasyonuna veya sadece Nakit Talebi Yöntemine dayanmaktadır.

MIMIC prosedürünün bir dezavantajı, kayıt dışı ekonominin büyüklüğüne ilişkin yalnızca göreceli tahminler üretmesidir. Bu nedenle, göreli tahminleri (örneğin, GSYİH’nın yüzdesi olarak) mutlak olarak kalibre etmek için nakit talebi yöntemine başvurulur; bu, kayıt dışı ekonominin boyutunu ortaya çıkarmak için iki veya üç mutlak değerle (GSYİH’nin yüzdesi olarak) çalışılarak yapılır.

Nakit talebi yaklaşımı, tarihsel olarak ‘kayıt dışı ekonominin’ (gri artı kara ekonomi) boyutunu tahmin etmenin ana yöntemlerinden biri olmuştur.

  1. Temel fikir, vergiden kaçınma yasadışı olduğu için, kayıt dışı ekonominin neredeyse bütün işlemleri nakit olarak yapılacaktır.
  2. Bariz nedenlerden dolayı, nakit neredeyse her zaman anonimdir, oysa diğer ödeme mekanizmalarının çoğu kayıt bırakır.

O halde yapılan şey, para biriminin GSYH’ye oranının ne kadarının gelirlerden, faiz oranlarından, teknolojik eğilimlerden ve teori ya da doğrudan gözlemin önerdiği (standart para talebi regresyonu) gibi diğer değişkenlerden kaynaklandığını tahmin etmektir. Daha sonra, ya kayıt dışı ekonominin değişen şeklinin bir tahmini olarak böyle bir denklemden kalanlar alınabilir ya da daha iyisi, vergi oranları, özellikle KDV ve serbest meslek sahipleri ile işsizlerin toplam işgücüne oranı gibi, gri ekonomiyle ilişkilendirilmesi gereken ek değişkenler eklenir.

Bununla birlikte, muhtemelen son yıllarda nakit varlıklarını artıran birkaç başka faktör daha var. Birincisi, faiz oranlarının neredeyse sıfıra inmesi. Bir banka hesabından faiz kazanamıyorsanız, bir bankaya mevduat yatırmak için daha az teşvik vardır.

Serbest meslek sahiplerinin kayıt dışı ekonomide faaliyet göstermeyi çalışanlardan daha kolay bulduklarına dair genel bir inanç var. Bazı bireyler, kısmen gelir ve/veya tüketim vergisinden kaçınmanın daha kolay olması nedeniyle serbest meslek sahibi olmayı tercih edebilir. Son yıllarda ülkelerde artan kendi hesabına çalışma, hızla büyüyen bir kayıt dışı ekonomi ile tutarlı görünüyor. Yine de, önemli çabalara rağmen, ampirik çalışmalarda bu hipotez için ekonometrik destek bulunamıyor. Serbest meslekteki artış ile daha büyük bir kayıt dışı ekonomi arasında bir ilişki olacağına inanılsa da, bu konu muhtemelen beklenenden daha karmaşık olabilir.

Ölçümle ilgili yaygın olarak kullanılan bir başka yöntem, “Model veya makro MIMIC yaklaşımı.”

MIMIC modeli, psikometri ve sosyal bilim araştırmalarında yaygın olarak uygulanan özel bir yapısal eşitlik modellemesi (SEM) türüdür ve 1970’lerde Zellner (1970) ve Joreskog ve Goldberger (1975) tarafından geliştirilen gözlemlenmeyen değişkenlerin istatistiksel teorisine dayanmaktadır. MIMIC modeli, bir dizi dışsal nedensel değişkenin gizli değişken (kayıt dışı ekonomi) üzerindeki etkisini ve ayrıca kayıt dışı ekonominin makroekonomik gösterge değişkenleri üzerindeki etkisini doğrulamak için teoriye dayalı bir yaklaşımdır. Öncelikle dışsal değişkenler ile gizil değişken arasındaki ilişkiyi açıklayan teorik bir modelin kurulması önemlidir. Bu nedenle MIMIC modelinin açıklayıcı olmaktan ziyade doğrulayıcı bir yöntem olduğu düşünülmektedir. 17 OECD ülkesinde kayıt dışı ekonominin boyutunu ölçmek için MIMIC modelini uygulayan öncüler Freyet ve ark. (1984). Bunları takiben Schneider ve ark. (2010), Hassan ve ark. (2016) ve Buehn ve ark. (2009) kayıt dışı ekonominin boyutunu ölçmek için MIMIC modelini uygulayan bilim adamlarıdır. Resmi olarak MIMIC modelinin iki bölümü vardır: yapısal model ve ölçüm modeli.

MIMIC veya NTY gibi makro yaklaşımlarla ilgili büyük bir sorun, vergi yükü, işsizlik, serbest meslek ve regülasyon gibi nedensel faktörleri kullanmalarıdır; bunlar aynı zamanda insanların kendin yap faaliyetleri üstlenmesinden veya arkadaşlarından ve komşularından yapmalarını istediklerini de içerir. Dolayısıyla, bu makro yaklaşımlarda, kendin yap faaliyetlerinin, komşuların yardımının, yasal olarak satın alınan malzemelerin ve kaçakçılığı da içeren “toplam” bir kayıt dışı ekonominin tahmin edildiği anlamına geliyor. Bu bakımdan, kayıt dışı ekonomi veya kendin yap faaliyetleri için yasal olarak satın alınan materyaller ve arkadaşların yardımları kesintiye tabi tutularak düzeltilir.

Aşağıdaki grafikte, bu düzeltme faktörü, MIMIC yöntemini kullanarak kayıt dışı ekonominin düzeltilmiş boyutunu hesaplamak için kullanılmıştır. 31 Avrupa ülkesinin 2017 yılı sonuçları (IMF) aşağıda sunulmaktadır. Kayıt dışı ekonomi oldukça küçük görünmektedir ve bu, makro yöntem kullanıldığında kayıt dışı ekonominin gerçek boyutunun daha sağlıklı bir değeri hesaplanabilir.

2017’de 31 Avrupa ülkesinin kayıt dışı ekonomisinin boyutu – makro ve düzeltilmiş MIMIC tahminleri

Kaynak: IMF çalışması

Kayıt dışı ekonomi – küresel bir olgu

Kayıt dışı ekonomi, dünyadaki her ülkenin ekonomisinin önemli bir bölümünü oluşturuyor; özellikle gelişmekte olan ülkelerde GSYİH’nın büyük bir bölümünü temsil ediyor. Zengin ülkelerde toplam gelirin %10 ila %25’ini oluştururken, Uganda gibi bazı gelişmekte olan ekonomilerde GSYİH’nın %94’ünü temsil ediyor. Daha az gelişmiş ülkelerde kayıt dışı sektör genellikle milli gelirin yüzde 25 ila 40’ını oluşturur ve tarım dışı istihdamın yüzde 70’e kadarını temsil eder. Bu tür ülkelerde, iş kaydının resmileştirilmesi söz konusu olduğunda yasal sistemlerin yetersizlikleri nedeniyle resmi olmayan faaliyetler sıklıkla ortaya çıkmaktadır.

Kayıt dışı ekonominin, OECD ülkelerinde milli gelirin yüzde 8’inden azı ile milli gelirin yüzde 30’undan fazlası arasında değiştiği göz önüne alındığında, resmi milli gelir istatistikleri çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Karşılaştırmalar daha da zorlaşıyor çünkü bazı ülkeler rakamları kayıt dışı ekonomiye göre ayarlıyor (örneğin İtalya) ve diğerleri bunu yapmıyor.

Ekonomistler, kayıt dışı sektörün gelişmekte olan ülkelerdeki en yoksul insanlar için hayati ekonomik fırsatlar sağladığını söylüyor. 1960’lardan bu yana dünya çapında istikrarlı bir şekilde büyüyor; 1990’ların sonlarından sonra hafif bir düşüş yaşıyor ve ardından 2007/8 küresel mali krizinden sonra yeniden genişliyor.

Kayıt dışı ekonomi, hem düşük ücretle atölyelerde çalışmaya zorlanan çocuklar gibi mağdurları, hem de mesela evinizi boyayan ve nakit ödeme almakta ısrar eden kişi gibi kasıtlı olarak vergiden kaçınmayı seçenleri de içerir.

Kuzey Amerika ve Avrupa’ya yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı yapan Latin Amerika’nın uyuşturucu baronları ve onlar için çalışan tüm insanlar, kayıt dışı ekonomi içinde faaliyet gösteriyor.

Bazı ülkelerde kayıt dışı ekonomi

Avrupa ülkelerinde kayıt dışı ekonominin boyutu farklılık gösterebilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 36 Avrupa ve OECD ülkesinde kayıt dışı ekonominin ortalama büyüklüğü 2020’de GSYH’nin %16,48’inden 2021’de %16,07’ye düştü. Ancak kayıt dışı ekonominin karmaşık ve çok yönlü bir konu olduğunu ve doğru bir şekilde ölçmenin zor olduğunu belirtilmelidir. Bazı AB ülkelerinde önemli düzeyde kayıt dışı ekonomilerin mevcut olduğuna ilişkin raporlar mevcut. Örneğin, Norveç’te 2020 yılında GSYİH’nın %11,62’si oranında bir kayıt dışı ekonomi vardı. Ayrıca, İsviçre’de aynı yıl GSYİH’nın %6,1’i oranında bir kayıt dışı ekonomi vardı. Türkiye, 2020’de GSYH’nin %32,54’ü ile nispeten yüksek bir kayıt dışı ekonomiye sahipti.

Amerikan kayıt dışı ekonomisinin 2009’da 1 trilyon dolara ulaştığı tahmin ediliyordu; bu, ABD’nin gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık %8’ini temsil ediyordu; ancak 2013 yılına gelindiğinde, büyük ölçüde 2008 mali krizinin uzun vadeli etkileri ve bunun sonucunda kayıtlı ekonominin daralması nedeniyle, kayıt dışı ekonomik harcamalar tahmini olarak 2 trilyon dolara ulaştı. Tahminler farklılık gösterse de araştırmalar, ABD kayıt dışı ekonomisinin GSYİH’nın %11 ila %12’sini oluşturduğunu ve kayıt dışı ekonominin 2021’de yaklaşık 2,5 trilyon dolara ulaştığını gösteriyor.

Uluslararası Para Fonu’nun 1991 ile 2015 yılları arasında 158 ülkenin kayıt dışı ekonomik faaliyetlerini araştıran 2018 tarihli araştırmasının bulgularına göre, Amerika’nın kayıt dışı ekonomisi diğer çoğu ülkeyle karşılaştırıldığında nispeten sabit kaldı. Raporun temel çıkarımlarından bazıları şöyle:

1. Tüm ülkeler genelinde kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün ortalama değeri %31,9’du.

2. En büyük üç gölge ekonomiye sahip ülke Zimbabve (%60,6), Bolivya (%62,3) ve Gürcistan (%64,9) oldu.

3. En küçük üç gölge ekonomi Avusturya (%8,9), Amerika Birleşik Devletleri (%8,3) ve İsviçre (%7,2) oldu.

Bağlama bağlı olarak, yeraltı ekonomilerinin etkisi zararlıdan yararlıya kadar değişebilir. Örneğin, büyük gölge ekonomilere sahip gelişmekte olan ülkelerde, toplanmayan vergi gelirleri ekonomik büyümeyi yavaşlatabilir ve kamu programlarının oluşturulmasını engelleyebilir; ancak diğer durumlarda, genellikle vergiye giden geliri elinde tutan kayıt dışı ekonomilerdeki katılımcılar, genel ekonomik aktiviteyi artırabilir ve talebi canlandırabilir.

Bu durum, özellikle stopaj vergisi gelirlerinin yolsuzluğa bulaşmış hükümet yetkilileri tarafından hortumlandığı ülkeler için geçerlidir.

Kayıt Dışı Ekonominin Temel Etkenleri ve Resmileştirilmesi

Vergi kaybını azaltmak (vergi ödeme zorunluluğundan kaçınmak için yasa dışı yöntemler kullanmak) ve kayıt dışı ekonomiyi ve kayıt dışı istihdamı kayıtlı ekonomiye dahil etmek, çoğu hükümet için en önemli önceliktir. Ancak kayıt dışı sektörün ölçülmesi ve izlenmesi son derece zordur.

Kayıt dışı ekonomiyi ölçmenin ne kadar zor olduğu göz önüne alındığında, buna neyin sebep olduğu ve bunun nasıl ele alınacağına ilişkin istatistiksel çalışmalarda özellikle zordur.

Kayıt dışı ekonomik faaliyet birçok nedenden dolayı sorunludur. Kanun koyucuların ve hükümetin amaçlarından biri ekonomideki oyuncuların uymak zorunda olduğu kural ve düzenlemeleri sağlamaktır.

Ancak kayıt dışı ekonomi söz konusu olduğunda bu yasal kurumlar göz ardı ediliyor ve atlanıyor; sözleşmeler ihlal edildiğinde bunları uygulayacak herhangi bir yasal başvuru yolu kalmıyor, ekonomik ilişkiler şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor ve işletmelerin büyümesi neredeyse imkansız hale gelebiliyor, eğer yaparlarsa yetkililerin dikkatini çekeceklerdir.

Kayıt dışı ekonominin temel etkenleri (sırasıyla): vergi ve sosyal güvenlik yükleri, vergi ahlakı, devlet kurumlarının kalitesi ve işgücü piyasası düzenlemeleridir. Bu nedenle vergi yükündeki bir azalmanın kayıt dışı ekonominin boyutunda bir azalmaya yol açması muhtemeldir. Aslında daha düşük vergi oranları, daha az kayıt dışı çalışma, daha yüksek vergi ahlakı, daha yüksek vergi alımı ve daha düşük oranlar fırsatından oluşan verimli bir döngü yaratılabilir. Elbette diğer yönde de bir kısır döngü oluşturulabilir.
Bu noktaların etkileri, aşağıdaki tabloda verilmektedir.

Kayıt dışı ekonomiye katılanların sayısı oldukça fazladır. Güncel rakamlar mevcut olmasa da, yirminci yüzyılın sonunda AB’de 30 milyona kadar, OECD’de ise 48 milyona kadar insan kayıt dışı çalışma yapıyordu. Pek çok ülke için güvenilir ayrıntılı çalışmalar mevcut değildir. Ancak Danimarka’da son araştırmalar nüfusun yaklaşık yarısının kayıtsız iş satın aldığını gösteriyor. İnşaat gibi bazı sektörlerde işgücünün yaklaşık yarısı, çoğunlukla kayıtlı istihdamın yanı sıra, kayıt dışı ekonomide çalışıyor. Çoğu ülkede yasadışı göçmenler kayıt dışı ekonomi çalışanlarının yalnızca çok küçük bir kısmını oluşturabilmektedir.

Batı Avrupa’da, işsizler ve kayıtlı çalışanlar arasında kayıt dışı çalışma nispeten yaygındır. Diğer çalışmayanlar (örneğin emekliler, ev hanımları ve öğrenciler) nispeten daha az kayıt dışı iş yapmaktadırlar. Bunun, işsizler arasında kayıtsız çalışma fırsatlarını azaltan sosyal güvenlik sistemlerinin ve ekstra gelir beyanını caydırmayan vergi sistemlerinin önemi açısından politika üzerinde etkileri vardır.

Ücret dışı maliyetlerin yüksek seviyesi (toplam işgücü maliyetlerinin ortalama yüzde 39’u) ve ortalama ücretin üçte birinden üçte ikisini kazanmak, Avrupa Birliği’nde gerçekten endişe verici bir durumdur ve dolayısıyla düşük ücretli işçileri, kayıt dışı ekonomide gelirlerini desteklemek için büyük bir teşvike sahiptir.

Kayıt dışı ekonomi ve vergi yükü

Kayıt dışı ekonominin büyük olduğu ülkelerde, kayıtlı ekonomide olanlar için vergi oranları, hükümet gelirlerindeki açığı kapatmak amacıyla daha yüksektir.

Çeşitli çalışmalar, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ile ülkenin genel vergi yükü arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir.

Bir ülkenin halkının vergi yükünün büyüklüğü genellikle kayıt dışı ekonominin büyümesine neden olur. Sigara gibi ürünlere çok yüksek vergi uygulanırsa, tütün karaborsası gelişir, işletmeler ve çalışanlar yüksek vergiye tabi tutulursa, vergi kaçırmak için radara yakalanmama motivasyonu daha da artar, yani kayıt dışı ekonomi genişler.

Hükümetlerin ve kanun koyucuların, işletmelerin ve çalışanların, kayıt altına alınmalarının önünde mümkün olduğu kadar az düzenleme engeli bulunan ve onları kayıtlı ekonomi içinde kalmaya motive edecek bir ortam yaratmaları gerekiyor.

Daha geniş bir düzeyde, kayıt dışı ekonominin çok büyük olduğu ülkelerde, vergi ahlakının ve sonuçta vergi uyumunun geliştirilmesi için insanların, vergilendirmenin amacı konusunda eğitilmeleri gerekmektedir.

Kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ile politikacılar ve devlet daireleri arasındaki yolsuzluk seviyeleri arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bir hükümet ve halkı ne kadar temizse, kayıt dışı ekonomi de o kadar küçüktür. Nüfusunu ‘eğitmek’ için yasa koyucuların ve devlet memurlarının örnek teşkil etmesi gerekiyor.

Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonomi

Yeni bir araştırmaya göre Türkiye’de kayıt dışı ekonominin payı, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyesi diğer tüm ülkelerden daha fazla.

Araştırmanın yazarı İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Ceyhun Elgin, kayıt dışı ekonominin Türkiye brüt yurt içi hasıla oranının yüzde 28,72 olduğunu buldu(2017).

Türkiye’yi sırasıyla yüzde 28,70 ve yüzde 28,1 ile Estonya ve Meksika takip ediyor.

ABD, ekonomisinin yalnızca yüzde 7,95’inin kayıt dışı olmasıyla en iyi rekora sahipken, onu yüzde 8,07 ile İsviçre izliyor.

Avusturya, Lüksemburg ve Japonya da bu kategoride ilk beş OECD ülkesi arasında yer alıyor. İtalya ve Yunanistan kayıt dışı ekonomiyle mücadele eden diğer iki Avrupa ülkesi.

Elgin’in araştırmasında 161 ülke arasında kayıt dışı ekonominin payının dünya ortalamasının yüzde 22 olduğu, yani Türkiye’nin dünya ortalamasından daha kötü durumda olduğu belirtiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’üncü yılı olan 2023’te ülkenin ortalamanın üzerinde kalacağını öngören araştırmaya göre, Türkiye son 10 yılda kayıt dışı ekonominin payını azaltma konusunda herhangi bir gelişme göstermedi. Elgin, Türkiye’nin kayıt dışı ekonomi payının 2023 yılında yüzde 24 olacağını düşünüyor.

Raporda Türkiye’nin 1950’li yıllardan bu yana gösterdiği performans da ortaya çıkıyor. 1950’lerde yüzde 50 olan bu oran, 1990’ların sonunda yüzde 30’a düştü.

Ancak 1990’lı yıllardan bu yana sorun yüzde 27 ila 29 arasında dalgalandı.

Raporunu sunan Elgin, kayıtlı ekonominin sadece vergi indirimleri veya kayıt dışı istihdamdan kaynaklanmadığını vurgulayarak, online alışveriş hatalarının, yasa dışı ticaretin ve ödenmeyen fazla mesai ücretlerinin de bu yüksek rakamlara katkıda bulunduğunu ifade etti.

Araştırmacı, resmi kayıttan kaçınmanın aynı zamanda şirketlerin giderlerini azaltmasına da yardımcı olduğunu ekledi.

Türkiye’de yaklaşık 11 milyon insanın, geçimini sağlamak için kayıt dışı ekonomide çalıştığı tahmin ediliyor. Birçoğu başka seçeneği olmadığını söylüyor. Bunun temel nedeni Türkiye’nin devam eden işsizlik sorunudur. Bu nedenle birçok kişi biraz paraya sahip olmak ya da hiç parasız olmak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Yaklaşık 9 ila 10 milyon Türk vatandaşı “masa altında” çalışıyor. Ayrıca Türkiye’de 1 milyondan fazla yabancı işçinin kaçak çalıştığı tahmin ediliyor. Orta Asya’dan, Suriye’den, Irak’tan, İran’dan, Ukrayna’dan ve daha birçok ülkeden geliyorlar. Bu işçilerin çoğu Türk meslektaşlarından daha az para kazanıyor. Türkiye’de pek çok Suriyeli işçi kayıtsızdır. Aslında rakamlar, Türkiye’nin kayıt dışı ekonomisinde 400.000’den fazla Suriyelinin çalıştığını gösteriyor. Bu insanların çoğunun maaşı nakit. Artık ekonomi yarı karantinada olduğundan pek çok kişi çalışamıyor ve para kazanamıyor. Pek çok belgesiz işçi turizm, tekstil ve tarım sektörlerinde çalışıyor. Ayrıca birçoğu hizmet sektöründe de çalışıyor.

Türkiye’de kayıt dışı ekonomide neden bu kadar çok işçi var?

• Bürokrasi, düzenlemeler ve bürokratik işlemler

• Yüksek işsizlik, birçok kişiyi para kazanmanın başka yollarını aramaya zorluyor

• Vergilendirme

 • Yolsuzluk,

 • Bazı sektörlerde marjların düşük olduğu yoğun rekabet, bazı işverenleri işin kolayına kaçmaya itiyor. Bu nedenle işçiler Sosyal Güvenlik sisteminde yer almamaktadır.

• Fırsat eksikliği

Hazine ve Maliye Bakanlığı, hükümetin 2023-2025 kayıt dışı ekonomiyle mücadele eylem planını başlattığını duyurdu.

Yeni sistem, işverenlerin maaşlarını bankalar aracılığıyla ödemesini sağlayacak. Sosyal sigortasız işçi çalıştıran şirketlerin kamu ihalelerine girmesi yasaklanacak ve devlet teşviklerinden yararlanamayacak.

Nakit yerine banka ve kredi kartıyla ödeme yapılmasını teşvik edecek tedbirler alınacak.

Vergi kaçakçılığına ilişkin şikayet ve ihbarların toplanmasına yönelik sistemin geliştirilmesi amacıyla mevzuat ve teknik çalışmalar başlatılacak.

Eylem planına göre dijital varlıklara ilişkin hukuki ve teknik altyapı hazırlanacak.

NETİCE

Yeraltı ekonomilerinin büyüklüğünü doğru bir şekilde ölçmek zordur çünkü doğaları gereği hükümetin gözetimine tabi değildirler; bu nedenle ekonomik faaliyet vergi beyannamesi oluşturmaz veya resmi istatistik raporlarında yer almaz; ancak, işlemler gizlenmiş olsa bile yapılan harcamaların takip edilmesi bir istatistik anlayışı sağlayabilir. Başka bir deyişle, harcanan para (kaydedilen işlemlerde hesaba katılmayan) teorik olarak karaborsa faaliyetinin genişliğini temsil ediyor.

Caydırıcılık odaklı politikaların kayıt dışı ekonomiyle mücadelede özellikle başarılı olması muhtemel değildir. Kayıt dışı ekonomi yaygındır ve çok sayıda küçük ve oldukça dağınık işlemlerden oluşur. Ayrıca, kayıt dışı ekonomiyi ortadan kaldırmaya çalışırken dikkatli olunmalı çünkü girişimciliği ve onunla birlikte gelen iş oluşumu da ortadan kaldırılabilir.

Gelişmiş ülkelerin deneyimleri, ticari işlemleri gerçekleştirmeye ve resmi bankacılık kanalları aracılığıyla ödeme yapmaya yönelik olumlu ve olumsuz teşviklerin kayıt dışılık düzeyi üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu teşvikler, vergi idaresi tarafından benimsenen vergi politikaları ve tedbirler aracılığıyla sağlanabilir.

Yönetimin kalitesi de önemlidir. Dünya Çapında Yönetişim Göstergelerinden alınan verilerin analizi, kayıt dışı ekonomiyi azaltmada ve vergilendirme düzeyini artırmada ölçülebilir bir etkiye sahip olan, Düzenleyici Kalite ve Yolsuzluğun Kontrolü olmak üzere iki gösterge olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, rekabet edebilirlik faktörlerinin analiz edildiği Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Bilgi Teknolojileri Raporu 2015 tarafından teknolojik hazırlığın, kayıt dışı ekonomiyi azaltan ve vergilendirmeyi artıran önemli bir etkisi olduğu bulunmuştur.

Bu analiz, elektronik ödemeler ve “plastik para” kullanımı da dahil olmak üzere bankacılık kanalları yoluyla ticari işlemler için resmi ödemeleri teşvik ederek vergi sisteminin karmaşıklığının azaltılmasının ve politika ve idari vergi önlemlerinin benimsenmesinin kayıt dışılığın azaltılmasında yararlı olabileceğini göstermektedir. Ek olarak, kayıt dışı ekonomi işlemlerine karşı vergi uygulamalarını iyileştirmek için ICT çözümlerinin kullanılması, özellikle kayıt dışı ekonomi ile doğrudan ilgili işlemlerle ilgili, vergi kaçağını engellemeye yönelik etkili bir önlem olacaktır.

Elgin, kayıt dışı ekonominin azaltılması için özellikle dört göstergenin iyileştirilmesi gerektiğini söylüyor.

“Birincisi, kayıtlı ekonomide sağlam bir büyümenin sağlanmasıdır; bu, yeni iş alanlarını ve daha fazla kayıtlı istihdamı teşvik ettiği için temel ön koşullardan biridir. Ayrıca Elgin’e göre, siyasi istikrar ve düşük enflasyon oranları öngörülebilirliği artırmaya ve kayıt dışı ekonomiyi azaltmaya yardımcı olurken, yolsuzlukla mücadeleye yönelik ortak çaba da kayıt dışı ekonominin payının azalmasına katkıda bulunacak”.

Serbest meslek sahiplerinin ve küçük işletmelerin düzenlemelerini resmileştirmelerine izin verilmesinin çok büyük potansiyel faydaları vardır. İşletmeler kayıt dışı ekonomide kalırlarsa gelişemezler. Ancak geçmişteki düşüncesizliklerini kabul etmeyi içeriyorsa resmileştirme konusunda isteksiz olabilirler. Başarılı politikalar şunları içerir: aile ve dostlarına kredi sağlamak; küçük ölçekli gayri resmi faaliyetler için sınırlı vergi korumaları sağlamak; ve işletmelerin basit ‘kullanıma hazır’ modelleri kullanarak resmileşmelerine olanak tanımak. Bu tür politikalar diğer ülkelerde ve sınırlı ölçüde İngiltere’de yüksek fayda-maliyet oranlarıyla başarılı oldu.

Kelmanson ve ark. (2021), Avrupa’daki gelişmekte olan piyasa ekonomilerinde kayıt dışı ekonomiyle mücadelede daha kapsamlı önlemler önermektedir. Bu önlemler arasında düzenleyici ve idari yüklerin azaltılması, iyi yönetişimin desteklenmesi, vergi uyumluluğunun iyileştirilmesi, prosedürlerin otomatikleştirilmesi ve elektronik ödemelerin teşvik edilmesi yer alıyor. Finansal kurumların daha iyi donatılması yoluyla verimli elektronik ödeme sisteminin benimsenmesi, kayıt dışı ekonomiyi azaltabilecektir. Sangirova ve ark. (2021), Özbekistan’da elektronik ödeme sistemi arttıkça kayıt dışı ekonominin GSYİH’ye oranının orantılı olarak azaldığına dair kanıtlar buldu. Başka bir çalışmada Gharleghi ve Jahanshahi (2020), 1975-2015 döneminde 29 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeyi kapsayan bir örneklem kullanarak, finansal gelişmenin kayıt dışı ekonominin boyutunu azaltma yeteneğine sahip olduğu iddiasını destekledi.

Diğer çalışmalarda Ginevicius ve ark. (2020), ulusal ekonomik kalkınmanın kayıt dışı ekonomiyi azaltmada önemli bir rol oynayabileceğini öne sürmektedir. “Ulusal ekonomik kalkınma düzeyi ne kadar yüksek olursa, kayıt dışı ekonominin boyutu da o kadar düşük olur” sonucuna vardılar. Bir yandan Esaku (2021), Uganda’daki gelir eşitsizliğinin daralmasının kayıt dışı ekonominin boyutunu azaltabileceğini buldu. Uganda’da kayıt dışı ekonomiyi etkileyen diğer faktörler arasında enflasyon, hükümet harcamaları, açıklık, yolsuzluk ve demokrasi yer alıyor. Öte yandan Berdiev ve ark. (2020), sağlık krizinin kayıt dışı ekonomiyi etkileme potansiyeline sahip olduğunu öne sürmektedir. 130 ülkenin panel verilerini kullanan araştırma, salgın hastalıkların hem görülme sıklığının hem de yoğunluğunun kayıt dışı ekonominin yayılmasına olumlu ve önemli ölçüde katkıda bulunduğunu gösteriyor.

KAYNAK:

Şebnem Turhan – ISTANBUL, Turkey worst in OECD for unregistered economy: Study January 19 2016                          Mehmed Ganic, researchgate.net, 26th Dec, 2017, Market Business News           International University of Sarajevo, What is a Perception of Grey Economy in developing countries?                                         Friedrich Schneider-Johannes Kepler University Linz – Department of Economics, The Shadow Economy, 2021                  Turkey Economy Perspectives, JOHN, turkeyperspectives.com, Aug 29, 2023 Daily News ANKARA December 21 2022  Action plan to fight informal economy unveiled   By WILL KENTON Underground Economy: Definition, Statistics, Trends, and Examples investopedia.com, September 30, 2022 Mitigating the shadow economy through financial sector development in Indonesia: some empirical results Author links open overlay panel Sugiharso Safuan a, Muzafar Shah Habibullah b, Eric Alexander Sugandi c Sciencedirect.com PRAJUL AWASTHI  Published on Governance for Development  Chasing shadows: Tax strategies to tackle the shadow economy JUNE 16, 2016    accountingtools.com June 16, 2023 What is the Gray Economy? https://www.vero.fi/en/grey-economy  Definitions of the grey economy and economic crime                                                      Brogan Woodburn What is gray market and how to protect against it redpoints.com 2018 International Monetary Fund WP/18/17 IMF Working Paper African Department Shadow Economies Around the World: What Did We Learn Over the Last 20 Years? Prepared by Leandro Medina and Friedrich Schneider January 2018

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ

Bir siyasi partinin demokratik yönetimi destekleme konusundaki kararlılığı, büyük ölçüde partinin demokratik ilkeleri kendi içinde ne ölçüde desteklediğine bakarak belirlenebilir. Gücün aşırı merkezileşmesi ve kullanım şekli, çeşitli ülkelerde sistemik bir sorundur.

Son zamanlarda yapılan araştırmaların çoğu, parti liderlerinin hem partiler içinde hem de kamu makamlarında yetkilerini artırdıklarını gösteriyor. Liderlerin seçimi partiler tarafından alınan en önemli kararlardan biridir.

Güçlü taban bağlantılarına sahip bir lider, daha az hizipçiliğe ve parti bölünmesine olanak tanıyacaktır.

GİRİŞ

The ASIAN AGE Hindistan’dan sesleniyor:” Demokrasiyi kurtarmanın ilk adımı olarak parti içi demokrasinin yasal olarak zorunlu hale getirilmesi gerekir. Periyodik seçimlerin yapılması tek başına bir ulusu demokratik yapmaz. Demokrasi aynı zamanda tartışılarak yönetim anlamına da gelir. Söylem, siyasetimizde neredeyse tamamen ortadan kalktı. Siyaset, siyasi klanların ve ailelerin egemenliği altına girdi.

Seçim reformlarına ilişkin tartışma neredeyse tamamen siyasi partilerin finansmanına ve kampanya harcamalarına odaklanıyor; sanki sadece bunlarla ilgilenmek temiz bir yönetim sağlayacakmış gibi. Her zamanki gibi yanlış ağacı taşlıyoruz.

Finansman bir sorundur, ancak sorunların en küçüğüdür. Parti içi demokrasi ve siyasi partilerin anayasal işleyişine ilişkin konular neredeyse hiçbir tartışmada yer almıyor. Siyasi partilerimizin birçoğunun aslında siyasi parti mi olduğunu, yoksa sadece dürtülerin yönlendirdiği bir araya gelmiş insanlar mı olduğunu hiç düşünmüyoruz.”

Demokratik teori hem prosedürel hem de maddi demokrasiyi içerir. Prosedürel demokrasinin evrensel olarak yetişkin oy hakkı, periyodik seçimler, gizli oylama uygulamalarına atıfta bulunduğu söylenebilir. Maddi demokrasinin ise, halkı temsil ettiği iddia edilen siyasi partilerin iç demokratik işleyişine atıfta bulunduğu söylenebilir.

İç demokrasi, iç seçimleri, aday seçimini, gizli oylamayı ve partilerin üye kayıtları veya kayıtların silinmesini vb. düzenleyen hükümleri içerir.

NCRWC’nin Seçim Süreçleri ve Siyasi Partiler Raporu’na göre: “siyasi parti sisteminde reform yapılmadan hiçbir seçim reformu etkili olamaz” ve aşağıdaki endişe alanlarını acil olarak kabul etmektedir:

Yapısal ve örgütsel reformlar – parti örgütleri – Ulusal ve yerel düzeyler – parti içi demokrasi – düzenli parti seçimleri, parti kadrolarının işe alınması, partinin sosyalleşmesi, geliştirilmesi ve eğitimi, araştırma, düşünme ve politika planlama faaliyetleri.

Parti sistemi ve yönetişim – Partileri iyi yönetişimin uygulanabilir araçları haline getirecek mekanizmalar,

Siyasi partilerin kurumsallaşması – parti faaliyetlerini düzenlemek için kapsamlı bir mevzuata duyulan ihtiyaç, vatandaşlık veya taraf devlet olarak kayıt kriterleri – partilerin tanınmaması.

GENEL

Birçok çağdaş kişi “Neden partiler?” sorusuna daha iyimser bir yanıt veriyor. Önde gelen bir yanıt, yasama siyasetinin partiler olmadan istikrarsız olduğudur; dolayısıyla bir şeyler yapmak isteyen ve tercih ettikleri politikaların hakim olmasını isteyen kişiler parti kuracaklardır. Partiler, insan doğası artı liberal özgürlüklerin talihsiz bir sonucu olmaktan çok, etkililiği demokratik kurumlara sokarlar.

Siyasi partiler, insanların siyasi katılımını sağlayan temel araçlardır ve özel, gönüllü kuruluşlar olmalarına rağmen ülke yasalarına tabidirler. Ulusal yasama organlarında temsil edilen partiler kamudan, vergi mükelleflerinden fon almaktadır; dolayısıyla partilerin hem üyelerine hem de kamuoyuna karşı sorumlu olmaları gerekmektedir.

Siyasi partiler, demokrasisinin en önemli aktörleri olduğundan, onların demokratik işleyişi, birincisinin sağlığı ve canlılığıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı hale gelir. Partilerin demokratik işleyiş eksikliği başlıca iki temel noktada kendini gösterir. İlk olarak, partilerin liderliğini ve bileşimini belirleme prosedürü tamamen açık ve kapsayıcı değildir. Bu, tüm vatandaşların siyasete katılma ve seçimlere katılma konusunda eşit siyasi fırsata sahip anayasal hakkını olumsuz yönde etkiler.

İkincisi, siyasi partilerin merkezileştirilmiş işleyiş tarzı, parti milletvekillerini bireysel tercihlerine göre ulusal yasama meclislerinde oy kullanmaktan caydırıyor olmasıdır.

Parti içi demokrasinin yokluğu, siyasi partilerin kapalı otokratik yapılar haline gelmesine katkıda bulunur. Bu, tüm vatandaşların siyasete katılma ve seçimlere katılma konusunda eşit siyasi fırsata ilişkin anayasal haklarını olumsuz yönde etkilemektedir.

Parti İçi Demokrasi Nedir?

Parti içi demokrasi, siyasi partiler içinde, karar almada aşağıdan yukarıya bir yaklaşımı teşvik eden bir dizi kuralın oluşturulması anlamına gelir. Bunu yaparken, farklı kişilerin kapsayıcılığını ve katılımını mümkün kılmak için parti görevlileri arasında etkili bir güç dağılımı sağlanır.

Parti içi demokrasi, “ üyelerinin parti programı yazılımına, personel seçimine ve diğer örgüt içi karar alma süreçleri dahil olmak üzere bir partinin siyasi yaşamında esas olan kararlara katılması” olarak tanımlanabilir (Poguntke ve ark. 2016:10).

Parti içi demokrasi, siyasi partiler içinde yetkinin dağıtılması, üyelerin adil ve kapsayıcı katılımına izin verilmesi ve parti yetkililerinin hesap verebilir kılınması açısından önemlidir.

Ancak, parti içi demokrasinin potansiyel etkisine ilişkin genel bir karamsarlık mevcuttur. Buda, çoğunlukla yerleşik siyasi partilerin, parti üyelerine yalnızca dolaylı olarak katılım hakkı tanıyan uygulamalarından kaynaklanmaktadır.  Zira, parti elitleri genellikle liderlik ve aday seçimi süreci üzerinde önemli bir kontrola sahiptir (Cross 2013, İşçi Partisi 2015, Scarrow 2014b).

Eğer sonuç- (açık ve belirgin seçim tercihleri ve yönetimin güçlü bir yetkiye dayanması)- öncelikse, o zaman bir partinin örgütsel yapısı güçlü bir liderlik gerektirir ve bu da politikanın etkisini azaltma tehlikesiyle karşı karşıya kalındığında, iç demokrasinin kapsamını daraltabilir.

Parti içi demokrasiyi anlamak

Parti içi demokrasi, siyasi partiler içindeki gücün merkezden dağıtılması ve yalnızca üyelerin adil ve kapsayıcı katılımına izin vermek için değil, aynı zamanda suistimal, yolsuzluk ve kötü yönetimle mücadeleye yönelik daha büyük mücadelede parti yetkililerini sorumlu tutmak için de gereklidir.

Parti içi demokrasinin önemi, yolsuzluğu ve yönetim sorunlarını önlemede kullanılabilecek temel unsurların kurumsallaştırılmasında yatmaktadır. Bu hükümler şunlardır:

• Merkezi olmayan ve kapsayıcı parti seçimleri

• Merkezi olmayan ve kapsayıcı politika oluşturma

• Adil disiplin kuralları ve disiplin sonuçları

• İfade, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü

• Şeffaflık ve

• Hesap verebilirlilik.

Siyasi partiler ve üyeleri, davranış kuralları da dahil olmak üzere politikalarına ne kadar sıkı sıkıya bağlı kaldıkları ve uyguladıkları değerlendirilerek, sorumlu tutulabilir. Bu temelde, siyasi parti liderleri, partinin görevini yerine getirmede başarısız olduğu durumlarda üyelerine ve kamuoyuna karşı sorumlu olmalıdır. Bir hesap verebilirlik atmosferi yaratmak için, farklı parti bölgesel yapılarında ve parti ile seçmenler arasında kapsayıcı ve katılımlı bir kültürel bağlılığın olması gerekir; böylece iletişim ulusal düzeyde sürdürülür ve parti seçkinleri izole edilmez.

Üye disiplini konusunda siyasi partilerin, iç disiplin prosedür ve süreçlerinin özgür ve adil olmasını ve bunların üyelere ve seçilmiş temsilcilere karşı adil ve tarafsız bir şekilde uygulanmasını sağlamaları gerekmektedir. Etkili disiplin cezasını geciktirmek kafa karışıklığına neden olur ve üyelerin zaten suçlu bulunurken hizmet etmeye devam etmelerine olanak tanır. Adil disiplin prosedürleri, bu süreçlere parti dışı üyelerden oluşan bir üçüncü taraf organın başkanlık etmesiyle sağlanabilir ve siyasi elitlerin bu süreçler üzerinde modası geçmiş aşırı nüfuz sahibi olmalarına izin verilmemelidir.

Herhangi bir ayrıcalık olmadan ve katı bir tarafsızlıkla işleyen sağlam bir disiplin süreci önemlidir. Parti üyelerinin, parti kurallarına (ve yetkilerine) ya da yasalara aykırı olarak istedikleri gibi hareket etmelerine izin verilmemesini sağlar. Bu aynı zamanda önemlidir çünkü sıradan parti üyeleri, parti içindeki güçlü elitlerin istismarından korunmalıdır. Son olarak, disiplin konularının etkisiz bir şekilde ele alınması, parti üyelerinin veya liderlerin eylemleri konusunda çok az veya hiç hesap verme sorumluluğu olmadığı yönünde bir emsal oluşturma tehlikesi taşır.

Parti İçi Demokrasi Eksikliğinin Sebepleri Nelerdir?

  • Hanedan Siyaseti: Parti içi demokrasinin olmayışı, siyasi partilerde adam kayırmacılığın artmasına katkıda bulunmuştur. Üst düzey parti liderlerinin seçimlerde akrabalarını sahaya çıkarmasıyla, “aile” seçim bölgeleri için halefiyet planları uygulamaya konulmaktadır.
  • Siyasi Partilerin Merkezi Yapısı: Siyasi partilerin merkezi işleyiş şekli, parti milletvekillerini ulusal yasama meclislerinde bireysel tercihlerine göre oy kullanmaktan caydırmaktadır.
  • Kanun Eksikliği: Şu anda pek çok ülke kanunlarında siyasi partilerin iç demokratik düzenlemesine ilişkin açık veya yeterli hükümler bulunmamaktadır. Her ne kadar bazı partilerin iç tüzüklerinde buna değinilse de, iç demokrasiyi uygulama veya seçimleri zorunlu kılma konusunda herhangi bir yasal zorunluluk bulunmamaktadır.
  • Kişilik tutkusu: İnsanlarda kahramanlara tapınma eğilimi vardır ve çoğu zaman bir lider partiyi devralır ve kendi takımını kurar, parti içi demokrasinin tüm biçimlerine son verir.
  • İç Seçimlerin tahrifi: Mevcut parti içi güç depoları, güçlerini pekiştirmek ve statükoyu korumak için iç kurumsal süreçleri manipüle edebilirler.

Güçlü Lider ve Parti Üyeleri

Parti liderleri siyaset ve siyasi partiler açısından büyük önem taşıyor. Genel olarak çağdaş demokrasilerdeki pek çok dönüşüm parti liderleri tarafından tetiklenmektedir. Seçmenleri harekete geçirmekten veya siyasi gücü kendilerinin (veya partilerinin) çıkarlarına en uygun şekilde kullanmaktan, daha yüksek kalitede bir yönetim için politika oluşturmaya kadar bir dizi eylemi takip ederler.

Özellikle partileri içinde liderler siyasi personelin alınmasında aktif olarak yer alıyor; parti politikası gündeminin benimsenmesinde, belirlenmesinde ve desteklenmesinde; seçmenlerle bağlantı kurma da; partiyi koordine etmek ve örgütünü şekillendirmede; veya kamu imajı haline gelmesini sağlamada (Cross ve Pilet, 2016; Hazan ve Rahat, 2010; Norris, 1997; Scarrow ve diğerleri, 2000; Webb ve diğerleri, 2012).

Siyasi partiler örgütsel temellerine daha az bağımlı hale gelirken, liderlik figürlerine daha fazla bağımlı hale geliyor. İster yeni partiler, ister kenar partiler, ister ana akım partiler olsun, liderler öne çıkıyor. Sonuç olarak liderlerin devamlılığı ve istikrarı, partilerinin siyasi arenada kalıcılığını sağlamaktadır (Deegan-Krause ve Haughton, 2018).

Bu işlevler, yetenekler ve yönelimler daha geniş bir liderlik tarzı kavramı altında toplanmıştır. Zamanla çeşitli teoriler ve bunları test eden ampirik araştırmalar, parti liderlerinin özelliklerini belirlemeye çalıştı. Karizmatik Liderlik Teorisi, kendine güven, etkilemeye yönelik güçlü motivasyon, ahlaki doğruluk konusunda güçlü inanç, esneklik ve sosyal uyum gibi çeşitli özelliklerin varlığını vurgular; bunların hepsi liderin karizmasına ve etkililiğine yardımcı olur (House, 1991; Zaccaro ve diğerleri, 1991).

Parti üyelerinin liderler hakkındaki algıları çeşitli nedenlerden dolayı önemlidir. Parti üyeleri, parti örgütü ve partinin seçimlerde kalıcı olarak hayatta kalması için önemli varlıklar olmaya devam ediyor. Parti üyelerinin artık kampanyalarda önemli bir gelir ve personel kaynağı olmadığı doğru olsa da, siyasi partilerin işleyişi için vazgeçilmez olmaya devam ediyorlar. Bu önemin bir göstergesi olarak, Avrupa’daki birçok siyasi partinin, zamanla azalmayan bir üyelik listesi vardır (Gherghina ve diğerleri, 2018).

Parti üyelerinin liderleri algılama şekli önemli bir harekete geçirici etkiye sahiptir. Bu harekete geçiş, hem partinin çeşitli birimlerine yönelik faaliyetlerle ya da farklı makamlara aday olarak partinin iç yaşamında yer almayı, hem de partinin dış yaşamında seçim kampanyaları sırasında ve dışında diğer seçmenlerle iletişim halinde olmasını ifade etmektedir. Ayrıca, eğer lider iktidarda kalmak ve tabanı için meşru olmak istiyorsa, üyelerin algısı hayati önem taşıyor. Parti üyelerinin gözünde liderliğin meşruiyeti, yüksek parti bağlılığı (düşük iç çatışma), partinin kapsayıcı liderlik seçim prosedürlerini kullanması durumunda seçim desteği ve diğer partilerle müzakereler için potansiyel bir temel gibi ilgili sonuçlara sahiptir. Örneğin, parti üyeleri tarafından sağlanan meşruiyet, siyasi koalisyonların veya seçim ittifaklarının oluşumuna ilişkin tartışmalarda liderlerin konumlarını güçlendirebilir. Yüksek meşruiyet, liderlerin partileri adına konuşması ve çok az veya hiç iç çekişme olmadan istikrarı göstermesi anlamına gelir; bu özelliklere genellikle koalisyon ortakları tarafından değer verilmektedir.

Büyük siyasi partilerin çoğunda, çeşitli düzeylerdeki örgütsel görevlere yapılan seçimler zorluklarla doludur. Liderliğin çoğunlukla parti yönetimine hakim olan bir parti görevlileri zümresi tarafından belirlendiği gözlemlenmiştir. Partinin ulusal örgütsel veya karar alma organı üyelerinin katıldığı seçimler yapıldığında bile, sadece parti seçkinlerinin önceden belirlediği adaylar, diğer üyeler tarafından desteklenir.

Siyasi partilerdeki parti seçkinlerinin bileşimi de, büyük bir sorundur. Çok sayıda araştırma bulgusu, partilerin merkezi ve müphem çalışmalarının, partiye katılımların nüfusun belirli kesimlerinden olmalarına ve toplumun geri kalanının dışlanmasına yol açtığını ileri sürmektedir. Raporlar, yeterli sosyal ve finansal kaynaklara sahip parti üyelerine, yarışan seçimler için adaylık dağıtılırken, öncelik verildiğini öne sürüyor.

Ayrıca, son dönemde parti adayı olarak çok sayıda şüpheli geçmişi olan adaylar öne çıkabiliyor. Partiler için yasal olarak uygulanabilir bir mekanizma mevcut olmadığından, demokratik işleyişin eksikliği, insanların büyük bir bölümünü liderlik pozisyonlarından ve siyasi yarışmalar için seçim adaylığından alıkoymaktadır.

Araştırmalar sonucunda, parti liderlerini görevden almanın zor olduğu, parti gündemini belirlerken sıradan üyelerle çok az tartışma veya istişare yapıldığı, genç politikacıların parti kademelerinde yükselme ve nüfuz kazanmalarının güç olduğu ve aile bağlantılarının etkisinin devam ettiği, ortaya çıktı.

Demokrasi ruhu sadece parti görevlilerinin temsiliyetinde değil, partilerin seçilmiş temsilcilerinde de eksik görülüyor. Bu nedenle milletvekillerinin takdire bağlı özerkliği, parti liderliğine bağımlı hale geliyor. Neticede, seçilmiş temsilciler, kendilerini yasama meclisine seçen seçim bölgesinden ziyade, parti liderine ve partinin otoritesine karşı sorumlu ve cevap verecek durumda hissediyorlar.

NETİCE:

Siyasi partiler, demokratik veya demokratik olmayan iç karar alma süreçlerine sahip olabilir. Üyelere söz hakkı verilebilir veya parti seçkinlerine parti liderlerini seçme ve seçimler için aday seçme konusunda tam yetki verilebilir. Siyasi partiler içindeki demokratik süreçler, demokrasinin bir devlet için daha çok faydalı olmasını yaratır: seçimler yoluyla hesap verebilirliği teşvik eder, üyelerin görüşlerinin daha iyi temsil edilmesini sağlar ve politikacıları iktidara ulaşmak için rekabet etmeye teşvik eder.

Ancak, siyasi partilerin iç işleyişinde şeffaflık ve hesap verebilirliğin gerektiği kadar olmayışı, özellikle gelişmekte olan ülkeler dahil pek çok ülkede parlamenter demokrasinin istikrarlı işleyişi açısından ciddi sonuçlar doğurmaktadır. İç seçimlerin özgür ve adil olmaması, parti üyeliklerinin dağıtılmasındaki şüpheli prosedür, seçimlere katılan adaylar hakkında bilgi eksikliği ve kampanya finansmanının karanlık alanı, siyasi parti reformlarına yönelik artan ihtiyaç konusunda acilen ciddi bir kamuoyu tartışmasını gerektirmektedir.

Pek çok ülkede, seçim reformlarına ilişkin hükümet tarafından oluşturulan çeşitli komiteler tarafından öne sürülen ve siyasi partilerin daha şeffaf çalışmasını, siyasi partilerin iç yapılarını ve parti içi demokrasiyi yönetmek için düzenleyici bir çerçevenin getirilmesini güçlü bir şekilde savunan bir dizi öneri var.

Bunların arasında, parti üyelerinin liderlerini doğrudan seçmeleri de var. Bu hesap verebilirliği teşvik edecek ve üyelere parti içinde daha geniş bir ses verecektir. Parti üyeleri ayrıca veto veya ‘güvensizlik’ oyu kullanarak aday seçimini etkileyebilmelidir. Bu, parti elitlerinin stratejik kararlar almalarını sağlarken adaylık sistemindeki usulsüzlükleri önlemelerini sağlayacaktır. Seçilmiş temsilciler, partilerinde açıkça muhalefet edebilmeli ve partiler daha düzenli toplantılar yapmalı ve parti içinde açık diyalog teşvik edilmelidir. Bu reformlara yasal statü kazandırmaya yardımcı olmak için siyasi partileri yöneten yasalarda değişiklik yapılmalıdır.

Demokrasi, kurumlardan daha fazlasını gerektirir. Aynı zamanda insanların bu kurumları iyi niyetle kullanmalarını ve onlara inanmalarını gerektirir. Bireylerin önemli tartışmaları teşvik etmelerini, muhalefete izin vermelerini ve gücü kötüye kullanmak yerine uzlaşma aramalarını gerektirir. Bu bakımdan, siyasi partileri daha fazla demokratikleştirmek, bir bütün olarak ülke siyasetini geliştirmeye yönelik önemli bir adımdır.

KAYNAK:

drishtiias.com 29/Sept/2022, Democracy in Political Parties

By Isäm BartlettZaakir Jardine and Robyn Pasensie, 6 JAN 2021, mg.co.za, Understanding Intra party Democracy,

John Ishiyama, 29 September 2021,Published onlineoxfordre.com, Political Parties and Democratization,

AMBAR KUMAR GHOSH, SEP 15 2020, orfonline.org, Reinstating the imperative of inner-party democracy

ndi.org, POLITICAL INCLUSION OF MARGINALIZED GROUPS

Research Foundation for Governance in India, 30 Jan 2011, Democracy Within and Without

March 27, 2016, GKTODAY, Inner Party Democracy

TOBIAS BÖHMELTLAWRENCE EZROWRONI LEHRER, doi.org, 31 January 2022, Populism and intra-party democracy.

The British Journal of Politics and International Relations, Sergiu Gherghina, doi.org, August 3, 2020, Party members and leadership styles in new European democracies

KOBİ-Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler: Yerel Güç, Küresel Erişim

Serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde gerek ulusal gerekse uluslararası pazarlarda etkin bir rekabet ortamının oluşturulmasında büyük katkısı olan KOBİ’ler endüstriyel yapının vazgeçilmez bir parçası konumundadır. KOBİ’lerin işsizliğin azaltılması ve yeni iş alanlarının yaratılması konularında sağladıkları katkı ekonomimizin gelişimi açısından büyük öneme sahiptir. Ayrıca, KOBİ’ler dengeli ve sürdürülebilir ekonomik ve sosyal kalkınma konusundaki önemli rolleriyle ve piyasa koşullarına kendilerini uyarlayabilen esnek yapılarıyla ekonomimizin en önemli değerlerindendir.

KOBİ nedir?

Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler (KOBİ’ler), özellikle gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere çoğu ekonomide önemli bir rol oynamaktadır. KOBİ’ler dünya çapındaki işletmelerin çoğunluğunu oluşturmaktadır ve istihdam yaratılmasına ve küresel ekonomik kalkınmaya önemli katkılarda bulunmaktadır. Dünya çapında işletmelerin yaklaşık %90’ını ve istihdamın %50’sinden fazlasını temsil ediyorlar. Kayıtlı KOBİ’ler gelişmekte olan ekonomilerde milli gelirin (GSYİH) %40’ına kadar katkıda bulunur. Kayıt dışı KOBİ’ler dahil edildiğinde bu rakamlar önemli ölçüde daha yüksektir. Tahminlerimize göre, KOBİ gelişimini dünyadaki birçok hükümet için yüksek bir öncelik haline getiren, artan küresel işgücünü emmek için 2030 yılına kadar 600 milyon işe ihtiyaç duyulacak. Gelişmekte olan pazarlarda, kayıtlı işlerin çoğu, 10 işten 7’sini yaratan KOBİ’ler tarafından oluşturulmaktadır. Bununla birlikte, finansmana erişim, KOBİ büyümesinin önündeki önemli bir kısıtlamadır ve gelişmekte olan pazarlarda ve gelişmekte olan ülkelerde KOBİ’lerin işlerini büyütmek için karşı karşıya kaldıkları en çok bahsedilen ikinci engeldir.

KOBİ’ler, belirli bir sayıdan daha az çalışanı istihdam eden bağlı olmayan, bağımsız firmalar olarak tanımlanmaktadır. Bu sayı ulusal istatistik sistemleri arasında değişiklik gösterir. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi en sık üst sınır 250 çalışandır. Bununla birlikte, bazı ülkeler sınırı 200 çalışan olarak belirlerken, Amerika Birleşik Devletleri KOBİ’leri 500’den az çalışanı olan firmaları dahil olarak kabul etmektedir. Küçük firmalar genellikle 50’den az çalışanı olan firmalarken, mikro işletmeler en fazla on ve bazı durumlarda beş çalışana sahiptir. KOBİ’leri tanımlamak için finansal varlıklar da kullanılmaktadır. Avrupa Birliği’nde, KOBİ’lerin yıllık cirosu 40 milyon Avro veya daha az ve/veya bilanço değeri 27 milyon Avroyu aşmayan olmalıdır.

Ekonomik katkıları nedir?

KOBİ’ler, çoğu yeni iş için kaynak sağlayarak OECD bölgesindeki ekonomik büyümede önemli bir rol oynamaktadır. OECD işletmelerinin %95’inden fazlası, çoğu ülkede istihdamın %60-70’ini oluşturan KOBİ’lerdir. Daha büyük firmalar küçüldükçe ve daha fazla işlevi dışarıdan temin ettikçe, KOBİ’lerin ekonomideki ağırlığı artıyor.

Ek olarak, üretkenlik artışı – ve dolayısıyla ekonomik büyüme –  daha küçük firmaların doğum ve ölümünde, giriş ve çıkışlarında var olan rekabetten güçlü bir şekilde etkilenir. Bu süreç, rekabetçi sürecin ve yapısal değişimin önemli bir parçası olan yüksek iş devir oranlarını ve işgücü piyasalarında dalgalanmayı içerir. Küçük girişimlerin yarısından daha azı beş yıldan fazla hayatta kalıyor ve yalnızca bir kısmı endüstriyel yenilik ve performansı süren yüksek performanslı şirketlerden oluşan çekirdek grup haline geliyor. Bu, hükümetlerin, bu firmaların büyümeye sağlayabilecekleri katkıları optimize etmek amacıyla, firma yaratma ve genişletme üzerinde etkisi olan politikalarda ve çerçeve koşullarında reform yapma ihtiyacının altını çiziyor.

Özel politik tepkiler gerektirebilecek belirli güçlü ve zayıf yönleri vardır. Yeni teknolojiler ve küreselleşme birçok faaliyette ölçek ekonomilerinin önemini azalttıkça, daha küçük firmaların potansiyel katkısı artmaktadır. Bununla birlikte, KOBİ’lerin karşılaştığı geleneksel sorunların çoğu -finansman eksikliği, teknolojiden yararlanmadaki zorluklar, sınırlı yönetimsel yetenekler, düşük üretkenlik, düzenleyici yükler- küreselleşmiş, teknoloji odaklı bir ortamda daha şiddetli hale geliyor. Küçük firmaların yönetim becerilerini, bilgi toplama kapasitelerini ve teknoloji temellerini yükseltmeleri gerekir. Hükümetlerin KOBİ’lerin finansmana, bilgi altyapılarına ve uluslararası pazarlara erişimini iyileştirmesi gerekmektedir. Girişimciliğe ve küçük işletmelerin kurulmasına ve büyümesine elverişli düzenleyici, yasal ve finansal çerçevelerin sağlanması bir önceliktir. Kamu-özel sektör ortaklıklarını ve küçük firma ağlarını ve kümelerini teşvik etmek, dinamik bir KOBİ sektörüne giden en hızlı yol olabilir. Yerel üretim sistemlerinde gruplanan KOBİ’ler, genellikle büyük entegre firmalara göre müşteri ihtiyaçlarına daha esnek ve duyarlı olabilir.

KOBİ ve Girişimciliğin Finansmanına Yaklaşımlar: Araç Yelpazesinin Genişletilmesi

Banka kredileri, başlangıç, nakit akışı ve yatırım ihtiyaçlarını karşılamak için genellikle büyük ölçüde geleneksel borçlara bağımlı olan birçok KOBİ ve girişimci için en yaygın dış finansman kaynağıdır. Her ne kadar küçük işletmeler tarafından yaygın olarak kullanılsa da, geleneksel banka finansmanı KOBİ’ler, özellikle de daha yüksek risk-getiri profiline sahip daha yeni, yenilikçi ve hızlı büyüyen şirketler için zorluklar yaratmaktadır.

Faaliyetlerinde mülkiyet ve kontrol değişiklikleri gibi önemli geçişler gerçekleştiren şirketlerin yanı sıra sermaye yapılarını kaldırmak ve geliştirmek isteyen KOBİ’ler içinde de sermaye boşlukları mevcuttur. Pek çok firmanın son ekonomik ve mali krizden sağ çıkabilmek için kaldıraç oranını artırmak zorunda kalmasıyla, uzun süredir devam eden sermaye yapılarını güçlendirme ve borçlanmaya bağımlılığı azaltma ihtiyacı daha acil hale geldi. Gerçekten de, KOBİ’lerin aşırı borçlanma sorunu, firmaların borçlarını artırmalarına imkan veren mekanizmalara (örneğin doğrudan borç verme, kredi garantileri) odaklanma eğiliminde olan krize yönelik politika tepkileri nedeniyle daha da kötüleşmiş olabilir. Aynı zamanda, birçok OECD ülkesindeki bankalar, daha katı ihtiyati kurallara uymak amacıyla bilançolarını daraltıyorlar.

Banka finansmanı KOBİ sektörü için hayati önem taşımaya devam ederken, kredi kısıtlamalarının KOBİ’ler ve girişimciler için “yeni normal” haline geleceğine dair yaygın bir endişe var. Bu nedenle, KOBİ’lerin ve girişimcilerin yatırım, büyüme, yenilik ve istihdam alanlarındaki rollerini oynamaya devam edebilmelerini sağlamak için mevcut finansman araçlarının kapsamının genişletilmesi gerekmektedir.

Araç yelpazesinin genişletilmesi, değişen koşullarda erişebilecekleri tüm finansman araçlarına ilişkin anlayışı geliştirerek ve paydaşlar arasında yeni yaklaşımlar ve yenilikçi politikalar hakkında tartışmayı teşvik ederek, KOBİ’lerin ve girişimcilerin kullanabileceği finansman seçeneklerinin genişletilmesine yardımcı olacaktır.

Bunlar, “varlığa dayalı finans”, “alternatif borç”, “hibrit araçlar” ve “özsermaye araçları” dahil olmak üzere doğrudan borca alternatif olan geniş bir yelpazedeki dış finansman teknikleridir.

OECD ülkeleri genelinde ve giderek artan oranda gelişmekte olan ekonomilerde varlığa dayalı finansman, KOBİ’ler tarafından işletme sermayesi ihtiyaçları için, iç ve dış ticareti desteklemek amacıyla ve kısmen de yatırım amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle Avrupa’da, bu araçların KOBİ’lere yönelik yaygınlığı geleneksel banka kredileriyle aynı seviyededir ve küresel mali krizin arz tarafındaki yansımalarına rağmen, spesifik mali dilim son on yılda istikrarlı bir şekilde büyümüştür.

Varlık bazlı finansman yoluyla firmalar, kendi kredi itibarlarından ziyade, alacak hesapları, envanter, makine, ekipman ve gayrimenkul dahil olmak üzere belirli varlıkların değerine dayalı olarak finansman elde ederler. Bu sayede geleneksel kredilere erişimde zorluk yaşayan genç ve küçük firmaların ihtiyaçlarına cevap verilebilir. Teminatlı geleneksel kredilendirmeye göre daha esnek koşullar sağlayan varlığa dayalı kredilendirme, son yıllarda gelişmiş ve etkili yasal sistemlere ve gelişmiş finansal uzmanlığa ve hizmetlere sahip ülkelerde de yaygınlaşmaktadır.

Varlığa dayalı finansmanı teşvik etmeye yönelik politikalar öncelikle, kredileri güvence altına almak için geniş bir varlık kümesinin kullanılmasına olanak sağlamanın anahtarı olan düzenleyici çerçeveyle ilgilidir. OECD ülkeleri genelinde, uzun vadeli krediyle ilgili kredi standartlarını karşılayamayan işletmeler için varlığa dayalı finansmanı destekleyen aktif politikalar mevcuttur. Özellikle faktoring, KOBİ’lerin ticaret finansmanına erişimini kolaylaştıracak ve değer zincirlerine dahil olmalarını teşvik edecek bir araç olarak desteklenmektedir.

Varlığa dayalı finansman, KOBİ finansman ortamında yaygın olarak kullanılan bir araç olmasına rağmen, alternatif borç biçimlerinin KOBİ sektörü tarafından kullanımı , yapılandırılmış finansmana uygun olan ve yatırım yapmak ve büyüme fırsatlarını yakalamak için sermaye piyasalarına erişimden faydalanabilecek, daha büyük bir bölüm içinde bile sınırlı olmuştur. Aslında alternatif borç, KOBİ’lere finansmanı bankalardan ziyade sermaye piyasasındaki yatırımcıların sağlaması açısından geleneksel kredilendirmeden farklıdır. Başta orta ölçekli şirketler olmak üzere KOBİ’lere yönelik bir kurumsal tahvil piyasasının geliştirilmesini teşvik etmek için, politika yapıcılar, daha fazla katılım ve likidite sağlamak amacıyla özellikle yatırımcılara yönelik şeffaflık ve koruma kuralların hedeflendiler. Son programlar aynı zamanda KOBİ ticaret mekanlarının oluşturulmasını ve borsaya kote olmayan ve daha küçük şirketlerin katılımını da teşvik etmiştir. Bazı ülkelerde kamu kuruluşları, KOBİ tahvil piyasasını hedef alan fonlara özel yatırımcılarla birlikte, KOBİ tahvil piyasasının gelişimini teşvik etmek amacıyla katılmaktadır.

Bazı ülkelerde düzenleyici çerçeve, daha az sıkı raporlama ve kredi derecelendirme gerekliliklerine tabi olan borsaya kote olmamış şirketler tarafından şirket tahvillerinin özel satışına( küçük bir yatırımcı grubuna, genellikle bilgili bireysel yatırımcılara ve yatırım fonları ve bankalar gibi kurumlara sunulma, halka açık değil.) izin vermektedir. Ancak ihraç edenler ilişkin bilgi eksikliği ve standartlaştırılmış dokümantasyon, likit olmayan ikincil piyasalar ve sektör aktörleri ve yargı bölgeleri arasındaki iflas yasalarındaki farklılıklar gibi faktörler, şu anda bu piyasaların gelişimini sınırlandırmaktadır.

KOBİ menkulleştirmesi, (ipotekli) tahviller ve özel satışlar, banka kredilerini tamamlamak, bir şekilde kredi kanalını onarmak ve KOBİ’lerin finansman kısıtlamalarını hafifletmek ve aynı zamanda piyasa katılımcıları arasında riski daha iyi dağıtmak amacıyla teşvik edilebilecek üç finansman aracıdır.

Sermaye piyasalarına dayanan borçlanma menkul kıymetleştirmesi ve teminatlı tahviller, bankaların refinansmanı ve portföy risk yönetiminin bir aracı olarak küresel kriz öncesinde yüksek oranlarda artmıştı. Ancak krizin ardından bu araçlar giderek daha fazla inceleme ve eleştiriye maruz kaldı ve piyasalar hızla düştü. Ancak kriz sonrası bankacılık sektöründeki borçların azaltılması, KOBİ kredilerini genişletmek için etkin ve şeffaf bir menkul kıymetleştirme piyasasına duyulan ihtiyaç hakkındaki tartışmanın yeniden canlanmasına katkıda bulundu. Son yıllarda, menkul kıymetleştirme piyasalarının yeniden faaliyete geçmesi için uluslar üstü ve ulusal düzeyde yeni önlemler getirilmiş ve bazı ülkeler, KOBİ kredilerinin teminatlı tahvillerde varlık sınıfı olarak kullanılmasına izin vermeyen sınırlamaları kaldırmıştır.

“Menkul kıymetleştirilmiş KOBİ kredileri” ve “ipotekli tahviller” iki farklı türde borç finansman aracıdır. Aralarındaki temel fark, yapılandırılma şekilleri ve kullandıkları teminat türüdür. “Menkul kıymetleştirilmiş KOBİ kredilerinde, KOBİ kredileri bir havuzda toplanarak yatırımcılara menkul kıymet olarak satılmaktadır. Bu menkul kıymetlerden elde edilen nakit akışları, temelde KOBİ kredilerinden elde edilmektedir. Bunun aksine, “ipotekli tahviller” bankalar veya ipotek kurumları tarafından ihraç edilir ve belirli bir varlık havuzuyla desteklenir. Bu varlıklar tahviller için teminat görevi görüyor, bu da yatırımcıların temerrüt durumunda bunlar üzerinde imtiyazlı hak sahibi olduğu anlamına geliyor. İkisi arasındaki diğer bir fark, teminatlı tahvillerin çifte rücu imkanı sunmasıdır; bu, yatırımcıların hem ihraççı hem de teminat havuzu üzerinde hak sahibi olduğu anlamına gelir.

Kitlesel fonlama 2000’li yılların ortasından bu yana hızlı bir şekilde ve son birkaç yılda artan bir oranda büyümüştür; ancak yine de işletmeler için finansmanın çok küçük bir payını temsil etmektedir. Bu aracın bir özelliği, bir işletmeden ziyade belirli projelerin finansmanına hizmet etmesidir. Özellikle kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve eğlence endüstrisi tarafından, parasal olmayan faydaların veya gelişmiş topluluk deneyiminin bağışçılar ve yatırımcılar için önemli motivasyonları temsil ettiği yerlerde kullanılmaktadır. Bununla birlikte, zamanla kitle fonlaması diğer birçok sektörde alternatif bir finansman kaynağı haline geldi ve çok çeşitli kar amacı güden faaliyetleri ve işletmeleri desteklemek için giderek daha fazla kullanılıyor.

Teknolojik gelişmelerin hızı, kitlesel fonlamanın hızlı bir şekilde yayılmasını sağlarken, düzenleyici ortam, özellikle bazı ülkelerde hala yasal olmayan menkul kıymet bazlı kitlesel fonlamanın kullanımının genişlemesini sınırladı. Bu nedenle, son yıllarda kitlesel fonlama, bazı OECD ülkelerindeki düzenleyiciler tarafından yakından ilgi görmüş ve bu finansman kanalının gelişimini kolaylaştırırken, şeffaflık ve yatırımcıların korunmasına ilişkin endişeleri de gidermeyi amaçlamıştır.

Borç ve özsermaye özelliklerini tek bir finansman aracında birleştiren hibrit araçlar piyasası, OECD ülkelerinde eşitsiz bir şekilde gelişti, ancak son zamanlarda politika yapıcıların ilgisini çekti. Bu teknikler, yaşam döngülerinde bir dönüm noktasına yaklaşan, işin riskleri ve fırsatlarının arttığı, sermaye enjeksiyonuna ihtiyaç duyulduğu ancak borç finansmanı veya özsermayeye erişimlerinin sınırlı olduğu veya hiç olmadığı ya da mal sahipleri, özsermaye finansmanına eşlik edecek olan kontrolün seyrelmesini istemeyen firmalar için cazip bir finansman biçimini temsil etmektedir. Bu, hızlı büyüyen genç şirketler, ortaya çıkan büyüme fırsatlarına sahip yerleşik firmalar, geçiş veya yeniden yapılandırma sürecinden geçen şirketlerin yanı sıra sermaye yapılarını güçlendirmek isteyen şirketler için geçerli olabilir. Aynı zamanda bu teknikler, köklü ve istikrarlı bir kazanç gücü, pazar konumu ve belirli düzeyde finansal beceri gerektirdiğinden pek çok KOBİ için pek uygun değildir.

Özsermaye finansmanı, yenilikçiliği, değer yaratmayı ve büyümeyi sürdürmek için uzun vadeli kurumsal yatırım arayan şirketler için kilit öneme sahiptir. Özsermaye finansmanı özellikle yeni, yenilikçi ve yüksek büyüme gösteren firmalar gibi yüksek risk-getiri profiline sahip şirketler için geçerlidir. Çekirdek ve erken aşama özsermaye finansmanı, firma yaratma ve geliştirmeyi hızlandırabilirken, KOBİ’lerin halka arz edilmesine yönelik özel platformlar gibi diğer özsermaye araçları, büyüme odaklı ve yenilikçi KOBİ’ler için mali kaynaklar sağlayabilir.

 1970’lerin sonlarından bu yana çok sayıda KOBİ kamu sermaye piyasası (veya “yeni piyasa”) yaratılmıştır. Ancak bu borsaların çoğu, kayıtlanmaya yeterli sayıda şirketi çekmede veya aktif piyasaları sürdürmek için yeterli ticareti sağlamada başarısız oldu. Zorluklar arasında yüksek kayıt ve bakım maliyetleri, KOBİ’lere yönelik idari ve düzenleyici yüklerin yanı sıra küçük işletmelerde eşitlikçi kültürel ve yetersiz yönetim uygulamalarının olmayışı yer almaktadır. Piyasanın yatırımcı tarafında ise yatırım düzeyine göre yüksek izleme maliyetleri ve düşük likidite düzeyleri önemli bir caydırıcı unsur olarak karşımıza çıkıyor. Buna ek olarak, ticaret uygulamalarındaki son gelişmeler, KOBİ kayıtlanmalarına destek ve likidite sağlanmasında önemli bir rol oynayan aracılara yönelik ekonomik teşvikleri azaltmıştır.

Bazı ülkelerde, likidite eksikliğini gidermek için hükümet politikaları, perakende yatırımı veya menkul kıymet işlemlerinde vergilerin azaltılmasını desteklemektedir. Son zamanlardaki düzenleyici yaklaşımlar, bu platformların özel düzenleme ve altyapı gerektirebileceğini kabul etmektedir. Ancak temel zorluk, KOBİ’ler için daha fazla esneklik ve daha düşük maliyetler ile piyasa bütünlüğünü, şeffaflığı ve iyi kurumsal yönetimi korumak için gerekli özenin gösterilmesi arasında doğru dengenin sağlanmasıdır.

 OECD ve OECD üyesi olmayan ülkelerde özel sermaye yatırımları son on yılda önemli ölçüde gelişti. Bu, kamu piyasalarında son dönemde yaşanan durgunluğu kısmen telafi etmiş olsada, küresel mali krizin ardından çıkış seçenekleri özel sermaye yatırımcıları için de daha zorlu hale geldi. Satın alma, özel sermaye piyasalarında yaygın yatırım şeklidir ve KOBİ’leri yalnızca sınırlı bir dereceye kadar ilgilendirmektedir; ancak yatırımcılar portföylerinde getiri ve çeşitlendirme arayışına girdikçe üst düzey KOBİ’lere olan ilgi son yıllarda artmıştır. Öte yandan, risk sermayesi (yeni başlanan işe yatırılan para) ve sponsor yatırım, yenilikçi, yüksek büyüme potansiyeline sahip başlayanlar için, yalnızca olmasa da, esas olarak yüksek teknoloji alanlarında yeni finansman fırsatları sağlıyor. Sendikalar, dernekler ve ağlar aracılığıyla sektör daha resmi ve organize hale geldikçe, son on yılda rolleri arttı.

Yeni başlanan işe yatırılan para ve iş sponsorları, farklı motivasyonlar, hedefler, ölçek ve işletme modelleriyle karakterize edilir, ancak erken aşamadaki firmaların finansman sürekliliğini oldukça tamamlayıcıdırlar. İş sponsorları, destekledikleri bazı işletmelerin ihtiyaç duyacağı devam finansmanını sağlamak için iyi işleyen bir risk sermayesi piyasasına ihtiyaç duymaktadır. Aynı zamanda iyi gelişmiş bir sponsor piyasası, daha fazla yatırım fırsatı yaratabilir ve risk sermayedarları için işlem akışlarını artırabilir.

TÜRKİYE’de durum

Ekonomik kalkınmışlık düzeyi ne olursa olsun küçük ve orta ölçekli işletmelerin yani Kobilerin, küreselleşmenin yarattığı şiddetli rekabet ortamında ulusal ekonomilerin gelişmesi ve korunması bakımından ülke ekonomisi için vazgeçilmez bir unsur olduğu bilinmektedir. KOBİLER; ekonomiye dinamizm kazandırma, istihdam sağlama ve yeni iş olanakları yaratma, esneklik ve yenilikleri teşvik etme, bölgesel kalkınmayı canlandırma ve hızlandırma, rekabetin korunması, dengeli ekonomik ve sosyal kalkınmanın sağlanması ve sürdürülmesine katkı sağlanması gibi alanlarda etkili bir rol oynamaktadırlar.  

2021 yılı itibari ile Sanayi ve hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren 3 milyon 568 bin girişim KOBİ sınıfına girmektedir. KOBİ’ler Türkiye’deki işletmelerin %99,7’sini oluşturmakta ve  toplam istihdamın %71’ini, personel maliyetinin %48,3’ünü, cironun %44’ünü, üretim değerinin %37,3’ünü ve faktör maliyetiyle katma değerin %35,5’ini sağlamaktadırlar. Bu oranlar ülke ekonomisinde KOBİ’lerin yeri ve öneminin büyüklüğünü çarpıcı olarak göstermektedir

Büyüklük gruplarına göre temel göstergelerin oransal dağılımı (%), 2021

TUİK İstatistik

{ 25 Mayıs 2023 tarihli ve 32201 sayılı Resmi Gazete’de “Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Yönetmeliği (Karar Sayısı: 7297)” yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu Yönetmelikle Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin (KOBİ) tanım, nitelik ve sınıflandırılmasında bazı değişiklikler yapılmıştır.

Yapılan değişikliklerden öne çıkan bazı hususlar özetle aşağıda gibidir.

1) KOBİ Tanımı

Yeni Yönetmelik ile KOBİ tanımında yer alan yıllık çalışan sayısının 250 kişiden az olma kriteri korunmuş; yıllık net satış hasılatı veya mali bilançosundan herhangi birinin 250 milyon Türk Lirasını aşmama kriteri ise 500 milyon Türk Lirasına yükseltilmiştir.

2) KOBİ’lerin sınıflandırılması

Aynı Yönetmelik ile KOBİ’lerin; mikro işletme, küçük işletme ve orta büyüklükteki işletme sınıflandırılmasında da dikkate alınan çalışan sayısı kriteri korunmuş, yıllık net satış hasılatı veya mali bilanço kriteri ise yükseltilmiştir.

Yeni düzenleme ile oluşan KOBİ sınıflaması şöyle:

KOBİ     ÇALIŞAN SAYISIMALİ KRİTER
MİKRO İŞLETME:10’dan az çalışan10 milyon TL
KÜÇÜK İŞLETME:50’den az çalışan100 milyon TL
ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETME:250’den az çalışan500 milyon TL}

Ekonomik faaliyetlerin istatistiki sınıflamasına (NACE Rev.2) göre 2021 yılında KOBİ’lerin; %36,5’i toptan ve perakende ticaret, motorlu kara taşıtlarının ve motosikletlerin onarımı sektöründe faaliyet gösterirken, %14,9’u ulaştırma ve depolama sektöründe, %12,3’ü ise imalat sanayi sektöründe faaliyet gösterdi.

2021 yılına ilişkin olarak; toptan ve perakende ticaret, motorlu kara taşıtlarının ve motosikletlerin onarımı faaliyetlerindeki KOBİ istihdamının toplam KOBİ istihdamı içerisindeki oranı %27,4 olurken, personel maliyeti için bu oran %24,1, ciroda %54,5, faktör maliyetiyle katma değerde %25,1 ve üretim değerinde ise %15,8 olarak gerçekleşti.


KOBİ girişimleri için 2009 yılında çalışan başına ortalama katma değer 15 bin TL iken, 2021 yılında bu değer 78 bin TL oldu. KOBİ grupları içerisinde 2009 ve 2021 yılları için en yüksek çalışan başına katma değer sırasıyla 29 bin TL ve 173 bin TL ile orta ölçekli girişimlerde gerçekleşirken, aynı yıllar için bu değerler küçük ölçekli girişimler için sırasıyla 19 bin TL ve 86 bin TL, mikro ölçekli girişimler için ise 8 bin TL ve 28 bin TL olarak gerçekleşti.

İmalat sanayindeki KOBİ’ler teknoloji düzeylerine göre sınıflandırıldığında, %55,9’u düşük teknoloji sınıfında üretim yaparken, büyük ölçekli girişimlerde bu oran %45,9 oldu.

KOBİ büyüklük gruplarına göre incelendiğinde; mikro ölçekli girişimlerin %57’si düşük teknoloji sınıfında üretim yaparken,  %31,2’si orta-düşük teknoloji, %11,2’si orta-yüksek teknoloji ve %0,6’sı yüksek teknoloji sınıfında üretim yaptı. Buna karşılık küçük ölçekli girişimlerde bu oranlar sırasıyla %51,3, %30,4, %17,2 ve %1 iken orta ölçekli girişimlerde %50,4, %29,1, %19 ve %1,4 oldu.

2020 yılında doğan KOBİ girişim sayısının, 2020 yılındaki aktif KOBİ girişim sayısına oranı (girişim doğum oranı) %14,8 ve 2020 yılında doğan KOBİ girişimlerindeki istihdamın, 2020 yılındaki aktif KOBİ’lerin toplam istihdamı içerisindeki payı %7,0 iken, 2021 yılında bu oranlar girişim doğum oranında %16,1’e, istihdam payında ise %7,7’ye yükselmiştir.

KOBİ’lerin 2021 yılında en yüksek doğum oranı %17,2 ile mikro ölçekli girişimler olurken bunu sırasıyla %5 ile küçük ölçekli ve %3,6 ile orta ölçekli girişimler takip etmiştir. Yine doğan girişimlerin istihdam içerisindeki oranlarında en yüksek oran %12,9 ile mikro ölçekli girişimler olurken, bunu %3,1 ile küçük ölçekli ve %1,8 ile orta ölçekli girişimler takip etmiştir.

2021 yılına ilişkin toplam ihracatın %30,4’ünü, ithalatın ise %14,7’si KOBİ’ler tarafından gerçekleştirildi.

2021 yılı toplam ihracatta; mikro ölçekli girişimlerin payı %2,5 iken, küçük ölçekli girişimlerin payı %10,7, orta ölçekli girişimlerin payı ise %17,2 oldu. Büyük ölçekli girişimlerin payı ise %69,6 olarak gerçekleşti.

KOBİ’lerin ihracatının %61,3’ü ticaret sektöründe gerçekleşirken, %33,2’si ise sanayi sektöründe gerçekleştirildi.

2021 yılı toplam ithalatında; mikro ölçekli girişimlerin payı %0,8, küçük ölçekli girişimlerin payı %4,4, orta ölçekli girişimlerin payı ise %9,5 oldu. Büyük ölçekli girişimlerin payı ise %85,3 olarak gerçekleşti.

KOBİ’lerin ithalatının %62,4’ü ticaret sektöründe gerçekleşirken, %31,4’ü ise sanayi sektöründe gerçekleştirildi.

KOBİ’ler tarafından 2021 yılında yapılan ihracatın %47,3’ünü Avrupa ülkelerine, %33,7’si Asya ülkelerine gerçekleştirildi. KOBİ’ler ithalatının %47,4’ünü Asya ülkelerinden, %42,6’sını Avrupa ülkelerinden yaptı.

KOBİ’lerin 2021 yılı ihracatında giyim eşyası sektörünün payı %12,9, başka yerde sınıflandırılmamış makine ve ekipmanların payı %10 ve tekstil ürünlerinin payı %9,1 oldu. KOBİ’lerin 2021 yılı ithalatında ise öne çıkan ürünler, %16,3 ile kimyasallar ve kimyasal ürünler, %15,6 ile başka yerde sınıflandırılmamış makine ve ekipmanlar %14,6 ile ana metaller ve %6,4 ile bilgisayarlar ile elektronik ve optik ürünler oldu.

Mali ve mali olmayan şirketlerin 2021 yılına ilişkin toplam gayri safi yurtiçi Ar-Ge harcamasının 15 milyar 458 milyon TL’sini KOBİ’ler gerçekleştirmiştir. Bu harcama mali ve mali olmayan şirketler Ar-Ge harcamasının %27,1’ini oluşturmaktadır. Tam Zaman Eşdeğeri (TZE) cinsinden mali ve mali olmayan şirketlerde toplam 146 bin 735 kişi Ar-Ge personeli olarak çalıştı. TZE cinsinden bu personelin %43,6’sı KOBİ’lerde istihdam edilmiştir. 

2021 yılında KOBİ’lerin toplam patent başvuru sayısı bin 263 olurken, aynı yıl 513 patent tescil edilmiştir. KOBİ ölçeklerinde ise 454 patent başvurusu ile mikro ölçekli girişimler ve 238 patent tescili ile orta ölçekli girişimler ilk sırada yer almıştır.

Devlet Destekleri ve Teşvikleri Nedir, Hangi Kurumlar Vermektedir?

Devlet destekleri ve teşvikler, kamu kurum ve kuruluşları tarafından firmalara verilen ekonomik, danışmanlık, operasyonel yardımların tamamıdır. Ülkemizdeki firmaların rekabet gücünün artması, yeni yatırımlar yaparak istihdama ve ekonomiye olan etkisinin artması için her yıl ekonomik yardım projeleri planlamaktadır.

Devlet destekleri ve teşvikler KOSGEB, Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, TÜBİTAK, Kalkınma Ajansları, Sosyal Güvenlik Kurumu, İŞKUR, Tarım ve Kırsal Kalkınma Destekleme Kurumu, Maliye Bakanlığı gibi kurumlar tarafından firmalara verilmektedir.

Devlet teşvikleri ile firmaların yeni projelerinin hazırlık aşamasından fizibilite çalışmalarına, yetkilendirme işlemlerinden pazarlama faaliyetlerine kadar pek çok faaliyetin desteklenmesi amaçlanmaktadır.

KOSGEB nedir? KOSGEB Kimlere Destek Verir?

Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) ülkemizde küçük ve orta ölçekli işletmelerin, yani KOBİ’lerimizin geliştirilmesine ve desteklenmesine odaklanan bir kuruluştur. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bir kuruluşu olan KOSGEB, 20 Nisan 1990 tarihinde kurulmuştur. Diğer kamu kurumları gibi merkezi Ankara’dadır. Ancak tüm şehirlerimizde müdürlükleri bulunmaktadır. KOSGEB, tüzel kişilikte özel bütçeli bir kurumdur.

KOSGEB, mikro ve küçük işletme kuracak kişilere hibe statüsünde, aynı zamanda faaliyet gösteren KOBİ’lere yatırım, pazarlama, finansman ve diğer işletme becerilerini geliştirmeleri için destek sağlar.

2023 Teşvikleri

Her yıl olduğu gibi girişimcileri ve esnafları desteklemek için 2023 yılında da devlet destekli kredi paketleri hazırlanarak Ekonomi Bakanı tarafından açıklandı. Girişimci kobi destek kredileri ve KGF kredileri bu yılın en çok araştırılan destek paketleri arasına girdi. Bakanlığın açıklamaları doğrultusunda Hazine Destekli Kefalet Sistemi kapsamında önemli çalışmalar yapılarak kredi politikasına uygun şekilde KOBİ ve esnaflar için 14 farklı KGF paketi açıklandı. Sadece KOBİ’lere özel olarak KOSGEP tarafından yüklü miktarda 2 ayrı kredi hazırlandı. 200 milyar kefalet imkanı ile açıklanan toplam 250 milyar kredi hacminin önceliği ise KOBİ’lere verildi. Farklı finansman alanları ve sektörlerde kullanılması için hazırlanan krediler yeni iş kurmak isteyen ve işini büyütmeyi hedefleyenler için umut ışığı oldu.

Hazine ve Maliye Bakanlığınca, KOBİ’lere ilişkin kredi garanti mekanizmasında yapılacak düzenlemeye yönelik değerlendirmede bulunuldu. Bakanlıkça yapılan açıklamada, KOBİ’lerin her alanda desteklenebileceği bir yapı oluşturulduğu ifade edilerek, “Yapacağımız değişiklikle, kredi garanti sistemi kapsamında KOBİ başına kullanılabilecek azami kredi garanti limitleri artırılıyor. Böylece, firmaların finansmana erişim imkanları yükseltilmiş olacak. Mevcut uygulamada bir KOBİ bu sistemden en fazla 100 milyon liraya kadar kredi garantisi kullanabiliyordu, bu rakam 150 milyon lira olacak, büyük firmalar için 350 milyon liradan 500 milyon liraya çıkacak” denildi. Söz konusu Kararla, KOBi ve KOBİ dışı büyük firmaların daha yüksek miktarda kredi garanti imkanından yararlanabileceği belirtildi.

TÜRKİYE’de KOBİ Sorunları

Zafer DEMİR, “KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN (KOBİ) FİNANSAL PROBLEMLERİNİN ÇÖZÜMÜ”çalışmasında: KOBİ’lerin ekonomideki önem ve ağırlığına karşın mali risk ve tehditler altında kırılgan bir yapıya sahip olduklarını tespit etmektedir.” Ülkemizde kurulan KOBİ’lerin %24’ü ikinci yılın sonunda, %51’i dördüncü yılın sonunda ve %63’ü altıncı yılın sonunda kapanmaktadır. Daha çarpıcı olanı ise onuncu yıl içinde %80’inin tasfiye olarak faaliyetlerine son vermesidir (Yönetim Danışmanlığı Derneği, 2018:16). Bu firmaların yoğun tasfiye sürecine maruz kalması, köklü ve oturmuş bir faaliyet yapısına ulaşabilen firma sayısının azalmasına neden olmaktadır. İşletmelerin bu denli yüksek oranlarda kapanma sürecine maruz kalması üretim ve istihdama doğrudan negatif etkisi ile kendisini hissettirmektedir. Firma ömürlerinin bu kadar kısa olduğu ekonomik koşullarda başarısızlığın ve kapanış nedenlerinin temeline inmek ve doğru bir şekilde analiz etmek ihtiyacı bulunmaktadır tespitini” yapıyor ve şunları ilave ediyor:

“Firmaların tasfiye oranının yüksek düzeyde yaşandığı kuruluş ve ilk faaliyet yıllarında, yeterli sermayeden yoksun olmalarıyla nedeniyle sağlam bir mali yapıya sahip olmadıkları dikkat çekmektedir. Girişimler genellikle yeterli sermaye birikiminden yoksun olarak başlatıldığı için faaliyetlerin fonlanmasında yeni kaynak gereksinimi ortaya çıkmaktadır. Firmalar, ihtiyaç duydukları işletme sermayesi ve yatırım mallarının finansmanı için genellikle geleneksel finansman modellerine başvurmak suretiyle kaynak oluşturmak çabası içerisinde bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak banka kredileri ile finanse edilen aktifler, girişimciler için ağır bir faiz yükü ve kısa vadeli borç ödeme yükümlülükleri getirmektedir. Borçlanma temelli finansman modeli özellikle yeni kurulmuş, emekleme ve tutunma dönemi yaşayan firmalar için çözüm üretmek yerine borç baskısının getirdiği ağır yük ile birlikte mali durumlarına zarar vermektedir. Yeni girişimlerin, faaliyetlerinin kök salması ve sağlam bir müşteri portföyü oluşuncaya kadar belirli zarar ve başarısız ekonomik sonuçlara tolerans ve direnç gösterecek mali kaynak gücüne ihtiyacı olduğu açık bir şekilde gözlemlenmektedir. Geleneksel finans yöntemlerinin, özellikle borçlanmaya dayalı yaklaşım ile sabit ödeme metotlarının yeni kurulan işletmelerin mali yapılarına uyum göstermediği ifade edilebilir. Bu firmalar, bankaların talep ettiği maddi teminatları üretemediği ve yüksek riskli kredi borçlusu statüsünde algılandığı için hem yüksek kredi maliyetleri ve hem de kısa vadeli kaynak imkânı ile dar bir finansal zeminde faaliyet yapmak zorunda kalmaktadır.”

Pazarda var olmak ve sürdürülebilir büyüme sağlamak isteyen KOBİ’ler ise ya finansmana ulaşamıyor ya da finansını yönetemiyor ve gizli iflasa sürükleniyor.

Doğru finansal yönetimin önemine dikkat çeken Finansal Yönetim Danışmanı Bikem İnce İnanç: KOBİ’lerin yaşadığı sorunların başında; ekonomik istikrarsızlık, kontrolsüz büyüme, vade uyuşmazlıkları, finansmana erişim ve kullanım zorlulukları ile KOBİ’lerin kendi yapılarından kaynaklanan sorunlar geliyor. KOBİ’lere en önemli tavsiyem, muhasebe ve finansın farklı alanlar olduğunu bilerek hareket etmeleri olacaktır. Maalesef ülkemizde işletmeler muhasebe odaklı şekilde, finansın muhasebe ile aynı şey olduğu yanılsaması ile hareket ediyorlar. Oysa bu iki alan birbirinden farklı ama omuz omuza çalışması gereken iki ayrı disiplin olarak karşımıza çıkıyor. Kısaca özetlemek gerekirse muhasebe olmuş bitmiş para ve para türevindeki tüm işlemleri devlete belli bir yasaya göre beyan eden birim iken, finans henüz olmamış/gerçekleşmemiş finansal hareketlerle ilgili tahminlemeler ve planlamalar yaparak işletme için gidiş yolları tasarlayan ve bu sayede karlılık artışı elde etmeyi hedefleyen birimdir. Kısacası muhasebe işletmenin geçmişi ile, finans ise geleceği ile ilgilenir. İşletmenizin geleceğine yönelik adımları çok önceden olası senaryolara göre planlamak, düzenli olarak planlanan ve gerçekleşenleri kıyaslayarak hareket etmek uzun vadede işletmeye karlılık ve verimlilik artışı olarak dönecektir.

Analizler sonucu karşımıza çıkan sayıların aslında işletmeye anlatmak istediği şeyler vardır. Sayıların bize anlatmak istediklerini doğru yorumlayarak gereken önlemleri almak, şüphesiz olağandışı durumlara hazır olmamızı ve karlılık artışı elde etmemizi sağlayacaktır. İşletmelerin finansa gereken önemi verdiğinde sürdürülebilir şekilde büyümesi çok daha kolay olacaktır. Tüm işletmelerin bu farkındalığa kavuşmalarını ve finansal verileri göz önünde bulundurarak hareket etmelerini tavsiye ederim.’ sözlerine yer verdi.

Dr. Selim Süleyman, HALKBANKKOBİ’de yayınlanan makalesinde, KOBİ’lerin ülkemizde yaşadığı en önemli sorunların başında finansal sorunların geldiğini belirtmektedir. Bunun sebebi bir işletmenin faaliyette bulunabilmesi için gerekli olan en önemli faktörlerden birinin “finansman” olmasıdır. KOBİ’ler bu faktörün temininde bir takım ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu durum onların hammadde temini, üretim, pazarlama ve eğitim konularına da olumsuz yansımaktadır.

Özellikle konjonktürel dalgalanmaların olduğu dönemlerde KOBİ’lerin kaynakları son derece azalmaktadır. Tahsilatta karşılaşılan güçlükler sonucu nakit sıkıntısı çekilmekte, öz sermaye erimekte ve pahalı banka kredilerine başvurulmaktadır. Sonuçta yüksek maliyetli banka fonu kullanmak zorunda kalan KOBİ’ler mevcut yatırımlarındaki dönüş hızını ayarlayamadıklarından iflas etmektedirler. Bu durumda KOBİ’lerin çok sınırlı sermayeye sahip olmaları birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Yaşanan sermaye sorunlarıyla birlikte KOBİ’lerin yöneticilerinin finansman bilgileri yeterli olmaması ve bu konuda yetişmiş elemanlar istihdam etmemeleri de sorunu derinleştirmektedir.

KOBİ’ler finansman yetersizlikleri nedeniyle gelişmiş teknolojilere sahip olmamakta, eski teknolojiyle yoğun emek harcamak zorunda kalmaktadırlar. Bu durum ürettikleri malların kalitesine olumsuz yansımaktadır. Kalitesiz üretim KOBİ’lerin satış gücünü, dolayısıyla büyük işletmelerle rekabet gücünü engellemektedir. Eski teknolojilerle yapılan üretimle ihracat yapılmasının ve uluslararası pazarlarda rekabet edebilmenin olanağı yoktur.

KOBİ’lerin finansman ve pazarlama faaliyetlerini gereği gibi yerine getirememesi büyük işletmelere karşı rekabet etme gücünü olumsuz etkilemektedir. Özellikle finansman sıkıntıları nedeniyle pazarlama fonksiyonuna yeterince önem verilmemesi, rekabet gücünü daha da aşağıya çekmektedir.

İşletmeler geleneksel ürün ve hizmet anlayışları ile rekabet edememeleri nedeniyle inovasyon konusuna ilgi duymaya başlamış ve işletmeler arasında inovasyon yarışı başlamıştır. Büyük işletmeler sermaye yapılarının çok güçlü olmalarının avantajlarından yararlanarak AR-GE faaliyetlerine daha çok kaynak ayırmışlar ve inovasyon çalışmalarına ağırlık vermişlerdir. Ancak yapılarının hantal oluşu ve talep değişikliklerine çabuk cevap verememeleri inovasyon konusunda büyük işletmeleri olumsuz etkilemiştir. KOBİ’ler büyük işletmelerin hantal yapılarının aksine daha esnek oluşları, müşterilerle yakın ilişki içerisinde bulunmaları ve ürün-hizmet süreçlerini müşteri gereksinimlerine göre daha çabuk adapte edebilmeleri ile inovasyon konusunda daha başarılı olma potansiyeline sahipler.

KOBİ’ler faaliyetlerini yeni ürün ve hizmetler geliştirme ve pazarlama üzerinde yoğunlaştırmak suretiyle büyük işletmelerle rekabet edebilmektedirler. KOBİ’ler büyük işletmelerin ürettikleri ürünün aynısını değil, esneklik üstünlüklerini iyi kullanarak büyük işletmelerin giremediği pazar alanlarına girmek, üretim alanlarını değiştirmek gibi strateji izleme imkânına sahiptirler. Böylece KOBİ’ler kendilerine daha geniş bir hareket alanı bulmuş olacaklardır.

Fakat inovasyonun KOBİ’ler için bu kadar önem arz etmesine rağmen inovasyon çalışmalarına yeterince bütçe ayrılmadığı görülmektedir. Bunun nedeni olarak birçok şey söylenebilir. Başlıca belirtilmesi gereken nedenler yönetim kadrosunun bilgi eksikliği ve kısıtlı finansal imkânlardır.

NETİCE

KOBİ Finansmanı, küçük ve orta ölçekli işletmelerin işlerini büyütmeleri veya genişletmeleri amacıyla sunulan bir işletme kredisi türüdür. Bu krediler kısa vadeli olabileceği gibi uzun vadeli de olabilir.

Gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde istihdama ana katkı sağlayanlar olarak ekonominin omurgasını oluşturan birçok küçük ve orta ölçekli işletme(KOBİ) araştırmasında, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerdeki işletmelerin hayatta kalmasını ve büyümesini belirleyen en önemli faktör olarak finansman tespit edilmiştir. Finansmana erişim, KOBİ’lerin işlerini büyütmek ve en son teknolojileri elde etmek için verimli yatırımlar yapmalarına, böylece kendilerinin ve bir bütün olarak ülkenin rekabet gücünü güvence altına almalarına olanak tanır. Önemlerine rağmen, finansmana erişim, büyük firmalarla karşılaştırıldığında nispeten sınırlıdır ve KOBİ’ler için önemli bir faaliyet kısıtlamasıdır. Gelişmekte olan ve ekonomileri geçiş aşamasında olan ülkelerdeki ticari bankalar sıklıkla hükümete borç vermeyi tercih etmekte ve dolayısıyla kamu sektörü özel sektörü dışarıda bırakmaktadır.

KOBİ’lere sağlanan finansmanın sınırlı olması, birazda onların doğasından kaynaklanmaktadır. KOBİ’ler genellikle kayıt dışıdır, gençtir, daha az kamuya açık bilgiye sahiptir ve alışılmadık sektörlerde faaliyet göstermektedir; bunların tümünün daha yüksek bilgi çarpıklığı yaratması ve dolayısıyla riski artırması, banka kredilerini caydırmaktadır. Türkiye’deki KOBİ’lerin kuruluş aşamasında koydukları sermaye genellikle ya şahsi ya da aile kaynakları tarafından sağlamaktadırlar. Bu sebeple, dış kaynak almak için finans kurumlarına yeterince teminat ya da güvence sağlayamamaktadırlar. Ayrıca işletmenin sahibi aynı zamanda yöneticisi olduğu için finans yönetimi konusunda deneyim ve bilgi eksikliği ayrı bir finansal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, hesaba katılmayan ödemelerin çıkması, yüksek kredi maliyetleri, kredi başvurusunda yaşanan bürokrasi, yüksek enflasyon oranlarına karşı kendilerini koruyamamaları gibi nedenleri, diğer finansal sorunlar olarak sıralamak mümkündür. Ayrıca yüksek enflasyon dönemlerinde, enflasyon muhasebesi uygulayamayan KOBİ’ler, cari karın reel karı aşması sonucu vergi yükünü artırmakta, kazanmadığı gelirden vergi ödemek zorunda kalmaktadırlar.

Bu tür nedenler ile, KOBİ’ler, yetersiz varlıklar ve düşük kapitalizasyon, piyasa dalgalanmalarına karşı kırılganlık ve yüksek ölüm oranları nedeniyle kredi verenler ve yatırımcılar tarafından yüksek riskli borçlular olarak görülmektedir; KOBİ’lerin bir kısmında muhasebe kayıtlarının olmaması, mali tablolarının veya iş planlarının yetersiz olmasından kaynaklanan bilgi çarpıklıkları, alacaklıların ve yatırımcıların potansiyel KOBİ tekliflerinin kredi itibarını değerlendirmesini zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak, ticari bankalar kredi konusunda genellikle daha iyi iş planları sunan, daha iyi kredi notlarına sahip, daha güvenilir mali bilgiye sahip, daha iyi başarı şansına sahip ve bankalar için daha yüksek karlılığa sahip olan büyük kurumsal borçluları tercih etmek eğilimindedirler. Bankalar, KOBİ’lere kredi verdiklerinde, risk üstlenmeleri karşılığında onlardan komisyon talep etme ve daha sıkı eleme önlemleri uygulama eğilimi gösterirler, bu da her iki tarafta maliyetleri artırmaktadır.

Bununla birlikte, KOBİ’lerin finansman sorunları gözden kaçmadı. Politika yapıcılar ve piyasa katılımcıları erişimi genişletmek için farklı girişimler uygulamaya koydular. Bunlardan biri, KOBİ’lere banka kredilerini teşvik etmek için kredi bilgisi paylaşım mekanizmalarının kurulmasını içeriyor. Taşınır varlıkların teminat olarak kullanılmasını teşvik eden reformlar da (teminat yasalarının iyileştirilmesi ve taşınır teminat kayıtlarının getirilmesi gibi) olumlu karşılanmaktadır. Kamu kredi garantileri, krediyi KOBİ’lere yönlendirmek için kullanılan bir diğer popüler araçtır. Diğer girişimler, örneğin tedarik zinciri finansmanını yürütmek için çevrimiçi platformlar kurarak, banka kredilerinin ötesinde alternatif finansman mekanizmaları teşvik edilmeye çalışıldı. Ayrıca hükümetler KOBİ’leri hedef alan ikincil borsalar yaratarak bankalar haricinde yeni finansman imkanları yaratmaya çalışıyorlar.

KAYNAK:

Küçük ve orta ölçekli işletmelerin (Kobi) sorunları Emel ERDEM, M. Nafiz DURU, ABMYO Dergisi. 20,

KOBİ Girişim Dergisi Ağustos 2023 sayısı, Ekonomist Dergisi Eki

BİZİM HESAP Şirket Yönetim Paketi, 2023 KOBİ Destek Kredileri

KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN (KOBİ) FİNANSAL PROBLEMLERİN ÇÖZÜMÜNDE GİRİŞİM SERMAYESİ FONLARININ ÖNEMİ VE ROLÜ, Zafer Demir, Temmuz 2018

BLOOMBERGHT 25.8.2023

Paraanaliz.com 22.7.2023 Ekonomi, ‘KOBİ’ler finansmana erişim güçlüğü yaşıyor…’

YAYIM TARİHİ :26 Aralık 2022, TUİK Haber Bülteni, Küçük ve Orta Büyüklükteki Girişim İstatistikleri, 2021

Development Research Group, the World Bank, Addressing Finance Problem No. 9, Oct 2017

worldbank.org, Small and Medium Enterprises (SMEs) Finance

Sergio Schmukler-Facundo Abraham, 2017 Addressing the SME finance problem, Research and Policy Briefs No. 9, World Bank.

Levent Sezal, Kahramanmaraş Sütcü İmam Üniversitesi, Küçük ve Orta Ölçekli işletmelerin Karşılaştıkları finansal Sorunlar, Ocak 2021,

 Zafer Demir, Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin (kobi) Finansal Problemlerin Çözümünde Girişim Sermayesi Fonlarının Önemi ve Rolü, Temmuz 2018,

TUİK KOBİ Haber Bülteni, 2023,

ASGARİ ÜCRET ve ENFLASYON ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Genel tanımıyla asgari ücret, işçilerin kanunen alması gereken en düşük ücret tutarıdır. Kamu ekonomisinde, genellikle, tüm işçilerin yaşam standartlarını desteklemek için asgari düzeyde bir gelirden yararlanabilmelerini sağlayarak, yoksullukla ilgili sorunları ele alan bir önlem olarak ele alınır. Ancak bunu etkisiz ve verimsiz olarak gören ekonomistler de var.

Table Top Turkish Lira and Calculator. grasp the economy and salary

Asgari Ücret

Asgari ücret, bir hükümetin işverenlerin çalışanlarına ödemesini istediği en düşük saatlik, günlük veya aylık ücrettir. Asgari ücretin temel argümanı emekçilerin, özellikle de yoksulların yaşam standartlarını yükseltmektir. Buna ek olarak, asgari ücret artışlarının, işçilerin çalışma çabasını ve üretkenliğini teşvik etme, sübvansiyon programlarının kapsadığı insanları azaltma, tüketimi artırma, toplam talebi ve çarpan etkisi yaratma gibi başka olumlu etkileri olabilir (Freeman, 1994; Dowrick ve Quiggin, 2003; Gunderson , 2005).

Yasal asgari ücret, hükümetlerin dağılımın en altındaki ücret düzeylerini etkilemek için sahip olduğu en doğrudan politika aracıdır. Asgari ücretler, aşağıdakilere karşı bir önlem olarak gerekçelendirilmiştir: i) adil ücretin sağlanması ve firmaların işgücü piyasası gücünün olumsuz etkilerinin dengelenmesi; ii) çalışma ücreti ödeme; iii) eksik ücret bildiriminin kapsamını sınırlayarak vergi gelirini ve/veya vergi uyumunu artırmak; ve iv) özellikle pazarlık gücü düşük olan savunmasız işçilerin toplu pazarlıkları için bir çıpa sağlamak.

Asgari ücretin etkinliği aslında dayatıldığı piyasanın türüne bağlıdır. Spesifik olarak, daha yüksek bir asgari ücret ve istihdam düzeyi sağlayabilirse, işçiler ve tekel piyasa için faydalı olabilir.

Asgari ücretler, dağılımın en altındaki ücretler üzerinde güçlü bir etkiye sahip olabilir ve düşük ücretli çalışanların satın alma gücünün korunmasına yardımcı olabilir. OECD İstihdam Görünümü 2022’de belirtildiği gibi, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde, bir politika aracı olarak yararlılıklarını sürdürmelerini sağlamak için asgari ücretlerin düzenli olarak revize edilmesi gerekir.

Son aylarda artan enflasyonla ilgili büyük miktarda endişe var ve ücret artışlarının buna ayak uyduramaması durumu daha da kötüleştiriyor. Yüksek maaşlı işlerde çalışan birkaç işçi daha yüksek ikramiyelerden ve enflasyonu aşan ücret artışlarından yararlandı – örneğin, CEO maaşlarının pandemi öncesi seviyelere geldiği bildirildi. Ancak çalışanların çoğunluğu için, daha yüksek fiyat enflasyonu artık kazandıklarının gerçek değerini aşındırıyor.

Günümüzde, sendika gücündeki düşüşle birlikte,1970’lerin aksine, çalışanlar toplu olarak sendika örgütlenmesi aracılığıyla ücret artışı talep edemiyor. Bireysel düzeyde pazarlıkla karşı karşıya kalıyorlar ve daha yüksek maaş almanın en iyi yolu genellikle yeni bir iş bulmak. Firmaların pazar gücündeki artış, kârların neden arttığını açıklamaya da yardımcı oluyor: Mesela İngiltere’de, 20 yılda işçilerin reel ücretlerindeki yaklaşık %14’lük artışa kıyasla, reel olarak firma karları yaklaşık %60 arttı.

Ayrıca, kaydedilen işsizlikte düşüş olsa da, gerçek işsizlik seviyesi daha yüksek: İş göremezlik ödeneği alan işçiler, uygun işler mevcut olsaydı, çalışıyor olacaklardı. Ancak bunlar, resmi işsizlik istatistiklerine dahil edilmiyor.

Neticede, çalışanların büyük bir kısmı, yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyleri karşılamakta zorlanıyor. Onlar için yaşam maliyeti krizi, modası geçmiş bir siyaset sloganı değil, hayatın bir gerçeği. Çözüm, şunları gerektirir: enflasyona ve aslında daha genel olarak ekonomiye yönelik politikaların yeniden düşünülmesi.

Yeni politikalar zamanı

Şu anda pek çok ülke merkez bankaları, faiz oranlarını yükselterek ve niceliksel genişleme altında yaptıkları “para yaratmayı” tersine çevirerek enflasyonla mücadele ediyor. Ancak, enflasyon tahminleri önümüzdeki aylarda da artacağını gösterdiğinden, bu politika yaklaşımı giderek daha az ikna edici görünüyor. Bunun yerine, özellikle işçilerin ekonomik zarar görmemesi için ücretlerin manşet enflasyonu yakalamasını sağlayacak yeni politikalara ihtiyaç var.

Mesela, İngiliz Hükümeti’nin (gecikmeli olarak) artan enerji faturalarına yardımcı olmak için toplumdaki en yoksul kesime doğrudan mali destek sunması iyi bir adım. Aynı hükümet, bir süre önce kurumlar vergisini 2023’ten itibaren çoğu şirket için %19’dan %25’e çıkarmayı planladığını duyurmuştu- çok yeni olarak, daha önceleri baskılara direnirken bu defa bu desteğin ödenmesine yardımcı olmak için petrol ve gaz şirketlerine beklenmedik bir vergi koymaya karar verdi.

 Bu U dönüşünden çıkarılan daha geniş ders, devletin ekonomik olarak dezavantajlı olanları koruma sorumluluğu olduğu ve buna gelirin bu şekilde yeniden dağıtılmasının da dahil olduğudur.

Asgari ücret çalışanlara yararlı olur mu?

Hemen hemen her ülkede asgari ücret vardır. Ayrıntılar değişkenlik gösteriyor: Fransa gibi bazı ülkeler ekonomi genelinde evrensel bir minimum sabitlerken, Yeni Zelanda ve Güney Afrika gibi diğerleri sektörler ve işçi türleri arasında farklılık gösteriyor. Tipik olarak, asgari ücret hükümet tarafından belirlenir ve iş ve işçi örgütleriyle istişare edilerek periyodik olarak revize edilir.

Asgari ücret ahlaki, sosyal ve ekonomik gerekçelerle meşrulaştırıldı. Ancak kapsayıcı hedef, eşitsizliği azaltırken ve sosyal kapsayıcılığı teşvik ederken, gelirleri artırmak ve merdivenin alt ucundaki işçilerin refahını iyileştirmektir. Eleştirmenler, asgari ücretlerin refahı artırmaktan çok emek piyasasını bozduğu için verimsiz olduğunu söylüyor. Sosyal yardım sağlamanın başka, daha iyi hedeflenmiş ve daha az çarpıtıcı yolları olduğunu savunuyorlar.

Refah üzerindeki etki

Peki asgari ücretteki artış aslında düşük gelirli işçilere fayda sağlıyor mu? Duruma göre değişir.

Birincisi, işverenler asgari ücret yasasına uymayabilir. Hiç kimse asgari olanı almıyorsa veya yasa çoğunlukla kağıt üzerindeyse, konu dışıdır. Örneğin, büyük kayıt dışı ekonomilere sahip ülkelerde, işverenler genellikle vergilerden veya sosyal yardım sağlama maliyetinden kaçınmak için işçilere bazen “zarf ödemeleri” olarak bilinen masa altı ücret ekleri verir. Bu durumda, işveren asgari ücretteki artışa zarf ödemelerini azaltarak tepki verebilir ve genel tazminatı değiştirmez. İşverenler ayrıca çalışanların çalıştıkları saatleri eksik bildirebilir ve toplam ücreti değiştirmez. Ya da işveren, asgari ücret yasasından tamamen kaçınarak, istihdamı hiç bildirmeyebilir.

İkincisi, asgari ücret düzenlemelerine tamamen uyulsa bile, ek kazançlar ağır sosyal güvenlik ve çalışma vergileriyle karşı karşıya kalabilir ve bu da eve götürülen ücretlerdeki artışın etkisini azaltabilir. Son olarak, işverenler, maliyetleri azaltmak için sosyal yardımları veya saatleri azaltarak veya işçileri işten çıkararak yüksek asgari ücretleri dengeleyebilir.

İstihdam üzerindeki etki

İstihdam üzerindeki potansiyel etki, asgari ücret politikası tartışmasının merkezinde yer almakta ve tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir. Bir yandan, rekabetçi piyasalarda asgari ücret uygulanırsa ve ücretleri mevcut seviyelerin üzerine çıkarırsa, bazı şirketler daha yüksek ücreti ödemeye isteksiz olacak ve işçileri işten çıkaracaktır. Öte yandan, piyasalar rekabetçi olmayabilir. Örneğin, belirli bir pazarda tek işveren olan bir şirket, rekabette geçerli olandan daha düşük ücretler uygulayabilir. Bu durumda asgari ücret, istihdamı azaltmadan işçilerin gelirlerini artırabilir. Aslında, daha yüksek ücretler daha fazla işçi çekebilir ve dolayısıyla istihdamı artırabilir.

Birkaç on yılı kapsayan araştırmalar tartışmayı çözmedi. Bazı araştırmalar, asgari ücretin işçiler için önemli faydalar sağladığını ortaya koyuyor; diğerleri bunun zararlı olduğu sonucuna varırlar. Birçok çalışma sonuçsuz kaldı.

Buna rağmen, asgari ücret ılımlı bir seviyede belirlendiğinde, istihdam üzerindeki etkinin ılımlı bir şekilde olumsuz olduğu konusunda artan bir fikir birliği var gibi görünüyor. Son araştırmalar, düşük vasıflı ve genç işçiler gibi daha savunmasız grupların zarar görebileceği halde, asgari ücretteki artışın istihdamda neden olduğu değişikliğin sıfıra yakın olduğu sonucuna varıyor. Mütevazı istihdam etkileri için makul bir açıklama, ılımlı seviyelerde, asgari ücretlerin bir işverenin toplam maliyetlerinin yalnızca küçük bir kısmını oluşturmasıdır, bu nedenle firmalar artışı bordroları kesmek dışında çeşitli yollarla karşılayabilirler. Seçenekler arasında ücret dışı maliyetlerin düşürülmesi, fiyatların yükseltilmesi, üretkenliğin artırılması ve daha düşük kârların kabul edilmesi yer alır.

Eşitsizlik üzerindeki etki

Asgari ücret politikalarının bir diğer temel motivasyonu, ücret dağılımının en altında yer alanların kaderini iyileştirerek gelir eşitsizliğini azaltmaktır. Ampirik araştırmalar, asgari ücret artışlarının ücret eşitsizliklerini azaltma eğiliminde olduğunu, ancak yalnızca yoksulluğun önemli ölçüde azaltılmasına yönelik daha geniş bir politika çabasının bir parçası olduğunu göstermektedir.

Yine de, asgari ücretin başarabileceğinin sınırları vardır. Çok yükseğe ayarlananlar, önemli iş kayıplarına neden olabilir ve dolayısıyla negatif dağılım etkilerine sahip olabilir. Düşük gelirliler işlerini kaybettikçe eşitsizlik büyüyecek. Ayrıca, asgari ücret artışları, genel ücret yapısını pompalayabilir ve şirketler daha üretken işçilerinin daha iyi tazmin edilmesini istedikleri için gelir eşitsizliğini değiştirmez.

Uygun seviye nedir?

Teori ve pratik, asgari ücretleri belirlemeyi veya değiştirmeyi düşünen hükümetler için iki ders önerir. Birincisi, seviyenin oldukça düşük olmasını sağlamaktır – örneğin, genç ve uzun süreli işsizler gibi daha az üretken insanlar için daha düşük seviyelerle, medyan ücretin %50’sinden daha az. Almanya bu kuralı çiğneme riskini alıyor. Önerilen seviye, bir hesaplamaya göre medyan ücretin %62’sidir. Altı Alman işçiden birine bundan daha az ücret ödeniyor, bu da özellikle ülkenin daha az üretken olan doğusunda işlerin kaybedileceğini gösteriyor. Aynı şekilde Britanya’da kampanyacıların talep ettiği “yaşama ücreti” asgari ücretin %20 üzerinde. Bu istihdamı vurabilir. Amerika’nın önerdiği artış çok büyük olsa da, asgari ücret yine de medyan ücretin yalnızca yaklaşık %50’si kadardır.

İkinci ders, politikacıların asgari ücret belirleme yetkisini teknokratlara vermesi gerektiğidir. Britanya’da taban, Düşük Ücret Komisyonu’ndaki ekonomistlerin ve istatistikçilerin tavsiyesi üzerine yıllık olarak ayarlanır; genellikle kademeli olarak ilerlemiştir. Amerika’da ise, asgari ücret tabanı politikacılar tarafından belirlenir ve büyük artışlarla düzensiz bir şekilde ayarlanır. Bu, Amerikalı işçilere veya onların işverenlerine çok bir fayda sağlamaz.

Son olarak, hükümetler asgari ücret artışlarının geçici çare olduğunu hatırlamalıdır. Dikkatleri, düşük ücretlerin eğitim ve beceri eksikliği gibi daha temel nedenlerinden ve bunları ele alma çabalarından uzaklaştırmamalıdırlar.

Asgari ücretler ne sıklıkta ayarlanmalı?

131 sayılı ILO Sözleşmeleri ve Tavsiyeleri, asgari ücretlerin “zaman zaman ayarlanması” gerektiğini kabul eder.  Asgari Ücret Tespit Tavsiyesi, 1970 (No. 135), “Asgari ücret oranları, yaşam maliyeti ve diğer ekonomik koşullardaki değişiklikleri dikkate almak için zaman zaman ayarlanmalıdır.” Prensip olarak, bu revizyon “ya düzenli aralıklarla ya da bir yaşam maliyeti endeksindeki değişimler ışığında böyle bir incelemenin uygun görüldüğü her zaman” gerçekleştirilebilir. Ancak, sabit bir periyodikliğin olmaması durumun da, hem işçiler hem de işverenler bazı belirsizliklerden etkilenecektir.

Asgari ücret alan işçiler, fiyat enflasyonunun satın alma güçlerini ne kadar süreyle aşındıracağını bilmezken, işverenlerde, işgücü maliyetlerinde ne zaman ani bir artışla karşılaşabileceklerini bilmiyorlar. Nitekim, sabit dönemselliğin olmadığı ülkelerde, asgari ücretlerin bazen uzun süre ayarlanmadan kaldığı, ardından ani ve büyük ayarlamaların yapıldığı gözlemlenmiştir. Bu sadece asgari ücretin geçerliliğini zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda işletmelerin maliyet artışlarını karşılamasınıda zorlaştırıyor. Çoğu zaman, ülkeler asgari ücretlerini yılda bir kez ayarlar. Bazı ülkeler oranları altı ayda bir ayarlarken, bazı ülkeler 2 yıllık aralıklarla düzenleme yapmaktadır. Yıllık ayarlamalar, düşük veya orta düzeyde enflasyon dönemlerinde yeterli görünmektedir, işçilere ve işverenlere uygun öngörülebilirlik sağlar ve gelişen ekonomik koşullara uygun olarak düzenli ayarlamalara izin verir.

Yüksek enflasyon varsa ne yapmalı?

Yıllık ayarlamalar öngörülebilirlik ve düzgün ayarlamalara izin verir ve enflasyon bir eşiği aştığında daha sık ayarlamalarla tamamlanabilir. Bazı ülkelerde, enflasyon belirli bir eşiğin üzerine çıktığında otomatik olarak daha sık ayarlamalar yapılır. Örneğin Fransa’da, belirli bir yıl içinde fiyat enflasyonu yüzde 2’yi geçtiğinde asgari ücret otomatik olarak artırılır. Bununla birlikte, belirli bir seviyenin üzerindeki otomatik endeksleme riskli olabilir ve keskin bir şekilde hızlanan enflasyon durumlarında enflasyonist ücret-fiyat “spirallerine” yol açabilir.

Yükselen enflasyon dönemlerinde yasal asgari ücretlerin önemi

Son yıllarda, yasal asgari ücretlere uluslararası düzeyde yeniden ilgi duyulmaktadır. Almanya 2015’te yasal bir asgari ücret getirdi, Güney Afrika 2019’da bunu yaptı. 2022’de Avrupa Birliği, yeterli yasal asgari ücreti teşvik etmek ve işçilerin asgari ücret korumasına etkin erişimini artırmak için yeni bir Direktifi kabul etti. Ayrıca, enflasyondaki son artıştan önce bile, birkaç OECD ülkesinin (örneğin Macaristan, Kore, İspanya ve Birleşik Krallık) yanı sıra birkaç ABD eyaleti ve şehrinde asgari ücrette önemli artışlar gözlemlenmiştir. Özellikle dağıtımın en altındaki işçileri etkileyen artan yaşam maliyeti krizi, yasal asgari ücreti daha da belirgin hale getiriyor.

Bu yenilenen ilgi aynı zamanda politika yapıcılar ve akademisyenler arasında, OECD ülkelerinin çoğunda belirlenen düzeyde, asgari ücret artışlarının (hatta yüksek artışlı olanların), düşük gelirler üzerinde olumlu etkileri olduğu, ancak istihdam üzerinde olumsuz etkilerinin olmadığı veya sınırlı olduğu konusunda artan fikir birliğini de yansıtıyor(Dube 2019). Ayrıca, OECD ülkelerinde önemli tekel gücü, yani firmaların ücretleri tek taraflı olarak belirleme gücünün, verimsiz bir şekilde düşük istihdam ve ücret seviyelerine yol açtığı hakkında artan kanıtlar, asgari ücretin çok düşük olduğu yerlerde yükseltilmesi veya asgari ücretin olmadığı yerlerde, özellikle de işçiler hâlihazırda etkin toplu pazarlık kapsamına alınmadığında, asgari ücretin getirilmesi yönündeki argümanları güçlendirmiştir (OECD, 2022).

Enflasyonun OECD ülkelerinin çoğunda son kırk yılda görülmeyen seviyelere ulaşması ve orantısız bir şekilde en savunmasız, düşük gelirli haneleri vurmasıyla asgari ücretler, enflasyonu ve kamu maliyesini kontrol altında tutarken düşük ücretli işçilerin yaşam standartlarını korumak için daha da önemli bir araç haline gelmiştir.

Yaygın ama heterojen bir kurum

Halihazırda, 38 OECD ülkesinden 30’unda yasal bir asgari ücret uygulanmaktadır ve OECD dışı gelişmekte olan ekonomilerin çoğunda da asgari ücret mevcuttur. Yasal bir asgari ücretin bulunmadığı 8 OECD ülkesinde (Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İtalya, Norveç, İsveç ve İsviçre), sektör veya meslek düzeyindeki toplu sözleşmeler, işgücünün büyük bir kısmı için fiilen ücret tabanları içerir. Yine de İsviçre’de beş kanton (örneğin, Cenevre ve Basel gibi yerel bölgeler) kanton çapında yasal bir asgari ücret uygulaması getirmiştir.

Medyan ücretlerin(Medyan ücret; tüm maaşlar sırayla düzenlenseydi, medyan ücret, verinin tam olarak yarısı üstünde ve yarısı altında olan ücret olurdu.) payı olarak ifade edilen brüt asgari ücret seviyeleri (“Kaitz oranları” olarak; nominal yasal asgari ücretin sektör düzeyinde kapsama göre ayarlanmış medyan ücrete oranıyla temsil edilen ekonomik gösterge) ülkeler arasında önemli farklılıklar gösterir. OECD bölgesinde, 2021’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki medyan tam zamanlı ücretlerin %30’unun altından Türkiye, Şili, Kosta Rika ve Kolombiya’da %70 ve üzeri arasında değişiyordu.

OECD bölgesi için ortalama %55, son 15 yılda 2005’teki %48’den, ılımlı genel ücret artışı bağlamında arttı. Gerçekten de, 2005-21 döneminde OECD ülkelerinin yaklaşık yarısında, özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, önemli yukarı yönlü hareketler görüldü. Buna karşın minimum-medyan oranı Avustralya (%-5,9), Belçika (%-3,6), Fransa (%-6), Macaristan (%-1), Türkiye (%-3,8) ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ( -%2,6) düştü. Bu durum, asgari ücretin nominal değerindeki donma dönemlerini veya medyan ücretlerin gelişiminden daha düşük yukarı yönlü ayarlamaları yansıtır. Asgari ücretin nominal olarak düştüğü tek OECD ülkesi, 2011 ile 20123 arasında nominal olarak %22 oranında asgari ücretin düşürüldüğü ve Şubat 2019’a kadar dondurulmuş ve daha sonra %11 oranında artırılmış olan Yunanistan idi.

Türkiye’de medyan ücret nedir?

Medyan ücret, toplanan tüm ücret verilerinin ortadaki değeridir. Türkiye’de medyan maaş aylık 7.830 TL’dir (405.86 USD). Bu, Türkiye’de çalışanların %50’sinin ayda 7.830 TL’den fazla, %50’sinin ise 7.830 TL/ay’dan az kazandığı anlamına geliyor( 21 Nisan 2023).

Ücret Enflasyonu Nedir?

Ücret enflasyonu şeklinde tanımlanan bir enflasyon çeşidi olmamakla beraber, nominal ücretlerdeki artıştan kaynaklanan mal ve hizmetlerin maliyetindeki genel artışa, bazı ekonomistler bu ismi vermektedir. Bu tür enflasyon fiyat enflasyonuna ve daha yüksek büyümeye neden olma eğilimindedir. Ücret enflasyonunun etkisi, gerçek bir artış (enflasyondan daha yüksek) veya sadece nominal bir artış (enflasyonla aynı ücret artışı) olmasına bağlıdır. Etki aynı zamanda işgücü verimliliğine de bağlıdır.

• Reel ücret artışı enflasyondan yüksek olduğunda – işçiler yaşam standartlarında bir artış görürler. (örn. 2006-2007)

• Enflasyon ücret artışından yüksek olduğunda – işçiler yaşam standartlarında bir düşüş görüyor (negatif reel ücret artışı) (örn. 2010-2014)

Ücretlerdeki artıştan sonra şirket kârını korumak için işverenler, sağladıkları mal ve hizmetler için talep ettikleri fiyatları artırabilirler. Mal ve hizmetlerin toplam artan maliyeti, ücret artışı üzerinde dairesel bir etkiye sahiptir; Sonunda, pazardaki mal ve hizmetler genel olarak arttıkça, artan tüketim mallarının fiyatlarını telafi etmek için daha yüksek ücretlere ihtiyaç duyulacaktır.

Ancak, ücret artışının fiyatlar ve istihdam etkilerine ilişkin literatürdeki kanıtlar, asgari ücretin çalışanların ücretlerini artırdığı, çok fazla işi yok etmediği ve fiyatları çok fazla yükseltmediğidir.

Asgari Ücret Artışları Enflasyona Neden Olur mu?

Asgari ücretin yükseltilmesi gibi siyasi içerikli bir konu söz konusu olduğunda tarafsız bilgi elde etmek her zaman kolay değildir. Taraftarlar ve eleştirmenler, benzer şekilde, kendi siyasi eğilimlerini paylaşan iktisatçıların görüşlerini yayınlayarak konumlarını güçlendirme eğilimindedir. Yükseltmenin, enflasyon konusu da dahil olmak üzere ekonominin geri kalanı üzerinde ölçülebilir bir etkisi var mı? Evet. Enflasyon oranındaki bir artış doğrudan asgari ücretteki artışa bağlanabilir mi? Şart değil. Tartışmanın her iki tarafı da ikna edici argümanlar sunar, ancak bu argümanlar çarpıtılmış veya tamamen teorik varsayımlara dayanabilir.

Enflasyonun reel harcama gücü üzerinde zararlı bir etkisi olabileceği biliniyor, ancak yükseltilmiş asgari ücret enflasyona neden olur mu? Evet ve hayır. Ekonomik açıdan enflasyon, işçi ücretlerindeki artış da dahil olmak üzere herhangi bir sayıda yeni veya artan üretim maliyetinden kaynaklanabilir. Bir şirketin, çalışanlarına ödediği miktarı artırması gerekiyorsa, ya şirket tarafından insan emeği kullanmanın maliyeti olarak karşılanması ya da daha yüksek fiyatlar şeklinde müşterilere yansıtılması gereken yeni bir masraf oluşur.

Ekonomistler bu duruma maliyet enflasyonu diyorlar. Asgari ücretteki bir artış, üretim maliyetlerinde bir artışa neden oldu ve bu da daha sonra tüketiciler için şişirilmiş bir fiyatla sonuçlandı. Ancak maliyet yönlü enflasyon argümanını eleştirenler, şirketlerin zorunlu bu artışı telafi etmek için her zaman işgücünü ayarlayabileceklerini öne sürüyor. Şirketlerin daha yüksek maaşlı bir işgücünün masraflarını tüketicilere yüklemesi her zaman gerekli değildir. Asgari ücreti yükseltmek, enflasyon oranında geçici veya yapay bir artış yaratabilir, ancak aynı şekilde kurumlar vergilerinde artış veya hammadde kıtlığı da buna neden olabilir.

Geleneksel iktisat teorisine göre, firmalar işgücü maliyetindeki artışa işgücü talebini azaltarak veya çıktı fiyatlarını artırarak yanıt verecektir (Hamermesh, 1986; Brown, 1999). Sonuç olarak bu durum, işsizliği ve enflasyonu artırabilir. Hükümetlerin asgari ücretle korumayı amaçladığı yoksul emekçiler, asgari ücret artışlarından zarar görebilir. Ancak, asgari ücret artışlarının fiyatları artırması beklenmekle birlikte, fiyat artışının büyüklüğü talep esnekliği ve rekabet derecesi gibi birçok faktörede bağlıdır (Aaronson, 2001). Ampirik çalışmalarda asgari ücretlerin enflasyon üzerinde güçlü bir etkisi her zaman bulunmaz. Card ve Krueger (1995), Aaronson (2001), Macdonald ve Arasonson (2000) gibi çeşitli çalışmalar, %10’luk asgari ücret artışının fiyatlarda yaklaşık %1-4’lük artışlara yol açtığını bulmuştur. Bununla birlikte, Frye ve Gordon (1981), Sellekaerts (1981), Katz ve Krueger (1992), Card ve Krueger (1995) gibi diğer çalışmalar, asgari ücret artışlarının fiyatlar üzerinde çok küçük veya istatistiksel olarak anlamlı olmayan etkilerini bulmuşlardır.

Bazıları, asgari ücreti artırmanın mevcut enflasyon sorununu daha da kötüleştireceğinden endişe duyduklarını iddia ediyorlar. Bu ciddi bir endişe değil. Misal olarak, Amerika’da “Ücreti Yükseltme Yasası” na göre, asgari ücret 2027 yılına kadar beş adımda 15 dolara çıkacak ve daha sonra medyan ücretlerdeki büyümeye endekslenecektir. Bu artışın nedeniyle asgari ücretin her kuruşunun doğrudan fiyatları besleyeceği kabul edilse dahi- yani hiçbiri daha yüksek üretkenlik veya daha düşük karlarla finanse edilmediyse- 15$’a geçiş, genel fiyat düzeyinde %0,5’ten daha az bir tek seferlik artış yaratacaktır. Beş yıla yayılacak bu durum, enflasyonda yılda %0,1’den daha az bir ortalama artış olacağı anlamına gelir ve sonrasında neredeyse sıfıra iner. Bu tamamen önemsiz. Son iki yılda enflasyon bundan yaklaşık 100 kat daha hızlı bir oranda arttı.

Ücreti Yükseltme Yasası’nın yürürlüğe gireceği dönemde işçilerinin ücretlerini artıracak yasalar çıkaran eyaletleri hesaba katıldığında, bu yeni  tahminler (tamamen nihai olmasa da), 2027’deki genel ücret faturasında kabaca 50-75 milyar dolarlık bir artışa işaret ediyor (bu, önümüzdeki 5 yıl boyunca her yıl %1 büyüdüklerini varsayldığında). Bu, ücret faturasındaki 50-75 milyar dolarlık tam artışın -eğer tamamen fiyat artışlarıyla finanse edilmiş olsaydı- 2027 yılına kadar kişisel tüketim harcamalarının fiyat düzeyini kabaca %0,3-0,4 oranında artıracağı anlamına gelir. 2027’den önceki beş yıl, yani enflasyon yılda %0,1’den daha az artacaktır. Diğer marjlar, özellikle şirket kârları, bu küçük fiyat baskısını karşılayabilir.

Daha da önemlisi, bu küçük artışın bile gerçekleşmesi garanti değil. Geçmiş araştırmalar, yüksek fiyatların yanı sıra birçok marjın daha yüksek asgari ücretleri emmek için kullanılabileceğini göstermiştir. Örneğin verimlilik artabilir veya karlar azalabilir.

Bu ikinci marjda (düşük karlar), daha yüksek fiyatları beslemeden asgari ücret artışını absorbe etmeleri için çok fazla alan olduğunu görmek önemlidir. Bu rakamlardan çıkarılacak ders açık: Enflasyonu kontrol altında tutmak için sınırlandırılması gereken gelir kaynaklarına bakmaya başlanacaksa, en düşük ücretli işçilerin ücretlerine değil, şirket kârlarına bakılmalıdır.

Yeni asgari ücretin belirlenmesi ile enflasyon arasında bir ilişki var ama durum daha çok arabayı atın önüne koymak gibi.  Yükseltilmiş bir asgari ücretin pek çok savunucusu, endeksleme olarak bilinen bir süreç olan yeni taban ücreti mevcut enflasyon oranıyla eşleştirme fikrini destekliyor. Taraftarlar bunu yaparak, ücretlinin gerçek harcama gücünün de artacağına inanıyor. Son yıllarda olduğu gibi, bir ücret artışı enflasyona ayak uyduramadığında, işçilerin maaş çekleri biraz yükselebilir, ancak şişirilmiş mal ve hizmet fiyatları aslında o zammın harcama gücünü azaltır.

Adil ücret

Bir diğer konu da adil ücretin ne olduğudur.

Klasik iktisatçı, adil ücretin rekabetçi bir piyasada belirlenen ücret olduğunu iddia edebilir. Bir firmanın karı, bir firmanın bir iş kurmak ve risk almak için ihtiyaç duyduğu gerekli teşviktir. Kârın büyük bir kısmı işçilere ödenirse, firmaların ilk etapta bir iş kurmak için hiçbir teşviki olmayabilir.

Bununla birlikte, diğer iktisatçılar, firmaların tekel güçlerini uygulayabileceğini ve işçilere, Marjinal Getirilerinden daha az ödeme yapabileceğini iddia edebilir. Bu nedenle, işçiler genellikle tekel gücüne sahip firmalar tarafından istismar edilebilir(iş gücü piyasası kusurları).

Bu durumda bir ekonomist, asgari ücretin veya sendikanın işverenlerin haksız tekel gücünü dengelemeye yardımcı olabileceğini iddia edebilir. Ücretler artabilir, ancak bu, çalışanların ödenmeyi hak ettiklerinin bir yansımasıdır.

Bu nedenle, ücretlerin artmasının enflasyon üzerinde makro ekonomik etkileri olabilir. Keza, bireysel firmaların da daha fazla mikro ekonomik analizi yapılmalıdır. Bu, işgücü piyasasının rekabetçi olup olmadığı veya firmaların tekel gücüne sahip olup olmadığıdır.

Türkiye ile ilgili çalışmalar

Osman Akgülve Abdullah Miraç Bükey tarafındanMinimum Wage Relationship Between Inflation and The Wage-Price Spiral in Turkey” adlı çalışmada :”Ücretler ve enflasyon arasındaki ilişkinin incelenmesi ve reel ücretlerin geldiği noktanın tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 1987-2018 yılları arasındaki yıllık TÜFE ve Asgari Ücret verileri kullanılmıştır. Enflasyon ile asgari ücret arasındaki ilişki ARDL Sınır Testi Yaklaşımı uygulanarak, ücret-fiyat sarmalının varlığı ise Toda-Yamamoto Nedensellik testleri uygulanarak belirlenmiştir. Ekonometrik analiz sonuçlarına göre enflasyon ile asgari ücret arasında uzun dönemli bir ilişki bulunurken, kısa dönemde ilişki anlamsız bulunmuştur. Buna göre uzun vadede enflasyondaki %1’lik bir artış asgari ücreti yaklaşık %2,59 oranında artırmaktadır. Asgari ücretteki artışın enflasyon oranındaki artıştan fazla olması yani esneklik katsayısının 1’den büyük olması asgari ücretteki reel artışı ifade etmektedir. Toda-Yamamoto Nedensellik analizi sonuçlarına göre hem asgari ücretten enflasyona hem de enflasyondan asgari ücrete doğru çift yönlü bir nedensellik ilişkisi tespit edilmiştir. Bu ilişki Türkiye’de ücret-fiyat sarmalı aralığında 1987-2018 referans döneminin varlığına işaret etmektedir. Kriz dönemlerini takip eden yıllarda asgari ücretin 3,65 birim arttığı” gözlemlenmiştir.

Merkez Bankası’nın “Wage Distribution and Effects of Wages on Inflation in Turkey” adlı yayınında, “Türkiye’de ücret gelişmeleri açısından izlenen en önemli göstergelerden biri de asgari ücret” olduğu belirtilmekte ve maliyet artışlı enflasyona olan etkisi” incelenmektedir.

Bu soruya ilişkin 2017-2019 verileri, tarım dışı sektörlerde çalışan ücretlilerin yaklaşık %42,8’inin asgari ücret veya altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu oran sanayi sektöründe %50,0, inşaat sektöründe %53,9 ve hizmetler sektöründe %39,1 olarak hesaplanmıştır. Hizmetler sektöründe asgari ücret ve altında kazananların oranı diğer ana sektörlere göre görece düşük olmakla birlikte, alt sektörler arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin konaklama ve lokanta hizmetlerinde bu oran %72’ye, toptan ve perakende ticaret sektöründe %64’e ulaşırken, kamu hizmetleri, eğitim, finans-sigorta hizmetleri ve bilgi-iletişim hizmetleri gibi asgari ücretin altında çalışan sektör çalışanları hizmetlerin toplam payını sınırlamaktadır. İmalat sanayinde ise giyim, tekstil, gıda ve deri sektörlerinde bu oran daha yüksektir. Maliyet yönlü olası enflasyon baskıları değerlendirilirken asgari ücrete olan hassasiyet konusunda dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da sektörlerin emek yoğunluğudur.

Ücret artışının enflasyon üzerindeki olası etkilerini değerlendirmek için çeşitli ücret tanımları altında Bayesian VAR modelleri kullanılarak etki-tepki analizleri yapılmıştır. Ortanca tepkilere dayalı temel bulgular şu şekilde özetlenebilir: Nominal asgari ücrete yönelik %1’lik bir pozitif şok, yıl sonunda tüketici enflasyonunu yaklaşık 0,06 ila 0,08 puan yükseltir ve etki çoğunlukla iki çeyrek içinde tamamlanır. İstihdam edilen kişi başına ücret tanımına göre enflasyonun %1’lik ücret şokuna tepkisinin 0,10 puan civarında olacağı tahmin edilmektedir. Hem ücret hem de istihdam etkisi dahil olmak üzere çalışanların ücretlendirilmesine ilişkin bir analiz ise, 1 puanlık pozitif bir şokun tüketici enflasyonunu yıl sonunda 0,2 puan artırdığını göstermektedir. Ücret-enflasyon ilişkisine ilişkin tahminlerdeki belirsizliğin görece yüksek olması, politika yapımında temkinli bir duruşu gerektirmektedir

DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) ise, uzun yıllardan beri asgari ücrete ilişkin bilimsel raporlar hazırlıyor. “Asgari Ücret Gerçeği 2023” araştırmasının bazı bulguları şöyle:

Gerek resmi veriler gerekse bağımsız araştırmalar Türkiye’de asgari ücretle çalışanların kapsamının oldukça yüksek olduğunu gösteriyor. Merkez Bankası ve DİSK-AR verileri asgari ücret civarında bir ücretle çalışanların oranının yüzde 50’lerde olduğunu gösteriyor. Milyonlarca işçi asgari geçim için yetersiz olan asgari ücretle geçinmeye çalışırken, işçilerin bir bölümü de yasal asgari ücrete dahi erişemiyor

AB ülkelerinde ortalama toplu pazarlık kapsama oranı yüzde 60’ların, OECD ülkelerinde yüzde 30’ların üzerinde iken ILO’ya göre Türkiye’de genel olarak yüzde 7,5, özel sektörde ise yüzde 6’nın altındadır. Bu durum Türkiye’de asgari ücret civarında çalışanların oranını artırırken AB ülkelerinde asgari ücret ile çalışanların kapsamını düşürüyor. Asgari ücret ile diğer emek gelirleri arasındaki makas kapanıyor, asgari ücret ortalama ücrete yaklaşıyor

Asgari ücretteki artış oranının diğer emek gelirlerine yansımaması, düşük toplu iş sözleşmesi kapsama ve sendikalaşma oranları, ücreti ortalama ücret haline getiriyor. Türkiye’de diğer emek gelirleri artışının sınırlı kalması sonucunda asgari ücret ile diğer ücretler arasındaki makas kapanıyor ve asgari ücret civarı ücretle çalışanların oranı artıyor. Türkiye hızla asgari ücretliler ülkesine dönüşüyor.

Ücretler asgari ücret düzeyine geriliyor. 2005 yılında aylık ortalama ücret ve maaş geliri asgari ücretin 2,2 katı iken, 2020’de asgari ücretin 1,7 katına geriledi. İşgücü maliyeti araştırmalarına göre ise asgari ücretin ortalama işgücü kazancına oranı 2012’de yüzde 44 iken 2020’de yüzde 73’e yükseldi.

2021 yılı itibarıyla asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücret alan işçilerin oranı yüzde 48,7’dir.Bu oran özel sektörde, kadınlarda ve kayıt dışı çalışanlarda daha da yükselmektedir.

Özel sektör işçilerinin yüzde 21,7’si asgari ücrete erişemiyor. Özel sektörde asgari ücret ve altında ücretle çalışanların oranı yüzde 50,4 ve asgari ücret civarında çalışanların oranı yüzde 64,7’dir.

Kayıt dışı çalışanlarda asgari ücret ve altında ücret alanların oranı yüzde 84,7’dir. Kayıt dışı çalışanların yüzde 23’ü 1.500 TL’nin altında bir gelir elde etmektedir.

Kadınların çok büyük bir bölümü asgari ücret ve daha altında ücretlerle çalışmaktadır. Asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altında ücret alanların oranı genelde yüzde 48,7 iken kadınlarda yüzde 55,6’ya yükselmektedir.

NETİCE:

Pek çok iş lideri, asgari ücretteki herhangi bir artışın tüketicilere fiyat artışları yoluyla yansıtılacağından ve dolayısıyla harcamaları ve ekonomik büyümeyi yavaşlatacağından korkuyor, ancak durum bu olmayabilir. Yeni araştırmalar, fiyatlar üzerindeki geçiş etkisinin geçici olduğunu ve daha önce düşünülenden çok daha küçük olduğunu gösteriyor.

Daha yüksek ücret artışı enflasyonu artırır mı? Avrupa’da tarihsel olarak böyle olmuştur. Ancak ücret artışı ile enflasyon arasındaki bağlantı, son yıllarda düşük enflasyon beklentileri, güçlü kurumsal karlılık ve güçlü rekabet baskıları nedeniyle zayıfladı.

Emeğin fiyatı, yani ücretler, özellikle Avrupa Birliği’nin yeni üye ülkelerinde güçlü bir hızla artıyor. Yine de, şaşırtıcı bir şekilde, enflasyon zar zor yükseldi. Güçlü ücret artışının yakın gelecekte enflasyonu anlamlı bir şekilde teşvik etmeyeceği muhtemeldir.

Kısacası, enflasyon oranı o kadar çok ekonomik faktörden etkileniyor ki, sadece ücret artışını suçlamak çok dar görüşlülük görünüyor.

Ücret Odaklı Enflasyon Diye Bir Şey Yoktur

Ekonomi Danışmanları Konseyi’nin ilk Başkanlarından biri olan Walter Heller ile maliye ve para politikasının göreli önemli bir ekonomi devi Milton Friedman, W.W. Norton & Şirketi tarafından yayınlanan küçük bir kitapta, tartışmak üzere davet edilmişlerdi.

Bu, yalnızca son derece medeni olmakla kalmadı, aynı zamanda kaliteli ekonomi fikirleri halka ileten bir görüş alışverişi oldu.

Bu buluşmanın mevcut makroekonomik tartışmalar içinde özellikle önemli olan bir kilit anı vardır. Bir noktada, Walter Heller ücret artışı enflasyonu fikrini ileri sürdü. Konsept yeterince basitti: Sendikalar veya diğer güçler ücretleri yükseltirse fiyatlar yükselir. Friedman, kısır döngü(totolojik) olduğunu savunarak bu ifadeyi kabul etmedi. Sonuçta, ücret bir fiyattır. Yükselen fiyatların yükselen fiyatlara neden olduğunu söylemek mantık yönünden döngüseldir.

Friedman’ın Heller’a verdiği yanıtın, ne yazık ki yazılı ve görsel medya üzerinde fazla bir etkisi olmadı. Haber programları ve ekonomi yorumcuları, Heller’in iddiasının çeşitlemelerini hâlâ tekrarlıyor: Artan ücretler enflasyona katkıda bulunacak. Herhangi bir günde herhangi bir haber kanalını seçin ve “ücrete dayalı enflasyon” terimini duymanız kaçınılmazdır.

Bu nedenle ve bazen tekrarlama gerektiğinden, bu anlamsız iddianın medyada yansıtılma olasılığını azaltmak için Friedman’ın 1978’deki görüşleri hatırlanmalıdır.

“Elbette, emek üretkenliğini değiştirmeden daha yüksek ücretler talep ederseniz, fiyatlar yükselecektir. Bu, böyle olursa öyle olur argümanı doğrudur. Ancak, aldatıcı bir şekilde doğrudur. Verimlilik artmadığında ücretlerin artırılmasını zorunlu kılmak, daha düşük çıktıya yol açar. Bu da fiyatların yükselmesine neden oluyor. Bu durumda artan fiyatlar, daha az mal üretildiğinin bir belirtisidir.

Tüketici fiyat endeksinde (TÜFE) bu, enflasyon olarak karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte, TÜFE’yi daha yakından inceleyen herkes, fiyat artışlarının büyüklüğünün tüketicilere satılan çıktıdaki düşüşün boyutuna bağlı olduğunu görecektir. Örneğin, sermaye yoğun endüstriler, ücret artışı nedeniyle üretimlerini düşürdükten sonra, emek-yoğun endüstrilerden daha küçük fiyat artışlarına sahip olacaklardır.

Bunu fiyatların yükseldiği başka bir örnekle karşılaştıralım: Para arzının genişlemesi. Bir merkez bankası dolaşıma daha fazla para koyarsa, ekonomik birimlerin doğasında olan üretkenlik değişmez. Verimlilik değişmezse, enflasyon yalnızca daha fazla para bolluğunu yansıtır. Yeni para ekonomiye eşit olmayan bir şekilde girebilir, öyle ki ürün fiyatları ve ücretler de eşit olmayan bir şekilde artırılır (ekonomistler katılıklardan bahseder). Bazı ücretlerin diğer bazı ücretlerden ve diğer fiyatlardan önce artması, hane halkının talebinde bir miktar artışa neden olabilir ve diğer malların fiyatları yükselir. Ancak bu, paradaki değişimin neden olduğu enflasyonun bir belirtisidir. Sebep bu değil. Başka bir deyişle, para arzındaki değişikliklere uyum sağlamanın karmaşık sürecinden kaynaklanan bir göz aldanmasından başka bir şey değildir.”

Bu iki durum arasında ayrım yapmamak mantıksal olarak tehlikelidir. Bu tehlike en çok belli bir kamu politikasının etkileri tartışılırken görülür. Örneğin Biden yönetimi, ücretleri artırmak için birçok sendika yanlısı çalışma politikasını zorladı. Pek çok muhafazakar, bunun sırasıyla ücretleri ve fiyatları artıracağını savunarak yanıt verdi. Pek çok iktisatçı, durumun böyle olmadığını gösterdi. Sendikalar daha yüksek fiyatlara neden olabilir, ancak bu sadece firmaların bazı işçileri işten çıkararak üretimi kısmak zorunda kalması ölçüsündedir. Bu tür sendika yanlısı politikalara karşı çıkılabilecek bir durum söz konusu da olabilir. Bununla birlikte bu durum, enflasyon oranları üzerindeki etkiden ziyade, çıktı üzerinde etki temelindedir.

Umalım ki sık sık dile getirilen bir noktanın bu tekrarı, akıllara kazınır.

KAYNAK:

Vincent Geloso – August 31, 2022 There Is No Such Thing As Wage-Driven Inflation

Osman AkgülAbdullah Miraç Bükey, Minimum Wage Relationship Between Inflation and The Wage-Price Spiral in Turkey

TCMB yayını, Wage Distribution and Effects of Wages on Inflation in Turkey,

The Effect of the Minimum Wage on Prices, Sara Lemos, Discussion Paper No. 1072, docs.iza.org,

Josh Bivens, Inflation, minimum wages, and profitsProtecting low-wage workers from inflation means raising the minimum wage, Working Economics Blog, .epi.org, September 22, 2022,

Tejvan Pettinger, Impact of Wage Inflation, 10 January 2022  

Nguyen, Cuong 20 March 2011 Do Minimum Wage Increases Cause Inflation?

upjohn.org, Does increasing the minimum wage lead to higher prices?

Debunking: “If You Raise The Minimum Wage, It Will Cause Inflation”, Sep 8, 2016 discomfiting.medium.com,

David Spencer, Jun 9, 2022  .weforum.org  Rising inflation is reducing the real wage value of workers,

Richard Varghese, The link between wage growth and inflation is weakening – this is why,

Nov 13, 2019, This article is published in collaboration withIMF Blog, economistIMF’s European Department.

Michael Pollick, Does Raising the Minimum Wage Cause Inflation? Last Modified Date: July 25, 2023, www.smartcapitalmind.com,

IYAPORN SODSRIWIBOON – GABRIEL SROUR , DOES A MINIMUM WAGE HELP WORKERS? imf.org.