KISACA ÇEŞİTLİ KONULAR

Ücretler neden enflasyona ayak uydurmalı: Ücret artışı almanın ekonomik durumu

Enflasyondaki son keskin artışlar, pek çok ülkede göreceli fiyat istikrarına etkili bir şekilde son verdi. Çoğu mal ve hizmetin fiyatları arttı ve daha da yükselebilir. Bunun nedenleri arasında Kovid-19 kısıtlamalarının sona ermesinin ardından artan ekonomik aktivite, piyasadaki aşırı para, küresel tedarik zinciri sorunları, bazı ülkelerdeki aşırı bütçe açıkları, enflasyon ile uyumlu olmayan sıfır faiz politikaları, Ukrayna’daki savaş, vb. gibi faktörler yer alıyor. Ve bu kadar dik enflasyonist baskının doğrudan etkilerinden biri de insanların ücretlerinin birdenbire eskisi kadar değerli olmamasıdır.

Ancak enflasyon gerçekten de yaşam standartlarında önemli bir baskıya ve reel ücretlerin düşmesine yol açsada, ücretlerdeki artışların daha fazla enflasyona yol açabileceğine dair argümanlar da var. “Ücret-enflasyon sarmalı” olarak adlandırılan bu durum, ücret artışlarının daha yüksek fiyat enflasyonunu yarattığını, bunun da işçilerin daha yüksek ücret talep etmesine yol açtığını öne sürüyor.

Temel fikir, işçi ücretlerinin enflasyon ve yaşam maliyeti artışlarına uyacak şekilde tutarlı bir şekilde artırılmasının, firmaların kar marjlarını korumak için fiyatları artırmasına yol açmasıdır.

Mesela, İngiltere Merkez Bankası başkanı ve Goldman Sachs’ın eski başkanı da dahil olmak üzere bazıları, hem işverenleri hem de çalışanları “ücret kısıtlaması” uygulamaya çağırdı.

Bu müdahaleler kolaylıkla (ve sıklıkla) şu gerekçelerle eleştirilir: Yılda, mesela 1.000.000 TL’den fazla geliri olan bir devlet görevlisinin, çok daha az kazanan milyonlarca insana sahip olduklarıyla yetinmeleri gerektiğini söylemesi yakışık almaz. İşin bu ahlaki boyutu göz ardı edilse bile, ücretlerin artırılmaması yönündeki argümanda hâlâ büyük kusurlar var.

Birincisi, ücret artışlarının doğrudan enflasyon artışına yol açacağı düşüncesi her zaman geçerli değildir. Mevcut yüksek enflasyon oranı büyük ölçüde ücret seviyeleriyle bağlantılı olmayan faktörlerden kaynaklanmaktadır, dolayısıyla ücretlerin kısıtlanmasıyla çözülmeyecektir. İkincisi, reel ücretlere getirilecek bir kısıtlamanın resesyon ihtimalini gündeme getirmesi muhtemeldir.

Halihazırda, birçok ülkede ekonomik büyümede bir düşüş görülüyor. Ücretlerin reel olarak düşmesine izin vermek, hane halkı gelirlerini daraltarak bu durumu daha da kötüleştirecektir. Bu sıkışıklık kaçınılmaz olarak tüketim ve harcamaların azalmasına yol açarak ekonomi üzerindeki baskıyı artıracaktır. Aynı zamanda çok daha fazla insanı yoksulluğa sürüklemesi muhtemeldir. Bu bakımlardan, ücret kısıtlamasının olumsuz etkileri göz önüne alınmalıdır.

Ayrıca ileriye bakıldığında, 2025 ortası itibarıyla ekonomi genelinde genel fiyat seviyelerinde bir düşüş anlamına gelen “deflasyon” risklerinin bulunduğu öne sürülüyor. Bazıları, fiyat düşüşü fikrini memnuniyetle karşılasa da deflasyon, yüksek işsizlik ve düşük ekonomik büyüme gibi ciddi riskleri de beraberinde getiriyor.

Şu anda ihtiyaç duyulan şey, ücretlerin enflasyonla aynı doğrultuda artmasını sağlayacak acil eylemdir; böylece beklenen durgunluğu önlemek veya en azından hafifletmek için tüketim ve harcamalar sürdürülür. Bu, işçilerin ücret artışları için pazarlık yapmasını ve işverenlerin de bunları sağlamasını gerektirecektir.

YASA DIŞI FİNANSAL AKIŞLAR NELERDİR?

Yasadışı finansal akışların çeşitli tanımları bulunmakla birlikte, esas itibariyle ulusal veya uluslararası yasalara aykırı olarak finansal sermayenin bir ülke dışına transferini amaçlayan yöntem, uygulama ve suçlardan kaynaklanmaktadır. Bu konuyla ilgili mevcut literatür, yasadışı mali akışların genellikle şu uygulamaları içerdiğini göstermektedir: kara para aklama, uluslararası şirketler tarafından rüşvet verilmesi ve vergi kaçakçılığı, yanlış ticari fiyatlandırma.

Ancak bu kategoriler bize bu tür akışların kaynağı veya kökeni hakkında hiçbir şey söylemez. Kaçakçılık, dolandırıcılık veya sahtecilik gibi yasa dışı veya yolsuzluk uygulamalarından kaynaklanmış olabilirler; veya fonların kaynağı yasal olabilir, ancak bireylerin ve şirketlerin vergi ödememeleri durumunda olduğu gibi transferleri yasa dışı olabilir.

Bu fon akışlarının kullanım amaçları hakkında da fazla bilgi yok. Terörün finansmanı veya rüşvet gibi diğer yasa dışı faaliyetlere veya malların yasal tüketimine yönelik olabilir. Uygulamada, yasa dışı mali akışlar, fonların vergi ödenmeden yurtdışındaki özel hesaplara özel şahıslarca aktarılması kadar basit bir şeyden, mülkiyeti gizlemek için çok katmanlı suç ağlarını içeren son derece karmaşık planlara kadar çeşitlilik göstermektedir.

Para genellikle, suç ortağı bankalar aracılığıyla banka havaleleri veya büyük meblağlarda nakit paranın sınırlar ötesine taşınması gibi oldukça basit yöntemlerle götürülüyor. Fonları yabancı bölgelerde tutmak aynı zamanda yurt içinde bulunamayan lüks mallara erişim de sağlar. Son olarak, yurt dışında tutulan fonlar, güvenli bir sığınak sağlayabilmesi için kullanılabilir.

Yasadışı mali akış kaynaklarının belki de en yaygın olanı vergiden kaçınma bağlantılı çıkışlar hakkında çok daha az şey biliniyor. Yine, parayı yasa dışı yollardan ülke dışına çıkarmanın amacı onu korumak olabilir; yerel vergi tahsilat kurumu izleme etkinliğini artırsa da, ülke dışında tutulan varlıkların takibi daha zordur.

Varlık kurtarma konusunda etkili yasaların sağlanması

Son yıllarda yolsuzluk yoluyla çalınan varlıkların geri alınmasına ilişkin uluslararası hukukun gelişmesine tanık olduk. UNCAC, yolsuzluk yoluyla elde edilen varlıkların dondurulması, el konulması, müsadere edilmesi ve geri alınmasına ilişkin hükümler içermektedir. Bu sözleşmeye taraf devletler, kendi mevzuatlarında sözleşmede belirtilenlere uygun hükümler koymak zorundadırlar. Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı 2000 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (UNTOC) aynı zamanda yolsuzluk suçlarının soruşturulması ve kovuşturulması konusunda karşılıklı hukuki yardıma ilişkin hükümler içermektedir. Bu iki uluslararası sözleşmeye taraf olmak, varlıkların geri kazanılmasına yönelik sağlam bir iç yasal çerçevenin sağlanmasında önemli bir adımdır.

Son yıllarda birçok OECD üyesi ülke varlıkların geri kazanılmasına ilişkin yeni yasalar çıkarmış veya mevcut yasaları değiştirmiştir. Son dönemdeki bazı yasal yeniliklerin altını çizmeye değer. Örneğin, 2011 tarihli İsviçre Federal Yasadışı Varlıkların İadesi Yasası, mağdur devletin yargı sistemindeki aksaklıklar nedeniyle karşılıklı adli yardım kanalları aracılığıyla iade edilemediğinde, çalınan varlıkların iade edilmesini ele almaktadır. Bu durumlarda Kanun, ispat yükünü, dondurulan varlıkların meşru olduğunu gösterebilmesi gereken, yolsuzluk yaptığı iddia edilen yetkiliye yüklemektedir. Yetkilinin böyle bir kanıt sunamaması durumunda varlıklara İsviçre devleti tarafından el konulabilir.

Yolsuzluğun kanıtlanması gibi çoğu zaman zor bir görevle ilgili benzer bir yaklaşım, Avustralya’nın Şubat 2010 tarihli “Açıklanamayan Servet Kanununda” bulunabilir. Bu kanuna göre mahkeme, eğer varsa, bir kişiden servetinin kaynağına dair kanıt sunmasını talep edebilir- yasal olarak elde edilebilecek miktarı aşması, şüphelenmek için makul bir gerekçedir. Bu yasa, yalnızca yolsuzluktan kaynaklanan paraları değil, genel olarak suç paralarını da ilgilendiriyor.

Fransa’da da benzer bir mevzuat var ve bir kişinin kendi yaşam tarzına uygun yeterli geliri gösterememesi suç sayılıyor.

StAR girişimi, G8 ve G20, OECD üye ülkelerinin hedeflemesi gereken varlık kurtarma yasalarına ilişkin bir dizi uygulamayı önerdi. Bunlar, varlıkların hızla dondurulması, mahkumiyete dayalı olmayan müsadere, yabancı müsadere emirleri, varlıkların geri alınması için hukuk davaları ve varlıkların geri alınmasını içeren davalarda tazminat ile ilgilidir.

(UNCAC: Birleşmiş Milletler Yolsuzluğa Karşı Konvansiyonu (UNCAC), yolsuzlukla mücadelede hukuki açıdan bağlayıcı olan tek uluslararası çok taraflı anlaşmadır. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkeler tarafından müzakere edilen bu belge, Ekim 2003’te BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Aralık 2005’te yürürlüğe girmiştir.

StAR girişimi: StAR, yolsuzluk fonlarının saklanabileceği güvenli limanlara son vermeyi amaçlıyor.)

Kara Para Aklama Nedir ve Nasıl Çalışır?

Kara Para Aklanması yıllık olarak küresel GSYİH’nın %2 ila %5’ini oluşturmaktadır, bu da yıllık bazda 1-2 trilyon ABD dolarının aklandığı anlamına gelir (Küresel Ekonomik Suç ve Dolandırıcılık Araştırması 2018’e göre)

Kara Para Aklamaya Giriş

Kara Para Aklama, yasa dışı olarak elde edilen paranın kaynağını gizlemektir. Bu, birisinin rüşvet, uyuşturucu kaçakçılığı veya cinayet ödemesi olarak belirli bir miktar para alması ve bunu yasal olarak elde edilmiş para gibi göstermesi gerektiğinde meydana gelir. Böyle bir paranın bir banka hesabına yatırılması durumunda banka, meşru olması gereken paranın kaynağına dair kanıt sunmayı isteyebilir. Kişinin kaynağını kanıtlayamaması veya paranın yasa dışı faaliyetten geldiğine dair göstergelerin bulunması durumunda banka bu şüpheyi bildirmekle yükümlüdür.

Kara Para Aklama Aşamaları

Genellikle yapılan şey , daha fazla yabancı, offshore banka ve şirket kullanmak, parayı bölmek ve farklı şirketlere, kişilere ve banka hesaplarına yaymak, böylece “yıkanmış” ve temiz görünmesini sağlamaktır.

  1. Yerleştirme

Kara para aklama yasa dışı bir faaliyettir. Bankaların tüm şüpheli işlemleri ve diğer kara para aklama belirtilerini bildirmeleri gerekmektedir. Kirli para, yıkanıp “temiz” olarak ortaya çıkana kadar normalde birkaç adım ve aşamadan geçer. Suçluların parayı yıkamak için harcadıkları üç temel aşama vardır; ancak bu aşamalar birbirini takip eden aşamalar olmayabilir, genellikle örtüşür. Bu aşamada para meşru finansal sisteme aktarılıyor. Suçlular genellikle nakit para kaybetmek isterler çünkü fiziksel olarak nakit bulundurmak onları doğrudan suç faaliyetleriyle ilişkilendirir ve onları savunmasız ve korunmasız hale getirir. Bunun yerine, genellikle bir şirket, perakende işletme, banka hesapları, seyahat çeklerine dönüştürme, kripto para birimleri, ülke dışına kaçırılma vb. kullanarak parayı finansal sisteme yerleştirirler. Bu aşamanın amacı, tespit edilmekten kaçınmak için parayı edinildiği yerden alıp başka bir varlığa dönüştürmektir. Kara para aklama, fiziksel nakit ve yasa dışı nakit işlemlerinin takip edilememesi nedeniyle nakit yoğun bir iştir.

2. Katmanlama

Kara para aklamaya en duyarlı işletmeler bankalar, restoranlar, oteller, barlar, araba satıcıları, muhasebeciler, avukatlar, kumarhaneler, sanat ve antika satıcıları, otoparklar, perakendeciler, emtia ve lüks mal satıcıları, otomat operatörleri vb.’dir. Örneğin bir suç örgütü, (nakit alan) bir restoran veya araba satıcılığı işletmesini kullanıp, restoranın günlük kasa hasılatını şişirerek kirli paranın bu işe geçmesine izin verebilir. Restoran parayı banka hesabına aktarıyor ve bu para daha sonra temiz para olarak kullanılıyor.

Nakit bir finansal sisteme başarıyla yerleştirilse bile paranın kaynağına (sisteme yerleştiren kişiye) kadar takip edilebilir. Bu, paranın sisteme girip orada öylece duramayacağı anlamına gelir. Kaynağını karıştırmak ve gizlemek için paranın taşınması gerekiyor.

3. Entegrasyon

Bu aşamanın amacı, bir dizi işlem, farklı şirket ve kişiler, muhasebe hileleri ve diğer hileler kullanarak paranın kaynağını gizlemektir. Bu, yasa dışı nakit paranın bölüştürülmesi ve birden fazla banka hesabı, şirket, işlem, aracı aracılığıyla kanalize edilmesi, bunların ileri geri dönüştürülmesi, çeşitli banka havaleleri, siparişler, akreditifler, kripto para birimleri, hisse senetleri, değerli varlıkların satın alınması (sanat, saat, mücevher), altın vb. Katmanlama, farklı işlemlerden oluşan çok karmaşık bir sistem içerir. Bu teknikler izi gizlemek, kaynağı bulanıklaştırmak ve bir düzeyde anonimlik sağlamak için tasarlanmıştır. Bu son aşamadır, aklanan para meşru görünüp meşruyla karıştırılıp temiz para olarak kullanılır.

Elektronik Para ve Kripto Paralar

Suçlular parayı geri entegre etmek için çeşitli teknikler kullanıyor ve böylece hayali krediler, temettüler, sözleşmeler, sermaye kazançları vb. gibi görünürde yasal bir köken yaratıyorlar. Bu aşamada hangi paranın yasal olarak, hangisinin yasa dışı olarak elde edileceğini ayırt etmek oldukça zordur.

Elektronik paranın, internetin, çevrimiçi bankacılığın, eşler arası hizmetlerin, çevrimiçi müşteri tanımlamanın vb. yükselişi, şüpheli işlemlerin ve yasa dışı paranın tespitini daha da zorlaştırır.

Hangi Suç Faaliyetleri Kara Para Aklamayla Bağlantılıdır?

Büyük miktarlarda para içeren neredeyse her suç, gelirlerin harcanmasını mümkün kılmak için kara para aklamaya bağlı olacaktır. Araştırmalar, kara para aklamayla en sık ilişkilendirilen suçlardan bazılarının şunları içerdiğini gösteriyor:

Genel Dolandırıcılık

Narkotik Kaçakçılığı

Hırsızlık ve Zimmete Para Geçirme

Vergi ve Gümrük İhlali

Siber Suç

Uluslararası Kara Para Aklamayla Mücadele

Hükümetler, finansal kurumların şüpheli faaliyetleri izlemek, tespit etmek ve raporlamak ve kurallara uymayanları cezalandırmak için gereken düzenlemeleri kurarak, kara para aklamayla mücadele ediyor. Hükümetler ayrıca kara para aklamayla mücadele için ortak zeminler ve uluslararası kurallar oluşturarak birlikte yakın bir şekilde çalışıyorlar. Tüm ulusal görev güçleri ve kara para aklamayla mücadele yetkililerinin yanı sıra, Yedili Grup (G-7), Mali Eylem Görev Gücü (FATF) en dikkate değer olanlardır. Elektronik izleme günlerinden önce bile, kolluk kuvvetlerinin ve vergi makamlarının dikkatini çekmeden büyük meblağları taşımak zordu. Son yıllarda veri analitiği ve makine öğrenimi, yasa dışı parayı tespit etme görevini daha da kolaylaştırdı.

Yasa dışı mali akışlar çoğunlukla gelişmekte olan ülkeleri ticari mali sistem aracılığıyla terk ediyor. Bu sistem aracılığıyla fonlar, kökenlerini gizlemek için aklanıyor. Kara para aklamanın ve terörün finansmanıyla mücadele (AML/CFT) rejimleri, yasa dışı fonların büyük bankalar ve finans merkezleri tarafından tutulmasını, alınmasını, aktarılmasını ve yönetilmesini engelleyen etkili araçlardır. Kara para aklamanın ve terörün finansmanıyla mücadele çabaları, Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) tavsiyelerine tabidir. OECD ülkelerinin kara para aklamayla mücadele rejimleri, 2003 yılında ilk Tavsiyeler dizisinin oluşturulmasından bu yana iyileşti, ancak genel olarak eşit bir şekilde değil. Ortalama olarak, OECD ülkelerinin merkezi FATF Tavsiyelerine uyumu düşüktür. Ülkelerin düzenleme ve denetleme rejimlerini güçlendirmeleri ve yeni 2012 Mali Eylem Görev Gücü Tavsiyelerini tam olarak uygulamaları öneriliyor.

(AML/CFT: Kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele politikaları)

Anayasa mahkemeleri nedir?

Yazılı bir anayasanın genel olarak vatandaşların hakları ile seçimler ve yasama prosedürleri gibi siyasi süreçler üzerinde spesifik ve yasal olarak bağlayıcı etkileri olması amaçlanır. Bu her zaman doğru değildir: Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti’nde anayasal hakların mahkemelerde uygulanamayacağı ve anayasanın hukuki değil, sadece arzuya yönelik etkileri olduğu açıktır. Eğer bir anayasanın bağlayıcı olması amaçlanıyorsa, bir eylem veya kararın anayasaya aykırı olup olmadığına karar vererek ve bunun gerçekleşmesi durumunda bazı çözüm yolları sağlayarak, onu uygulamaya yönelik bazı araçlar bulunmalıdır. Bu sürece ‘anayasa denetimi’ diyoruz.

Dünya çapındaki anayasalar, genel olarak iki tür anayasa incelemesi tasarlamıştır; bu inceleme, uzman bir anayasa mahkemesi veya genel yargı yetkisine sahip mahkemeler tarafından gerçekleştirilir. Ancak her modelin pek çok varyasyonu mevcut ve hatta bazı sistemlerin ‘hibrit’ olduğu bile söyleniyor. Anayasa mahkemesi (bazen ‘anayasa mahkemesi’ veya ‘anayasa konseyi’ olarak da adlandırılır), yalnızca anayasal denetim yetkisini kullanan özel bir mahkeme türüdür. Alec Stone Sweet tarafından ‘temel amacı hukuk düzeni içerisinde anayasa hukukunun normatif üstünlüğünü savunmak olan, devletin anayasal olarak kurulmuş, bağımsız bir organı’ olarak tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle, görevi yasaları ve genellikle yürütme eylem ve kararlarını gözden geçirmek, bunların anayasal açıdan geçerli olup olmadığına karar vermek ve geçerli olmadığı durumlarda çözüm sağlamaktır. Bu yetkisini münhasıran kullanır: başka hiçbir mahkeme veya organ anayasal denetimde bulunamaz. Bu tür kuruluşlar dünya çapında yaklaşık 85 ülkede bulunmaktadır; yani anayasal denetim sistemine sahip ülkelerin çoğunda.

Anayasa mahkemeleri anayasal konularda münhasır yargı yetkisine sahip olduğundan, bu sisteme genellikle ‘merkezi’ anayasa inceleme sistemi adı verilir. Avusturyalı hukuk bilgini Hans Kelsen tarafından ileri sürüldüğü ve Avusturya, Almanya, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunduğu için ‘Avrupa’ sistemi olarak da adlandırılıyor. Kolombiya, Rusya, Kore Cumhuriyeti, Türkiye ve Tayvan gibi ülkelerde bunlardan etkilenenler arasında.

Anayasa mahkemesine sahip olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Avantajları

Bir anayasa mahkemesi, genellikle yeni bir anayasa için güçlü bir uygulayıcı (bir yasaya, kurala veya yükümlülüğe uymayı zorunlu kılan grup.) sağlamak üzere kurulur. Bir anayasa mahkemesi, aynı veya farklı düzeylerdeki farklı mahkemelerin anayasanın farklı bir yorumuna karar verebileceği dağınık bir sistemde ortaya çıkamayan anayasal yorumda kesinlik ve tekdüzelik sağlamanın en kolay yolunu sağlar. Dağınık sistemlerde, kesinlik ve tekdüzelik, yalnızca en yüksek mahkemenin bir temyizi dinlemesi ve içtihat doktrinine göre alt mahkemeleri bağlayacak şekilde karar vermesi durumunda elde edilir (mahkemeler yüksek mahkemelerin kararlarına ve hatta kendi önceki kararlarına bağlıdır).

Bir anayasa mahkemesi, ya anayasa hukuku alanında uzmanlaşmış ya da heyete daha genel uzmanlık veya temsil kapasitesi getireceği düşünülen yargıçların seçimine izin verir. Bu tür uzmanlaşmış yargıçların hem sıradan yargıçlardan daha bağımsız olmaları hem de anayasal yoruma dahil olan hassas siyasi sorunlar konusunda daha fazla bilgelik ve yeterlilik sergilemeleri beklenmektedir. Bu durum elbette anayasa mahkemesi yargıçlarında aranan niteliklere ilişkin soruları gündeme getiriyor. Bu aynı zamanda kuvvetler ayrılığı açısından anayasa mahkemesinin yasama, yürütme ve olağan yargıdan farklı olarak hükümetin dördüncü organı olup olmadığı sorusunu da gündeme getiriyor. Demokrasinin ve anayasal hükümetin sürdürülmesinde veya demokrasiye geçişte güçlü bir kolaylaştırıcı olarak hareket edebilir. Bu modelde anayasa, parlamento çoğunluğunun veya cumhurbaşkanının iradesine maruz kalmayacaktır.

Dezavantajları

Bir anayasa mahkemesi genellikle siyasi açıdan hayati öneme sahip yetkileri kullandığından, yetkilerinin azaltılması veya kaldırılması, hatta görevden alınması (örneğin Myanmar, Nijer ve Polonya’da) gibi misilleme eylemleriyle tehdit edilebilmesi veya atama süreci yoluyla bağımsızlığının tehlikeye atılmasına tabidir. Alternatif olarak, anayasa mahkemesi kararlarında tarafsız görünmeyebilir (örneğin Tayland’da olduğu gibi). Bazen, güçlü ve bağımsız bir mahkemenin genel hukuki yargı yetkisini kullanması nedeniyle bu olasılıkların daha az tehlike oluşturduğu ileri sürülür.

Ortak hukuk ülkelerinde anayasal sorunlar paradigmatik olarak hukuki sorunlar olarak görülüyor ve bu görüşe göre, uzmanlaşmış bir mahkemeye veya uzmanlaşmış bir yargı biçimine ihtiyaç yoktur. Bu sistemlerde yargı bağımsızlığı, yargıçların kendi aralarından atandığı hukuk mesleğinin geneli tarafından desteklenmektedir. Ancak, dağınık sistemlerde dahi yargı bağımsızlığının tehlikeye girebileceği ve yargı atamalarının siyasallaştırılabileceği de ileri sürülmektedir. Merkezi sistemlerde ilk derece mahkemesi yoktur. Dolayısıyla doğru kararı vermenin tek yolu var: Anayasa mahkemesinin kendisi. Dağınık bir sistemde, yüksek mahkeme potansiyel olarak aynı davada veya farklı davalarda alt mahkemelerin kararlarından faydalanabilir. Bu, her iki sistemde de uygunsuz olan veya prensipte veya etkilerde yanlış olduğu gösterilen ‘nihai’ bir kararın iptal edilip edilemeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Bu konudaki uygulamalar her iki sistem türüne göre değişiklik gösterir.

​Anayasa mahkemelerinin uluslararası deneyimi nedir? Anayasa mahkemeleri demokratikleşmeye nasıl katkıda bulunabilir?

Anayasa mahkemelerinin sayısı ve performanslarının değerlendirilmesindeki zorluklar ile başarı kriterlerinin ne olabileceğine karar vermenin zorluğu göz önüne alındığında, bu sorular sıklıkla tartışılmaktadır. Örneğin bir anayasa mahkemesi bağımsızlığını başarıyla korumayı başarıyor ancak sorunlu veya tutarsız kararlar veriyorsa başarılı mı yoksa başarısız mı?

Alternatif olarak, ya kararlarının mükemmel gerekçelere sahip olduğu ve faydalı etkileri olduğu görülüyorsa, ancak anayasa mahkemesi, yetkilerinin güçlü bir cumhurbaşkanı ya da öfkeli bir parlamento tarafından sınırlandırıldığını düşünüyorsa? Alec Stone Sweet’in üç kriteri iyi bir genel göstergedir: “anayasal incelemenin şu ölçüde etkili olduğu söylenebilir: Bir devlette ortaya çıkan önemli anayasal ihtilafların düzenli aralıklarla [Anayasa Mahkemesine] götürülmesi, bu ihtilafları çözen yargıçların bulgularının gerekçelerini belirtmesi ve anayasa hukukuna tabi olanların mahkeme kararlarının emsal niteliğinde olduğunu kabul etmesidir”.

Bunun dışında mahkemenin bir yargı alanındaki başarısı (veya başarısının belirli bir faktöre atfedilmesi), bu başarının veya faktörün başka bir yargı alanında tekrarlanabileceği anlamına gelmez. Örneğin, yargıçların adaylığının üç bölüm arasında paylaştırılması, bu bölümler arasındaki çekişmenin yoğun olduğu durumlarda gerilimi iyi bir şekilde dağıtabilirken, farklı bir yönetimde işe yaramayabilir, hatta kabul edilebilir bile olmayabilir.

Uygun değerlendirmeyi engelleyen bir diğer faktör de anayasa mahkemesinin dava yükünün nasıl sonuçlanacağının önceden bilinememesidir. Aslında mahkemeler, hem miktar hem de konu bakımından dava yükleri bakımından davacıların insafına kalmıştır. Bazı durumlarda anayasa mahkemesi seçim davalarıyla aşırı yüklenmiştir (Senegal ve Endonezya’da olduğu gibi), diğerlerinde ise (Tayland ve Türkiye’de olduğu gibi) belirgin bir şekilde siyasi partilerin kapatılmasıyla veya (İspanya’da olduğu gibi) bölgesel yetki devriyle ilgili anlaşmazlıklarla ilgilenmiştir. Bu tür ana alanlarda başarılı olup olmadığı, diğer mahkemelerin de başarılı olup olmayacağını veya hatta bir veya iki ana alanda yoğunlaşmanın tekrarlanıp tekrarlanmayacağını göstermez. Bu, ulusal siyasetin yapılanmasına, davacıların eğilimlerine ve ortaya konan emsallere bağlıdır.

Genellikle bir anayasa mahkemesinin yürütmenin, diğer kurumların, medyanın, sivil toplumun veya belirli çıkar gruplarının olumsuz tepkilerine rağmen bağımsızlığını korumasının öncelikli bir görevi olduğu düşünülür. Bazı gözlemciler yeni bir anayasa mahkemesinin rolünü ve kararlarını topluma açıklama konusunda proaktif olması gerektiğini savunuyor. Bazıları daha da ileri giderek anayasa mahkemesinin seçim çoğunluğuna sahip cumhurbaşkanı gibi güçlü bir lider aleyhine karar vermemesi gerektiğini savunuyor. Diğerleri ise tam da bu gibi durumlarda anayasa mahkemesinin bağımsızlığının ve değerinin tanınacağını ileri sürmektedir.

Deneyimlerin öğrettiği, bağımsızlığının tehlikeye girmesinin her zaman mevcut olduğu ve anayasa mahkemelerinin, kararlarına ilişkin kamuoyu algısının farkında olmaları gerektiğidir. Ayrıca anayasa mahkemesinin kararlarının dikkatli bir şekilde gerekçelendirilmemesi durumunda keyfi olarak görülebilmektedir. Her şeyden önce, anayasa mahkemesi kararlarında tutarlı olmalı ve elindeki hukuk yollarının kullanımında ılımlı olmalıdır.

Sonuç olarak; çok partili demokrasinin yaygınlaşması, güçlü bir demokratik mekanizma olarak anayasa mahkemesinin yayılmasıyla el ele ilerledi. Demokratik hakları sağlamlaştırır, devletin diğer organları (başkan, parlamento ve bölgesel hükümetler dahil) ile ve bunlar arasındaki diyaloğu teşvik eder. Her şeyden önce, özgür ve adil seçim kavramlarını ve vatandaşların sivil özgürlüklerinin ve genel olarak insan haklarının korunmasını sağlar.

Gelişmekte olan ülkeler neden gelişemiyor?

Neden bazı ülkeler ve bölgeler ekonomik açıdan diğerlerinden daha güçlü?

Bu çok karmaşık bir sorudur. Zamanda geriye gidildiğinde, Jared Diamond’ın “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı kitabında öne sürdüğü gibi ilginç bir başlangıç noktası, belirli yerlerin çiftçiliğe daha elverişli olması ve mahsullerin ve hayvanların evcilleştirilmesinin daha büyük toplulukların oluşmasına olanak sağlamasıdır. Bu, Avrupa’nın ve bir dereceye kadar Çin’in sanayileşmesine, güçlü finans sektörleri geliştirmesine ve askeri açıdan daha güçlü olmasına yol açan teknolojik ilerlemeye yol açtı. Bunların hepsi Avrupa’nın Amerika’yı, Afrika’yı ve Asya’nın bazı kısımlarını fethetmesinde kilit rol oynadı. Sömürgeci güçler büyük miktarlarda kaynak çıkardıkça para giderek Avrupa’da yoğunlaşıyordu. Örneğin İngilizlerin 1765 ile 1938 yılları arasında Hindistan’dan şaşırtıcı bir toplam (bugünün parasıyla) yaklaşık 45 trilyon ABD Dolarını çektiği tahmin ediliyor.

Savunmacılar, emperyal girişimlerin iş ve altyapı sağlayan kolonileri geliştirdiğini iddia ediyorlar. Ancak uygulamada işçiler sömürülüyor ve karayolları ve demiryolları esas olarak yalnızca kaynakların ülke dışına taşınması amacıyla sağlanıyordu. Dünyanın en fakir ülkelerinin çoğu sömürgeleştirildi. Şimdi, bağımsızlıktan onlarca yıl sonra ve çoğu zaman kazançlı doğal kaynaklara sahip olmalarına rağmen ülkeler yoksul kalıyor. Başta Japonya, Almanya ve Güney Kore olmak üzere çatışmalarla yok edilen ama artık zengin olan toplumların örnekleri var. Ancak bunların hepsi ABD’den önemli yatırımlar aldı. Fakir ülkelerin yoksulluk tuzağında kalmasının bazı nedenlerini ele alalım.

KÜRESELLEŞME: Küreselleşme, işletmelerin veya diğer kuruluşların uluslararası nüfuz geliştirmesi veya uluslararası ölçekte faaliyet göstermeye başlaması sürecidir. Bu durum 18. yüzyıldan itibaren ulaşım ve iletişim teknolojisindeki ilerlemelere bağlı olarak hızlanmıştır. Çok uluslu şirketler (ÇUŞ’lar) ilk olarak gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını esas olarak petrol, mineral ve değerli metal arayışında kullanmaya başladı. Bu ülkelerdeki nüfusun çoğunluğu çok az fayda görüyor ve yozlaşmış liderler, şirketlerin kişisel mali kazanç karşılığında para elde etmelerine izin verme eğiliminde. Son yıllarda imalattan tarıma kadar pek çok sektörde küreselleşme yaygınlaşmıştır. Elektronik ürünler artık büyük oranda Çin’de, giyim ürünleri ise Hindistan ve Bangladeş’te üretiliyor. İşgücü maliyetlerinin düşük olması ve çevre korumasının zayıf olması nedeniyle bu durum şirketler için caziptir. Çin ve Meksika gibi bazı ülkelerde, işçilerin ücretleri ve hakları genel olarak düşük olsa da yaşam standartlarını yükseltmiş olabilir. Ayrıca, 2002 ILO raporunda tanımlandığı gibi belirli düzeyde kalkınmanın gerçekleştiği ülkelerde önemli bir beyin göçü sorunu da mevcut. Küreselleşmenin bir diğer etkisi de çokuluslu şirketlerin politika yapıcıları etkilemesine olanak tanıyan kurumsal gücün sürekli artması olmuştur. Çokuluslu şirketler tarafından çeşitli şekillerde yönetilen değer zincirleri, artık her yıl gerçekleşen 20 trilyon ABD doları tutarındaki ticaretin %80’ini oluşturmaktadır.

TİCARET: Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını uluslararası ticaret müzakere gündeminin merkezine koyan yeni bir Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) önerildi. Ancak DTÖ üyeliği vaat edilen kalkınma yanlısı değişiklikleri yerine getiremedi. Gelişmekte olan ülkeler, küresel güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarları tarafından tamamen dışlanmıştır. Bunu örnekleyen kaynaklardan biri pamuktur. Adil Ticaret Vakfı geçen yıl, zengin ülke üreticilerine son 10 yılda ödenen 47 milyar ABD doları tutarındaki sübvansiyonun, Batı Afrika’da yoksulluktan kurtulmaya çalışan 15 milyon pamuk çiftçisi için nasıl engeller oluşturduğunu ve dünyanın en fakir çiftçi ailelerinden 5 milyonunun bu sübvansiyonlar yüzünden nasıl işinden olmaya ve daha derin bir yoksulluğa sürüklendiğini ortaya çıkardı.DTÖ ayrıca, en fakir ülkelerin zengin devletler tarafından manipüle edilmesine izin veren ticaret anlaşmalarının yapılmasıyla ilişkin kasıtlı olarak konulmuş muğlak kuralları açıklığa kavuşturmakta da başarısız oldu. Afrika’da, AB ile yapılan müzakerelerde ülkeler, kendilerini koruyacak açık kurallar bulunmadığından, ticaretlerinin %90’ına varan oranlarda gümrük vergilerini kaldırmak zorunda kaldılar. Ticaretteki önemli bir eşitsizlik, pazar büyüklüğü ile siyasi ağırlık arasındaki bağlantıdır; bu da küçük ve fakir ülkelere ticaret müzakerelerinde marjinal bir söz hakkı verir. Ticaret muhtemelen yoksulluk açığını koruyan en önemli faktörlerden biridir.

BORÇ: 1970 yılında dünyanın en fakir ülkelerinin (Dünya Bankası tarafından düşük gelirli olarak sınıflandırılan yaklaşık 60 ülke) 25 milyar ABD doları borcu vardı. 2002 yılında bu rakam 523 milyar dolardı. Mevcut BM İnsan Hakları Alt Komisyonu için El Hadji Guisse tarafından hazırlanan Borcun İnsan Haklarına Etkileri adlı makaleye göre, gelişmekte olan ülkelerin borçları, kısmen sömürgeci devletlerin borçlarının onlara adaletsiz bir şekilde devredilmesinin bir sonucudur. 1960 yılında bağımsızlığını yeni kazanan devletlere 59 milyar ABD doları tutarında bir dayatma uygulandı. Borcun büyük kısmı, Batı’nın hakimiyetindeki küresel kuruluşlar olan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu ile ilişkilidir. 1990’lar boyunca Bolivya, Dünya Bankası’nın (ABD’nin hakim olduğu bir kuruluş) kredi koşulluluğunu yerine getirmek amacıyla kamu mallarını özelleştirmesi yönünde artan baskısıyla karşı karşıya kaldı. Eylül 1999’da, bu baskıya yanıt olarak Bolivya hükümeti, 800.000 kişinin yaşadığı Cochabamba şehrinin belediye su sistemini açık artırmayla sattı. Faturalar ayda 5 dolardan 25 dolara fırladı. Yoksul ülkeler borçlarını ödeyemeyince, piyasaları batılı şirketlere açan yapısal uyum programları dayatılıyor. Borcun değeri “çöp” haline geldiğinde ülkeler, borçları satın alan ve ardından geri ödemeler için ülkeye dava açan akbaba fonlarına açılıyorlar.

EOKOLONYALİZM: Bu terim, gelişmiş bir ülkenin dolaylı olarak diğer alanlar veya insanlar üzerindeki etkisini sürdürmesini veya genişletmesini sağlayan ekonomik ve politik politikalar olarak tanımlanabilir. Bunun bir yönü küreselleşmedir. Ancak, sağlanan önemli miktardaki yardım hakkında bağırmaktan hoşlansalar da, esas olarak Avrupa ülkeleri ve ABD’nin daha yoksul ülkeleri sömürdüğü başka dramatik yollar da var. Guardian’ın 2017 tarihli bir makalesinin başlığı: ”Yardım ters yönde: yoksul ülkeler zengin ülkeleri nasıl geliştiriyor.” Jason Hickel bunlardan bazılarını ele alıyor. Veriler çok açık. Gelişmekte olan ülkeler 2012 yılında tüm yardım, yatırım ve yurt dışından elde edilen gelirlerle birlikte toplam 1,3 trilyon ABD doları aldı. Ancak aynı yıl bunlardan yaklaşık 3,3 trilyon ABD doları aktı. 1980’den bu yana geçen tüm yılları ele aldığımızda, bu net çıkışların toplamı 16,3 trilyon ABD doları gibi inanılmaz bir rakama ulaşıyor. Bunun ölçeğini anlamak için 16,3 trilyon ABD dolarının kabaca ABD’nin GSYİH’sına denk geldiğini söyleyebiliriz. Ödemelerin önemli bir kısmı borçla ilgili. Gelişmekte olan ülkeler 1980’den bu yana yalnızca faiz ödemeleri olarak 4,2 trilyon doların üzerinde para ödediler; bu, New York ve Londra’daki büyük bankalara doğrudan nakit transferiydi.

Bir diğer büyük katkı ise yabancıların gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarından elde ettikleri ve daha sonra ülkelerine geri döndükleri gelirdir. Örneğin BP’nin Nijerya’nın petrol rezervlerinden elde ettiği veya Anglo-Amerikan’ın Güney Afrika’nın altın madenlerinden elde ettiği tüm kârları düşünün. Çokuluslu şirketlerin çoğu, daha sonra, haksız kazançlarını gizlice dünya çapındaki çok sayıda vergi cennetine kaydırıyor (çoğu İngiltere’nin yetkisi altında). Ancak şu ana kadarki çıkışların en büyük kısmı kayıt dışı ve genellikle yasa dışı sermaye kaçışıyla ilgili. ABD merkezli Küresel Finansal Bütünlük (GFI), gelişmekte olan ülkelerin 1980’den bu yana kayıt dışı sermaye kaçışı nedeniyle toplam 13,4 trilyon ABD doları kaybettiğini hesaplıyor. Bu kayıt dışı çıkışların çoğu, uluslararası ticaret sistemi aracılığıyla gerçekleşiyor. Temel olarak, şirketler – hem yerli hem de yabancı – parayı gelişmekte olan ülkelerden doğrudan vergi cennetlerine kaçırmak için ticaret faturalarında sahte fiyatlar rapor ediyorlar; bu uygulama “ticarette yanlış faturalandırma” olarak biliniyor.

Yukarıdaki rakamlar yalnızca mal ticareti yoluyla yapılan hırsızlığı kapsamaktadır. Bu karışıma hizmet ticareti yoluyla hırsızlığı da eklersek, toplam net kaynak çıkışı yılda yaklaşık 3 trilyon ABD dolarına ulaşıyor. Çelişkili bir şekilde, Angus Deaton tarafından 2017 Washington Post makalesinde,” yoksul ülkeleri desteklemek için sağlanan yardımın aslında onlara zarar verebileceği iddia edilmişti.” Veriler kesinlikle bunu gösteriyor. Bunun bir açıklaması, gelişmekte olan ülkelerin  liderlerinin yardıma bel bağlaması durumunda, vergilendirmeye daha az bağımlılık olacağı için vatandaşlarına karşı daha az sorumlu olmalarıdır.

Şirketler kâr hırsına daha da aç hale geldikçe, gelişmekte olan ülkeler kredi koşulları yoluyla özelleştirmeyi kabul etmek zorunda kaldılar.

Siyasi olarak Batı’nın, aynı zamanda, İran’da Musaddık ve Şili’de Allende gibi sosyal programları destekleyen ilerici liderlerin devrilmesini kolaylaştırmaktan, Mısır’daki baskıcı el-Sisi gibi itaatkar Batı yanlısı figürleri desteklemeye kadar şirketlerin gücünü ve serbest piyasa ekonomisini teşvik etmek için yoksul ülkelerde müdahalede bulunduğu bir geçmişi vardır.

Kalkınma sonuçlarının aşırı eşitsizliğindeki başarı ve başarısızlıkları açıklayan birçok faktör var. Sonuçları doğal kaynak donanımı, coğrafya, tarih, kültürel ve diğer temellere dayanarak açıklamaya çalışan kapsamlı bir literatür bulunmaktadır.

Her ne kadar Asya’da bazı Güney Doğu Asya ekonomilerinin (Japonya, Tayvan, Güney Kore ve Tayland) Batı’yı yakalamasıyla tutarlı olarak çarpıcı farklılıklar olduğuna dair bazı kanıtlar olsa da. Li ve Xu, yedi Güney Doğu Asya ekonomisinin gerçek gelirlerinin 1970’den 2010’a kadar olan dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve G10 ekonomilerinden 3,5 kat (Malezya) ile 7,6 kat (Çin) arasında daha hızlı arttığını vurguladılar.​

Dünya Bankası, “Doğu Asya Mucizesi”ni, sınırlı açık ve düşük borçla, yüksek tasarruf ve yatırım oranlarıyla, evrensel ilk ve orta öğretimle, tarımda düşük vergilendirmeyle, ihracatın teşvikiyle, seçici sanayilerin teşvikiyle, teknokratik bir sivil toplumla sağlam makroekonomik politikalara bağladı. Ancak Banka, başarıların ne ölçüde sivil özgürlüklerin pahasına gerçekleştiğini ve ilgili hükümetlerin serbest piyasa olmaktan çok uzak olarak piyasaya boyun eğdirdiğini (ve organize emeği bastırdığını), Kore ve Vietnam Savaşlarının ardından genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin ve diğer kalkınma ve askeri yardım programlarının cömert desteğini, vurgulayamadı.

Diğerleri, Güney Doğu Asya’nın göreceli başarısının, dünya ekonomisiyle “yakın” entegrasyon biçimlerinden ziyade stratejik entegrasyon biçimlerinin takip edilmesiyle ilgili olduğunu savundu. Başka bir deyişle, Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi ülkeler, Neo-Klasik piyasa dostu kalkınma yaklaşımı doğrultusunda dizginsiz ekonomik liberalleşmeyi tercih etmek yerine, piyasaların gelişmesini sağlamak amacıyla seçici bir şekilde ekonomiye müdahale ettiler.

Ülkeler gelişmiş veya gelişmekte olan olarak nasıl sınıflandırılır?

Ülkeler, gayri safi yurt içi hasılaya (GSYH) veya kişi başına düşen gayri safi milli gelire (GSMH), sanayileşme düzeyine, genel yaşam standardına ve teknolojik altyapı miktarına ve diğer birçok potansiyele göre gelişmiş veya gelişmekte olan olarak sınıflandırılabilir.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğu, kalıcı sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, çatışmalar ve zorla yerinden edilme, hükümete olan güvenin azalması, iklim değişikliğinin etkileri ve çevresel kırılganlık gibi yapısal zayıflıklarla boğuşuyor.

Gelişim düzeyleri çeşitli faktörler tarafından belirlenir:

– Fiziksel faktörler – bazı bölgeler yaşamaya uygun olmayan veya düzeltilmesi zorlu bir yapıdadır.

– Ekonomik faktörler – bazı ülkelerin çok yüksek borç seviyeleri vardır.

– Çevresel faktörler – bazı yerlerde gelişmelerini engelleyebilecek çevresel sorunlar yaşanmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde kalkınma planları neden başarısız oluyor?

Belirlenen nedenlerden bazıları zayıf mali kapasite; hatalı maliyetlendirme ve yolsuzluk; beceriksizlik ve bilgi eksikliği; zayıf planlama ve tahmin; zayıf iletişim; zayıf sözleşme ve yüklenici uygulamaları; sık sık tasarım kapsamı değişiklikleri ve hataları; sosyo-kültürel ve politik müdahale; fakirlik …

Az gelişmiş ülkeler neden az gelişmiştir?

Az gelişmişliğin nedenleri çeşitli ve yaygındır. Literatür bunlardan çok sayıda listeliyor; yoksulluk, aşırı nüfus, coğrafya ve iklim, yetersiz eğitim ve sağlık hizmetleri, uluslararası politikalar, savaş, göç ve eşitsizlik; bunlar kesinlikle listeyi tamamlamıyor.

Gelişmemiş ülkeler neden fakirdir?

Ek olarak, az gelişmiş ülkeler eski üretim ve sosyal organizasyon yöntemlerine güvenme eğilimindedir. Bu ülkeler sıklıkla yüksek doğum oranlarına ve nüfus artışına maruz kalıyor, bu da altyapılarını ve tedarik zincirlerini zorluyor ve yoksulluğun yaygınlaşmasına daha da katkıda bulunuyor.

Ekonomik plan neden başarısız oluyor?

Olayların kötü zamanlaması da ekonomik planların başarısızlığına katkıda bulunan bir faktördür. Bu esas olarak planlama sürecindeki gecikmelerden kaynaklanmaktadır. Hükümetin harekete geçmesi zaman alır ve bu da uzun bürokratik iletişim kanallarından kaynaklanmaktadır. Araçların kötü uygulanmasından da bahsedilebilir.

Projenin başarısız olmasına yol açan ortak riskler nelerdir?

Bir projenin başarısız olmasının birçok nedeni vardır. Organizasyonel önceliklerdeki değişiklik en yaygın nedendir. Zayıf iletişim ve belirsiz risk tanımı gibi, proje hedeflerinde bir değişiklik de yaygındır.

Gelişmekte olan ülkelerin karşılaştığı en büyük zorluklar nelerdir?

Özellikle gelişmekte olan ekonomiler, düşük karbonlu bir ekonomik büyüme yoluna hızlı bir şekilde geçme çabalarında, finansman eksikliği, teknoloji ve beceri açığı ve gelecekteki küresel karbon piyasasına ilişkin belirsizlik gibi bir dizi önemli zorlukla karşı karşıyadır.

Proje ekiplerinin başarısız olmasının üç ana nedeni nedir?

Takımların etkisiz olmasının birçok nedeni vardır, ancak en yaygın sorunlar şu dört kategoriden bir veya daha fazlasına girer: yetersiz kaynaklar, liderlik sorunları, imkansız hedefler ve moral sorunları.

Projeler neden iletişim eksikliğinden dolayı başarısız oluyor?

İletişim eksikliği veya zayıflığı, iş akışında yanlış anlamalara, yatırım getirisinin (ROI) zayıf olmasına ve hatta gelir kaybına neden olur. Kısacası, iletişim düzeyi belirli bir projenin başarısını ya da başarısızlığını ifade edebilir.

3 tür risk nedir?

Risk ve Risk Türleri: Riskler genel olarak üç türe ayrılabilir: İş Riski, İş Dışı Risk ve Finansal Risk.

Gelişmekte olan ülkelerde planlama neden önemlidir?

Gelişmekte olan ülkelerde planlama, kaynakların akılcı kullanılması ve bölgeler arasındaki büyük gelişmişlik farklarının ortadan kaldırılması için gereklidir. Ekonomik kalkınmada bölgesel farklılıkların ortadan kaldırılması, yatırım yapılabilir kaynakların bölgeler arasında akışını gerektirmektedir.

KAYNAK:

theconversation.com, Published: July 12, 2022

The Fundamentals of Constitutional Courts, Andrew Hardin, idea.int

countriesfacts.com, James Lockman Jr., articles, Why are developing countries not developed?

What Is Money Laundering And How Does It Work? By Mina Krzisnik, fintech lawyer  on ALTCOIN MAGAZINE , medium.com, Nov 10, 2019

Ian Goldin,  21 March 2019, link.springer.com, Why Do Some Countries Develop and Others Not?

Why can’t developing countries develop? January 28, 2022 by jai

By Kevin Boon, WHY DON’T DEVELOPING COUNTRIES DEVELOP?

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.