Vergi, kalkınma için neden önemlidir?

Daha güçlü ve daha temiz vergi sistemleri ekonomik kalkınmaya yardımcı olacaktır, ancak bu konuda yapılacak çok iş var.

2008 yılında bir ABD Senatosu alt komitesi, vergi cennetlerinde bulunan bankaların ABD vergi mükelleflerine yılda 100 milyar dolar gelir kaybına neden olduğunu iddia eden bir rapor yayınladı. Bu, özellikle ABD yasaları, kurumlan ve vergi kaçakçılığını kontrol etmeye yardımcı olan diğer mekanizmalar ışığında, önemli bir sızıntıdır.

Ancak, kıyıdan uzakta (offshore) park etmiş para, varlıklı ülkelerin yasal vergi gelirleri üzerinde dayanılmaz bir çöküş yaratıyorsa, vergi kaçakçılığını durdurmak için yasal ve kurumsal düzenin çok daha zayıf olduğu gelişmekte olan ülkelerde bıraktığı uçurumu hayal edin. Vergi istismarı, yalnızca yoksullukla mücadele çabalarını zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda sürdürülebilir ekonomik gelişme için gereken mali temeli de zayıflatır.

Dünya Bankası’na göre, gelişmekte olan ekonomilerden gelen yasadışı nakit akışı, yılda 500- 800 milyar dolar arasında değişiyor. Bunun ne kadarının vergi kaçağı olduğu belirsizdir, ancak kaybedilen gelirin, küresel ikili kalkınma yardımının birçok keresine eşdeğer ve birleştirilmiş birkaç fakir ülkenin milli gelirinden daha fazla olduğunu tahmin etmek mantıksız değildir. Bu, sağlık, eğitim ve altyapı alanlarında harcanabilecek paradır. Kurtarılabilir hayatların kaybolduğu anlamına gelir.

Vergi, bir gelir ve büyüme kaynağından daha fazlasıdır. Devleti vergi mükelleflerine karşı hesap verebilir kılmak suretiyle kurumlar, pazarlar ve demokrasinin kurulmasında da kilit rol oynamaktadır. Aşırı vergi yükleri, daha zengin ülkelerde büyümeyi engelleyebildiği gibi, gelişmekte olan ekonomilerde vergi yapılarının eksikliği zayıf, tepkisiz yönetişimin temel bir nedenidir. Vergi ile kamu, hükümetleri, kararları için hesap vermeye zorunlu kılar ve kendini yardım bağışçılarının iradesine bağlı hissetmez. Ve vergi gelirleri nispeten tahmin edilebilir olduğundan, hükümetler daha kesin bir şekilde plan yapabilirler.

Gelişmekte olan ülkelerde toplanan verginin GSYH’ye oranı, gelişmiş dünyadakilerin sadece yarısı kadar oluyor. Sahra altı Afrika’nın İskandinavya ülkeleri vergilendirme seviyelerine uyması beklenmemekle birlikte, düşük gelirli birçok ülke mali sistemlerini iyileştirerek vergi alımlarını artırabilir ve böyle yaparak kalkınmayı güçlendirebilir. Pratikte bu durumun örnekleri vardır. Gelişmekte olan ülkeler, vergi toplama kapasitelerini güçlendirerek özerkliklerini artırırlar ve dış yardımlara ve sermayeye, uzun vadeli bağımlılıklarını azaltırlar.

Bu fikir yeni bir şey değil. Nitekim, zengin ve fakir ülke hükümetleri, yıllarca kalkınma için verginin önemli olduğunu kabul etmişlerdir. Örneğin, kalkınma üzerine yeni bir odaklanma başlatan 2002 Monterrey Konsensüsü, yerli kaynakların harekete geçirilmesinde vergilendirmenin kilit rolünü vurgulamıştır – yurtiçi gelirin %90’ı genellikle vergiden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, verginin önemini kabul etmek bir şeydir, etkisini ve işleyişini iyileştirmek başka bir şeydir- kültürel engeller, kurumsal zayıflıklar ve yolsuzlukların yanı sıra sermaye kaçışı, agresif vergi planlaması ve ticari baskılar gibi uluslararası faktörleri de dikkate alarak.

Küresel ticarete açılmanın, uzun vadeli ekonomik büyümeyi desteklemesi beklenirken, bazı girişimlere katılan ülkelerin tarifelerini düşürmeleri gerekmektedir. Bu, mevcut gelir tabanını korumak için büyük bir zorluktur. Başka bir deyişle, ticari görüşmeler piyasaya erişimi iyileştirmek için tarifeleri ve sübvansiyonları azaltmaktan çok, aynı zamanda vergi sistemleriyle de ilgilidir. Sınır ötesi ticarete uygulanan tarifelerin kaldırılmasından önce, hükümetler alternatif gelir kaynaklarının mevcut olduğundan emin olduklarını hissetmelidir.

Bu karmaşık bir iştir, bu yüzden zayıf vergi idarelerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Yolsuzluk, tam bir ana engeldir. Gelişmekte olan ülkelerin vergi sistemlerini, eskimiş idari yapılarda çalışan, yetersiz eğitimli ve az ücretli memurlar tarafından yönetme talihsizlikleri var. Gelir ve tüketim vergileriyle uğraşan farklı yapıları, ayrı bir problem. Gelişmekte olan ülkeler, vergi tarifelerini düşürmek ve vergi tabanını genişletmek gibi reformları yapma güvencesiyle yoksulluk tuzağının ötesine geçeceklerse, bu yönetimlerde çarpıcı bir iyileşme gerekiyor. İyileşme, entegre bir vergi yönetimi içinde daha iyi ücretli yetkililer ile çalışan öngörülü ve güçlü vergi komiserleri liderliğinde, bağımsız gelir hizmetleri gerektirir.

Vergi yönetimini güçlendirmek ve iyileştirmek tabiatıyla bir gecede olmayacaktır..Bu arada, vergi cennetleri üzerindeki baskı da devam etmelidir. Nominal vergisi olan veya olmayan, şeffaflığı, etkili bilgi alışverişi ve “gerçek faaliyetleri” olmayan vergi cennetleri her yerdedir ve gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerden yatırım yapacak servet sahibi olanlar bunlara kolay erişebilir. Bu bölgelere akan gelir vergileri, yetkili makamlarca tahsil edilebilseydi, kalkınmayı finanse etmek için milyarlarca dolar mevcut olacaktı.

Bunu bilen OECD; bu yüzden, on yıldan fazla bir süredir, ülkeleri vergi konularında daha yüksek şeffaflık ve bilgi alışverişi konusunda anlaşmaya teşvik ederek vergi cennetleri ile mücadeleye öncülük ediyor. Vergi standartları G20 ülkeleri ve Birleşmiş Milletler’den küresel bir onay aldı ve uygulama ilerliyor.

Teknik taraf da dahil olmak üzere elbette yapılması gereken çok şey var. Kıyıdan uzakta sektörün gerçek boyutunu ve bu vergi cennetlerinde kaybedilen kesin gelir miktarını ölçmek için, uluslararası kabul gören bir metodoloji geliştirilmelidir. Ne de olsa, genel olarak vergi cennetlerindeki küresel gelir kaybını hesaplayabilmemize rağmen, ne kadarının belirli ülkelerin ve özellikle de gelişmekte olan ülkelerden hangilerinin kıyıdan uzak yargı bölgelerinde kaybedildiğini de bilmemiz gerekir.

NETİCE

Küresel ekonomik kriz, yasadışı vergi istismarının önlenmesinin ve banka şeffaflığının arttırılmasının önemine dair kamu ve politik ilgiyi yeniden odakladı. Düzgün ve şeffaf bir şekilde organize edilmiş vergi sistemleri artık kısıtlama olarak değil, ekonominin geliştirme motorları olarak kabul edilmektedir.

KAYNAK

Jeffrey Owens, Richard Parry , OECD Centre for Tax Policy and Administrati

ULUSAL TASARRUF NEDİR ve NASIL ÖLÇÜLÜR

Sadece insanlar için olduğu gibi, ülke ekonomisi için de tasarruf eylemi
şu andaki tüketim yerine şu andaki gelirin bir kısmını geleceğe yönelik bir kenara koyma eylemidir. Tasarruf, şimdiki gelirden, şimdiki tüketim harcamalarının çıkarılması ile ölçülür. Ulusal tasarruf  hane halkı, işletmeler ve hükümetin her kademesindeki tasarrufların toplamıdır. Bir bütün olarak ekonomi için ulusal tasarruf ülkenin gelirinin kamu ve özel tüketimi için kullanılmayan kısmıdır. Ulusal tasarruf ve yurt dışından borç alınan tasarruflar toplamı, yatırım için mevcut kaynakların toplam miktarını temsil eder.- işletmeler ve hükümetler tarafından satın alınacak sermaye malları-tesis, ekipman, yazılım, evler, ve stoklar. Tasarruf ve yatırım ülkenin gelecekte kullanılacak sermaye malları stoklarını bugünden artırır- ve böylece ülkenin gelecekte mal ve hizmet üretmek kapasitesi yükselir.

Ulusal tasarruf iki yolla-gayri safi milli tasarrufu veya net milli tasarruf-olarak ölçülür. Gayri safi milli tasarruf, bir ulusun toplam gelirinden tüketimi çıkarılarak bulunur ve yerli ve yabancı yatırımlar için kullanılabilir kaynakları temsil eder. Gayri safi milli tasarrufun bir kısmı, yıpranmış veya mal ve hizmet üretirken tükenmiş sermaye mallarının yenilenmesi için kullanılır-teknik terim olarak sabit sermaye harcamaları veya bundan sonra basitçe amortisman olarak adlandırılacak. Gayri safi milli tasarrufun diğer kısmı, ülkenin sermaye malları stokunu artırmak için kullanılır, ve net ulusal tasarruf olarak adlandırılır. Net ulusal tasarruf, yaygın olarak bir ülkenin gelecekte mal ve hizmet üretme kapasitesi artacak mı veya azalacak mı olduğunu hesaplamak için kullanılan ölçüdür. Tasarrufun parasal miktarı, kendi başına bir ülkenin tüketilmeyen geliri miktarının, özellikle anlamlı bir göstergesi değildir. Ulusal tasarruf genellikle ülkenin mevcut gelirinin ya da ekonomik çıktısının bir payı olarak ifade edilir. Bir ülkenin ekonomik çıktısının ana ölçüsü Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) olduğundan, tasarruf sıklıkla GSYİH’nın yüzdesi olarak gösterilir.

Gayri safi milli tasarruf, hem (1) fazla eski, yıpranmış sermaye mallarını yenilemek ve bazen daha fazlası ile değiştirmek, hem de (2) sermaye stokunu genişletmek için, mevcut kaynakların iyi bir göstergesidir. Son 40 yılda gayri safi milli tasarrufun itfa sermaye değişimi için kullanımı artmıştır. Bu artış, sermaye stok kompozisyonunun uzun ömürlü varlıklardan, daha kısa ömürlü olanlara (bilgisayar,vs. gibi) dönüşümünü yansıtır. Gayri safi milli tasarruf sadece sermaye değişimi için yeterli olsa bile, ekonomi bir ölçüde artabilir çünkü kullanılmış ve yıpranmış sermayeyi yeni teçhizatla değiştirmek, üretim sürecine gelişmiş teknoloji eğilimini getirir. Yine de, itfa sermaye malları değişimi için gerekli olan miktarın ötesindeki gayri safi milli tasarruf, sermaye stoku toplam boyutunu  ve ülkenin gelecekteki üretim kapasitesini artırmak için önemlidir.

Ulusal tasarruf bir ülkenin yurt içi ve yurt dışı yatırımları için kaynak sağlar. Yeni fabrikalar ve ekipman olarak yurt içi yatırımları ve ülkenin işgücünün üretkenliğini artırarak, sırayla, yüksek reel ücretlere ve uzun vadede önemli ekonomik büyümeye öncülük edecektir. Ulusal tasarruf, yurt içi yatırımlardan daha düşük olduğunda, ülke, yabancı tasarrufçulardan aradaki farkı kapamak için borç alır. Bu şekilde yerli sermayede sonuçlanan artış, çalışanların verimliliğini ve maaşlarını artıracak ancak yabancı kredi ödemeleri yurt dışına akacaktır. Genel olarak, bugünkü tasarruf, bir ülkenin gelecekte daha fazla mal ve hizmet üretmek ve yüksek gelir elde etmek kapasitesini artırır.

Tasarruf, bir şeyi elde etmek için bir başka şeyden vazgeçmeye yol açar, bu, sonra daha çok tüketmek için şimdi daha az tüketmek demektir. Şu andaki tasarruf fedakarlığı, hem kendilerini gelecekte yüksek tüketim ile mutlu edecek hem de ülke sermaye stokunun artışının yaracağı kazancın, gelecek nesillere faydalı sonuçları olacaktır. Dolayısıyla, mevcut tasarruf ve yatırım araçları içinde gelecekteki refah seviyesi, ve mevcut nesillerin gelecek nesiller adına ekonominin bir anlamda hizmetkarı olma duygusunun derin etkileri vardır.

Kamu politikaları ulusal tasarruf kararlarını birçok yönden etkiler: doğrudan kamu tasarrufu veya negatif tasarrufu yolu ile, özel tasarrufçular için mevcut getiri oranları üzerindeki vergilendirme etkisi ile, tasarruf etmeme ve borçlanmada halkın yeteneği üzerinde finansal düzenlemelerin etkisi ile -bunlar en önemli örneklerin bazılarıdır  Ekonomik politikaların birçok alanında, hükümetin nötr kalarak piyasaya kaynakların tahsisini belirlemesini bırakması mümkündür. Ancak, tasarruf politikası bağlamında bu mümkün değildir. Herhangi bir vergi ve harcama kuralları dizisi, ister istemez tasarruf oranını etkiler. Tarafsızlığın hiçbir doğal kriteri yoktur.

Ulusal tasarruf seviyesinin çok önemli olduğu düşüncesi kadar, onun bölüştürülmesi de çok önemlidir. Ulusal tasarruflar; konut yatırımı, dayanıklı tüketim malı harcamaları ve net dış yatırımın yanı sıra tesis ve teçhizat yatırımını finanse etmekte kullanılır. Ulusal tasarrufların artmasının sadece nispeten küçük bir payı, muhtemelen dörtte biri, tesis ve teçhizat yatırımları için kullanılır. Bu nedenle, eğer politikanın amacı verimliliği artırmak ise, tasarruf seviyesinden ziyade bölüştürülmesine yöneltilen önlemlerin daha seçici olması muhtemeldir.

Tabii ki tesis ve teçhizat yatırımı artışlarının yanı sıra, ulusal tasarruf artışlarını destekleyen diğer nedenler de vardır. Keza, konut yatırımı geleceği sağlar. Yabancıların varlık satın almaları, gelecekte ulaşılabilir tüketim seviyesini yükseltebilir. Net yabancı yatırımı oranındaki değişikliklerin, işlem gören eşya sektörü ekonomisinin performansı üzerinde direk etkisi vardır. Bu nedenlerle, ulusal tasarruf seviyesi ve onun politik etkilere duyarlılığı, önemli bir meseledir. Belirli bir hedefi elde etmek için, hangi politik araçların, kullanılır olması gerektiği sorusu , önemli kalmaktadır.

Ulusal tasarruf, kişisel tasarruf (hane halkı), iş yerleri tasarrufu ve hükümet tasarruflarının toplamıdır. İş yerleri tasarrufu dağıtılmamış şirket karlarının değeri ile ölçülebilir. Ancak, genellikle makroekonomik ölçekte oldukça küçüktür. Hükümet tasarrufu ise temelde, vergi gelirlerinden harcamalarının çıkarılması ile elde edilir. Hükümet harcama politikaları ile ulusal tasarruf düzeyini etkiler. GSYİH büyümesinin yalnız özerk tüketim ile olması yönünde politikaların teşviki sonucunda yetersiz ve düşük tasarruf oluşur. Hükümetin tasarruf ediyor veya etmiyor olması da ulusal tasarrufu doğrudan etkiler. Hükümet açıkları, hane halkı, iş yerleri, ve hükümetin diğer düzeyleri tarafından tasarruf edilen, aksi taktirde yatırım için kullanılabilir olacak fonları emerek ulusal tasarruftan eksiltir. Bütçe açığını finanse etmek için hükümet, iç borçlanma senetleri ihraç ederek, halka olan borçlarına ilave borç alır. Bir bütçe fazlası ortaya çıktığında, hükümet halka olan borçlarını azaltmak için aşırı fonları kullanabilir. Hükümet açıkları, git gide kıtlaşan kişisel tasarrufların büyük bir payını tüketir ve yatırım için kullanılabilir ulusal tasarruf payını azaltır. Bütçe açıkları ile çalışan hükümetler, bu bakımdan aksine eksi tasarruf ederler. Bütün bunlar kişisel tasarrufların, ulusal tasarrufların en büyük ve çok daha önemli bir parçası olduğu sonucuna yol açar.

Bariz bir risk, hükümet tasarrufu artışının, yetersiz toplam talep nedeniyle durgunluğa yol açacağı şeklindeki Keynesyen korkudur. Bu görüşün bunalım sonrası bağlamında yararları olmuşsa da, aşırı tasarruf korkusu  bugün için önemli değildir. Toplam talebi canlandırmak için para politikasının yeteneği fazlasıyla kanıtlanmıştır. Artan hükümet tasarrufu nedeniyle talep azalmaları, genişleyici para politikaları ile kolayca dengelenebilir.

Kaynak :

Lawrence H. Summers, Working Paper No. 1710, NATIONAL BUREAU OF ECONOMIC RESEARCH,

United States General Accounting Office(GAO), NATIONAL SAVING,

Valentino Piana, economicswebinstitute.org, National Saving,

Jessica Goldber,  Products and policies to promote saving in developing countries

EKONOMİK BÜYÜMENİN BİLEŞENLERİ

Adam Smith döneminden bu yana yaklaşık iki yüzyıl boyunca, ekonomistler bazı ülkeleri zengin, fakir yapan unsurları sorguluyorlar. Ancak, ekonomik büyümenin gizemi tam olarak çözülememiştir. Yaşam standartları neden dünya ülkeleri arasında büyük farklılıklar gösteriyor? Ve neden bazı ülkeler daha hızlı zenginleşirken diğerleri daha yavaş zenginleşiyor?

Easterlin (1974), mutluluklarını test ederken, insanların mevcut durumlarını toplumun şimdiki ve geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan bir norm ile karşılaştırabileceğini belirtti. Bu norm, aynı topluluklara ve kültürlere mensup kişilerin paylaştığı ortak deneyimler nedeniyle ortak özellikler içerir. Belirlenen normun üzerinde olan bireyler, altındaki normlardan çok daha mutlu hissetme eğilimindedir. Bireylerin norm açısından nerede olacağı, ikamet edilen ülkenin ekonomik performansı ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle, politika yapıcılar her zaman ekonomik büyümeyi çözülmesi gereken öncelikli ekonomik sorunlardan biri olarak dikkate almaktadır. Fiziksel sermaye, beşeri sermaye, doğal kaynaklar ve girişimcilik, tüm ülkeler için ekonomik büyümenin geleneksel belirleyicileri arasındadır. Bu nedenle, buluş, yenilik, yaratıcılık, girişimcilik ve teknolojik gelişim kavramlarına özellikle öncelik veren bir ekonomik büyüme yapısı ortaya çıkmıştır.

Ekonomik büyümenin aşağıdaki altı nedeni bir ekonomideki kilit bileşenlerdir. Geliştirilmeleri veya miktarlarının artışı, ekonomide büyümeye yol açabilir.

1. Doğal Kaynaklar

Petrol veya maden yatakları gibi daha doğal kaynakların bulunması, ülkenin üretimini değiştirdiğinden veya arttırdığından ekonomik büyümeyi artırabilir. Diğer kaynaklar arasında toprak, su, ormanlar ve doğal gaz bulunmaktadır.

Gerçekçi olarak, bir ülkedeki doğal kaynakların sayısını artırmak imkansız olmasa bile zordur. Ülkeler, doğal kaynakların tükenmemesi için arz ve talebin dengelenmesine özen göstermelidir. İyileştirilmiş arazi yönetimi arazinin kalitesini artırabilir ve ekonomik büyümeye katkıda bulunabilir.

2. Fiziksel Sermaye veya Altyapı

Fabrikalar, makineler ve yollar gibi fiziki sermayeye yapılan artan yatırım, ekonomik faaliyetlerin maliyetini düşürecektir. Daha iyi fabrikalar ve makineler fiziksel emekten daha verimlidir. Bu daha yüksek verimlilik çıktıyı artırabilir.

3. Nüfus veya Emek

Artan nüfus, işçilerin veya çalışanların mevcudiyetinde bir artış olduğu anlamına gelir, bu da daha yüksek bir işgücü demektir. Büyük bir nüfusa sahip olmanın bir dezavantajı, yüksek işsizliğe yol açabilmesidir.

4. Beşeri Sermaye

Beşeri sermayeye yapılan yatırım artışı iş gücünün kalitesini artırabilir. Kalitedeki bu artış, becerilerde, yeteneklerde ve eğitimde iyileşme ile sonuçlanacaktır. Vasıflı işgücünün büyüme üzerinde önemli bir etkisi vardır, çünkü vasıflı işçiler daha üretkendir.

5. Teknoloji

Bir diğer etkili faktör teknolojinin gelişmesidir. Teknoloji aynı emek seviyesiyle üretkenliği artırabilir, böylece büyüme ve gelişmeyi hızlandırabilir. Bu artış, fabrikaların daha düşük maliyetlerle daha verimli olabileceği anlamına geliyor. Teknoloji büyük olasılıkla uzun vadeli sürdürülebilir büyümeye yol açacaktır.

6. Kurumsal Faktörler

Bankacılık sistemini, yasal sistemi, vergi sistemi ve iyi bir sağlık sistemi gibi önemli faktörleri içerebilecek kurumsal faktörler,  kurallar ve yasalar gibi ekonomik faaliyetleri düzenleyen kurumsal bir çerçeve.

Öncelikle dört tür ekonomik büyüme tipi vardır:

1. Ani yükselen ve düşen İş Çevrimleri

Eğer ekonomik büyüme yüksek hızda ve enflasyonu artırıcı nitelikte ise, büyüme seviyesi sürdürülemez hale gelecektir. Bu, 2008’de Büyük Durgunluk gibi bir durgunluğa yol açabilir. Ancak, bu tür bir büyüme, bir iş döngüsü için tipiktir.

2. İhracat liderliğindeki büyüme

Japon, Almanya ve Çin ekonomileri, yüksek cari işlemler fazlası sayesinde ihracat kaynaklı büyüme kaydetmiştir. Çünkü ithalattan önemli ölçüde daha fazla ihracat yapmaktadırlar.

3. Tüketim odaklı büyüme

Bazı ülke ekonomileri, ekonomik büyümeyi teşvik etmek için tüketici harcamalarına bağımlıdır. Bunun sonucu olarak, yüksek cari işlemler açığı oluşur.

4. Emtia İhracatı

Bu ekonomiler petrol veya demir cevheri gibi doğal kaynaklarına bağımlıdır. Örneğin, Suudi Arabistan petrol ihracatı sayesinde çok müreffeh bir ekonomiye sahip oldu. Bununla birlikte, emtia fiyatları düştüğünde bir soruna neden olabilir ve işleri dengelemek için başka endüstriler yoktur.

Ekonomik büyüme ile ilgili üç önemli sorun vardır:

1. Çevresel Maliyetler

Kirlilik ve diğer olumsuz dışsallıklar genellikle artan üretime veya artan ekonomik büyümeye eşlik eder. Ekonomistler genellikle çevre üzerindeki olumsuz etkileri gelişmekte olan ekonomilerdeki hızlı büyüme ile ilişkilendirir.

2. Artan Gelir Eşitsizliği

Büyüme genellikle gelir eşitsizliğinin artmasına neden olur. Ekonominin büyüme yaratan sektöründe yer almayanlar veya bununla ilgili olmayanlar geride kalır. Genellikle, kırsal nüfus en çok etkilenendir.

3. Gelişmekte Olan Ülkelerin Artan Dış Borcu

Gelişmekte olan ekonomiler ekonomik büyümeyi sağlamak için yatırım çekmek ve nihai tüketimi arttırmak yollarına başvururlar. Çoğu zaman, yerel tasarruf yetmediği için dışarıdan borç alırlar. Bu kalkınma politikası kamu borcunun sürekli büyümesini oluşturur ve hükümet (kamu) tüketiminin toplam tüketim içindeki payını artırır. Ayrıca bu durum, yatırımların verimliliğinin yetersiz olmasına da sebep olmaktadır. Sonuç olarak, daha sonra diğer ekonomik ve sosyal problemlerin ortaya çıkabileceği, düşük üretkenlik ve yetersiz rekabetçilik oluşmaktadır.

EKONOMİK BÜYÜMENİN ANA BİLEŞENLERİ

Onlarca yıldır ve nesiller boyunca, yıllık ekonomik büyüme oranındaki birkaç yüzde puanlık küçük farklılıklar, kişi başına düşen GSYİH’da muazzam bir fark yaratıyor.

1950’lerin sonlarından bu yana ekonomistler, fiziksel ve beşeri sermaye derinleşmesinin ve teknolojisinin büyümeye ne ölçüde katkıda bulunduğunu belirlemek için büyüme muhasebesi çalışmaları yürüttü. Her zamanki yaklaşım, kişi başına ekonomik büyümenin ne kadarının fiziksel sermaye ve insan sermayesindeki büyümeyle ilişkilendirilebileceğini tahmin etmek için toplam üretim fonksiyonu kullanmak oldu. Bu iki giriş en azından kabaca ölçülebilir. Büyümenin, artık adı verilen ölçülen girdilerle açıklanamayan kısmı, daha sonra teknolojideki büyümeye bağlanır. Kesin sayısal tahminler, araştırmacıların bu üç ana faktörü hangi zaman diliminde ölçtüğüne bağlı olarak, çalışmadan çalışmaya ve ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Bu çalışmalarda, gelişmiş ülke ekonomileri için üç nokta öne çıkmaktadır.

Birincisi, Teknoloji, mevcut makinelerin ve diğer girdilerin daha fazla, daha kaliteli ve tamamen yeni ürünler üretmesini sağlayan tüm gelişmeleri içerir. Beşeri sermaye ve fiziksel sermaye büyümesi, meydana gelen ekonomik büyümenin sadece yarısını veya yarısından azına katkıda bulunurken, teknoloji, tipik olarak ekonomik büyümeye en önemli katkıda bulunuyor.  Bir şeyler yapmanın yeni yolları son derece önemlidir.

İkincisi, Fiziksel sermaye firmalar tarafından kullanılan tesis ve ekipmanları ve ayrıca yollar (altyapı da denir) gibi şeyleri içerir. Daha büyük fiziksel sermaye daha fazla çıktı anlamına gelir. Beşeri sermaye ve fiziksel sermaye birikimi benzerdir: Her iki durumda da, yatırım uzun vadeli üretkenlik artışı ile gelecekte ödenir.

Üçüncüsü, fiziksel sermayeye yatırım, işgücü verimliliğinde ve kişi başına GSYH’deki artış için gerekli olsa da, insan sermayesini oluşturmak da en azından aynı derecede önemlidir. Ekonomik büyüme sadece daha fazla makine ve bina meselesi değildir. Örneğin, bütün alt yapısı tahrip edilmiş ve erkek, kadın ve çocuk şeklinde ezici bir miktarda insan sermayesini kaybetmiş Avrupa, piyasa odaklı bir ekonomik çerçevede çalışan vasıflı işçilerin ve teknolojik bilginin güçlü kombinasyonu ile üretken kapasitesini yirmi yıldan daha kısa bir süre içinde daha da yüksek bir seviyeye yükseltti.

Beşeri sermayeyi ölçmenin bir yolu, bir ekonomideki ortalama eğitim düzeylerine bakmaktır. Gelişmiş ülkelerde , lise ve üniversite mezunu olan nüfusun oranı artmaktadır. Bu tür ekonomiler, onlarca yıl öncesine göre daha fazla ve gelişmiş fiziksel sermayeye ve daha iyi eğitimli işçilere sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu işçilerin daha ileri teknolojilere erişimlerini de sağlıyorlar. Ekonomik büyüme için- insan sermayesine ve teknolojiye yatırımların yanı sıra fiziksel sermayenin artırılması ile emek verimliliğine yatırım yapmak – bu diğer ekonomiler için de geçerli olmuştur.

Ekonomik Büyüme için, yukarıda sözü edilen  beşeri sermaye, fiziksel sermaye ve teknoloji olarak bu üç faktörün birlikte çalışması gerekmektedir. Daha yüksek eğitim ve beceri seviyesine sahip işçiler genellikle teknolojik yenilikler bulma konusunda daha iyidir. Bu teknolojik yenilikler, çoğu zaman fiziksel sermayedeki yeni yatırımın bir parçası olana kadar üretimi arttıramayacak fikirlerdir. Teknolojik yenilikleri bünyesinde barındıran yeni makineler genellikle ek beceriler gerektirir ve bu da işçi becerilerini daha da geliştirir. Ekonomik büyüme için reçete başarılı olacaksa, bir ekonomi toplam üretim fonksiyonunun tüm bileşenlerine ihtiyaç duyar.

Teknolojik seviye, en geniş anlamda üretim süreci, ürün, üretim ve yönetim, pazarlama ve satış sonrası hizmetlerin organizasyonu ile ilgili bilgi ve deneyimin toplamı veya “stoku” olarak tanımlanabilir. Politika yapıcıların ekonomik büyümeyi teşvik etmek ve teknoloji seviyesini doğrudan etkilemek için uyguladığı eğitim ve teknoloji politikalarının yanı sıra; kamu harcamaları ve hane halkının tüketim / tasarruf oranları gibi ekonomik davranışların da büyüme üzerinde doğrudan etkisi olabilir. Hane halkı ve kamu harcamaları, ekonomiye büyüme yaratmak için yeterli harcama sağlama konusunda önemli bir rol oynamaktadır. Tüketim, hane ve hükümetlerin mal ve hizmetleri içeren harcamalarıdır. Hane halkı ve kamu harcamalarının toplamı olarak hesaplanan bir ekonomideki toplam harcama, ekonomik büyümeye katkısı açısından çok önemlidir.

Bazı Gelişmekte Olan Ülkelerde Ekonomik Büyümeye Etki eden Faktörlerin Tespitine Yönelik Çalışmalar

Bahsedeceğimiz ilk çalışma,  Ali Eren Alper (Ömer Halisdemir Üniversitesi) tarafıdan yapılan ve “The Relationship of Economic Growth with Consumption, Investment, Unemployment Rates, Saving Rates and Portfolio Investments in The Developing Countries” adı ile yayınlanan makaledir.

Bu çalışmada yazar, Keynesyen makroekonomik modelin, hane halkı harcamalarının, yatırımlarının ve tasarruflarının toplam harcamaları etkileyerek ekonomik büyüme üzerinde önemli etkileri olduğunu belirterek, politika yapıcıların bu değişkenleri korumak için uygun politikaları belirlemeleri ve uygulamalarını ima ettiğini ve bu amaçla, Brezilya, Rusya, Hindistan, Güney Afrika ve Türkiye’de ekonomik büyümenin tüketim, yatırım, işsizlik, portföy yatırımları ve tasarruf oranları ile ilişkisi, 2005-2016 dönemi yıllık verileri kullanılarak panel veri yöntemi ile analiz edildiğini belirtmektedir.

Bu çalışmanın, kesit bağımlılığını dikkate alan Prais-Winsten Panel İlişkili Standart Hatalar ve Uygulanabilir Genelleştirilmiş En Küçük Kareler tahmin sonuçlarına göre, tasarruf oranlarının ekonomik büyüme üzerinde en fazla etkiye sahip olduğu görülmektedir. Tasarruf oranlarındaki %1’lik bir artış, ekonomik büyümeyi %0,50 oranında artırmaktadır. Tüketim harcamalarında %1’lik bir artış ekonomik büyümeyi %0,41 oranında artırmaktadır. Yatırım harcamalarındaki %1’lik artış ekonomik büyümeyi %0,25 oranında artırırken, portföy yatırımlarındaki artış önemsiz olmakla birlikte ekonomik büyüme üzerindeki etkisi olumludur. İşsizlik oranlarındaki artış, teoriye uygun olarak ekonomik büyümeyi olumsuz etkilemektedir.

Çalışma sonucunda yapılabilecek ana politika önerileri iki ana başlık altında listelenebilir. Birincisi, tasarruf oranları ve tüketim harcamalarının ekonomik büyüme üzerinde ciddi ekonomik etkileri vardır. Bu nedenle ülkede tasarruf oranlarını artırmaya yönelik teşvikler uygulanırken tüketim teşvikleri göz ardı edilmemelidir. İkinci olarak, portföy yatırımlarının ekonomik büyüme üzerindeki etkisi henüz önemli değildir.

İkinci çalışma, Magdalena Radelescu, Luminita Serbanescu & Crenguta Ileana Sinis tarafından yapılan  ve “Consumption vs. Investments for stimulating economic growth and employment in the CEE Countries – a panel analysisadı ile yayınlanan çalışmadır. Bu çalışmanın amacı, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin elde ettiği yüksek ekonomik büyüme oranlarının, ekonomik büyümeyi etkileyen birçok dış faktör göz önünde bulundurularak, tüketime mi yoksa yatırımlara mı dayandığını bulmak ve ekonomik büyüme ve istihdam eğilimlerinin uzun vadede sürdürülebilir olması durumunda, bu faktörlerin Orta ve Doğu Avrupa ekonomilerindeki istihdam sürecinde nasıl payı olduğunu anlamaktır.

Bulgular

Gelişmekte olan ekonomiler için ana sorun, gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi çok yüksek olmayan, yurtiçi tasarrufları aşan finansal kaynakları elde etmektir. Doğrudan Yabancı Yatırımlar (DYY) iç yatırımları desteklemelidir, ancak bu etki ulusal politikalara, DYY’lerin türüne ve yerli firmaların gücüne bağlı olarak ülkeler arasında değişiklik gösterir. Doğrudan yabancı yatırımlar, Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki yerli yatırımları ikame etme eğilimindedir. Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki ulusal otoriteler, çok düşük kurumlar vergisi seviyelerine sahip çok dostane bir mali ortam yaratarak yabancı yatırımcılara çok daha fazla avantaj sağladı, ancak tüm bu avantajlar kriz patlak verdiğinde Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden büyük DYY çıkışlarını durduramadı. Bu bakımdan, ekonomik toparlanma esas olarak iç çabalarla elde edilmeye devam etti.

Düşük gelirli ve orta gelirli ülkeler için tüketim ve GSYİH arasındaki ilişki daha güçlüdür, çünkü yüksek gelirli ülkeler yatırım ve araştırma ve geliştirme amaçları için daha fazla sermaye ayırmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyümenin yatırım güdümlü olmak yerine mutlaka tüketim öncülüğünde olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardır, çünkü bu ekonomilerdeki GSYİH’nin özel tüketim payı genellikle %70-75 arasındadır.

Kim (2017), 52 Asya ülkesinde / bölgesinde özel tüketim ile diğer değişkenler ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi araştırmış ve Asya ekonomilerinin yüksek küresel rekabet gücü ve bazı yüksek tasarruf oranları veya büyük kamu harcamaları gibi önemli özellikleri dikkate alarak, Asya’daki tüketim kaynaklı ekonomik büyüme hipotezinin doğrulandığını göstermiştir. Ancak, tüketim ve yatırımların büyümesi Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde ithalatı canlandırmıştır. Bu durum, İhracat artışı ile dengelenmediği için Orta ve Doğu Avrupa ekonomileri için büyük bir kırılganlık yaratmıştır.

2014’ten sonra bu bölge yeniden büyümeye başladı ve Romanya, Slovenya, Polonya veya Çek Cumhuriyeti gibi bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde çok yüksek büyüme oranları sergilendi. Özel tüketim önemli ölçüde arttı çünkü bu ülkelerdeki para otoriteleri krizden sonra ekonomik büyümeyi yeniden başlatma girişimleri nedeniyle faiz oranlarını neredeyse sürekli azalttı. Kriz sırasında ve sonrasında keza kamu harcamalarıda, kamu ücretlerinin yükselmesi ve bazı sosyal koruma amaçlarının finanse edilmeleri nedeniyle arttı.

Hükümet harcamalarındaki artışın ekonomik büyüme üzerindeki etkisini analiz ederken, hane halkı tüketiminin tepkisi, etkinin açıklanmasında ana bir belirleyicidir. Güney Doğu Avrupa için sermaye amaçlı kamu harcamaları, özel yatırımlar, ticaret serbestliği ve ekonomik büyüme arasında pozitif bir ilişki olduğu kanıtlanmıştır. Bununla birlikte, bu durum vergilendirme veya borçlanma yoluyla finanse edilmektedir ve her ikisi de uzun vadede ekonomi için bir yük oluşturmaktadır.

Panel Sonuçları

Özellikle Orta ve Doğu Avrupa bölgesine (CEE ülkeleri) odaklanarak bir panel düzenlenmiştir. Panel sonuçları, seçilen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde kişi başına GSYH’yi etkileyen en önemli faktörlerin devlet harcamaları, kurumsal gelir vergisi (kişi başına GSYİH üzerinde olumsuz etkisi olan nicel faktörler), küresel rekabetçilik endeksi ve yolsuzluk algısı endeksi (kişi başına düşen GSYİH üzerinde olumlu etkisi olan nitel faktörler) olduğunu vurgulamıştır.

En önemli faktör ‘hükümet harcamaları’, kişi başına düşen GSYİH’yı olumsuz etkilemektedir. Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde harcamalar esas olarak sosyal koruma amaçlarına (özellikle Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’daki kriz sırasında) ve kamu sektöründeki ücretlerin artırılmasına yönelikti, bunlar, kişi başına GSYİH’yi desteklemeyen üretken olmayan kamu harcamalarıydı. Bazı seçilmiş Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde (Hırvatistan, Macaristan, Slovenya), kamu borcu aşırıdır çünkü üretken olmayan hükümet harcamaları esas olarak aşırı borçlanma ile finanse edilmektedir. Bu nedenle, bu faktörün işsizlik oranı üzerindeki uzun vadeli ve kısa vadeli etkisi önemli ve onu artırıcı yöndedir. Seçilen bu Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, hükümet harcamaları kamu yatırımlarını desteklemediğinden, kişi başına düşen GSYİH üzerindeki etkisi büyük ölçüde olumsuz olmuştur, çünkü bu büyük kamu sektörleri istihdam yaratmamıştır. Bu bulgular, kamu harcamaları ile GSYİH büyümesi arasında negatif bir korelasyon bulan önceki çalışmalarla uyumludur.

GCI ve kurumlar vergisi, kişi başına GSYİH büyümesi için kısa ve uzun vadede en önemli faktörlerdir, bunu yolsuzluk algısı endeksi ve hükümet harcamaları izlemektedir. Hükümet harcamaları kısa vadede kişi başına düşen GSYİH üzerinde güçlü ve olumsuz etki yapar, ancak kişi başına düşen GSYİH üzerindeki bu olumsuz etkisi zamanla azalmaktadır. İşsizlik oranı (kişi başına düşen GSYİH üzerinde olumsuz etkisi olan), yurtiçi yatırımlar, özel tüketim ve tasarruf oranı (kişi başına düşen GSYİH üzerinde pozitif etkisi olan) kişi başına GSYİH için önemli faktörleri temsil etmektedir. Özel tüketimin, kişi başına düşen GSYİH üzerindeki etkisi değişkendir. Kısa vadede etkisi olumlu, uzun vadede etkisi olumsuzdur. DYY’lerin kişi başına düşen GSYİH üzerindeki etkisi Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde zayıf ve olumludur.

Yolsuzluk algılama endeksi, seçilmiş birçok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinde (Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan ve hatta Slovakya) iyileşmiştir ve bu durum kişi başına GSYİH üzerinde olumlu etki yapmaktadır. Küresel rekabetçilik endeksi, kişi başına düşen GSYİH’yi olumlu yönde etkilemektedir. Bu endeks makroekonomik çevre faktörlerini, eğitim, altyapı ve piyasa verimlilik faktörlerini (yolsuzluk kontrolü, bürokrasi, altyapı kalitesi, yönetişim etkinliği, siyasi istikrar, hukukun üstünlüğü faktörleri, mülkiyet hakları gibi) içerir.

Kişi başına GSYH büyüme oranını etkileyen bir sonraki önemli faktörler işsizlik, özel tüketim ve tasarruf oranıdır. İşsizlik oranı, beklediğimiz gibi kişi başına GSYİH artışı ile negatif korelasyon göstermektedir. Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde yüksek ekonomik büyüme oranları, özel tüketimdeki önemli artışla sağlanmıştır. Özel tüketimdeki bu artış, gevşek kredi koşulları ve toplam ücretlerin artmasıyla desteklenmiştir (işgücü verimliliği bu tür ücret artışını özellikle kamu sektöründe desteklemese de). Bu nedenle, özel tüketimin kişi başına GSYH üzerindeki etkisi hükümet harcamalarının etkisine benziyordu ve uzun vadede negatifken, işsizlik oranı üzerindeki etki, hem kısa hem de uzun vadede pozitif oldu. Tasarruflar etkin bir şekilde kullanılıyorsa yatırımları desteklemelidir, ancak Orta ve Doğu Avrupa bölgesinde, düşük faiz oranlı bankacılık borçlanmalarına dayalı tüketimdeki yüksek artış nedeniyle yatırımlar için yeterli olmamışlar veya yatırım amaçlı olarak verimli kullanılmamışlardır. Tasarruf ve özel tüketim arasında güçlü bir negatif korelasyon bulunurken, tasarruflar ile yurtiçi yatırımlar ve net ihracat arasındaki korelasyon pozitif fakat çok daha zayıftır.

Kurumlar vergisi, bu verginin tüm AB’de (Romanya veya Bulgaristan’da olduğu gibi) en düşük olduğu seçilmiş az sayıda Orta ve Doğu Avrupa ülkesi olmasına rağmen, kişi başına GSYİH üzerinde orta düzeyde olumsuz bir etki göstermektedir. Yinede, mali faktörler, yatırımlar ve kişi başına düşen GSYİH artışı için en önemli faktörler olarak görünmemektedir.

KAYNAK:

Ali Eren Alper, Ömer Halisdemir Üniversitesi, “The Relationship of Economic Growth with Consumption, Investment, Unemployment Rates, Saving Rates and Portfolio Investments in The Developing Countries” , Haziran 2018

Magdalena Radelescu, Luminita Serbanescu & Crenguta Ileana Sinis, “Consumption vs. Investments for stimulating economic growth and employment in the CEE Countries – a panel analysis”

Prateek Aqarwal, Member since June 20, 2011

Ekonomik Büyüme ile Ekonomik Kalkınma Arasındaki Fark

Ekonomik Büyüme, ülkenin belirli bir zaman dilimindeki reel çıktıdaki artıştır. Oysa Ekonomik Kalkınma, yaşam standartlarının zenginleştirilmesi ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bir ekonomideki üretim seviyesinin artmasıdır.

Ekonomik Büyüme, belirli bir zaman dilimi içerisinde, bir ekonomi veya ulus tarafından üretilen mal ve hizmetlerdeki artıştır. Ülkenin, mal ve hizmet üretimindeki artış istikrarlı ve sabittir ve eğitim kalitesindeki iyileşmeden, teknolojideki iyileşmelerden veya herhangi bir şekilde ekonominin her sektörü tarafından üretilen mal ve hizmetlerde katma değer oluşturulmasından kaynaklanabilir. Gerçek gayri safi yurtiçi hasılada (GSYİH), yüzde artış olarak ölçülebilir (gayri safi yurtiçi hasıla enflasyona göre düzeltilmelidir). GSYİH, bir ekonomide veya ülkede üretilen nihai mal ve hizmetlerin piyasa değeridir.

Ekonomik Kalkınma ise, ekonominin hem niteliksel hem de niceliksel büyümesine odaklanan süreçtir. Bir ülkedeki insanların daha zengin, daha sağlıklı, daha iyi eğitimli ve kaliteli konutlara daha fazla erişimi gibi tüm unsurları ölçer. Ekonomik Kalkınma, eğitim, sağlık, istihdam ve çevrenin korunması sektörlerinde daha fazla fırsat yaratabilir. Her vatandaşın kişi başına gelirinde bir artış olduğunu gösterir. Yaşam kalitesi standardı, ekonomik kalkınmanın temel göstergesidir. Bu nedenle, bir ekonominin Gelişmiş bir Ülke statüsüne ulaşması için ekonomik kalkınmadaki artış daha çok gereklidir. Üretkenliği etkileyen ve Ekonomik Büyümeye yol açabilen okuma yazma oranlarını ve yaşam beklentisini dikkate alan İnsani Gelişme Endeksi ile ölçülebilir.

Ekonomik Büyüme ile Ekonomik Kalkınma arasındaki temel farklar

  • Ekonomik Büyüme, ülkenin belirli bir zaman içerisindeki reel üretim artışıdır. Oysa Ekonomik Kalkınma, yaşam standartlarının zenginleştirilmesi ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte bir ekonomideki üretim seviyesinin artmasıdır.
  • Ekonomik Büyüme resmi olmayan ekonomiden elde edilen geliri dikkate almamaktadır. Resmi olmayan ekonomi, kayıt dışı ekonomik faaliyettir. Ekonomik Kalkınma, resmi veya gayri resmi tüm faaliyetleri dikkate alır ve düşük standartları olan insanların istihdamını ve uygun bir ev sahibi olmalarını kolaylaştırır.
  • Ekonomik Büyüme, doğal kaynakların tükenmesini yansıtmaz (kirlilik, yoğun kullanım ve hastalık gibi nedenlerle kaynakların tükenmesi). Ekonomik Kalkınma ise sürdürülebilirlik ile ilgilidir, yani günümüzün ihtiyaçlarını taviz vermeksizin karşılamaktır.
  • Ekonomik Büyüme, ekonomik Kalkınmanın bir alt parçasıdır.
  • Ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılasının (GSYİH) genişlemesi olan  Ekonomik Büyüme kavramı, aslında, gelişmiş ülkelerle ilgilidir. Ekonomik Kalkınma, Ekonomik Büyümeden daha geniş bir kavramdır. Ekonomik Kalkınma, uzun vadede herhangi bir ülkenin ekonomik ve sosyo-ekonomik yapısının Reel Milli Gelirini artırmasını ifade eder. Ekonomik Kalkınma, dünyadaki az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerle ilgilidir.
  • Ekonomik kalkınmanın aksine, Ekonomik Büyüme otomatik bir süreçtir. Ekonomik kalkınma ise, planlanan ve sonuç odaklı faaliyetlerin sonucudur.
  • Ekonomik Büyüme, ekonomide üretilen tüm ürünlerin değerindeki artışı ifade eder. Ülkenin GSYİH veya GSMH’sındaki yıllık artışı yüzde olarak belirtir. Bir dönem boyunca kişi başına düşen milli üretimde kayda değer bir artış yani toplam üretimdeki artış oranının nüfus artış hızından daha büyük olması anlamına gelir.
  • Ekonomik büyüme gereklidir, ancak ekonomik kalkınmayı sağlamak için yeterli değildir.

Takipteki Kredilerin Yönetim ve Çözüm Yöntemleri

Takipteki alacakların yönetim metotlarından bahsetmeden önce, hangi kredilerin takibe çıktığını tanımlamak uygun olur. Bunlar, 90 günden fazla vadesi geçmiş kredilerdir. Daha açık olmak gerekirse, bir borçlunun kredisi varsa ve 90 günden fazla bir süre boyunca bankaya borç yükümlülüklerini yerine getirmemişse, kredisi tahsili gecikmiş sayılır. Kredi sonrası risk yönetim tekniklerinin araştırılması, düzenleyici otoriteler, bankalar ve finansal istikrarla ilgili hükümetler için önemli bir konudur. Takipteki alacaklar, zayıf kredi riski yönetimi nedeniyle bir bankanın bilançosunda ortaya çıkabilir.

Tahsili gecikmiş alacak yönetimi, sadece tahsili gecikmiş alacakları ele almanın yollarını bulmakla ilgili değildir. Ayrıca, sorundan önce kredi yönetimine ilişkin politika ve stratejilerin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla da ilgilidir. Bu nedenle, tahsili gecikmiş alacaklar sorunuyla başa çıkmak için kullanılması gereken yönetim araçlarının (yani olayın gerçekleşmesinden önceki ve gerçekleşen olaydan sonraki durumun yönetimi) açık bir şekilde ayrılması gerekir.

Takipteki alacakların yönetiminin amacı her banka için farklıdır. Bununla birlikte, genel olarak bankalar, bilançolarında mümkün olan en düşük tahsili gecikmiş alacak tutarına sahip olmayı isterler. Nedeni basit. Bir bankanın düşük tahsili gecikmiş alacakları varsa, bu doğrudan düşük risk seviyesine sahip olacağı anlamına gelir. Sonuç olarak, bankalar mümkün olan en düşük kayıplara sahip olacaktır. Ayrıca, bankaların kuruluş temelleri tüketicilerin güvenine dayanır. Bir bankanın “zayıf” veya “kırılgan” görünmesi durumunda, müşteriler mevduatlarını çekmeyi ve başka bir yere koymayı seçebilirler.  Bu hoş olmayan olay, bir bankanın bilançosunda yüksek seviyelerde tahsili gecikmiş alacaklar ortaya çıktığında meydana gelebilir; çünkü yüksek miktarda tahsili gecikmiş alacak varlığı “zayıf” bir kredi yönetimine işaret eder.

Takipteki kredilerin bankaların büyümesine etkisi

Takipteki krediler, her bankanın ekonomik faaliyeti üzerinde engelleyici  bir unsur olarak değerlendirilir. IMF’in (2015) yaptığı bir araştırma, bankalarının yüksek tahsili gecikmiş alacakları olan ülkelerin kredi büyümesinin yavaş kaldığını göstermektedir. Daha spesifik olarak, banka finansmanına daha bağımlı olan firmaların, bankaların düşük kredi verme kapasitelerinden diğer firmalardan daha fazla etkilenmesi muhtemeldir. Ayrıca, bilançolarında yüksek tahsili gecikmiş alacakları olan bankaların reel ekonomiye borç verme kapasitelerinin daha düşük olduğu da tespit edilen diğer noktadır.

Takipteki kredilerin yönetimi

1) Kredi verilmeden önce

Finansal İstikrar Enstitüsü, takipteki krediler sorununu ele almanın, durmak bilmeyen bir zorluk olduğuna inanmaktadır. Son yirmi yıl boyunca, takipteki krediler sorunuyla başa çıkmanın en yaygın yöntemi, tahsili gecikmiş alacaklarla uğraşmaktan sorumlu olacak bir kurumun kamu yetkilileri tarafından oluşturulmasıdır. Tabii ki, bu yöntem dışında, bankaların tahsili gecikmiş alacaklarla baş etmelerine yardımcı olabilecek başka yöntemler de vardır.

Campbell (2007) ilk aşama olarak, takipteki alacakların yönetimi için önleme ve kontrolü savunuyor. Bankacılık denetim otoritelerinin, görevlerini yerine getirebilmeleri ve etkili olabilmeleri için yeterli yasal güce sahip olmaları büyük önem taşımaktadır. Daha spesifik olarak, bu tür yetkiler uygun bir lisanslama sistemi içermeli ve denetçi, bankacılık ruhsatını geri çekerek bankaları kapatabilme gibi düzeltici faaliyetler içeren çeşitli araçlara sahip olmalıdır. Ancak, denetim ve ihtiyati düzenleme sistemi likidite sorunu olan bankalar için yeterli değildir. Acil bir likidite finansman mekanizmasına ihtiyaç duyulmasının nedeni budur. Böyle bir mekanizma sadece merkez bankaları tarafından sağlanabilir

İkinci aşama olarak, bankalar, değer düşüklüğüne uğramış varlıklarını yönetmelidir. Değer düşüklüğü yönetimi, borçlarını ödeyemeyen bankaların toparlanma sürecinin sadece karmaşık değil, aynı zamanda önemli bir yönüdür.

Üçüncü aşamada değer düşüklüğüne uğramış varlıkların önlenmesi-kontrolünden ve yönetiminden sonra borçlarını ödeyemeyen bankaların tedavisi gelir. Bankacılık sisteminin iyi durumu, her ülkenin ekonomisi ve daha özel olarak ödeme sistemi için gereklidir.

Dahası, yadsınamaz bir gerçek, bir bankanın finansal sorunlarının diğerlerinde de sorun yaratabilmesi veya / ve sistemik bir bankacılık krizi varsa, bankalardan mudilerin paralarını çekmeleri nedeniyle sorunun tüm bankalara taşınmasıdır.

Şimdiye kadar bahsedilenlere dayanarak, güçlü bir bilançoya sahip ve iyi yönetilen bir banka dahi, likidite sorunlarına maruz kalabilir. Sonuç olarak, gelişmiş bankacılık sistemlerinde merkez bankaları tarafından, bankaların, bankalar arası piyasasındaki operasyonlarına yardımcı olmak amacıyla, bir likidite fonlama mekanizması kullanılır.

Banka düzenleyici makamları, bankaların risklerini en aza indiren mikro ve makro yönergeleri geliştirmelidir. Muhtemelen uygulanabilecek diğer bir önlem, bankaların iştiraklerine kredi vermesine izin vermemektir. Ayrıca, bankaların dış denetçilerinin en fazla iki yıl görev süresi olmalıdır.

Son olarak, her bir bankanın merkezi yönetimi bankacılığın piri olduğuna inançlı(self-professed gurus) kişilerden oluşmamalı çünkü tarih, bazılarının cezai niyeti olduğunu kanıtlamıştır.

Ayrıca, banka yöneticileri bankacılık, finans ve risk yönetimi alanlarında mükemmel bilgiye sahip disiplinli kişiler olmalıdır. Keza, kredi yöneticilerinin aldığı kararlar kesinlikle tarafsız olmalı ve politik, yolsuzluk ve kişisel çıkarlardan etkilenmemelidir,

2) Kredi verildikten sonra

Campbell (2007), geçtiğimiz on yıllar boyunca, çok sayıda değer düşüklüğüne uğramış varlık (çoğunlukla takipli alacak) nedeniyle bir çok sistemik banka krizinin meydana geldiğini ve bunun arkasındaki nedenin tasfiye memurlarının bunlarla doğru bir şekilde başa çıkamamaları olduğunu vurguladı. Son yirmi yıl boyunca, sorunlu kredilerle başa çıkmanın kredi verildikten sonraki en uygun yöntemi, genel olarak borçlarını ödeyemeyen bankaların tahsili gecikmiş alacakları ile baş etmekten sorumlu olacak bir veya daha fazla kurumun kamu yetkilileri tarafından kurulması olmuştur. Bu tür kurumlar, Varlık Yönetimi Şirketleri (bundan böyle VYŞ) olarak bilinir. Ayrıca, VYŞ’ler ile ilgili olarak, birçok ülkede en yaygın ve kabul edilen yöntemin, bireysel bankaların tahsili gecikmiş alacaklarını bir VYŞ’ye satmasıdır.

Bu yöntemi seçmenin ana faydaları şunlardır:

  • Kredi disiplininin güçlendirilmesi: Ödenmeyen kredilerin finansal kurumlardan net bir şekilde ayrılması durumu, daha etkili ve nesnel bir takipteki alacakların yönetimine yol açabilir,
  • İş bölümü: Tahsili gecikmiş alacakları sıkıntılı bir bankadan ayırmak, banka yöneticilerinin bankaların yeniden yapılandırılması ve yeni kredilere daha fazla odaklanmalarına izin verir, zira tahsili gecikmiş alacakların toparlanmasına artık VYŞ yöneticileri odaklanmaktadır. Bununla birlikte, tahsili gecikmiş alacakların ve iyi varlıkların ayrılmasının, bazı dezavantajları da vardır, şöyle ki
    • Tahsili gecikmiş varlıkların fiyatlandırılması: Özellikle ekonomik krizler sırasında transfer edilen bu tür varlıkların doğru fiyatlandırılması, çok yorucu bir süreçtir.
    • Politik müdahale: VYŞ’lerin büyük çoğunluğu devlete aittir. Bu bakımdan, hükümet yönetimini dışlamak ve dolayısıyla potansiyel bir politik müdahaleyi önlemek o kadar kolay değildir. Turner ve Hawkins (1999), ödenmeyen borçların yönetimini kaynak bankadan ayırmanın, daha ziyade bir borç konsolidasyon programının bir seçeneği olması gerektiğini belirtmektedirler. Şu da söylenebilir ki, bir bankanın ödenmeyen borçlarla uğraşmakla meşgul olması gerçeğinin, riskten kaçınma oranını son derece artırması muhtemeldir.

 Biraz daha ilerlersek, başka bir olasılık da, bir devlet kurumu tarafından bankadan sorunlu kredilerin satın alınması olabilir. Bu durumda, bankanın sorunlu kredileri yönetmeye devam etmesi gerekir. Ancak, bu tür düzenlemelerin satış bankasına, borçluları güvenle takip etmek için güçlü bir teşvik sağlayacak şekilde yapılması oldukça zordur. Temel dezavantaj, bankaların daha iyi beklentileri olan takipteki varlıkları korurken, VYŞ’ye, geriye alınması en zor olan kredileri daha yüksek bir fiyata satmaya çalışmalarıdır.

Devlet tarafından teminat altına alınan tahvillerle sorunlu varlıkları “satın almak” takipteki krediler için bir diğer yaygın yöntemdir. Tahviller yeterince olgunlaştığında, VYŞ varlıkları satmayı umacaktır. Eğer VYŞ, varlıkları piyasa fiyatından satın almışsa, devlet garantisi gerekli olmayabilir. Bu tür tahviller sıfır kuponlu veya faiz getirili olabilir.

Son olarak, hükümet için alternatif bir mekanizma sorunlu bankaları bir süre devralmak olabilir. Bu yöntemin zorluğu, bu dönemde bankaların “ticari hatlar” üzerinde çalışmaya ve bozulmuş kredileri tahsil etmeye çalışması gerektiğidir. Bankalar yıllarca kamuda kalmaya devam ederse bu mekanizma riskli olabilir. Bunun nedeni, hükümetin alıcıları veya satın alma şartlarını kabul edilebilir bulmaması ya da bu geçici durumun hem borçlular hem de çalışanlar tarafından tercih edilmesidir.

Bankalar kendilerini nasıl koruyor

Ödenmeyen borçlara dönüşen takipteki krediler, dünyanın her yerinde bankacılık sektörü için bir sorundur. Bankalar şimdi, ödenmeyen borç miktarını azaltmak amacıyla risklerin denetlenmesine ve yönetimine daha fazla dikkat ediyorlar. Bir kredi sözleşmesinin imzalanmasından önce ve yürütülmesi sürecinde bankalar önceden korunmalarını sağlamak için, borçlunun kredi yükümlülüğünde temerrüte düşmesine neden olabilecek olası riskleri değerlendirmektedir. Herhangi bir teminatı olmayanın yerine, bir işletme, firma veya başka bir kuruluş olarak banka kredibilitesi iyi olan veya banka ile iyi bir iş ilişkisi oluşturmuş  bir talebi tercih edecektir. Bazı durumlarda, banka gerekli görürse, borçlananın kredi verilmeden önce finansal raporunu bankaya sunarak yeterliliklerini kanıtlamasını talep edebilir. Borç isteyenin bir varlık, özellikle borsada işlem gören bir şirket olması durumunda bankanın borçlunun finansal durumunu bilmesi daha kolaydır.

Bazı ülkelerde “Kredi Bilgi Değerlendirme Şirketi” bulunmaktadır. Şirket, kişisel tüketim için kredi geçmişi araştırma hizmetleri sunmaktadır. Şirket raporu, her bireyin geçmiş faaliyetlerinin objektif bir yansıması ve kredi değerlendirmesi olarak işlev görür. Bu rapor bankalar için bir referans oluşturur ve kredi hizmeti sunup sunmama konusunda hızlı kararlar vermelerine olanak tanır. Yine, Kore Cumhuriyeti KAMCO veya Malezya Danaharta gibi bir “Ulusal Varlık Yönetim Şirketi”, zor durumdaki bankalardan tahsili gecikmiş alacakları alarak daha gerçekçi fiyatlarla yeniden paketleyip açık pazarda satmak için kurulmuş kurumlar, bankaları, gecikmiş alacakları için çözüm sürecini hızlandırmaya teşvik etmektedir.

Banka, mümkün olduğunca çok sayıda yasal önlem alarak kredi sözleşmesindeki riskini en aza indirebilir. Örneğin, kredi verirken, banka genellikle borçlunun sigorta almasını ister. Kredi sözleşmesi genellikle bir borçlunun bankaya zaman zaman varlıkları, işleri veya diğer finansal koşulları hakkında bir rapor sunması gerektiğini şart koşar.

Anlaşma ayrıca borçlunun belirli faaliyetleri yürütme kabiliyetini sınırlayan bir koşul da içerebilir. Örneğin, bankanın ipotek sözleşmesinde borçlunun ipotekli mülkü bankanın rızası olmadan kiraya vermeyeceği hükmü yaygındır. Uygulamada, ipotek ettiren, ipotekli malları geri ödeme yükümlülüğünden kaçınmak için bazen üçüncü bir tarafa gizlice kiralayabilir. Anlaşma süresince bankanın her borçluyu takip etmesi zor olacaktır. İpotekli mülk veri tabanının bağımsız bir kuruluş tarafından evrensel olarak güncellenmesi gerekir, böylece herhangi bir kişi dahil tüm banka ve finans kurumları, üçüncü bir tarafa kiralanmadan/yeni bir ipotek kurulmadan önce mülkün durumunu görebilir.

Avrupa Merkez Bankası, Asya Kalkınma Bankası (ADB), revize edilmiş bir iflas yasası, kısa zamanda karar verilmesi için zamana bağlı prosedürlerin Para Kredisi Mahkemeleri yasalarına eklenmesi, yetkili Muhasebe Firmaları aracılığıyla ödenmeyen varlıkların adil fiyatlandırılması, teminatlar için bir veri ambarı kurularak borçluların aynı teminatı kullanarak çeşitli bankalardan kredi almalarının engellenmesi ve takipteki alacakların çözümlenmesi sürecini hızlandırmak için bir kamu varlık yönetimi şirketi kurulması gerekliliğine işaret ettiler.

Pek çok ülkede, bankaların tahsili gecikmiş alacakları satarak kötü borçlarını takas edebilecekleri bir piyasa bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Kamu Varlık Yönetim Şirketi gibi bir şirkete satılması fikri dışında, bankaların ve bankacılık dışı finansal kuruluşların kapasitelerinin gelişmesiyle, takipteki kredileri için giderek daha çeşitli yollar meydana çıkmaktadır.

Bankalar, bazıları aşağıda belirtilen çeşitli yollarla takipteki kredi riskini en aza indirmeye çalışırlar:

  • Geri ödeme kapasitesi ve / veya geri ödeme yapma istekliliği olmayan başvuru sahiplerini ayıran, müşteri seçim mekanizmalarını tasarlayarak,
  • Geri ödeme zorluklarından kaçınmak için geri ödeme kapasitesi ve geri ödeme planlarını mümkün olduğunca eşleştirerek,
  • Varsayılan sorunların genellikle kötü müşterilerden değil, kötü kredi verme yöntemlerinden kaynaklandığı kabul ederek,
  • Kredi görevlileri tarafından zamanında izlenen ve gelişmelerle ilgili eylemlere izin veren, bir raporlama sistemi tesis ederek,
  • Portföy kalitesi, eğilimler ve olası temerrüt risk faktörleri hakkında güncel bilgi veren bir raporlama sistemi kurarak,
  • Kurumda, geç ödemeleri kabul edilemez yapan bir kültürel ve ahlaki yapı oluşturarak,
  • Zamanında yapılan geri ödemeler için bir teşvik sistemi kurarak,
  • Geciken ödemeler için maksimum düzeyleri ve kurum için varsayılan standartları ayarlayarak. Bu seviyeler, geç ödemelerin ve temerrütler den kaynaklanan maliyetlerin ayrıntılı bir analizine dayanır.
  • Önemli miktarda geç ödeme ve temerrüt sorunları devam ederse, tutarı kademeli olarak azaltmak için katı ancak gerçekçi hedef seviyeleri belirleyerek,
  • Sadece, iyi tanımlanmış bir kredi yeniden değerlendirme prosedürü sonrasında, borcun yeniden planlanması ve yapılandırılmasını sağlayarak,

Ödenmeyen kredi riskini azaltmak için finansal sektör yönetimini geliştirici ileri adımlar atılmalıdır.

KAYNAK:

Dimitrios Anastasiou, Management and Resolution methods of
Non-performing loans. Athens University of Economics and Business

Dr. Md. Shamsul Arefin, s22arefin@gmail.com

Bir ülkede borç denetimi nedir ve nasıl çalışır?

Borç denetimi, bir ülkenin borçlarının kamuya açık, katılımcı ve kapsamlı bir değerlendirmesidir. Bürokratik bir çaba gibi görünse de, bir borç denetimi aslında bir ülkede daha büyük ekonomik demokrasi yaratmanın popüler ve katılımcı bir adımıdır. Değişmez seçkinlerin, küresel finansın ve zengin ülkelerin ekonominiz üzerindeki gücüyle savaşmanın önemli bir yoludur.

Bir borç denetimi:

Bir ülkede geniş bir eğitim ve seferberlik sürecinin bir parçasıdır – vatandaşların ekonomilerinin nasıl çalıştığını anlamalarına yardımcı olmak ve farklı bir şekilde çalışması için onları seferber etmek:

  • “Aşağıdan” borç iptali ve ülkelerinin borçlarından sorumlu olanlara karşı yasal işlemlere doğru hayati bir adım
  • Sivil toplum gruplarını ekonomik adalet için somut bir talebin arkasında bir araya getirmenin bir yolu
  • Borçlanma için devletlerin hesap vermesi ve daha demokratik finansman yollarının sağlanması (kademeli vergilendirme gibi) için ilk adım.
  • Bir ekonominin, ulusal ve uluslararası sömürülmesine karşı çıkmanın bir yolu.

Ülkeler neden borç denetimlerine ihtiyaç duyuyor?

Uzun yıllar boyunca, dünyadaki sivil toplum grupları ülkelerinin dış (ve bazen de iç) borçlarına karşı mücadele etti. Borç, Kuzey Devletleri’nin (gelişmiş) ve finansal kurumların Güney Ülkeleri’ni (az gelişmiş), kontrol etmenin bir aracı olarak kullanılmıştır. Borç, insanlara fayda sağlayacak hiçbir şey yaratmayan projeler için, yolsuzluk ve gizlilikle örtülü, sıkıcı, rejimlerde sıklıkla artmıştır. Bu borçlar, rejim değiştikten çok sonra dahi halkın boynunda bir ilmik olarak kalmaktadır.

Diktatoryal rejimler tarafından yönetilmeyen ülkelerde bile borç, serveti toplumdaki sıradan insanlardan en zenginlere aktarmanın bir yolu olmuştur. Bankalar ve diğer özel kuruluşlar tarafından veya silah gibi zengin ülke malları satın almak için yapılan borçlar, genellikle en yoksullar tarafından ödenir. Son 30 yılda, borç sistemi, Kuzey Devletleri ve bankalarının kazanımları karşılığında, Güney Devletleri’nin zenginliğini tüketmiştir. Yaraya tuz ekleyen, bu durumun aynı devletler ve bankaların Güney Ülkeleri’ne ekonomi politikaları dikte etmelerine de yol açmasıdır.

Bir Devlet çeşitli borç türleri ile “borçlu” olabilir:

  • Çok taraflı borçlar – Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Kalkınma Bankaları gibi uluslararası kamu kuruluşlarına olan borçlar
  • İkili borç – borç alan ülkenin borç veren ülkenin mal ve hizmetlerini satın almasına “yardım etmek” için yabancı Devletlere olan borçlar
  • Özel borç – bankalara ve özel kuruluşlara olan borçlar
  • Tahvil – Devletler tarafından para üretmek için çıkarılır (genellikle eski borçları geri ödemek için)

Taahhüt edilen bu borçların hesabı normalde verilmez ve bu nedenle, bir ülkenin insanları kendi adlarına ne yapıldığına dair çok az fikre sahip olurlar. Bir borç denetimi, bu borcun gerçeklerini ilgili ülke halkına taşımayı amaçlar. Özellikle bir borcun meşru olup olmadığını ortaya koyarak.

Bu borçlar:

  • Yasadışı – borçlar ilgili ülkenin yasalarına göre resmi izinli değil.
  • Tuhaf – Krediyi sağlayanın tam bilgisi altında, yararlı olmayan amaçlar için temsili olmayan bir rejime verilen krediyi ifade eder. Bu türün en ünlüsü, 1923’te bir ABD Yüksek Mahkemesi hakiminin, Kosta Rika’nın ülke diktatörlük yönetimi altındayken yapılan borçlar için İngiltere’ye veya Kanadalı bir bankaya ödeme yapmaması gerektiğine hükmetmesidir.
  • Ödenebilir – bir ülke, halkı da dahil olmak üzere, kaynaklarını her zaman daha fazla sıkabileceği gerekçesine dayanarak iflas edemez. Bununla birlikte, borçları ödemeye devam etmenin fırsat maliyeti yaygın yoksullaşma ve hatta ölümler olabilir. Borç geri ödemeleri için Uluslararası Para Fonu’nun reçeteleri defalarca istihdamın azalması ve insanların ihtiyaçlarına devlet desteği sağlanması anlamına geliyordu. Bir devletin, halkının ihtiyaçlarını karşılamasına izin verilmediği zaman, borçlar ödenmemelidir( Bunun günde 3 dolarlık asgari yoksulluk sınırı anlamına geldiği iddia edilmektedir).

Bununla ilgili başka problemler var – gayri meşruiyet kavramı şunları da içerir: yolsuzluk içeren krediler, insanlara fayda sağlamayan krediler, hatta daha da kötüsü onlara zarar verenler (en açık şekilde silah satışları ve yer değiştirme içeren mega projeler), aslında gerçekleşmeyen projeler, spekülasyona veya zorlayıcı faiz oranlarına sahip krediler, çevreye zarar veren krediler veya insana veya çevreye zarar veren koşullar taşıyan krediler (çoğu çok taraflı borcu içerir).

Bir borç denetimi nasıl organize edilir?

Geniş uzlaşma ihtiyacı:

Denetimlerin her zaman aslında toplumu eğitmek ve harekete geçirmek olduğunu hatırlamak önemlidir – vatandaşların kendi ekonomilerinde aktör olmalarına izin vererek. Bu nedenle, sivil toplum katmanları arasında geniş bir anlaşma sağlamak hayati önem taşımaktadır. Örneğin Yunanistan’da bu anlaşmanın oluşması aylarca sürdü, ancak sonuç olarak bir denetim komisyonu çağrısı çok daha güçlendi. Birkaç grup fikri tek başına ileri sürmemiş olmasaydı, bir denetim çağrısı kolayca reddedilmiş olabilirdi. Resmi bir duyuru veya halka açık bir konferans yapılmadan önce geniş bir anlaşma için çalışmak önemlidir.

Birkaç tür resmi borç denetimi vardır:

  • Yasama denetimi: Parlamentonun önceki borçları soruşturmada kilit rol oynaması anlamına gelir.
  • Yargı denetimi: Bir tür mahkemedir. Soruşturma sırasında hakim, borçları çevreleyen gizlilik görüşünü kaldırabilir ve tüm belgelerin, tutanakların, mali hesapların ve beyanların teslim edilmesini emredebilir.
  • Devlet denetimi: Hükümet tarafından uygun görünen bir denetimdir. Başkan veya başbakan, hükümeti hakkında eylem önerilerine yol açan bir denetim komisyonu oluşturur. Sivil toplum temsilcileri, uluslararası gözlemciler ve hükümet temsilcilerinden oluşan böyle bir denetim komisyonu alınan borçları araştırır ve raporunu hazırlar.
  • Vatandaşların denetimi: Sivil toplum gruplarının üstlendiği bir denetimdir. Böyle bir denetim, bilgi edinmede zorluklarla karşılaşır, ancak asıl amaç farkındalık oluşturmak ve destek almaktır. Vatandaşların denetimi, sınırlı sayıda borcun araştırılmasını ve borçların, duruşmaların ve tanıklıkların, medya çalışmalarının ve bir nihai raporun genel etkilerini içerebilir. Vatandaşların denetimi, resmi bir denetim için zorlamadır, ancak resmi bir denetim ilan edildiğinde durdurulmasına gerek yoktur. Bu, süregelen vatandaşların resmi denetime katılımını sağlamanın ve resmi denetim sürecini radikalleştirmenin merkezi bir yolu olabilir. Daha iyi hesap verebilirlik için kalıcı bir temel de oluşturabilir. Vatandaşların denetimi, resmi bir denetime doğru hayati bir adım ve başarılı bir sonuç alınmasında önemli bir bileşen olabilir.

Bir borç denetimi nasıl organize edilebilir?

Bir borç denetiminin aldığı biçim ülkeden ülkeye değişebilir. Çoğu denetim komisyonu, ister resmi ister vatandaş komisyonu olsun, çalışmalarını bölmeli ve alt komiteler oluşturmalıdır. Bir komisyon, belirli borç türlerini incelemek için çalışma grupları oluşturmak isteyebilir.

Kısaca, bir denetim komisyonu aşağıdaki hususları dikkate almak isteyecektir:

  • Borca girme sürecinin genel analizi. Bu analiz, dünyanın Kuzey Bankaları tarafından bir borç krizine itildiği 1970’lere kadar gerilere uzanmayı gerektirebilir. Faiz oranlarının gelişimine bakmanın yanı sıra özel borçlara ve bu borcun kriz zamanlarında nasıl ‘kamulaştırıldığına’ bakılması da gerekecektir. Devlet tahvillerinin ihraç edilmesi de dahil olmak üzere, borçların “geri dönüştürülme” yollarının – eski borçların ödenmesi için alınacak yeni borçlar – ayrıntılı bir incelemesini gerektirir.
  • Sözleşmelerin analizi. Bu, belirli borç sözleşmelerinin toplanmasını ve haksız veya gizli hükümler içerip içermediklerini ve yasa ve anayasaya göre imzalandıklarını öğrenmek için ayrıntılı olarak analiz edilmelerini gerektirir. Bu sözleşmelerin, vatandaşların denetiminde elde edilmesi çok zor olacaktır, ancak çok taraflı projeler hakkında bilgi bulmak daha kolay olabilir.
  • Finansmanın gerçek hedefinin incelenmesi. Bu, hangi kredilerin finansman için kullanıldığını ve finansmanı sağlanan bu projelerin ne kadar yararlı olup olmadığını sormak anlamına gelir. Projeler hatta gerçekleşti mi? Bütçeyi aştılar mı? Projelerden gerçekte hangi şirketler ve ülkeler faydalandı? Projenin insanlar ve çevre üzerinde nasıl bir etkisi oldu (örneğin uluslararası yasaların veya düzenlemelerin ihlal edilmesi)? Ayrıca kredilere ekli koşullara, özellikle IMF ve Dünya Bankası’nın yapısal düzenleme koşullarına bakmak anlamına gelir. Son olarak, bu denetimin teknik sürecidir, ancak elbette denetimin hayati bir unsuru da halkın ve medyanın sürece sürekli olarak dahil edilmesidir.

Sonuçlar ne olabilir?

Herhangi bir denetim nihayetinde toplumda yaratılan yanlışlar için bir tür tazminat almayı hedefler. Bu birkaç şekilde olabilir:

  • Sınırlı iptal. Denetim yapma sürecinin kredi verenleri endişelendirmesi muhtemeldir, böylece bir tür iptal veya “borç takası” sunabilirler. Bu tür anlaşmalar, haksız borçların basitçe geri dönüştürülmemesini veya borç verenler tarafından ülkeye daha adaletsiz koşulların konulmamasını sağlamak için vatandaşların hareketleri tarafından incelenmelidir.
  • Varsayılan / red. Bir ülke borcunu veya borcunun bir kısmını ödemeyi red eder. Christian Aid bunun neden gerekli olabileceğini gösteren bir rapor hazırladı. İtiraz, politik ve ekonomik olarak en iyi seçenek olabilir. Aslında bunun, ülkenin borç bağımlılığının üstesinden gelebilmesi ve daha egemen bir ekonomi politikası oluşturabilmesi için önemli bir adım olması muhtemeldir. Ancak bu, acısız değildir. Bir ülkenin nüfusu zorluklar ve tecrit için hazırlanmalıdır. Bir borç denetimi deneyimine dayanan kapsamlı bir anlayış temel bir ön koşuldur. Eğer böyle bir anlayış, bir temerrüt daha geniş değişime doğru gerçek bir ilk adım olacaksa, gereklidir
  • Önceki hükümet üyelerine karşı yasal işlem. Bir borç denetimi, önceki rejimlerin her türlü yolsuzluk ve yasa dışı faaliyetlerini ortaya çıkarabilir. Bunlar yasal düzeltmeler için gerekli konular. Ayrıca, bir hükümete, yurt dışına usulüne uygun olmayan bir şekilde aktarılan “çalıntı varlıkların” iadesi için harekete geçme konusunda yardımcı olabilirler.
  • Etkilenen topluluklar adına uluslararası yasal işlemler. Topluluklara, bireylere veya çevreye belirli projeler veya borcun bir topluma etkisi nedeniyle zarar verildiğinde, dış borç verenler aleyhine davalar açılabilir. Bu zor bir süreç olacak, ancak bir haksızlık döneminden kurtulmak ve borç sistemini değiştirmek açısından önemli olabilir.

Alternatif bir ekonomik vizyon

Sonuçta, bir borç denetimi yeni, demokratik bir ekonomi politikasının oluşturulmasında ilk adım olabilir. Ağır borçlu bir ülkenin gerçek bir siyasi özgürlüğü yoktur. Bütçesi ve ekonomik politika oluşturması, borç verenler tarafından konulan koşullara tabidir. Borç sisteminin gerçek galipleri – büyük miktarda faiz kazanan ve finansal erişim elde eden –  alacaklılar ve halkına güvenmeden para üretebilen diktatörlerdir. Demokratik bir sistemde bile büyük miktarda borç, sermayenin bir ülkenin dışına çıkmasına ve insanların isteklerinin hükümetlerin eylemlerinden ayrılmasına sebep olabilir. Demokrasinin aşınmaması için, borcun yaratılması tamamen hesabı verilebilir olmalıdır.

Bir borç denetimi, insanların bunları anlamasına yardımcı olur. İnsanların toplumlarındaki ekonomik sömürünün doğasını anlamalarını ve ekonomik demokrasinin alternatif fikirlerini geliştirmelerini sağlar.

Bunlar aşağıdakileri içerebilir:

  • Dünya Bankası ve IMF’nin etkisine bir son.
  • Ekonomiyi finanse etmek için dış borçtan ziyade, kademeli vergilendirmeye güvenmek. Bu, satış vergisinden ziyade vergi kaçışını azaltmayı, gelir ve varlığa dayalı vergileri uygulamayı içerir.
  • Devlet zenginliklerinin ve stratejik endüstrilerin özelleştirilmeleri  hükmü önlenerek, daha ziyade demokratik ve hesap verebilirlik hükümlerinin oluşturulması.
  • Ulusal kalkınmayı ve ticareti teşvik etmek için endüstriyel bir stratejinin benimsenmesi ve benzer bir kalkınma yolundaki ülkelerle ticaret yapılması.

Bu kadar geniş kapsamlı politikaya, uluslararası pazarlar ve gelişmiş ülke hükümetleri direneceklerdir. Sadece iyi donanımlı vatandaşlar, hükümetlerinin bu baskıya direnmesini sağlayabilir.
KAYNAK:

Nick Dearden, Global Justice Now Kuruluşu Direktörü

https://www.cadtm.org/

Kredi Yakıtlı Ekonominin İyileşmesi, Türkiye İçin Sorun Yaratıyor

Türkiye 2018 lira krizine yol açan hataları tekrarlıyor ve para birimi için başka bir serbest düşüş çok uzak olmayabilir.

TL’nin değerinin düştüğü ve borçlanma maliyetlerinin yükseldiği 2018 ekonomik krizinden bu yana, 2019’un ilk üç ayında Türkiye ekonomisi, üç çeyrek süren bir durgunluktan yüzde 1’in üzerinde üç aylık büyümeye geri dönerek mucizevi bir ‘V-şekilli’ ekonomik iyileşme sağladı.

Bu hızlı geri dönüş, tüketim ve inşaat patlamasını yeniden canlandırmak için kullanılan çok miktarda ucuz kredi üzerine inşa edilmişti. Bu ‘üçlü C’ ekonomisi, steroid enjekte edilmiş mütevazi bir profesyonel sprinter gibi hızlı bir büyüme hamlesi yarattı.

Ancak bu durum, para birimini savunmasız hale getirdi. TL, 2019’un başından bu yana ABD dolarına karşı yüzde 11 değer kaybetti ve 7 Şubat’ta ABD doları karşısında 6 lira oranını geçti. Ve ufukta başka uyarı işaretleri var.

Kredi Bolluğu

İstatistikler, Türkiye’de iç kredinin 2019 boyunca ortalama yüzde 13 civarında büyüdüğünü ortaya koyuyor. Kredi büyümesi elan devam ediyor. İpotek destekli konut satışları sadece geçen Aralık ayında yüzde 600’lük rekor bir artış kaydetti ve 2019 bütçe açığı yüksek hükümet harcamaları nedeni ile yüzde 70 oranında arttı.

Türkiye merkez bankası, faiz oranlarını agresif bir şekilde enflasyonun altına düşürerek bu kredi genişlemesini körükledi. Ve bu yılın başından beri, getirilerini düşürmek için takriben geçen yılki toplam alımların yaklaşık üçte birine eşit lira cinsinden tahvillerin alımı gerçekleştirildi.

Aynı şekilde, devlet ve özel bankalar aracılığıyla borç vermeyi artırmak, zorunlu karşılıklara- bankaların merkez bankasında tutması gereken para – bağlandı. “Gerçek” kredi büyümesi (enflasyon dahil) yüzde 5 ile 15 arasında olan bankalar, çoğu lira mevduatlarında yüzde 2 oranında zorunlu karşılık oranına sahip olmanın keyfini çıkardılar.

Kümülatif olarak tahvil alımları (etkin bir şekilde niceliksel gevşeme) ve zorunlu karşılık yönetim politikaları, kredi verme koşullarının hafifletilmesine katkıda bulundu.

Ticari bankalar, tüketimi tasarruftan daha fazla teşvik etmek için lira hesaplarındaki mevduat faiz oranlarını enflasyonun altına indirdi.

Düşük borç verme oranları ve ipotek, kredi kartı kredileri, taşıt kiralama işlemleri ve genel işletme kredileri aracılığıyla ekonomiye destek aktı.

Bütün bunlar, 2017 ve 2018 yıllarında olduğu gibi ‘teşvik’in, hükümetin ekonomik yaklaşımının ön saflarında yer aldığını gösteriyor. Büyümeyi tüketimden üretkenliğe doğru yeniden yönlendirmek için yapısal değişimin uygulandığı görünmüyor.

Ayrıca, yönetişim yine bir ana mesele olmaktadır. Politika yapımının neredeyse Cumhurbaşkanı’nın tekelinde olması, tüm iç ve dış politikaları onun yönlendirdiği anlamına geliyor. Cumhurbaşkanı’nın faiz oranlarındaki düşüş hızını artırma arzusunu paylaşmadığı için Temmuz ayında önceki merkez bankası başkanı Murat Çetinkaya görevden alınmıştı.

Yeni Zorluklar

Benzerliklere rağmen, beklenen gelecekteki finansal türbülans, dört önemli açıdan 2018 selefinden önemli ölçüde farklı olacaktır.

Birincisi, yabancı yatırımcılar sadece marjinal olarak yer alacaktır. Türkiye, lira swap düzenlemelerini kısıtlayarak 2018’den beri yabancı yatırımcılara lira cinsinden varlıkları kapatmıştır. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, lira cinsinden varlıkları tutan yerleşik olmayanların oranı, 2018’de yüzde 20 iken bugün yüzde 10’un altına düşmüştür.

İkinci olarak, Türk hükümeti kısa süre önce 191 milyar dolarlık kısa vadeli dış borç yükümlülükleri ışığında döviz talebini azaltmak için ticari işlemlerin çoğunu ABD doları veya euro yerine lira ile sınırlandırarak dolaylı iç sermaye kontrollerini uygulamaya koymuştur.

Üçüncüsü, Türk devlet bankaları, TL oynaklığını yumuşatmak için düzenli olarak döviz piyasasına müdahale etmektedirler. Sonucunda, ‘yüzer döviz’den ‘yönetilen döviz’e geçilmektedir. Devlet bankaları, son iki yılda lirayı desteklemek için nafile bir çaba içerisinde 37 milyar doların üzerinde harcama yaptılar. Ancak, döviz piyasalarına bu düzeyde müdahalenin sürdürülemeyeceği açıktır.

Dördüncüsü, Türk devleti, varlık fiyatlarını yükseltmek için Türk borsa ve tahvil piyasalarına çok daha müdahaleci davranıyor. Hükümet tarafından kontrol edilen yerel fonlar ve devlet bankaları, toparlanmayı sağlamak veya düşen hisseleri tersine çevirmek için İstanbul Borsası’na devlet borcu ile katılmaktadırlar.

Tüm bu tedbirlerin çalışan tek bir fikri var: yabancı yatırımcıları hariç tuttuğunuzda hiçbir kriz tekrarlamaz. Ancak, kredi patlaması er ya da geç bir düşüşe geçtiğinde, Türkler muhtemelen lira dönüşümlerini ABD dolarına yükseltecekler; Tüm Türk banka mevduatlarının yüzde 51’i zaten dolar cinsindendir ve bu rakam hala yükselmektedir.

Türkiye’nin sınırlı dış rezervleri yurt içi dolar talebini karşılayamazsa, hükümetin kapsamlı sermaye kontrolleri uygulaması ve Türkiye’nin siyasi istikrarı ve ekonomik iklimi üzerinde ciddi yansımaları olabilecek liranın değerinde mevcut seviyesinden iki basamaklı değer düşüşüne izin vermesi muhtemeldir.

Bu senaryodan kaçınmak için, mali ve parasal sağduyunun yeniden sağlanması, özel sektörü tehdit eden dış borç ile başa çıkılması ve küresel finans piyasalarının ve Türklerin güvenini kazanmak için verimliliği artıran ekonomik ve kurumsal reformlara odaklanılması gerekmektedir.

KAYNAK:

Fadi Hakura, 17 Şubat 2020, Consulting Fellow, Europe Programme

Fadi Hakura, Chatham House’daki Türkiye Projesini yönetiyor. Daha önce Avrupa Komisyonu’nda doktorluk stajı yaptı ve Dünya Bankası’nın Brüksel’deki ofisinde çalıştı. Al-Jazeera, BBC, Bloomberg, CNBC, CNN, the Daily Telegraph, Financial Times, Guardian and Reuters gibi birçok uluslararası medya kuruluşuna Türkiye hakkında röportajlar veriyor,

MikroSD Hafıza Kartları

Depolama ucuz ancak akıllıca seçilmelidir. Aşağıda, ihtiyaçlarınıza en uygun microSD kartını nasıl seçeceğiniz ile ilgili bazı bilgiler veriliyor.

Bu günlerde, hafıza kartı yuvası olan her şey microSD’yi alıyor. Telefonlardan ve tabletlerden aksiyon kameralarına, video kameralardan dronlara kadar: hepsi depolama için microSD kullanıyor.

MicroSD kart satın alma rehberi

Her şeyden önce, üzerindeki tüm işaretlerin yanı sıra microSD standartlarını da anlamak önemlidir. Benzer görünümlü olsalar da, farklı microSD kartı türleri vardır.

İlki, microSDHC. HC, Yüksek Kapasiteli anlamına gelir; 4-32GB boyutlarındadır. 32GB’ın üstünde microSDXC (XC, genişletilmiş kapasiteyi simgeliyor) ve şu anda satın alabileceğiniz en büyük kart 256GB’tır(son zamanlarda 1 TB kapasitede yapıldıkları belirtiliyor). Bununla birlikte, en yeni telefonlar, 2 TB’a kadar microSD kartlarını desteklediğini iddia ediyor. Bir kart satın almadan önce cihazınızın desteğini kontrol edin: bir çok video kamera SDXC’yi desteklemez, bu nedenle 32GB ile sınırlıdır.

Hız

Hız için çeşitli standartlar vardır ve bir kartta, birden fazlasını görebilirsiniz :

Sınıf x, Ux, Vx, AX

Her durumda, x bir sayı olacaktır ve bu sayı, kartın belirli bir görevde ne kadar hızlı olduğunu size söyleyecektir.

Sınıf

Orijinal hız işareti, C harfi içindeki bir sayı idi (yukarıdaki resimde orta). Bu sayı minimum yazma hızını gösterir, bu nedenle ‘Sınıf 6’ bir kart, 6 MB / s hızla yazabilecektir- bu saniyede altı megabayt. Bu sıralı bir yazma hızıdır, bu nedenle yalnızca sıralı hafıza hücrelerine büyük miktarda veri (video kaydetme gibi) yazarken geçerlidir. Telefon veya tablet kullanımında, tipik olarak rastgele yerlere az miktarda veri yazmakta kullanılan 4K yazımlar için geçerli değildir

HD video kaydeden birçok cihaz için Sınıf 10 kart gereklidir, ancak çoğu Sınıf 10 microSD kart, minimum 10MB / s yazma hızından çok daha fazlasına yeteneklidir.

U derecelendirme

Burada, UHS sistemi devreye girer. Ultra Yüksek Hızlı anlamına gelir ve sınıfı belirtmek için U harfi içinde bir sayı kullanır. Bir UHS sınıf 1 kartı en az 10MB / s ve UHS sınıfı 3 kartı en az 30MB / s hızında yazıyor.

Kart üzerinde UHS-I veya UHS-H’yi de görebilirsiniz. Bu, kartın hangi teknolojiyi kullandığını belirtir. UHS-I ‘veri yolu'(bus) 104MB / s’ye kadar çalışabilirken, UHS-II veri yolu, 312MB / s’ye kadar veri aktarımı yapabilir. Bu, kartın bu hızlarda okuyup yazacağı anlamına gelmez, sadece maksimum değerlerdir. Bir UHS-I veya UHS-II microSD kartıyla elde edilebilecek yüksek hızlardan yararlanmak için, bu standartla uyumlu bir cihaza ihtiyacınız olacaktır. Ana pin sırasının altında, ikinci bir pin sırası olduğundan, UHS-II kartını kolaylıkla tespit edebilirsiniz.

V (video) derecelendirmesi

Video Sınıfı adlı yeni bir hız derecesi var. Bunu, yanında numaralı bir V olarak yakında kartlarda görülmeye başlanacak. Orijinal Sınıf sistemi gibi, MB / s cinsinden minimum ardışık yazma hızını, V6’dan V90’a kadar olan aralıklar ile belirtir.

SD Birliği, farklı video çözünürlüklerinde kayıt yapmak için aşağıdaki sınıf kartları önerir:

.A (uygulama performansı) puanı

SD Birliği ayrıca, kartların bir Uygulama Performans Sınıfı taşımaya başlayacağını açıkladı; bu, alıcıların hangi kartların bir telefona veya tablete girmesi için uygun olduğunu belirlemelerine ve uygulamalan depolamak ve çalıştırmak için kullanmalarına yardımcı olacak. Video sınıfına benzer bir şekilde çalışır ve minimum gereksinimleri karşılayan bir kartta A1 logosu görürsünüz: .

Saniyede Rastgele Okunan Giriş / Çıkış Erişimi (IOPS) 1500, . 500 IOPS yazım, —– Sürekli 10MB / sn’lik Ardışık performans.

UFS nedir? Yeni microSD kart açıklandı

İşleri daha da karıştıran şey, Samsung, UFS ya da Evrensel Flash Depolama olarak bilinen microSD halefini açıkladı.

Bu kartlar 32, 64, 128 ve 256GB kapasiteye sahiptir ve saniyede 530 megabayta kadar sıralı okuma hızlarıyla microSD’den çok daha hızlıdır (aslında beş kat daha hızlıdır).

Samsung, UFS’nin, bir 5GB’lık bir tam HD filmi yaklaşık 10 saniyede okuyabilirken, bir UHS-1 microSD kart için bunun 50 saniye alacağını söylüyor. Yazmada çok hızlı, 170MB / s’ye kadar. Bugünkü en hızlı microSD kartların hızının neredeyse iki katı.

Bugün kullanılabilen herhangi bir teknoloji ürününe UFS kartları uydurulamaz, ancak teknoloji yakında gelecektir. Bununla birlikte, microSD ve UFS kartlarının değiştirilebilir olmadığını unutmayın; aygıtınızın teknik özelliklerinde listelenen türdeki kartı satın almanız gerekir.

Sıcaklık, X-ışını ve darbeye dayanıklılık

Bazı üreticiler, kartlarının suya ve ayrıca x-ışınına dayanıklı olduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte, bunlar hemen hemen tüm microSD kartların özellikleridir.

Veri manyetik olarak depolanmaz, bu nedenle havaalanı tarayıcıları sorun teşkil etmemektedir ve su altında suya dayanıklı olmayan bir kart okuyucuda karta veri okumaya veya yazmaya çalışmadığınız sürece bir microSD kart sudan etkilenmez.

Kartlar ayrıca, belirli sıcaklıklara, örneğin -25 ila 85 ° C derecelere dayanıklılık, darbeye dayanıklılık ve daha fazlası için derecelendirilebilir. Aşırı ısınmadan veya fazla titreşimden dolayı bozulursa, garantiden yenisini talep edebilirsiniz. Ancak bozulma sebebini nasıl kanıtlayacağınız başka bir konudur. Dolayısıyla, garanti, bu şeylerin herhangi birinden daha önemlidir.

Hangi kartı almalı

Tavsiye, kartlarında garanti sunan tanınmış markalara bağlı kalmaktır. Saygın markalar arasında Toshiba, Samsung, SanDisk, Lexar, Kingston , Verbatim ve diğerleri bulunur. Piyasada çokça sahte ve taklit microSD kart vardır, bu nedenle güvenilir bir satıcıdan satın alınmalıdır.

Bir kart satın almadan önce, cihazınızın maksimum kapasitesini kontrol edin. Bazıları, SDXC değil, SDHC olduğu için 32GB ile sınırlandırılmıştır. 4K video kaydetmek amacıyla depolama alanı satın alıyorsanız, UHS-I Sınıf 3 derecelendirilmiş bir karta gidin. Birçok kişi, özellikle 1080p’yi yüksek kare hızlarında kaydediyorsanız, aynı şeyi önerecektir.

KAYNAK

http://www.Dcadvisor.co.uk. Jim Martin. 02 Jun 2017.

Windows 10 Problemleri

Bozuk Sistem Dosyalarını Onarma

Windows’da yerleşik Sistem Dosyası Denetleyicisi aracı, Windows sistem dosyalarınızda bozulma veya başka herhangi bir değişiklik olup olmadığını, tarayabilir. Bir dosya değiştirilmişse, bu dosya otomatik olarak doğru sürümle değiştirilir.

SFC komutu çalışmazsa, temel Windows sistem görüntüsünü onarmak için Windows 10 veya Windows 8’de DISM komutunu kullanabilirsiniz.

Bu Komutları Ne Zaman Çalıştırmalısınız?

Windows sisteminde sorun giderme sırasında bu komut çalıştırılır. Eğer Windows mavi ekranı oluşuyor, uygulamalar çöküyor veya bazı Windows özellikleri düzgün çalışmıyor ise, SFC komutu bunlan düzeltebilir.SFC komutunun, herhangi bir dosyayı düzeltemediği durumlar olsa bile, çalıştırdığınızda sistem dosyalarının bozulup bozulmadığı onaylanır ve sisteminizdeki sorunu başka yöntemlerle gidermeye devam edebilirsiniz.

Normalde DISM komutunu çalıştırmanız gerekmez.Ancak, SFC komutu düzgün çalışmazsa veya bozuk bir dosyayı doğru olanla değiştiremezse, DISM komutu veya Sistem Güncelleştirme Hazırlık Aracı(System Update Readiness Tool), temel Windows sistemini düzeltebilir ve SFC’yi doğru bir şekilde çalıştırabilir.

Sistem Dosyalarını Onarmak İçin SFC Komutunu Çalıştırma

Bunu, Yönetici Komut İstemi penceresinden yapmak durumundasınız.Windows 10 veya 8.1’de açmak için Başlat düğmesine sağ tıklayın ve “Komut İstemi (Yönetici)” seçeneğini seçin.Komut İstemi penceresine aşağıdaki komutu yazın ve tam bir sistem taramasını çalıştırmak için Enter tuşuna basın:

sfc /scannow

İşletim Sistemini doğrulamak ve onarmak isterseniz “sfc / scannow” (sfc ile arasındaki boşluğa dikkat edin), İşletim Sistemini yalnızca doğrulamak için “sfc / verifyonly” (hiçbir değişiklik yapılmaz, sadece doğrulama yapılır) yazınız.

Komut tamamlanıncaya kadar Komut İstemi penceresini açık bırakın – bu biraz zaman alabilir. Tüm sorunları çözmek için bunu 3 kere çalıştırmanız gerekebilir.

Bitirdiğinizde size üç şeyden birini söyleyecektir:

Windows herhangi bir bütünlük ihlali bulmadı (iyi bir şey),

Windows Kaynak Koruması bozuk dosyalan buldu ve onları onardı (iyi bir şey),

Windows Kaynak Koruması bozulmuş dosyaları buldu ancak bazılarını düzeltemedi (iyi değil). Bu iletiyi alıyorsanız, aşağıda açıklandığı gibi DISM komutunu çalıştırmalısınız.

“Windows Kaynak Koruması bozuk dosyaları buldu, ancak bazılarını düzeltemedi” mesajı görüyorsanız, önce Güvenli Mod’da yeniden başlatmayı deneyin.Windows 10, 8.1 veya 8’de, gelişmiş önyükleme seçenekleri menüsüne erişmek için Yeniden Başlat seçeneğini tıklarken Shift tuşunu basılı tutun.Güvenli Mod’da “sfc / scannow“ komutunu çalıştırın.

SFC Sorunlarım Düzeltmek için DISM Komutunu Çalıştırma

Windows 10, 8.1 ve 8’de, Dağıtım Görüntüsü ve Hizmet Yönetimi aracı(DISM), SFC komutunun düzgün çalışmasını engelleyen, bileşen deposu bozulmasını düzeltebilir.Bu komutu çalıştırmak için Windows + X tuşlarına birlikte basın. Komut İstemi’ni Yönetici(admin) olarak tıklayın. Komutİstemi Penceresi’ne aşağıdaki komutları birer birer kopyalayın ve yapıştırın ve her birinden sonra gir’e(enter) basın:

Dism /Online /Cleanup-Image /CheckHealth

Dism /Online /Cleanup-Image /ScanHealth

Dism /Online /Cleanup-Image /RestoreHealth

DISM, Windows bileşen deposunda bozulma olup olmadığını kontrol eder ve bulduğu sorunları otomatik olarak düzeltir.

Her bir işlem beş ila on dakika sürebilir. İlerleme çubuğunun bir süre yüzde 20’sinde kalması normaldir, bu yüzden endişelenmeyin.Komut İstemi penceresini kapatmadan önce komutun çalışmayı bitirmesine izin verin

İşlemler tamamlandığında komut satırından çıkın:

Sonra, aşağıdakileri yapın:

Başlat düğmesine sağ tıklayın ve Komut İstemi’ni yönetci olarak (admin) tıklayın.

“cleanmgr.exe”

yazın ve Gir’i tıklayın. İşlem bittikten sonra Tamamı tıklayın.

DİSM komutu herhangi bir şeyi değiştirdiyse, daha sonra bilgisayarınızı yeniden başlatın. Artık SFC komutunu tekrar çalıştırabilir ve bozulmuş dosyaları doğru olanlar ile değiştirebilirsiniz.

Eğer “Kaynak dosyalar bulunamıyor” hata mesajını alırsanız, bir Windows ISO dosyası mevcut olmalı ve aşağıdaki komutu kullanarak nerede bulunduğu belirtilmelidir.

DISM /Online /Cleanup-Image /RestoreHealth /source:WIM:X:\Sources\lnstall.wim:1 /LimitAccess

“X”, ISO’un bulunduğu sürücü harfidir. “X” i doğru sürücü harfine dönüştürmeniz yeterlidir. ISO, çalışan OS ile aynı sürüm olmalıdır. 10586.0 ISO değeri, ek güncelleme ve dosyalara sahip olduğu için çalışan bir 10586.35 sistemini onarmayacaktır.

Windows 7 ve önceki sürümlerinde, DİSM komutu kullanılamaz. Bunun yerine, Microsoft’tan Sistem Güncelleştirme Hazırlık Aracı’nı (the System Update Readiness Tool) indirebilir ve çalıştırabilir ve sorunları sisteminizde taramak için kullanabilir ve bunları düzeltmeye çalışabilirsiniz.

Sistem Geri Yükleme’yi veya Sistem Sıfırlamayı deneyin

Hâlâ sistem sorunları yaşıyorsanız ve bu araçlar yardımcı olamıyorsa, daha ciddi eylemler deneyebilirsiniz.Sistem Geri Yükleme aracını (System Restore) çalıştırmak, Windows işletim sistemi dosyalarını daha eski bir duruma getirir ve işletim sistemi daha önceki noktada hasar görmemişse, sistem bozulması sorunlarını düzeltebilir. Her zaman yalnızca bir sistem sıfırlaması yapmak veya Windows’u, uygulamalarınızı ve dosyalarınızı koruyacak şekilde yeniden kurmanızda mümkündür.

SSD tipi sabit diskler Windows 10’da nasıl düzenlenir.

Bilindiği gibi bu tür disklerin mevcut birleştirici programlar(defrag)  ile düzenlenmeleri, ömürlerini azaltacağından tavsiye edilmiyor. Bunun yerine SSD(katı hal disk) disklerinizin performansını, diskin ömrü boyunca en yüksek performansta tutulması için özel bir TRIM komutu geliştirilmiştir. TRIM, SSD denetleyicisine depodaki geçersiz ve kullanılmayan veri bloklarını önceden silmesini söyler. Böylece bir yazma işlemi, silme işlemlerine zaman harcanmadığından daha hızlı gerçekleşir. TRIM, eğer otomatik olarak sistem düzeyinde çalışmıyorsa, ona TRIM komutunu gönderebilen bir aracın manuel olarak kullanılması gerekir. Aksi taktirde, SSD disk performansı zamanla düşecektir.

Böyle bir durumda, Trim işlemini başlatmak için “-ReTrim” argümanını PowerShell komut satırına iletmemiz gerekir. Sözdizimi aşağıdaki gibidir.

Optimize-Volume -Sürücü Harfi -ReTrim -Verbose

Sürücü harfi bölümüne, SSD sürücünüzün harfini yazacaksınız.

PowerShell’i yönetici yetkisi ile açın ve yukarıdaki komutu yazın. SSD sürücünün harfi C ise, komut aşağıdaki gibi görünecektir.

Optimize-Volume -DriveLetter C -ReTrim -Verbose

Bitirdiğinizde PowerShell penceresini kapatın.

Bu komut, diskin halihazırda kullanılmayan tüm sektörleri için TRIM ve Unmap ipuçları oluşturarak disk denetleyicisine, bu tür sektörlere artık ihtiyaç olmadığını ve temizlenebileceğini bildirir. Böylece, kullanılmayan kapasite kurtarılabilir.

Her ne kadar, Windows 10 işletim sisteminin bu komutu belirli zamanlarda otomatik olarak çalıştırdığı belirtiliyorsa da, işlemin yapıldığına dair kullanıcıya bir bilgi verilmiyor.

Windows mavi ekran kilitlenme hatası nedir?

Windows, bazı durumlarla karşılaştığında durur ve elde edilen tanısal bilgiler bir mavi ekranda beyaz metin olarak görüntülenir.

Mavi Ekran Kilitlenme hataları ortaya:

  • Windows, veri kaybı olmadan kurtarılamayacak bir hata tespit ettiğinde,
  • Windows, kritik işletme sistemi verilerinde bir bozukluk olduğunu tespit ettiğinde,
  • Windows, donanımın, geri kazanılamaz şekilde başarısız olduğunu algıladığında, çıkabilir.

Ancak, bu mavi ekran kilitlenme hatasının nedeni her zaman net olmayabilir.

Windows Kilitlenme Hatalarını Giderme:

  1. Birçok mavi ekran hatası Windows sürümünün güncel olduğundan emin olunarak çözülebilir. Görev çubuğundaki arama kutusuna Windows Update yazın ve Windows Update’i seçin. Windows Update sayfasında Güncelleştirmeleri Denetle’yi seçin.
  2. Bazı durumlarda yeni donanım kilitlenme hatalarına neden olabilir. Son zamanlarda bilgisayarınıza yeni donanım eklediyseniz, bilgisayarınızı kapatın, yeni donanımın bağlantısını kesin ve bilgisayarınızı yeniden başlatın.
  3. Sistem Geri Yüklemesi, ya da Bilinen Son En İyi Yapılandırma sorunu gideriyor mu? Görünüz. Sonra anti-virüs, anti-spyware ve Kayıt Defteri temizleyicisini, daha sonra Windows Disk Utility Kontrolü çalıştırın.
  4. Bir çok durumda, yazılım, kilitlenme hatasının sebebi değil, kurbanıdır. Yani, donanım sorunlarını göz ardı etmemek gerekir. Bu, arızalı sabit disk ve fiziksel RAM’dan, aşırı ısınmış işlemci yongalarından veya başka bir şeyden zarar görmüş olabilir.
  5. Hata ayrıntılarında bir sürücü adını görebileceğinizi kontrol edin. Eğer görebilirseniz, o zaman basitçe bu sürücünün devre dışı bırakılması, kaldırılması, ya da bu sürücünün önceki bir sürüme döndürülmesi, sorunu çözmeye yardımcı olabilir.
  6. Windows Bellek Teşhis Aracı’nı kullanarak hafızayı kontrol ediniz.
  7. Windows’u yeniden yükleyin: Windows’u yeniden yüklemek nükleer seçenektir. Bu yeni Windows sistemi ile değiştirmek, mevcut sistem yazılımını uçuracaktır. Bilgisayarınızda bundan sonrada mavi ekran devam ederse, büyük olasılıkla bir donanım sorunu var demektir.

Mavi Ekran Hatalarında ;

.dil yazıyorsa, bu Virüsten kaynaklanan bir sorun olabilir. Virüs, Spy ve Trojan taraması yaparsınız. .sys yazıyorsa, bu sürücülerinizde bir eksiklik ya da hata var demektir. Sürücülerinizi yenilersiniz. .exe yazıyorsa, bu da donanımınızda (Özellikle RAM ve  Ekran Kartınızda) problem var anlamına gelebilir.

Uygun çalışma durumunda bir bilgisayarda mavi ekran oluşmaz, ancak hiçbir yazılım ya da donanım mükemmel değildir. Hatta düzgün işleyen bir bilgisayarda bile hiçbir belirgin neden olmadan nadiren mavi ekran oluşabilir- muhtemelen ender sürücü hataları ya da donanım sorunları sonucu.

Bilgisayarınızda düzenli olarak mavi ekran oluşuyor ise, bir sorun var demektir. Eğer yılda bir iki kez mavi ekran ile karşılaşırsanız, bu konuda endişelenmeyin.

Kilitlenme Bilgi Döküm Dosyası

Sistem bir donanım sorunu, veri tutarsızlığı veya benzer bir hata ile karşılaştığında, hatanın nedenini belirlemek için kullanılabilecek bir mavi ekran içeren bilgileri görüntüleyebilir. Bu bilgiler KİLİTLENME kodunu içerir ve bir kilitlenme bilgi döküm dosyası(crash dump) oluşturulur.

Ne zaman bir KİLİTLENME kodu oluşursa, kilitlenme bilgilerinin sabit diskinizde bir bilgi döküm dosyasına yazılması için sistemi yapılandırabilirsiniz. Bu dosya(memory.dmp), ayıklayıcının(debugger) hatayı analiz etmek için kullanabileceği bilgileri içerir. Varsayılan olarak bu dosya, Windows klasöründe bulunur.

DMP dosyaları(döküm dosyaları), Windows hata ayıklama için yararlıdır, öyle ki Windows mavi ekranından kurtulmak istiyorsanız, onları nasıl açıp okuyacağınızı bilmelisiniz. Bu DMP dosyalarını açmak nispeten kolay, ama zor kısmı gerçek sorunu bulma ve DMP dosyasını doğru analiz etmektedir.

DMP uzantılı dosyaları Windows’de açmak için, ilk önce bir sürücü kiti yüklemek ve doğru simge(symbol) yolunu ayarlamanız gerekir. Bu o zaman, hata ayıklama aracını kullanarak DMP dosyalarını açmak için imkan verecektir. Ayıklayıcı, bir başka programdaki hataların tespit edilip düzeltilmesine yardımcı olmak için tasarlanmış bir programdır. O, kullanıcıya, süreç ve ip dizgisindeki bellek, değişkenler ve diğer unsurları gözlemleyerek, işlemin gerçekleştirilmesine ve onun ip dizgisine girmesini sağlar. Ancak, DMP dosyalan açmak için, Windows hata ayıklama araçlarına ihtiyacınız olacaktır. Hata ayıklama araçları, Windows Sürücü Seti’ne(Windows Driver Kit) dahil edilmiştir. İlk olarak Microsoft’un bu 700MB büyüklüğünde ISO dosyasını indirmeniz ve yüklemeniz gerekiyor.

Ancak, programın kurulumu sıradan bir bilgisayar kullanıcısı için karışık görünebilir. 700 MB bir ISO dosyası indirilecek ve kurulacaktır. Keza, kurulum aşamasında bazı sorunlarla karşılaşılabilir. WinDBG doğru çalışmayabilir. Sembol dosyaları sorun çıkarabilir. Bu bakımdan biraz daha profesyonellere yönelik görünmektedir.

Normal kullanıcıların dmp uzantılı dosyaların analizi için kullanabilecekleri daha basit yollar vardır. Bunlardan biri “WHO CRASHED” programını edinmek. Kendisi çok küçük ancak yaptığı iş büyük olan bu program, dmp dosyalarını açar, yorumlar ve size nelerin mavi ekran kilitlenmesine neden olduğunu bildirebilir. Bu programın iyi bir tarafı, ticari olmayan kullanım için ücretsiz olmasıdır. Bu programı www.respledence.com sitesinden indirebilirsiniz. Bununla, tek bir düğmeyi tıklayarak kilitlenme döküm dosya analizlerini elde edebilirsiniz. Hangi sürücülerin bilgisayarınızın çökmesinden sorumlu olması muhtemeldir, size söyleyecektir. Analiz raporu, herhangi bir algılanan sorunu gidermeye yardımcı olacak internet bağlantılarını görüntülerken, böyle bir durumda nasıl ilerleyeceğiniz hakkında da öneriler sunacaktır.

NOT: Sisteminiz bir hata döküm dosyası oluşturmak için ayarlı ise, normalde C sürücüsünün kök dizininde onu bulacaksınız. Sürücüde en azından bir nominal disk belleği dosyası olmadıkça, bir döküm dosyası oluşturulamaz. Sistemin bir bellek dökümü oluşturmak için ayarlanmış olması gerekir. Varsayılan bir bellek dökümü dosyası oluşturmaktır, ancak sistem bunu yapmamak için yapılandırılmış olabilir. Ayarlar seçeneklerini görmek için şu kademeleri ilerletin; Başlat, Denetim Masası, Sistem, Gelişmiş Sistem Ayarları, Gelişmiş, Başlangıç ve Kurtarma, Ayarlar, Sistem Hatası, Hata ayıklama bilgilerini yaz seçeneklerini görmek için kaydırın. Seçtikten sonra Uygula düğmesine basmayı unutmayın.

LİTYUM İYON PİL

Lityum pil ile öncü çalışma 1912’de G.N.Lewis ile başladı, ancak 1970’lerin başına kadar şarj edilemeyen ilk lityum pillerin ticari olarak piyasaya sürülmesi gerçekleşmedi. Tüm metallerin en hafifi olan Lityum, en büyük elektrokimyasal potansiyele sahiptir ve ağırlık başına en büyük enerji yoğunluğunu sağlar. 1980’lerin ardından şarj edilebilir lityum pillerin geliştirilmesi çabaları, güvenlik sorunları yüzünden başarısız kaldı. Özellikle şarj işlemi sırasında Lityum metalinin doğasında olan istikrarsızlık nedeniyle araştırma, lityum iyonlarını kullanan metalik olmayan bir lityum pil haline değişti. Enerji yoğunluğunda lityum metalden biraz daha düşük olmasına rağmen, Li ion, şarj ve deşarj sırasında belirli önlemlerin alınması koşuluyla güvenlidir. 1991’de Sony Corporation, ilk Li ion pilini pazarladı. Diğer üreticiler de bunu takip etti. Bugün, Li ion en hızlı büyüyen ve en umut verici pil kimyasıdır.

Li İonun enerji yoğunluğu tipik olarak standart NiCd’nin enerji yoğunluğunun iki katıdır. Elektrot aktif maddelerindeki gelişmeler ile, NiCd’nin enerji yoğunluğunun üç katına yakın bir artış potansiyeline sahiptir. Yüksek kapasiteye ek olarak, yük karakteristikleri oldukça iyi ve boşalma karakteristikleri açısından NiCd’ye benzer şekilde davranıyor (benzer boşalma profil şekli, ancak farklı voltaj). Düz boşalma eğrisi, arzulanan bir voltaj spektrumunda, depolanan gücün etkin bir şekilde kullanılmasını sağlar.

Yüksek hücre voltajı, yalnızca bir hücre bulunan pil paketlerine izin verir. Günümüzün cep telefonlarının çoğu, pil tasarımını basitleştiren bir avantajla, tek bir hücrede çalışırlar. Aynı gücü korumak için daha yüksek akımlar çekilir. Düşük hücre direnci, yük darbeleri sırasında sınırsız akım akışı sağlamak için önemlidir.

Li İon, düşük bakımlı bir pildir, çoğu diğer kimyanın iddia edemediği bir avantaj. Hafıza olayı yoktur ve pilin ömrünü uzatmak için hiçbir zamanlanmış çevrime ihtiyaç yoktur. Buna ek olarak, kendi kendine boşalma, NiCd’ye kıyasla yarısından daha az olduğundan, Li İon, modern yakıt ölçer uygulamaları için çok uygundur. Li İon hücreler atıldığında çok az zarar verirler.

Tüm bu avantajlarına rağmen, Li İon pillerin dezavantajları da vardır. Kırılgandır ve güvenli çalışmasını sağlamak için bir koruma devresi gerektirir(veya kullanıldıkları cihazda böyle bir koruma sistemi mevcut ise, koruma devresi olmayan pilde kullanılabilir). Her paketin içine yerleştirilen koruma devresi, şarj sırasında her hücrenin en yüksek voltajını sınırlar ve deşarj durumunda hücre voltajının belli bir değerin altına düşmesine engel olur. Buna ek olarak, sıcaklık aşırılıkları önlemek için hücre sıcaklığı izlenir. Yerindeki bu önlemlerle, aşırı şarja bağlı olarak metalik Lityum kaplamanın oluşma olasılığı hemen hemen ortadan kaldırılır.

Yaşlanma, Li İon pillerin çoğuyla ilgili bir endişe kaynağıdır ve birçok üretici bu konuda sessiz kalmaktadır. Pil, kullanılsın veya kullanılmasın, bir yıl sonra biraz kapasite bozulması fark edilir. İki veya muhtemelen üç yıldan uzun sürelerde pil sıklıkla başarısız olur. Diğer kimyasalların da yaşla ilişkili bozucu etkilere sahip olduğu da unutulmamalıdır. Bu, yüksek ortam sıcaklığına maruz bırakıldığında, NiMH piller için özellikle geçerlidir.

Pili serin bir yerde saklamak, Li İon pillerin (ve diğer kimyasalların) yaşlanma sürecini yavaşlatır. Üreticiler,15 0 C depolama sıcaklığını önermektedir. Buna ek olarak, pil, saklama sırasında kısmen şarj edilmiş olmalıdır. Üreticiler, Li İon pilinin kimyasını sürekli geliştiriyorlar. Yeni ve geliştirilmiş kimyasal kombinasyonlar her altı ayda bir tanıtılmaktadır. Böyle hızlı bir ilerleme ile gözden geçirilen pilin ne kadar yaşlanacağını değerlendirmek zordur.

Diğer piller gibi, şarj edilebilir Lityum İon pil, hücreler olarak adlandırılan bir veya daha fazla güç oluşturan bölmeden oluşur. Her hücrenin esas olarak üç bileşeni vardır: pozitif bir elektrot (pilin pozitif veya + terminaline bağlı), negatif elektrot (negatif veya – terminale bağlı) ve bunların arasında bir elektrolit adı verilen bir kimyasal. Pozitif elektrot tipik olarak, lityum-kobalt oksit (LiCo02) adı verilen bir kimyasal bileşikten ya da yeni pillerde lityum demir fosfattan (LiFeP04) yapılır. Negatif elektrot genelde karbondan (grafit) yapılır ve elektrolit bir pil tipinden diğerine değişir – ancak pilin nasıl çalıştığına dair temel fikri anlamada çok önemli değildir.

Tüm lityum İon piller aynı şekilde çalışır. Pil şarj edilirken, lityum-kobalt oksit, pozitif elektrot, elektroliti geçerek negatif grafit elektrotuna hareket eden ve orada kalmaya devam eden lityum iyonlarını bırakır. Pil, bu işlem sırasında enerjiyi alır ve depolar. Pil boşalıyorken, lityum iyonları elektrolitin üzerinden geriye pozitif elektroda doğru hareket ederek pile enerji verir. Her iki durumda da, elektronlar dış devrede iyonlara ters yönde akar. Elektronlar, elektrolitten akamazlar: elektronlar söz konusu olduğunda elektrolit, etkili bir yalıtım bariyeridir.

İyonların (elektrolitten) ve elektronların (harici devre etrafında, farklı yönde) hareketi birbirine bağlı işlemlerdir ve eğer herhangi biri durursa, diğeri de durur. İyonlar elektrolit üzerinde hareket etmeyi bırakırsa, pil tamamen boşalır, elektronlar da dış devrede hareket edemez; böylece güç kaybolur. Benzer şekilde, pilin gücünü ne olursa olsun kapatırsanız elektron akışını durdurur ve böylece iyonların akışı da durur.

Adından da anlaşılacağı üzere, Lityum İon piller, lityum iyonlarının hareketi ile ilgilidir: İyonlar, pil şarj oluyorken (gücü emdiği zaman), bir yönde hareket eder: pil boşalıyorken(güç verdiği zaman), ters yönde hareket eder.

Lityum hücrenin tasarımına ve kimyasına bağlı olarak, Lİ İon piller farklı nominal “voltajlar” altında satılabilirler. Örneğin, hemen hemen tüm lityum İon piller 3.7V veya 4.2V pillerdir. Bunun anlamı, hücrenin maksimum voltajının 4.2v olması ve “nominal” (ortalama) voltajın 3.7V olmasıdır. Pil kullanılırken, gerilim 3.0V civarında olan minimuma kadar düşecektir. Pili üzerinde bir yere yazılmış 3.7V numarasını görmelisiniz.

Ayrıca 4.1V / 3.6V pillerle de çalışabilirsiniz. Bunlar 4.2V / 3.7V’tan daha eski pillerdir- biraz farklı bir kimya kullanıyorlar ve pilin üzerinde 3,6V işareti görürsünüz.

Günümüzde 4,35V pillerde bulunmaktadır. Bunlar en son kimya pillerdir, voltajın 4,2V’dan daha yüksek olduğu belirtildiğinden, biraz daha fazla güçleri vardır. Dizüstü bilgisayar ve ışık pilleri için kullanılanları silindirik olma eğilimindedirler.

Pil ve şarj cihazı satın alınırken, onların eşleştiğinden emin olunmalı. Pilleri şarj ederken, şarj cihazı voltajı, 3,7 / 4,2V pil için maksimum 4,2 + 0,05 V olmalıdır. 3,6V’ lık bir pilin 4,2V’luk bir pil şarj cihazına takılarak aşırı şarj edilmesi, en azından kalıcı olarak pilinize zarar verebilir ve en kötü ihtimalle bir yangına neden olabilir! Örneğin: 3.7 / 4.2V pil ve 3.7 / 4,2V şarj cihazı: Tamam – 3,7 / 4,2V pil ve 3,6 / 4,1V şarj cihazı: Tamam (ancak ideal değil) – 3.6 / 4.1V pil ve 3.6 / 4.1V şarj cihazı: Tamam – 3,6 / 4,1V pil ve 3,7 / 4,2V şarj cihazı ZARARLI!

Li-İon piller hiçbir zaman 3,0 V değerinin altına kadar boşaltıImamalı. Aksi taktirde pil tekrar şarj edilemeyebilir. Pildeki veya cihazdaki koruma devresi bu voltaja gelince pili devreden ayırmalıdır. Piyasada satılan bazı silindirik Li-İon pillerinin koruma devreleri yoktur. Bunlar, koruma devreli silindirik pillere göre çoklukla daha kısadırlar(takriben 65 mm, diğeri 70 mm)). Böyle bir pil, takıldığı cihazda pili koruyan devre var ise alınmalı ve takılmalıdır. Boşalma: 3,0 V’ ta kesilir (oda sıcaklığında).

BOŞALMA PROFİLİ

En ekonomik Li-İon pil, maliyet-enerji oranı açısından silindirik 18650 hücresidir. Bu hücre, ultra- ince geometri gerektirmeyen mobil bilgi işlem ve diğer uygulamalar için kullanılır, daha ince bir paket gerekiyorsa (18 mm’den daha ince), prizmatik Li ion hücre en iyi seçimdir. Enerji yoğunluğunda 18650’den daha fazla bir kazanç elde edilmemekte, ancak aynı enerjiyi elde etme maliyeti iki katına çıkabilmektedir. Ultra ince geometri (4 mm’den az) için tek seçenek Li ion polimerdir. Bu, maliyet-enerji oranı açısından en pahalı sistemdir. Enerji yoğunluğunda bir kazanç yok ve dayanıklılık, sağlam bir 18560 hücresinden daha düşüktür.

Li İon piller, nakliye yönetmeliklerine tabi olarak – daha büyük miktarlarda Li-İon pillerin sevkıyatı, düzenleyici kontrole tabi olabilir. Bu kısıtlama kişisel taşınabilir piller için geçerli değildir.

LİTYUM POLİMER PİL

Li-polimer, içinde kullanılan elektrolit türü ile kendini diğer pil sistemlerinden ayırır. Orijinal tasarım, 1970’lere dayanıyor ve kuru bir katı polimer elektrolit kullanıyor. Bu elektrolit, elektrik iletmeyen ama iyon değişimini sağlayan (elektrik yüklü atomlar veya atom grupları) plastik benzeri bir filmi andırıyor. Polimer elektrolit, elektrolit ile ıslatılmış geleneksel gözenekli ayırıcının yerini alır. Kuru polimer tasarımı, imalat, sağlamlık, emniyet ve ince profil geometrisine göre basitleştirmeler sunar. Yamalık tehlikesi yoktur, çünkü sıvı veya jel elektrolit kullanılmaz. Bir milimetre ölçülebilen bir hücre inceliği ile, ekipman tasarımcıları, şekil ve boyut bakımından, kendi hayal güçlerine bırakılmışlardır.

Maalesef, kuru Li-polimerin iletkenliği zayıftır. İç direnç çok yüksektir ve modern iletişim aygıtları için gerekli akım yükselmelerini sağlayamaz ve mobil bilgi işlem ekipmanlarının sabit disklerini döndüremez. Hücrenin 60 ° C ve üzerine ısıtılması iletkenliği arttırır, ancak bu gereksinim taşınabilir uygulamalar için uygun değildir.

Küçük bir Li-polimer pili iletken yapmak için, bazı jel leştir ilmiş elektrolit eklenmektedir. Günümüzde cep telefonları için kullanılan ticari Li-polimer pillerin çoğu melezdir ve jel elektrolit içerir. Bu sistem için doğru terim Lityum İyon Polimer’dir. Tanıtım nedenlerle, çoğu üretici pili sadece Li- polimer olarak işaretler.

Jel halinde elektrolit ilavesi, klasik Li İon ve Li İon polimer arasında ne fark yaratır? İki sistemin özellikleri ve performansı çok benzer olmasına rağmen, Li İon polimer, katı elektrolitin gözenekli ayırıcıyla yer değiştirmesi nedeniyle benzersizdir. Jel elektrolit, basitçe iyon iletkenliğini arttırmak için ilave edilir.

Teknik güçlükler ve hacimsel üretimindeki gecikmeler, Li İon polimer pil kullanımını erteledi. Buna ek olarak, Li iyonu polimerinin vaat edilen üstünlüğü henüz gerçekleşmemiştir. Kapasite kazançlarında hiç bir iyileşme sağlanmıyor – aslında kapasite, standart Li İon pilinkinden biraz daha düşüktür. Günümüzde maliyet avantajı da yoktur. Li-İon polimere geçmenin başlıca nedeni, biçim faktörüdür. Oldukça rekabetçi cep telefonu endüstrisi tarafından talep edilen bir stil olan ince film geometrilerine izin verir. Daha hafiftir ve sıvı elektrolitlerden ziyade jel haline getirilmiş elektrolit, paketlemeyi basitleştirir, bazı durumlarda metal kabuğu ortadan kaldırır. Aşırı şarja karşı daha dayanıklıdır. Elektrolit sızıntısı olasılığı azdır.